• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Suriye için kritik soru: ‘Esad bu sinsiliği yapar mı’

    Önce Esad’ın Russia Today Arapça Servisi’ne yaptığı açıklamanın özetini okuyalım:

    “Türkiye’nin sınırlarımızın içine bir harekât düzenlemesi halinde, koşullar el verdikçe doğrudan karşılık vereceğiz. Hatta halk nezdinde harekâta karşı direniş göstereceğiz...”

    Şimdi bu iki cümleyi analiz edelim...

    “Koşullar el verdikçe...” ne anlama geliyor?

    Cevap:

    1- Rusya izin verdikçe.

    2- Türk askerine karşı sinsi saldırılara fırsat buldukça...

    Şimdi asıl soruya geliyorum:

    “Fırsat buldukça” ifadesini, “halk nezdinde direniş” sözüyle birleştirirsek ne çıkıyor:

    - Acaba bölgedeki PKK/YPG ile Esad arasında bir gizli işbirliği olabilir mi?

    Esad böyle bir “sinsi”liği yapar mı?

    Bunu da göreceğiz...

    Rusya’nın Türkiye ile Esad arasında bir “hat” oluşmasını istediğini zaten biliyoruz.

    ABD’den sonra Rusya’nın da PKK/YPG’yle bağlantı içinde olduğunu da biliyoruz...

    Bu durumda:

    Türkiye’nin önüne şöyle bir alternatifler şeması çıkartılmak istendiğini söyleyebilirim:

    RUSYA AÇISINDAN:

    Rusya Esad’a verdiği koruma garantisiyle yüzlerce yıldır hayalini kurduğu “sıcak denizlere inme” projesini gerçekleştirmiş oldu. Suriye’nin Tartus Limanı’na en güçlü nükleer askeri gemilerini yerleştirdi... Şimdi Türkiye’yi Esad’ın varlığına ikna etme çabasında... YPG’yi de kullanıyor.

    ABD AÇISINDAN:

    Askerlerini bölgeden çektiğini açıklamış olsa da hâlâ PKK/YPG’nin egemenliğini sağladığı bölgenin garantörü durumunda. Silah yardımları devam ediyor. İran’a ve Rusya’ya karşı bir güç olarak o bölgeyi elinde tutuyor...

    BİZE GELİNCE:

    Evet arkadaşlar...

    İşte böyle bir “açmazlar şeması”nda Türkiye kendi bekası için, kendi geleceği için kararlar alıyor.

    Yurtiçinde bitirdiği PKK terörünü, sınırlarının ötesinde de silmek istiyor.

    Bu noktada müthiş bir diplomasi mücadelesi verildiğini de biliyorum. İstihbarat organları arasında yapılan görüşmeleri duyuyoruz.

    İşte bu aşamada Türkiye’nin dünyaya duyurduğu şu mesaj anlamlı oluyor:

    “Eğer Siz Türkiye’ye verdiğiniz terörle mücadele sözünü tutmazsanız biz başımızın çaresine bakarız...”

    Önümüzdeki hafta pazar günü, bütün bu olayları, muhtemel gelişmeleri, haritaları ve detaylarıyla aktaracağım...

    ‘NEDİR BU BAŞIMIZDAKİ HELİKOPTER LANETİ’

    İTALYA’daki helikopter kazası duyulduğu an, bir Eczacıbaşı çalışanı arkadaşına şöyle diyor:

    “Nedir kardeşim bu başımızdaki helikopter laneti...”

    Niye söylüyor bunu?

    Çünkü 2017’nin mart ayı başında Eczacıbaşı’na ait bir helikopter düşmüştü.

    İstanbul Büyükçekmece’de düşen helikopter Vitra Rusya Genel Müdürü Salim Özen ve Rus misafirleri taşıyordu. Helikopterdeki 7 kişi yaşamını yitirmişti...

    “Lanet” sözü bana anlamlı gelmediği için “rastlantı” diyorum.

    O gün de bugün de helikopterde 7 kişi hayatını kaybetti.

    Acaba İtalya’da düşen helikopterin “aşırı yük” ihtimali var mıydı?

    Sorular... Sorular... Sorular...

    Sonuç olarak pırıl pırıl başarılı çocuklarımızı kaybettik...

    Onlar kolay yetişmiyorlar...

    Ölenlere Allah’tan rahmet diliyorum...

    Eczacıbaşı Ailesi’ne ve geride kalan aile ve dostlarına sabır diliyorum.

    ŞEHİTLERİMİZE RAHMET

    Ve dün ciğerimizi yakan 4 acı haber aldık. Vatanları için şehit düşen 4 kahraman evladımız nurlar içinde yatsın milletçe başımız sağolsun.

    Yazının devamı...

    Milyar dolarlık kovalamaca Bodrum'da kriz yarattı

    1- Bu pazar hikâyemiz, uluslararası sularda başlayan ve Bodrum’a kadar süren “milyarlarca dolarlık bir avı” anlatıyor..

    Biliyorsunuz;

    Rusya’ya uygulanan ambargo, kelimenin tam anlamıyla bir “kovalamaca borsası”na dönüştü...

    Rus zenginleri yatlarını, jetlerini, mülklerini kurtarmak için avukatlık bürolarına inanılmaz rakamlar ödüyorlar.

    Çünkü...

    ABD ve İngiltere başta olmak üzere AB üyesi ülkelerin güvenlik ve istihbarat ekipleri limanlardaki süper yatların peşinde... Hava alanlarındaki özel jetler takipte...

    Akdeniz’in en güzel sahillerindeki yüzlerce milyon dolarlık mülkleri de gözaltında.

    Buna karşılık, paravan şirketler, avukatlık büroları, gemi acentaları yardım için astronomik rakamlar teklif ediyor.

    Sizin anlayacağınız, Adriyatik’ten Akdeniz’den Ege’ye hatta Karayipler'e kadar milyarlarca dolarlık bir “kovalamaca ticareti” yaşanıyor...

    2- DÜNYA DEVİ TURİZM ŞİRKETİ OTELLERE “RUS YASAĞI” KOYUYOR

    Aslında bu “av” ve “takip” yalnızca oligarklara karşı değil..

    Rus vatandaşlarına da geliyor..

    İşte dünya devi turizm acentesi TUİ...

    Bütün otellere yazdığı yazının özeti şu:

    “Rus acenteleriyle olan anlaşmalarınızı iptal edin...”

    Yani...

    Rus turistleri almayın...

    Ve otelciden tepki:

    -Peki kardeşim ben yıllardır Rus turistleri ağırlıyorum. Benim kaybımı kim karşılayacak?

    Bir başkası RUİ...

    O da diyor ki; “Rus turistleri almayın...”

    Şimdi gelelim Bodrum’a...

    3- İNGİLİZ BASINI HABER YAPINCA

    Abramoviç’in iki dev yatı var...

    Birisi 140 metre boyundaki My Solaris... 500 milyon dolar civarında...

    Diğeri dünyanın en büyük mega yatlarından Eclipse... 1.2 milyar dolar...

    Hatırlayın...

    İşte bu dev yatlar uzun bir kovalamacadan sonra uluslararası sulardan ve Rodos açıklarından geçip Türkiye’ye gelmişti.

    Eclipse, Marmaris gemi yanaşma rıhtımına bağlanmış...

    My Solaris ise Bodrum’daki Cruise Port’a yanaşmıştı...

    Böylece yaklaşık 1 buçuk milyar dolarlık iki dev yat takipten kurtulmuştu...

    Abramoviç mutlu, yanaştığı limanların patronları alacakları paralarla mutlu...

    4- AMBARGO UYGULAYAN ÜLKENİN ŞİRKETİ TÜRKİYE’DE İSE NE OLACAK

    Ve aradan bir süre geçer...

    Yani Abramoviç’in tam “Ohhh” dediği günlerde...

    Bodrum Cruise Port’la ilgili bir soru gündeme gelir: “Cruise Port’un bağlı olduğu Global Ports Holding, Londra Borsası’na kote bir şirkettir... Bu durumda bu şirketin ve limanın Rus Abramoviç’in yatını bağlaması, İngiltere’nin uyguladığı ambargonun delinmesi anlamına gelmez mi?”

    Şok... Şok... Şok...

    Türkiye bu ambargoya katılmıyor ancak Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı şirketler ne olacak?

    İngiltere’deki avukatlarından bir yorum gelir...

    Ardından İngiliz medyasında peş peşe haberler patlar...

    FINANCIAL TIMES: Gazete uzun bir analiz yaptıktan sonra, avukat Michael Biltoo’dan alıntı: “Birleşik Krallık’ta kayıtlı bir şirketin yaptırım altındaki bir bireye ait olduğu sanılan yatlara ev sahipliği yapmak için ücret kabul etmesi, büyük bir riski göze aldığı anlamına gelecektir.”

    Bodrum’daki liman yetkilileri her ne kadar “Henüz bir ücret almadık” deseler de olay İngiliz medyasında büyür.

    5- GÜNLÜĞÜ 200 BİN LİRA

    Avukat Biltoo’nun iddiasına göre Abramoviç, My Solaris için günde 10 bin Sterlin, yani 200 bin lira ödemektedir. Ardından Euronews haber yapar.

    E zaten 140 metrelik dev yatı orada bedava misafir etmeyeceklerine göre Abramoviç’in yatı Bodrum Cruise’dan ayrılır.

    Ve bu defa Yalıkavak Marina’ya rota tutar. Ancak çok açık bir soru vardır:

    - Yalıkavak Marina o büyüklükte bir yatı alabilir mi?

    Elbette hayır...

    Sadece, yaz ayları için, dışarıdaki iskelenin uzağına demir atıp “kıçtan kara” bağlanabilir... Ama sonbaharla birlikte sert havalar başlayacağı için oradan da ayrılmak zorunda kalacaktır... Yani 3 ay vakti vardır...

    My Solaris açıkta beklemeye başlar...

    6- MARMARİS VE THE ECLIPSE

    Abramoviç’in ambargodan kaçırdığı ikinci dev yatı Eclipse ise Marmaris’te gemi yanaşma iskelesinde beklerken, o da ani bir kararla ayrılıp Göcek’in yolunu tutar...

    Peki nereye bağlanacak?

    Şimdilik STFA’nın iskelesi uygun. Zaten bir önceki defa Bezos’un dev yatı oraya bağlanmıştı...

    7- GELİN HEP BİRLİKTE BİR SORU SORALIM

    Aslında Bodrum’u yalnızca bir örnek olarak verdim.

    Şu anda dünya denizlerinde gerçekten müthiş bir av var... Mülkleri, uçakları zaten saydım...

    Dev mega yatları, özel jetleri satan devletler, şimdi alanların peşinde...

    Tabii aynı zamanda da bir tartışma doğuyor...

    Tartışmanın özeti şu...

    BİRİNCİ GÖRÜŞ:

    Geriye doğru bakarsanız...

    Örneğin Abramoviç İngiltere’de futbol takımı bile almış. Mülkler, malikâneler... Özel jetler... İngiliz bankalarında yüzlerce milyon dolarlık hesaplar.

    O gün ses çıkmamış...

    Yalnızca Abramoviç mi?

    İşte Usmanov’un 500 feet’lik mega yatı Dilbar... Değeri 735 milyon dolar... Azılı bir takipte...

    Monaco’daki, Cannes’daki mülkleri ortada...

    Şu haberleri hatırlıyorum:

    “Rus oligark Andrey Molchanoz’e ait olan 74 metre uzunluğundaki Cayman Adaları bayraklı ‘Aurora’ ve Vladimir Strzhalkovsky’nin sahibi olduğu 68 metre uzunluğundaki ‘The Ragnar’ adlı süper yatlar, ilgi odağı oldu...”

    Garip olan şu...

    Bu mega yatlar Alman ve İngiliz tersanelerinde yapıldı...

    Bu kişiler o zaman da oligarktılar. Ama yatları yapan şirketler milyarlarca doları aldılar. O paralar üzerinden vergiler ödendi...

    Milyarlarca dolar İngiliz, Alman, Amerikalı patronların cebine aktı... Ve hiç ses çıkmadı...

    İşte birinci görüş bunu sorguluyor.

    KARŞI GÖRÜŞ:

    “O oligarklar Putin’in desteğiyle zenginleştiler. Şimdi Putin’e destek veriyorlar...”

    Sonuçta milyarlarca dolarlık bir “av” yaşanıyor...

    Yatları, jetleri, mülkleri satanlar, şimdi alanları kovalıyor...

    Kim suçlu, kim masum?

    Ne dersiniz?

    Yazının devamı...

    Antalya’da esrarengiz olay

    Şaşkınlık.

    Vücutlarında bazı yerlerde siyahlıklar vardı...

    Benzeri bir olay Konyaaltı’ndan geldi.

    Genç kız denizden çıkınca gözlerine inanamadı. Vücudunun birçok yerinde yağ gibi, zift gibi yapışkan bir siyahlık vardı.

    Duş aldı, yıkandı, bir türlü çıkaramadı...

    Sonra bir çocuk bacaklarındaki siyahlığı gördü.

    Cep telefonunu çıkarıp bu siyahlıkları çekti. Paylaştı.

    Ve Türkiye’nin turizm merkezi Antalya’nın en güzel sahillerinden bu tür haber ve fotoğraflar gelmeye başladı.

    Elbette bu kalıcı bir olay değil...

    Ama çok önemli bir mesaj veriyor bize...

    Antalya açıklarından geçen gemiler, tankerler atık bırakabiliyor. Sızıntı olabiliyor.

    İşte bunun önleminin alınması için bir mesajdır bu...

    Ve önceki gün Türk Deniz Araştırma Vakfı da (TÜDAV) bir çağrıda bulunuyor:

    “Son günlerde Antalya kıyılarından petrol kirliliği ile ilgili vatandaşlardan sıkça ihbarlar gelmektedir. Bu petrol kirliliğinin nedenini, bununla ilgili eylem planlarının açıklanmasını ve çözüm önerilerini bekliyoruz.”

    Bir iddiaya göre bir tanker açıktan geçerken yakıt sızdırdı.

    Bir başka görüş ise müsilajın etkisi...

    Ama ben müsilajın böyle bir etkisi olacağını sanmıyorum.

    Geçmişte Akdeniz’de bu türden petrol kirliliği kazaları yaşanmıştı.

    Düşünün ki Akdeniz, koruma altında, hassas bir deniz olarak adlandırılmıştır.

    Ayrıca uluslararası sözleşmelerle nasıl korunacağı ve kirliliklere nasıl müdahale edileceği tanımlanmıştır...

    Elbette bu olaylar kalıcı olmayacaktır.

    Türkiye’nin turizmdeki üstünlüğü açısından Antalya’nın önemi açıktır. Bu nedenle kirliliğin kaynağının tespit edilmesi ve acil önlem alınması gerekiyor.

    Çok iyi biliyorum ki...

    Yetkililer inceleme yapıyordur.

    Umarım kısa sürede çözülür...

    BAŞKAN BÖCEK’E ÖNERİ: HAVADAN DENETİM UÇAĞI

    Ancak bu olaydan çıkarılan bir ders olmalı.

    En azından Antalya sahillerinde ve açıklarında havadan ve denizden “çevre denetimi” şarttır.

    İşte yine hatırlatıyorum...

    Kocaeli Belediyesi, Körfez’deki kirliliği önlemek için bir deniz uçağıyla yıllardır denetim yapıyor.

    Bugüne kadar 10 milyonlarca lira ceza kesildi.

    Cezadan öte deniz uçağı sürekli olarak havadan gemilere telsiz mesajı gönderiyor:

    “Bütün gemiler... Bütün gemiler... Burası Kocaeli Belediyesi hava çevre denetim uçağı... Havadan denetleniyorsunuz. Lütfen denizlerimizi temiz tutmaya özen gösterin...”

    Bu anons bile yetiyor.

    Yıllardır süren bu mücadeleyle Körfez temizlendi. Denetim caydırıcı oldu...

    Peki Antalya gibi milyonlarca dolar turizm geliri sağlayan bir kentimiz neden bu şekilde denetlenmez?

    İşte buradan Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’e çağrıda bulunuyorum.

    “Sayın Böcek, Kocaeli örneği gibi yıllardır gelişen bir tecrübe var. Başarılı olmuş bir denetim var. Kocaeli Belediyesi ile bir bağlantı kursanız... Başkanla konuşsanız... Ve o tecrübeden faydalanarak benzeri bir denetim sistemi kuramaz mısınız?”

    Bu sahiller bize Allah’ın bir lütfudur...

    Geleceğe bırakacağımız en büyük mirastır.

    O mirasın adı:

    Temiz deniz ve korunmuş çevredir...

    Yazının devamı...

    Kaptan June artık ebediyen yuvasında

    “Dalyan Ortaca Camisi imamı, musalla taşının önünde durdu ve ahaliye sordu:

    - Kaptan June’a hakkınızı helal eder misiniz?

    Ahali:

    - Ederiz....

    Peki İngiltere’de yıllarca jet sosyetede yaşayan....

    Muazzam bir varlığı olan....

    Kraliçe’den ödül almış olan June Haimoff neden Dalyan’da, Ortaca’daydı?

    Ve neden İslami kurallara göre defnedilmişti?


    Anlatayım:”

    Dedikten sonra Elizabeth Taylor’un komşusuyken, jet sosyeteyi bırakıp denizlere açılan ve sonra yolu Dalyan’a düşünce o kıyılara âşık olan June’un kısa hayat hikâyesini yazmıştım.

    Kaptan June bütün hayatını o plajlardaki caretta caretta’lara adamıştı.

    100 yaşında defnedildiğinde “caretta’ların annesi” artık Haziran adını almıştı.

    June olarak geldiği dünyadan Haziran olarak gitmişti.

    Ve bu yazımın sonunda Çevre Şehircilik Bakanı Murat Kurum’a bir çağrıda bulunmuştum:

    “Sayın Bakan’ım, Kaptan June için bir anıt yapılamaz mı?

    Ertesi gün Bakan Kurum’dan bir mesaj gelmişti:

    “Talimat verdim, bir anıt yapılacak...”

    Defalarca yazdım, Murat Kurum makamla sandalyeyle değil, insan ve çevre sevgisiyle iş yapan bir isimdir...

    Ve dediğini yaptı.

    Dünya Çevre Günü olan 5 Haziran’da Kaptan June için Dalyan İztuzu Plajı’na... Yani caretta’ların yuvalarına bir anıt yapıldı.

    Anıtı heykeltraş İnayet Türkoğlu yarattı.

    Ve Dünya Çevre Günü olan dün, anıt resmen açıldı. Tabii daha eklenecek bölümler var...

    Sevincim şudur ki:

    Çevreye olan duyarlılığı, insana olan saygıyı anlatan böyle bir hikâyede bir nebze payım oldu.

    Bu arada 5 Haziran’da kaybettiğimiz bir büyük denizciyi, üstadımız, abimiz Sadun Boro’yu rahmetle anıyorum.

    Nur içinde yatsınlar...

    YOKLUKTAN ŞAMPİYONLUĞA 60 YILLIK KARŞILAŞTIRMA

    DÜN efsane atlet Aşkın Tuna’nın yazdığı bir kitabı anlatmıştım.

    Bugün o kitabı okuyunca aklıma takılan bir soruyu paylaşıyorum:

    - 60 yılda spor medyası nereden nereye geldi?

    Elbette bu sorunun onlarca cevabı vardır.

    Ama ben:

    Tuna’nın kaleminden Hıncal Uluç, Başkurt Okaygün gibi gazetecilerin atletizm pistine gelip gözlem yaptıklarını, haber çıkarttıklarını okuyunca şöyle bir durdum...

    Bugün karşılaşmaları, antrenmanları izleyip atletizm yazan bir kalem var mı?

    Bu yazarlara açılan köşeler var mı?

    BAŞKAN ÇİNTİMAR’IN SÖZÜ

    Aşkın Tuna’nın yazdığı kitap üzerine arayan Atletizm Federasyonu Başkanı Fatih Çintimar’ı da kutlarım.

    Tam bir vefa ve saygı örneği verdi.

    Dedi ki:

    “Aşkın abimiz harika bir kitap yazmış. Biz de arkasında olacağız. Anlamlı bir törenle imza günü düzenleyeceğiz...”

    Bravo Başkan...

    Yazının devamı...

    Bir efsanenin 60 yıllık anıları... Yokluktan şampiyonluğu

    1- Bak genç antrenörüm... Bak genç anne, baba...

    Bakın genç federasyon yöneticilerim.

    Bak genç siyasetçi kardeşim...

    Size tavsiye ediyorum...

    Türk sporu 60 yılda nereden nereye geldi diye soruyorsanız eğer...

    Gelecek için geçmişi iyi anlamalıyız diyorsanız eğer...

    İşte size bir öneri... Buyurun okuyun derim...

    Evladınız hangi sporu yaparsa yapsın... Bu kitabı okuyun derim...

    Çünkü dersler var.

    Çünkü... 

    - 5 kiloluk Vita yağ kutularından halter yapıp şampiyon olan bir irade var.

    Çünkü...

    - Herkesin tatile çıktığı kış aylarında, karda çalışan bir genç azim var...

    Türk atletizminin efsane isimlerinden Aşkın Tuna o kadar güzel yazmış ki...

    Burada yalnızca spor yok. Bir sporcu için ailesinden sevgilisine kadar hayatın bütün sahneleri var...

    Ben okudum.

    Kendi adıma o günkü spor medyasıyla bugünkü spor medyası arasında dersler çıkarttım.

    Hıncal Uluçlar, Koraltanlar, Kurtan Fişekler... Radyo programları... Kemal Deniz...

    Atletizm Federasyonu Başkanı Fatih Çintar arayıp da “Aşkın abi bir kitap yazdı. Onun için bir program yapıyoruz” dediğinde çok mutlu oldum.

    Neyse ki emeğe, tecrübeye, vefaya saygı duyan insanlar var, dedim.

    Bravo Fatih...

    2- KİTAPTAN SEÇTİĞİM SAHNELER

    Lise öğrencisi Aşkın Tuna evden habersiz gençler yarışmasına katılır...

    Ve o akşamı şöyle anlatır:

    “Hep beraber akşam yemeğine oturuyoruz.

    Annem keyifsiz ve düşünceli... Radyoda haberler okunuyor.

    Haberlerden sonra spor saati var. Kemal Deniz sunuyor.

    Cumartesi ve pazar günleri spor saati 18.00- 18.30 saatleri arasında yarım saat olduğu için yalnız futbol değil, tüm spor branşlarından haberler veriliyor. Spor saatini hiç kaçırmam. İşte başladı. Evvela fon müziği ve arkasından Kemal Deniz, tatlı sesi... Evvela futbol karşılaşmalarının neticelerini veriyor. Kalbim duracak gibi. Acaba atletizmi verecek mi? Benim de ismimi söyleyecek mi diye merak ediyorum, sofradan kalkıp radyonun sesini biraz daha açıyorum.

    Annem kızıyor, “Kıs şunun sesini biraz” diyor.

    - Anne, spor saati...

     İşte Kemal Deniz.

    - Bugün Ankara’da yapılan Gül Kupası Gençler Atletizm Yarışmaları’nda derece alan atletleri sunuyorum. 100 metre, 400 metre, 1500 metre, 110 metre, engelli.

    Üç adım atlama. Birinci Aşkın Tuna, 12.48 metre.

    Sofrada herkes birbirine bakıyor.

    Ağabeyim gülümsüyor, annem babamla bakışıyor. Aykın da şaşırmış bir durumda bana bakıyor. Babam:

    - Bu sen misin?

    - Evet.

    - Ne zaman atladın oğlum?

    - Bugün.

    - Birinci mi geldin?

    - Evet.

    Annemin düşünceli hali geçiyor, şaşırmış bir halde: “Oğlum, terlemedin mi?”

    - Hayır.

    Annem kızıyor.

    - Yalan. Vallahi yalan söylüyor bu çocuk.

    3- İKİNCİ YARIŞI KAYBEDİNCE

    Evden içeri girdiğimizde Aykın, babam ve annem meraklı gözlerle bize bakıyor, ağabeyim:

    - Bu kez dördüncü oldu.

    Hepsi bir ağızdan:

    - Aaaaaa! Neden?

    Bu sefer ben kızıyorum:

    - Ne yapsaydım ya, dünya rekoru mu kırsaydım?

    Annem: “Yok canım hani birinci gelmiştin ya. Bu defa da... Neyse boş ver... Terledi mi bu yine Taşkın...”

    4- YAHYA HOCA: ‘ÜÇ ADIMCIII... GEL BAKALIM TAHTAYA’

    Lise öğrencisi Aşkın, 1959 kışında Gazi Eğitim Enstitüsü’nün salonunda yarışa giriyor. Hayatında ilk kez salon yarışına katıldığı için rakiplerine bakarak nasıl atlayış yapacağını öğreniyor.

    Sonuç... Uzun atlama ve üç adım atlamada birinci oluyor. Tabii akşam yemek masasında bütün aile radyoda Kemal Deniz’i dinliyor. İki kez Aşkın Tuna ismi...

    Ve ertesi gün okulda ilk ders Muhasebe.

    Yahya Bey:

    - Aşkın. Üç adımcııı! Gel bakalım tahtaya, spordaki başarın kadar burada da başarılı olacak mısın?

    Diye bana sesleniyor.

    Herkes dönüp bana bakıyor. Seyhan da beni “Hadi iyisin” gibilerden dürtüyor.

    Sırası mı şimdi tahtaya kalkmanın diye mırıldanarak hocanın yanına gidiyorum.

    - Dün kaç atladın?

    - Durarak uzunda 2.95 metre, üç adımda 8.87 metre.

    - Ankara birincisi mi oldun?

    - Evet.

    - Evet. Yaz bakalım tahtaya. New York’taki bir ithalatçı İstanbul’da dolar 2.80’den...

    5- REKORLAR KIRDI AMA HÂLÂ 3 ADIM İDMANINI BİLMİYORDU ÇÜNKÜ...

    Aşkın Tuna rekor üstüne rekor kırıyordu. Ancak antrenör yoktu. Ondan büyük atletler sahada onu gördükçe kimisi “koş” kimisi “haltere ağırlık” ver kimisi “sek sek yap” diyordu...

    Ve Tuna birkaç başarıdan sonra Sofya’ya yarışlara gider. İşte orayı anlattığı bölüm Türk atletizminin nereden nereye geldiğini göstermesi açısından önemlidir: “Artık Sofya’da üç adımcıların her hareketlerini daha net gözlemleyeceğim. Gerekirse antrenörlerinden haftalık veya aylık hatta yıllık idman programı da alırım. Böylelikle daha bilinçli idman yaparım. Atletizme başlayalı, daha doğrusu atletizm sahasına geleli 6 yıl oluyor, ben hâlâ üç adımda nasıl idman yapılacağını bilmiyorum.”

    6- İBRETLİK BİR ÖRNEK

    Cahit ağabey Jog atarken bir ara durup:

    - Oğlum, üç adımcılar ikinci adımda kollarını arkaya alıyorlar, sen de öyle yapmalısın.

    - Nasıl yani?

    - İkinci adımda havada iken millet iki kolunu da arkaya alıyor, bu aynı zamanda üçüncü adıma çıkarken iki kolu yukarı kaldırarak daha fazla yükseğe çıkmanı sağlar.

    - ???

    7- ARTIK ÇİVİM VAR

    Antrenör zaten yok. Salon yok. Yokluğu anlatan bundan daha önemli bir anı olabilir mi?

    “O saatte sahada Ali ağabeyden başka kimsecikler yok. O da bana büyüklerin odasına geçebileceğimi söylüyor. Hangi çiviye soyunacağımı soruyorum, duvara çakılı 10 santimetrelik bir çivi gösterip orada soyunabileceğimi, o çivinin sahibinin İstanbul’a taşındığını, benim de gençlerde Türkiye Rekoru kırmam nedeniyle bu çivide soyunmaya hak kazandığımı söylüyor.

    Çok seviniyorum. Büyük atletlerin odasına geçiyorum. Artık benim de büyükler soyunma odasında bir çivim var.”

    YARIN

    -  Atletizm Federasyonu Başkanı Fatih Çintimar ne dedi?

    - Spor medyasında 50 yıllık karşılaştırma... Hıncal Uluç, Başkurt Okaygün, Kurtan Fişek.

    - Yıllarca kırılmayan o rekorun hikâyesi...

    Yazının devamı...

    Jandarma’dan film gibi ikna operasyonu... Terörist S.Ç. TRT FM'den annesinin sesini duyunca...

    Öyle kolay değil...

    Her biri ayrı bir hikâye...

    Hikâyeyi yazarım ama...

    Yine isim veremem. Çünkü isimsiz kahramanların hikâyesidir bu...

    Anlatayım...

    Uzun süren araştırmalardan sonra Jandarma’da yeni bir ekip yaratıldı...

    “İkna uzmanları...”

    İkna uzmanları, silahtan çok psikoloji eğitimine yoğunlaşmış donanımlı subaylar...

    Görevleri:

    “Örgüte dönme ihtimali olan teröristlerin tespit edilip onlarla bir şekilde bağlantıya geçilmesi ve ailelerinden yardım alarak ve psikolojik olarak destek verilmesi.”

    Yani:

    “Artık bu yolun yol olmadığını hisseden ama bunu örgüt içinde kendine bile fısıldamaya cesareti olmayan isimleri ikna etmek...”


    Peki nasıl bir yöntem izlenecek?

    Önce İHA’larla bölgesel tespitler yapılıyor.

    Sonra kara istihbaratı devreye giriyor. Jandarma istihbarat timleri samanlıkta iğne arar gibi bu isimlerin yerlerini belirliyor.

    Teröristin örgüt içindeki umutsuzluğu, rahatsızlığı analiz ediliyor.

    Bu sırada Jandarma’nın “ikna uzmanları” teröristin ailesiyle bağlantıya geçiyor. Çocuklarının hayatta olduğunu anlatıyor...

    Özellikle anneler doğal olarak “Yavrum için ne yapabilirim?” diyor.

    ÖNCE BULUNDUKLARI YERLERE HAVADAN ANNELERİNİN SÖZLERİ

    Kara istihbaratından gelen bilgiler üzerine, teröristlerin bulundukları yerlere anne babalarının isimleriyle evlatlarına göndermek istedikleri mesajlar atılıyor...

    Sonra bir bekleme süresi var...

    Takip ediliyorlar.


    İşte şimdi asıl hikâyemize geliyoruz...

    Uzun değerlendirmelerden sonra ortaya şöyle bir fikir çıkıyor:

    “TRT FM gibi dünyanın her yerine yayın yapabilen güçlü bir radyo var. Anneler bu kanaldan evlatlarına seslenseler. ‘Gel artık yavrum’ deseler acaba nasıl bir etki yapar?”

    Fikir anında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya iletiliyor.

    Ve yine anında “onay” geliyor...

    Bakan Soylu bu gelişmeyi birebir takip ediyor.

    S.Ç. ANNESİNİN YÜZÜNÜ GÖRÜNCE

    S.Ç küçük yaşta dağa kaçırılmış ve uzun yıllar orada kalmış bir terörist...

    Son yıllarda yaşadıklarından öylesine bezmiş ki... Ama korkuyor. Türkiye’ye gitse başına kötü şeyler geleceği söylenmiş. Aile zaten zorda.

    Ve bir sabah kampın dışındaki bir yerleşimde gezerken havadan atılan o kâğıtlardan birisini görüyor.

    Gözlerine inanamıyor:

    Yıllardır görmediği annesinin fotoğrafı ve “Yavrum ne olur dön” diyen o çığlık gibi bakışı...

    Gözyaşlarını tutamıyor.

    Ne yapmalı?

    Nasıl kurtulmalı?

    İçi içine sığmıyor. Önce kâğıdı alıyor. Tam cebine koyacak...

    “Aman ha... Ya bir gören olursa?”

    Bir daha bakıyor annesinin yüzüne... Siliyor gözyaşlarını... Orada bir ağacın dibine gömüyor annesinin bakışlarını...

    VE ANNESİNİN SESİNİ DUYUNCA

    Böyle bir süre geçiyor. İçten içe kahrolduğu günler.

    Bu sırada Türkiye’de neler olduğu FM kanalından dinleniyor.

    TRT FM KANALI

    Ve bir sabah yayın sırasında yine bir şok...

    Radyoda annesinin sesi...

    Önce inanamıyor.

    Örgütte “Anneleri zorla konuşturuyorlar” diye bir propaganda var.

    Ama bu öyle mi?

    Annesi nasıl candan “Oğlum dön ne olursun” diyor.

    İşte o an “Artık yeter, ne olursa olsun buradan kurtulacağım...” diyor.

    Ve beklemeye başlıyor. Zamanı kolluyor.

    Gece mi gitse, gündüz mü?

    Nasıl yardım alacak... Kimle bağlantı kuracak?

    SIRRIN TAM ORTASI

    Arkadaşlar, buradan sonrasındaki detayları öğrenemedim.

    Ancak bildiğim şey şu:

    “S.Ç. bu yöntemle geçtiğimiz hafta annesine teslim edildi...”

    Geçen hafta S.Ç. annesine sarıldı.

    Gerisi tam anlamıyla bir “devlet sırrı”...

    Nasıl bağlantı kuruldu?

    S.Ç. nasıl bir yoldan getirildi? Nerede buluşuldu?

    Bunları bilemiyorum ve sizlerin hayal gücüne bırakıyorum.

    Ama sonuçta...

    Jandarma muhteşem bir yöntemle...

    Harika bir yaratıcılıkla bir evladı daha annesine kavuşturdu.

    Öyle ya...

    Jandarma denilince yalnızca “yüzleri komando boyalı”, ellerinde tüfeklerle genç kahramanlar gelmesin akla.

    Kalplere giden yolu bulan bir Jandarma da var artık.

    Öldürmeden kazanan Jandarmalar...

    Kutluyorum sizi, isimsiz kahramanlar...

    Yazının devamı...

    Suriye’ye harekât olur mu

    - Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu sözünün perde arkasında ne var?

    - Yeni bir harekât olur mu?

    Bu iki soruya sırasıyla cevap arayalım...

    Ankara’dan edindiğim bilgilere göre:

    PKK/YPG SALDIRILARI: Türkiye’de etkisiz hale gelip sıkışan PKK/YPG kadroları özellikle Suriye’de bir “güç alanı” oluşturmak için eylemleri artırmaya çalışıyor.

    - Son olarak Fırat Kalkanı Harekât Bölgesi’nde terör örgütü YPG/PKK’nın güdümlü füzeyle yaptığı saldırı sonucunda iki özel harekât polisi şehit oldu.

    - Ardından Afrin’de bir bombalı araç patlatıldı. 5 sivil hayatını kaybetti. Sonra Cerablus’un güneyi ile Türkiye ve doğrudan Karkamış’a havan ve roket saldırısı yapıldı... Çok sayıda sivilin yaralı olduğu haberleri geldi...

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Tahammülümüz kalmadı” dediği saldırıların bir bölümü böyle.

    Aslında Erdoğan bu açıklamayla Rusya’ya mesaj veriyordu...

    Dahası Türkiye, Tel Rıfat ve Münbiç’ten terör örgütü YPG/PKK’nın tam manasıyla çıkarılacağını öngören Soçi Mutabakatı’nı bu şekilde hatırlatıyor...

    Daha açık bir deyişle:

    Soçi Mutabakatı’nın uygulanmaması ile “Diplomasi tıkanıyorsa askeri seçenek masaya gelir” mesajıdır bu.

    HAREKÂT İHTİMALİ

    Şimdi gelelim “harekât ihtimali”ne...

    Aslında bu sorunun çok net bir cevabı var...

    Onu da her sohbetimizde Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar büyük bir kararlıkla söylüyor.

    İşte Akar’ın o sözü:

    “En son terörist etkisiz hale getirilinceye kadar bu mücadelemiz en keskin şekilde sürecek.”

    Özet olarak görüş şu:

    “Zaten ‘sürekli harekât’ halinde olan Türk ordusu ve polisi o bölgelerde yeni harekâtlara da hazır durumdadır...”

    HAREKÂT NE ZAMAN OLUR

    Bu sorunun da bir tek cevabı var:

    - Bu tür harekâtlarda zamanın oluşumu çok değişik faktörlere bağlıdır. Harekâtın hazırlık safhası, coğrafya, meteorolojik şartlar gibi...

    Ve elbette en son siyasi iradenin kararı...

    Özetle “Harekât ne zaman olur?” sorusu yanlış bir sorudur...

    SURİYE YÖNETİMİYLE YAKINLAŞMA

    Şimdi en hassas konuya geliyoruz...

    2018-2021 yılları arasında terör örgütü YPG/PKK tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri, Suriye Milli Ordusu (SMO) ve Suriye Geçici Hükümeti’nin kontrol ettiği bölgelere yönelik toplam 695 saldırı gerçekleştirildi. (Kaynak: suriyegundemi.com)

    Bu saldırılar gösteriyor ki PKK/YPG terör örgütü Suriye ve Türkiye için ortak bir tehdit durumunda.

    Peki bu tehdide karşı Türkiye ile Suriye ortak bir noktada buluşabilirler mi?

    Milli İstihbarat Teşkilatı’nın o bölgelerde çok başarılı operasyonlar yaptığını biliyoruz.

    Bu durumda “İstihbarat” olarak Türkiye ile Suriye belirli bir yakınlaşmaya gidebilir.

    Bana göre gidiyor da...

    Dahası Türkiye ile Rusya arasında Suriye konusundaki müzakerelerin de devam ettiğini düşünürsek;

    Türkiye, Tel Rıfat ve Münbiç’ten terör örgütü YPG/PKK’nın tam manasıyla çıkarılacağını öngören Soçi Mutabakatı’nı da dayanak alarak Rusya’yı bu bölgelerde aksiyon almaya zorlayabilir.

    İşte bu noktada “askeri harekât” kapısı açık tutuluyor.

    Ve elbette istihbaratlar arası yakınlaşma...

    Sonuç olarak:

    Türkiye içeride verdiği muazzam mücadeleyle PKK/YPG’yi etkisiz hale getirmiştir.

    Sınır ötesindeki bölgelerde derlenip toparlanmaması için peş peşe harekâtlar yapmaktadır.

    Ankara’nın daha önce dediği gibi:

    “Bu teröristleri bu bölgelerden sen çıkartmazsan, ben çıkartırım...”

    İşte yine o günlerdeyiz...

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Putin’le yapacağı görüşmeler harekât ihtimali açısından belirleyici olacaktır.

    Bu konuya önümüzdeki günlerde yeni bilgilerle tekrar döneceğim...

    Bu vesile ile;

    Sınırlarımız içinde ve dışında vatan savunmasında şehit düşen askerlerimize, polislerimize Allah’tan rahmet diliyorum.

    Mücadeleye devam eden isimsiz kahramanlarımıza da azim ve kuvvet diliyorum...

    Yazının devamı...

    Kırmızı derenin esrarı

    Şimdi bu tespiti neden yaptığımı anlatayım... Bu pazar hikâyemiz, derenin “kırmızı aktığı” Tekirdağ’da geçiyor...

    Kamara Deresi...

    O bölgede daha önce yaşananları hatırlayın...

    Geçen yıl yine aynı yerde simsiyah akan Çorlu Deresi için şöyle yazmıştım:

    “Kirlilikten en fazla etkilenen Ergene Nehri’nin kollarından Çorlu Deresi, yine simsiyah akıyor. Dereye karışan endüstriyel ve evsel atıklar, ağır kokuya neden oluyor. Koku nedeniyle evlerinin pencerelerini dahi açamayan Sağlık Mahallesi halkı isyan etti...”

    İşte o zaman Tekirdağ Çevre Müdürlüğü’nün genç ekibi Çorlu Deresi’ni kirletenlere ceza yağdırmıştı.

    Havadan, karadan, suüstü, sualtı ne varsa denetleyip milyonlarca lira ceza kesmişlerdi.

    İl Müdürü Kaan Sinan Tohumcu ve arkadaşları...

    İşte ‘Çevre Kahramanları’ dediklerim de onlardır...

    Onlar cezaları kesiyor ama çevre katiller durmuyordu...

    Tohumcu ve arkadaşlarının kestikleri cezaları iki kez yazdım...

    7 MART 2021

    Bir önceki cezalardan sonra toprağa, suya atık bırakan tesislerin sahipleri hiçbir önlem almadıkları için kirlilik devam etmişti. Hatırlatayım:

    Ahali toplanmıştı.

    Kimisi umutsuzca şöyle diyordu:

    ‘Arkadaş, bu derenin üzerinde dev fabrikalar var, oranın pislikleri akıp bu dereyi bitiriyor. Bizim tarlaları çürütüyor, balıkları öldürüyor. Ama o fabrikaların sahiplerine güç yeter mi? Şikâyet etsek ne olur?’

    Diğeri: ‘Olur mu öyle şey, hakkımızı aramalıyız. Ne yani, bırakıp gidelim mi ata topraklarını... Yine ekip biçeceğiz...’

    Sonunda şikâyete karar verildi.

    9 MART 2021

    Tekirdağ Çevre Müdürü her sabah yapılan toplantıya bu defa özel bir gündemle gelmişti. “Arkadaşlar” dedi. “Ciddi bir kirlilik ihbarı var. Bu konuyu tam anlamıyla araştıralım.”

    Ve böyle başladı ikinci ceza aşaması...

    Yine kirleten tesislere cezalar yağdırıldı...

    Peki ne oldu?

    Çorlu Deresi kurtuldu mu?

    Ergene Nehri ne durumda?

    O azılı çevre katilleri durdu mu, o tesisler çevre standartlarına uydular mı? Arıtma tesisleri yapıldı mı?

    Tam olarak bilemiyoruz...

    Ama ne olursa olsun. Edirne’deki o çevre savaşçıları yılmıyor...

    ‘YETİŞİN MÜDÜRÜM, DERE KIRMIZI AKIYOR’

    Aradan 1 yıl geçiyor ...

    Ve önceki sabah Tekirdağ Çevre Müdürlüğü’nün ihbar hattı acı acı çalıyor:

    “Kamara Deresi’nin oradan arıyoruz. Ne olur gelin bakın. Dere kırmızı akıyor...”

    Ekip anında harekete geçiyor. Bir yandan Marmara Ereğlisi Belediyesi, diğer yandan çevre ekipleri derenin çevresine yayılıyorlar.

    Kısa süre sonra gerçek ortaya çıkıyor. Bir tesisten dereye kırmızı atık deşarjı tespit ediliyor.

    Hemen tesise giriliyor.

    - Yetkili nerede?

    - Vallahi bilmiyoruz müdürüm... Biz işçiyiz.

    - Peki arkadaşlar işlemleri başlatın...

    Bundan sonrasını il Çevre Müdürü Sinan Tohumcu şöyle anlatıyor:

    “Bir tesisten kırmızı atık suyun dereye akıtıldığı tespit edildi. Arıtılması gereken atık suyu direkt dereye deşarj ettiği için kanundaki en üst sınırdan 1 milyon 799 bin lira idari para cezası uygulandı. İşletme, süresiz olarak faaliyetten men edildi.


    KİM BU UTANMAZLAR

    Masallardaki gibi usul usul akan o dereyi kırmızıya boyayan tesis sahibi...

    Kimsin, bilmiyorum.

    Adını vermiyorlar. Ama bana göre ibret olsun diye adın sanın kamuoyuna açıklanmalı...

    Hiç utanır mısın, onu da bilmiyorum...

    Evet arkadaşlar.

    Tekirdağ’da yıllardır muazzam bir savaş var.

    Bu savaşın kahramanları Tekirdağ Çevre Müdürlüğü’nün vatansever genç ekibidir.

    Simsiyah akan dereleri, kıpkırmızı akan dereleri, kirletilen yeraltı sularını o kahramanlar koruyor...

    Elbette arkalarında Vali Bey ve Çevre Bakanı Murat Kurum gibi dürüst bir çevreci var.

    İyi ki varsınız kardeşlerim...

    Sayın Tohumcu kardeşim. Siz yürüyün bu utanmazların üzerine.

    Biz millet olarak arkanızdayız...

    Yazının devamı...