• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Agonas kolimvisis i agonas eksoplismu? (*)

    Madrid’deki NATO Zirvesi’nin hemen öncesinde gördüm bu fotoğrafı...



    Meis Adası’ndan Kaş’a doğru yapılan bir yüzme yarışı...

    Peki NATO’yla ne ilgisi var? Anlatayım:

    Meis ve Kaş...

    Türkiye ile Yunanistan arasındaki son gerilimin ana sahnesi gibidir...

    Bir nevi krizin merkez üssü...

    Çünkü...

    Yunanistan, yetki alanlarını Meis Adası’ndan başlatınca, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi daracık bir alana sıkıştırıyordu...

    Düşünün ki...

    Meis gibi küçük bir adaya yüzölçümünün tam 4 bin katı deniz yetki alanı kazandırıyorsunuz...

    Ve Meis böylece NATO gündemine bile giriyor.

    Bu yüzden savaş gemileri burun buruna geliyor, denizaltılar, tatbikatlar, NavTex  ilanları peş peşe patlıyor.

    İşte sözünü ettiğim yüzme yarışı da krizin tam bu merkez üssünde yapılıyor...



    Kaş ve Meis belediyeleri birlikte start veriyorlar. 8 ülkeden 125 sporcu katılıyor.

    Şu sahneyi bir hayal eder misiniz lütfen?

    Sabahın erken saatlerinde Kaş’ta toplanan sporcular teknelerle Meis Adası’na gidiyorlar...



    Savaş gemisi, hücumbot falan değil. İçinde sporcuların olduğu onlarca tekne.

    Meis’te coşkuyla karşılanıyorlar.

    Tam bir festival.

    Ve Meis Belediyesi ile Kaş Belediyesi birlikte start veriyorlar...

    Muhteşem bir dostluk anı.

    Yüzücüler masmavi sulara dalıyor. Rengârenk bir manzara...

    FOTOĞRAF DİLE GELİNCE

    İşte bu fotoğraf bana öyle şeyler hatırlatıyor ki...

    Pandemi günlerine gidiyorum...

    Lindos’ta hediyelik eşya satıcısının sözleri:

    “Bakın kalenin yolları bomboş. Oysa buraları Türkler doldururdu. Türkiye’den dostlarımız gelirdi...”

    Rodos’ta Nicos Taverna’nın sahibi Nicolas: “Her yıl düğünler için gelinlik ve damatlığı İzmir’den alırdık. Çok kaliteli ve hesaplı olurdu. Çocuklara da söz vermiştik...”

    Ve sonra Nicolas espriyi patlatmıştı:

    “Ben sana ölçüleri versem bana İzmir’den damatlık kargolar mısın?”

    Ve Leros Adası... Marinanın idari yöneticisi Harry Pavlidis’le sohbet.



    “Türkleri bekliyoruz. Ama kapılar açılmıyor. Bu marina, bu ada Türk turistlerden çok kazanır.”

    Korfu’daki motor teknisyeni Aigri...

    İthaka’da baba oğul ev yemekleri yapan Yannisler...

    Baba Yannis’in, “Dolmamı yedirmeden bırakmam” deyişi...

    3. VE O KESKİN SORU

    Bütün bunları hatırlayınca NATO Genel Sekreteri’nin Brüksel toplantısından sonra yaptığı şu açıklamayı konumuzla birleştirmek istiyorum:

    “NATO’nun doğu kanadı güçlendirilecek. Hazır kuvvetlerimizin sayısı 300 bine çıkartılacak...”

    Şimdi bu sözleri de ABD’nin Yunanistan’da arttırdığı üsleriyle ve Dedeağaç’a yaptığı muazzam askeri yığınakla birleştiriyor ve soruyorum:

    “Türkiye ile Yunanistan NATO’nun iki üyesi değil midir? NATO’nun doğu kanadı güçlendirilecekse, Yunanistan’a yapılan bu ABD yığınağı nedir? Türkiye bu kapsamda nerededir?”

    Kaş ve Meis’teki yüzme yarışına dönersek... Bu yarıştan tam bir yıl önce aynı günlerde Meis Adası’nı bir hanımefendi ziyaret etmişti...

    Yunanistan Cumhurbaşkanı Katerina Sakelaropulu.



    Şimdi o fotoğrafı hatırlatıyorum.

    Bugün Kaş ve Meis halklarının festival fotoğrafı çektirdiği yerde...

    Katerina Hanım, Yunan askerleriyle tören düzenlemiş. Yunan askerinin Türkiye tarafına doğru uzattığı sopa özellikle servis edilmişti...

    Ne garip değil mi?

    ABD üslerinin arttırıldığı bir dönemde böyle bir şımarıklık...

    Tekrar Meis ve Kaş arasındaki yüzme yarışına dönüyor ve soruyorum:

    “Yüzme yarışı mı, silahlanma yarışı mı?”

    Ve komşumuzun dilinden:

    “Agonas kolimvisis i agonas eksoplismu?”

    Ben elbette ki “yüzme yarışı”ndan yanayım. Elbette ki barıştan yanayım.

    Ve bütün kalbimle diyorum ki...

    “Umarım bir gün Kaş ve Meis Adası arasındaki bu yüzme yarışının startını iki halkın cumhurbaşkanları verir.”

    İyi pazarlar... Bu arada Kaş ve Meis Adası başkanlarını kutluyorum...

    Kriz merkezi haline gelen o denizde, barış dolu bir yüzme festivali yaptınız.

    Helal size...



    Yazının devamı...

    Madrid neden bir başarıdır madde madde anlatıyorum...

    Kesin ve tavizsiz konuşmalar...

    Açık ve net uyarılar...

    Türkiye açısından teröre karşı uluslararası bir kazançla sonuçlanmıştır.

    Uzun yıllar, Hürriyet ve Sabah gibi iki büyük gazetenin Ankara temsilciliğini yaptığım için bizzat yaşamıştım.

    Her başbakanın gezisinde...

    Her cumhurbaşkanı gezisinde.

    Yabancı devlet başkanlarıyla yapılan görüşmelerde...

    Masaya dosyalar konur ve PKK terörüne verilen destek anlatılırdı.

    Belgeler, fotoğraflar, terörist ifadeleri...

    Ele geçirilen silahların seri numaralarına kadar hangi ülkeden geldiği belgelenirdi.

    Mesela...

    Rahmetli Özal’la gittiğimiz Washington gezisinde kaldığımız otelin önü teröristlerin gösteri alanıydı...

    O günlerde korumalar çürük yumurtalara karşı ellerinde şemsiye taşırdı.

    Ve...

    Masaya her defasında “teröre yapılan destek” belgeleri konurdu.

    Sözler verilir, eller sıkılır...

    Ama sonuç değişmezdi...

    Aynı tas aynı hamam...

    El altından, el üstünden, teröristlere maddi manevi destek sürerdi...

    Türkiye her geziden “vaatlerle” döner, sonradan eli boş kalırdı.

    PKK’ya ve teröre destek yine sürerdi.

    Bugüne gelirsek...

    Ve bütün bu geçmişi hatırlarsak...

    Madrid’de imzalanan mutabakat Türkiye açısından çok ciddi bir başarıdır.

    Dahası...

    NATO gibi kuvvetli bir organizasyonda Türkiye’nin hassasiyeti en üst düzeyde dünya kamuoyuna yansımıştır.

    Hem de İsveç ve Finlandiya’nın yazılı mutabakatıyla...

    Açıktan kayıtlara geçmiştir.

    PKK/YPG terörist olarak NATO düzeyinde uluslararası bir belge haline gelmiştir.

    VAZGEÇİLMEZLİK ÖLÇÜSÜ

    Bu noktada bir önemli detay daha var...

    Madrid Zirvesi öncesi Türkiye’nin koyduğu şartlar. Yaşanan gerilim. Ve sonuçta zirvede Türkiye’nin beklentilerinin kabul edilerek mutabakata dönüşmesi bir kez daha göstermiştir ki...

    Türkiye, coğrafi ve stratejik konumu açısından Batı için çok ciddi bir önem taşımaktadır.

    Vazgeçilmesi çok zor bir konumdur bu...

    Bu durum da Madrid Zirvesi’yle bir kez daha tescil olmuştur...

    KAZANANLAR KULUBÜ

    Olayın taraflarına bakarsak:

    1)TÜRKİYE AÇISINDAN: PKK/YPG ve FETÖ, terörist örgüt olarak ilk kez bu ölçüde uluslararası kayıtlara geçmiştir. Türkiye’nin ABD’den talep ettiği F-16’lar ile modernizasyon konusunun önü açılmıştır... Türkiye kazançlıdır.

    2)İSVEÇ VE FİNLANDİYA: Rusya tehdidine karşı NATO’ya girmek isteyen İsveç ve Finlandiya üyelik yolunu açmıştır. Eğer sözlerinde dururlarsa, kendilerini Rusya’ya karşı güvence altına alacak bir yol açılmıştır. İki ülke için de ciddi bir kazançtır...

    3)ABD: ABD başından beri bu krizi çok iyi yönetmiş, agresif çıkışlar yerine makulde buluşulması için çaba göstermiştir. Başkan Biden’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmesi ve krizin çözülmesiyle ABD, NATO ittifakındaki liderliğini perçinlemiştir. Dahası Washington, Moskova’ya karşı çok ciddi bir kazanç elde etmiştir... ABD kazançlı çıkmıştır...

    4)NATO: Ve elbette Türkiye’nin veto ihtimaliyle çok ciddi bir sarsıntıya giren NATO, krizin çözümüyle yeniden bir güç olarak ivme kazanmıştır. Önümüzdeki dönemde NATO’yu çok daha aktif görebiliriz...

    Sonuçta Rusya dışında herkes kazanmıştır.

    DİŞ GICIRDATMA OLABİLİR Mİ?

    Peki Türkiye’nin bu keskin veto tavrına karşı bazı ülkeler içten içe “diş gıcırdatabilir” mi?

    İsveç ve Finlandiya başta olmak üzere böyle bir ihtimal vardır.

    Sonuçta İsveç’teki PKK varlığı ile ciddi bir mücadele olacaktır.

    İşte bu noktada Türkiye yazılı mutabakata uyulmasını bekleyecektir.

    Türkiye’nin onayı TBMM’den geçmediği sürece mutabakatın da bir önemi olmaz.

    Uyulup uyulmadığını hep birlikte göreceğiz...

    Yani...

    “Türkiye bitti demeden bitmeyecektir...”

    Yazının devamı...

    Al 518 lira cezayı gürültüye devam

    Nedir o ses?

    Anlatayım...

    Pazar sabahı camları titreten bir gürültüyle yataklarından fırladılar.

    Bütün pansiyon ayakta.

    - Deprem mi oldu?

    - Hayır, yandaki inşaata beton dökme makinesi geldi...

    Bütün yıl çalış. Üç beş kuruş biriktir. Ailece ucuz bir pansiyon bul.

    Ve sonuç bu...

    Tatilin ilk günü sabah inşaat, hafriyat, beton...

    Bodrum’da oluyor bu...

    Şimdi soracaksınız:

    - Peki kardeşim, belediye ne güne var? Uyuyor mu?

    Araştırdım...

    - Hayır belediye uyumuyor. Hatta Belediye Başkanı Ahmet Aras resmen isyan ediyor...

    Geçen defa beni arayıp: “Bu kaçakları yapanlarda zerre kadar utanma kalmamış. Durduruyorsun. Gözünün içine bakarak devam ediyor” demişti...

    İnşaat yasağında çalışan şantiyeler de öyle...

    Haklı da...

    KABAHATLER KANUNU

    - Peki belediye ne yapıyor?

    Anlatayım...

    Şikâyet gelince belediye zabıtası anında bu inşaata gidiyor:

    “Lütfen bu inşaatı durdurun. Çünkü inşaat yasakları başlayalı çok oldu...”

    Ve “şak” diye cezayı kesiyor...

    Vay...Vay...Vay...

    Ama öyle “Şak, cezayı kesiyor” sözüne bakıp da rahatlamayın.

    Çünkü ceza Kabahatler Kanunu’na göre yalnızca 581 lira...

    Adam milyon dolarlık inşaat yapıyor. Pansiyon yapıyor. Ya da villayı satacak...

    Milyon doların yanında 581 lira nedir ki...

    Tabii veriyor 581 lirayı...

    Gürültüye devam...

    Bu “Kabahatler Kanunu”na taktım... Başladım okumaya...

    Adı kabahat ya...

    Para cezasından başka bir şey yok. “50 liradan bin liraya kadar” diye başlayan cezalar...

    Adam pazar sabahı kamyonu dayıyor kapına...

    Basıyor kornaya...

    Hasta mı var? Hastane mi var? Uyuyor musun? Umurunda değil...

    Kimisi yolda arkandan basıyor kornaya. Kalp krizi geçirirsin...

    Adam resmen “özel hayata tecavüz” ediyor...

    Cezası...

    Kabahatler Kanunu...

    Adalet Bakanı Sayın Bekir Bozdağ...

    Kadına karşı suçlar, orman yangınları konusunda çalışmalar yapılırken acaba bir de şu kanunu sorgulasak güzel olmaz mı?

    ORMAN YAKANA İDAM DEMİŞKEN

    Madem suç ve cezayı konuşuyoruz.

    İdam tartışılır ama benim önerim farklı.

    Ormanı yakan bu alçaklara verilecek ceza şöyle olmalı:

    “Yaktığın bu ağaçlar yeniden dikilip aynı boya gelene kadar hapis...”

    Aslında içimdeki öfkeyi yazıyorum...

    VE PINAR İÇİN

    Madem suç ve cezayı konuşuyoruz...

    Pınar’ı katleden o alçak ve yardımcıları kimse...

    Bu canavarlık hangi mantıkla indirim alabilir ki...

    Aslında dünyanın en ağır ceza maddelerini koysanız...

    Ben yine de “hâkim ve vicdan” derim...

    Vicdan ve hâkim...

    Yani...

    Kanunların moral gücü olan vicdan “olmazsa olmaz” derim...

    Yazının devamı...

    Fotoğrafa bakınca insaf dedim... İnsaf...

    1. Önce şu fotoğrafı anlatayım...

    Sonra acısını birlikte paylaşırız...



    BBC’den gelen haber şu:

    “- Hollanda Hükümeti, Bosna Hersek’in Srebrenitsa kentinde Birleşmiş Milletler (BM) adına görev yapan Hollandalı askerlere ‘iade-i itibarda’ bulundu.

    - Hükümet, askerlere bronz şeref madalyası verdi.

    - Hollanda Başbakanı Mark Rutte, Bosna Hersek’te “imkânsız bir göreve gönderildiklerini” belirttiği Hollanda Görev Kuvveti (Dutchbat) üyelerinden resmen özür diledi.”

    Haber ve fotoğraf budur arkadaşlar...

    Acaba bu askerlere yıllar sonra neden madalya verilmişti?

    Haberi görünce bir an gerilere gittim...

    Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’la gittiğimiz Bosna Hersek gezisine... Şimdi izninizle o gün yazdığım yazının bir bölümünü buraya alıyorum:

    “Saraybosna’da çam ağaçlarının arasından, aşağıdaki Yahudi Mezarlığı’na doğru bakarken...

    İletişim Başkanlığı’ndan Ömer Çetres şöyle diyor:



    ‘İşte tam buraya yerleşmiş, Sırp keskin nişancılar...’

    Sonra...

    Sonra kanımı donduran o sözler:

    ‘Buradan yolda yürüyen, bakkala giden masum insanları hedef almışlar... Öylesine alçaklarmış ki... İddiaya giriyorlarmış, önce sağ bacağından vurmak için. Sonra ne kadar sürünecek? Kaçabilecek mi? Böyle iddialar...
    Ve tam kaçarken vurup öldürüyorlarmış...’

    İşte tam oradayız. O tepede... 1992 yılını düşünüyorum...

    3 yıl süreyle kuşatma altında kalan Saraybosna’ya bakıyorum. Aşağılık katillerin insan avı...

    Allah’ım, ne acılar...



    2. UTANÇ MÜZESİ

    O tepede daha fazla kalamadım.

    Ömer bu defa vahşetin, soykırımın belgelendiği müzeye götürüyor bizi...

    (Ve şimdi Hollanda Başbakanı belki ziyaret eder diye; o müzenin açık adresini vermek istiyorum)



    3. TRG. FRA. GRGE MARTİCA 2/4 SARAJEVO 7100...

    Katedralin hemen önünden müzeye giriyoruz.

    Daha içeri adım atar atmaz, duvarlarda yüzlerce fotoğrafla karşılaşıyorum.

    Her biri keskin nişancılar tarafından vurulmuş çocuklar, kadınlar, erkekler...

    İçeri doğru yürüyorum. Salonun ortasında siyah beyaz bir film...

    Filmin son sahnesinde Hollandalı BM gücü komutanıyla Sırp Kasabı Mladiç’in görüntüsü geliyor

    Öpüşüyorlar. Mladiç Hollandalı askere teşekkür edip şöyle diyor:

    ‘Artık Türklerden, Müslümanlardan intikam günü gelmiştir...’

    Bu sözlerin ardından Hollandalı komutan kamyon kasalarında getirilen Bosnalı insanları, insan kasabı Mladiç’e teslim ediyor...

    Mladiç ve Hollandalı komutan Karremansa ellerinde kadehler... Gülüyorlar.

    Ve kasap o kamyonlardan indirilen herkesi öldürüyor.

    Kasap yargılandı. Mahkûm oldu. Diğer aşağılık yaratıklar şimdi nerede, bilemiyorum...

    Ama acılar burada. Hâlâ çok canlı...”

    4. MEĞERSE BAŞBAKANLARI MADALYA VERİYORMUŞ

    Ben yazımı Sırp kasabına o masumları teslim eden Hollandalı askerler nerede diye sorarak bitirmiştim...

    Ve önceki gün BBC’den öğreniyorum ki...

    Hollanda Başbakanı Mark Rutte onlara madalya veriyormuş...

    Evet arkadaşlar...

    Bosna Hersek’teki içsavaş sırasında Ratko Mladiç komutasındaki Sırp güçleri tarafından kuşatılan Srebrenitsa’da, BM adına görev yapan Hollandalı “mavi berelilerin” komutanı Thom Karremansa’ydı...

    Hollanda Görev Kuvveti, 11 Temmuz 1995’te, kenti kuşatan Sırp güçlere 8 bin Müslüman erkek ve çocuğu teslim ederek ‘onları bile bile ölüme göndermekle’ suçlanmıştı.

    İşte şimdi o askerlere “iade-i itibar töreni” düzenleniyor.

    O törene katılan askerlerden Onbaşı Derk Zwaan, şöyle diyor:

    “Sırpları durdurmaya çalıştık ama hiçbir şansımız yoktu; tanklar ve binlerce asker vardı. Orada çok az insanla ve zayıf silahlanmayla karşı çıkmaya çalıştık. Benim de on kurşunum vardı.”

    Onbaşı Alice Schutte: “Yüksek sesle çağırmamıza rağmen hava desteği gelmedi.”

    İşte şimdi buradan açık adresini verdiğim soykırım müzesindeki fotoğrafları, siyah beyaz filmi ve belgeleri paylaşıyorum...

    5. SIRP KASABIYLA ELDE KADEHLER

    Hollandalı onbaşılar öyle bir sahne anlatıyorlar ki...

    Kurşunu kalmamış.



    Ne alakası var.

    İşte fotoğraf. İşte film... Elde kadehler. Güle oynaya katliama göz yumuyorlar...

    Tabii burada bir başka soru daha var...

    “BM’den yardım istedik. Gelmedi” diyorlar...

    O zaman BM’nin bu “çürümüş düzeni” neden hâlâ sorgulanmıyor?

    O günün BM yönetimi ve komutanlığı ne yapıyordu?

    Bugün BM’ye nasıl güveneceğiz...

    Çok iyi biliyorum ki...

    Bunlar hiçbir zaman cevabı olmayacak sorular.

    Ama şimdi beni en çok üzen, içimde cam kırıkları yaratan olay Hollanda’da yaşanan bu ibretlik törendir.

    Hazin bir törendir bu...

    Utanmazlığın ırkçılığa karıştığı bir törendir...

    Aklıma İsveç ve Norveç’in PKK terörüne verdikleri destek için “Bir daha yapmayacağım” anlamına gelen açıklamaları geliyor.

    Böyle bir kafaya, böyle bir dünyaya nasıl güveneceksin arkadaş...

    Yazının devamı...

    ‘Yoksa o denizkızı bizi terk mi ediyor?’

    Gökova’nın güneyi...

    Şimdi yanıyor... Şimdi yüzlerce yıldır denizle sarmaş dolaş yaşayan o çamlar alev alev.

    Balıkçıllar, su kuşları panik halinde...

    Bördübet yandı. Sırada cennet köşesi koylar...

    İrili ufaklı dantel gibi işlenmiş koylar...

    Dünyada kaç denizde böylesine bir güzellik vardır bilmiyorum ama...

    Sadun Boro Gökova’ya gelen denizkızını şöyle anlatırdı:

    “Bu Denizkızı düşlerini süsleyen cennete erişebilmek için nice engin denizler, ufuklar aştı... Kıtalar, adalar, koylar dolaştı... Ta ki Gökova’ya ulaşana kadar...”

    Sadun abi, dünya denizlerinde gezip sonunda “Gökova’dan daha güzeli yok” diyerek yerleştiği Gökova-Okluk’tan bize vasiyet gibi bir “denizkızı hikâyesi” anlatmıştı...

    DENİZKIZININ TEK ŞARTI

    Türk amatör denizciliğinin efsanesi şöyle anlatırdı:

    “Yıllarca Kısmet’i (dünya denizlerini gezdiği emektar teknesi) ve onun garip yolcusunu en güzel koylarında misafir edip ağırlayan Gökova’ya, ne zamandır bir şükran borcu olarak, naçizane bir şeyler armağan etmek isterdim.

    Gönlümde yatan, bir “Denizkızı” idi.

    Onun için, en ücra koylarında bile ağ attım, belki tutarım diye.

    Ama, bizim ağ eskimiş, yırtılmış, her voli çevirişimde Denizkızı bir delik bulup kaçtı.

    Bir türlü ele geçiremedim.

    Nihayet bir gün, heykeltıraş Tankut Öktem yardımıma yetişti.

    Usta ellerinde, Denizkızı vücut buldu. Sonra getirdik, Okluk Koyu’nun girişindeki kayanın üzerine oturttuk.

    Ve 1995 yılının 28 Ekim günü, dostlarla beraber duvağını açıp ona “Hoş geldin” dedik.

    O da Tanrı’nın bizlere emanet ettiği, bu dünya cenneti Gökova’yı bozmadığımız, yakmadığımız, kirletmeyip aynen koruduğumuz sürece, aramızda yaşamaya söz verdi.

    Temennimiz odur ki, Denizkızı’nı bir gün gene yollara düşmeye mecbur etmeyelim.”

    İşte böyle arkadaşlar...

    İşte böyle doğaseverler.

    İşte böyle vatanseverler...

    Bir zamanlar mavi yolculuk tekneleri Çatı Koyu’ndaki, Bördübet Koyu’ndaki çam ağaçlarının altında serinlerdi...

    Peki şimdi ne olacak?

    Geçen defa yeşil Marmaris’i katran karasına çeviren...

    Masmavi gökyüzünü küle boyayan o yangınları hatırladım.

    Şimdi böyle bir yangın daha...

    Koylar, yemyeşil dağlar alev alev...

    Yoksa o Denizkızı bizi terk mi ediyor?

    Soruyorum, çünkü...

    Denizkızı’na verdiğimiz sözü tutamadık...

    Tutamıyoruz...

    Biliyorum.

    Yangını söndürmek için muazzam bir mücadele veriliyor.

    Tek dileğim, bir an önce söndürülmesi.

    Ateşle savaşan...

    Alevlere direnen ormancı kardeşim.

    Ha gayret...

    Yazının devamı...

    Ah be sevgili müdürüm keşke o soruyu sorsaydın

    Turgut Durna... Sırtında kızı Sema...

    Okulun merdivenlerini çıkıyor...

    Saydım, 10 basamak.

    Sırtında kızı...

    Her gün Milli İrade Ortaokulu’nun merdivenlerini çıkıyor...

    Turgut ve eşi İzmir’in Onur Mahallesi’nde bir apartmanın temizlik görevlisi olarak...

    Onurlu bir hayat yaşıyorlardı.

    Turgut ve Şükriye’nin ikinci çocukları bir kız olmuştu.

    Nasıl sevinmişlerdi. Dünyalar Turgut’un olmuştu...

    Ama gel gör ki kader ...

    2 yaşına gelince Sema’nın otizmli olduğu anlaşıldı.

    Önce şok. Doktorlar, hastaneler. Zamanla yürüme güçlüğü başladı.

    Ve hayatlarını Sema’ya adadılar.

    Onunla öğrenci oldular. Çevreden “okumaz” diyenlere karşı inanılmaz bir azimle çalıştılar...

    Sema’nın korkularını giderdiler ve Milli İrade Ortaokulu Orta Ağır Zihinsel Şube’sine başlattılar.

    Ama Sema bu defa da okula servisle gitmekten korkuyordu.

    Babası ona da çözüm bulmuştu.

    Her sabah motosikletiyle onu okula götürüyor, sırtına alıp merdivenleri çıkıyor, okul çıkışı gelip alıyordu...

    Mutluydu...

    Ve nihayet önceki gün DHA İzmir’den Kadir Özen bir haber geçti:

    “Babasının her gün okula sırtında götürdüğü otizmli Sema Durna başarıyla mezun oldu...”

    Kadir haberde dört kişiyle konuşmuş:

    - Baba Turgut Durna...

    - Anne Şürkiye Durna...

    - Sema Durna...

    - Okul Müdürü...

    Baba diyor ki:

    “En büyük hayalim, onun iyi olması, yüzünün gülmesi. Kendimi çocuğuma adadım. Apartman temizliği yapıyorum. Kızım okuldan çıkacağı zaman işi eşime bırakıp hemen onun yanına gidiyorum. Aileler, ne olursa olsun çocuklarının yanında olsun.”

    Anne diyor ki:

    “Her zaman kızımızın yanındayız...”

    Sema diyor ki:

    “Babam her gün okula götürüyor. Bazen beni dışarıya yemeğe götürüyor. Bu yaptıkları beni mutlu ediyor.”

    Ve okul Müdürü Ezel Barış diyor ki:

    “Turgut Bey, kızını her gün motosikletiyle okula getirip sırtında sınıfa kadar taşıyor. Örnek bir baba. Kendisinin Babalar Günü’nü kutluyorum.”

    AMAN MÜDÜR BEY

    Sevgili öğretmenim Ezel Barış,

    Lütfen bu yazdıklarımdan alınma. Amacım sizi zor durumda bırakmak değil... Eminim orada çocukların eğitimi için elinizden gelen gayreti gösteriyorsunuzdur.

    Muhtemelen yaşça sizden çok büyüğümdür.

    O nedenle bu öneriyi bir tecrübenin “hatırlatması” olarak algılayın lütfen...

    Sevgili öğretmenim,

    Keşke Turgut Bey’i her gün öyle sırtında kızıyla merdivenleri çıkarken gördüğünüzde sorsaydınız:

    “Burası özel şubesi olan bir okul. Öyle olmasa dahi, bu okula engelli çocukların kolayca erişebilmesi için bir engelli yolu neden yapmıyoruz?”

    Siz bunu sorsaydınız eminim İzmir Valisi Yavuz Selim Köşger Bey anında gereğini yapardı...

    HER SEÇİMDE ACIKLI MANZARALAR

    Tabii bu olay bana yine seçim manzaralarını hatırlattı.

    İşte önümüzde yine bir seçim var.

    Her seçimde engelli yolu olmadığı için üst kattaki sınıflara yakınlarının sırtında çıkmak zorunda kalan engelli vatandaşlarımızı, yaşlılarımızı düşündüm...

    Oy kullanmak eğer her Türk vatandaşının hakkıysa...

    Bu mesele de artık bitmeli.

    Bir öneri de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya:

    “Sayın Bakanım, seçim öncesi bir genelge ile oy kullanılacak okul ve kamu kuruluşlarında ‘engelli yolu’ denetimi yapılamaz mı?”

    Sevgili Turgut ve Şükriye,

    Kızınız Sema’ya başarılar diliyorum.

    İki çocuğunuzla birlikte nice yıllar dilerim.

    Babalar Günü’nde hepimize örnek oldunuz...

     

    Yazının devamı...

    Bu haritalar her şeyi anlatıyor

    1- SURİYE sınırımızda neden bir harekât daha istiyoruz?

    Neden ısrarla Rusya ve ABD’ye “Eğer mutabakata uyulmazsa biz kendimiz yaparız” diyoruz?

    Arkadaşlar...

    Bu pazar geçmişten gelen haritaların izini sürerek bu soruların cevaplarını bulacağız.

    Ayrıca... Bu coğrafyada 100 yıl önce yaşanan bir senaryonun yeniden sahnelendiğini göreceğiz...

    Dahası o “sinsi cetvel”i yine bulacağız. Şimdi sırasıyla gidelim...

    Hatırlayalım:

    Suriye, Filistin, Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün nasıl bağımsız devlet oldular?

    İngiltere ve Fransa o toprakları Osmanlı’dan koparttıktan sonra uzun süre oralarda nüfuzunu kullandı ve sonra sınırlarını cetvelle çizdi...

    Evet... Öyle bağımsızlık savaşıyla falan değil...

    “Hadi sizi devlet yaptık” dediler ve sınırlarını da cetvelle çizdiler...

    Emirlikler, krallıklar böyle doğdu.

    Bakın Ortadoğu haritasındaki sınırlara...

    Cetveli koyup çizdikleri için... Dümdüzdür.

    İşte bugün ABD ve Rusya’nın da eklenmesiyle bu coğrafyada benzer bir “cetvel çalışması” yapılıyor...

    Şimdi haritalara bakarak o “yeni cetveli” tanıyalım...

    2- 2015-2016 yıllarında Suriye’de çok geniş bir alan DEAŞ hâkimiyetinde. Heykeller, binlerce yıllık tarihi eserler yıkılıyor...

    Haritaya dikkat ederseniz...

    Koyu yeşil olan kısım DEAŞ bölgesidir. Ve Suriye’nin neredeyse büyük bir bölümü DEAŞ etkisindedir. Dahası, Deyrazor, Rakka ve Halep’e kadar olan petrol bölgesi de DEAŞ’ın elindedir. Ki o günlerde petrol satışına bile başlamıştır.

    Kırmızı bölge ise Esad rejimi.

    Sarı renk ile gösterilen PKK/YPG bölgesi ise gördüğünüz gibi Türkiye sınırına dayanmış durumda.

    Yeşil renkte olan muhalifler ise dar bir alana sıkışmışlar.

    ABD VE RUSYA DEVREDE

    Aradan geçen bir yılda ABD Suriye’deki DEAŞ bölgelerini havadan vurmaya başlıyor...

    Dönemin ABD Başkanı Obama, 25 Nisan 2016’da 250 Amerikan özel kuvvet askerini bölgeye gönderiyor. Ve ABD’nin SDG’ye (PKK/YPG) silah tedariki giderek artıyor.

    Bu arada Rusya hareketleniyor... Rusya’nın amacı yüzlerce yıldır sıcak denizlere inmek olduğu için o gözünü özellikle Suriye’nin Doğu Akdeniz limanlarına dikiyor ve oraya yükleniyor...

    Böylece, yeni haritanın ilk çizgileri belirmeye başlıyor...

    3- Sarı renk: Bir önceki haritayla karşılaştırırsanız; DEAŞ’ın elindeki bölge, neredeyse bütünüyle ABD desteğindeki PKK/YPG’ye geçmiş durumda. ABD DEAŞ’a karşı YPG’yi silahlandırdığı için petrol bölgeleri DEAŞ’ın elinden çıkıp PKK/YPG’nin eline geçmiş durumda. Ve Türkiye sınırında PKK/YPG’yle bütünleşen bir terör koridoru oluşmuş durumda...

    Kırmızı renk: Bu sırada Rusya devreye giriyor. Putin, Esad’ı koruması ve rejimini desteklemesi karşılığında çok önemli bir hamle yapıyor. Rusya Tartus Deniz Üssü ile Lazkiye vilayetindeki Hmeymim Hava Üssü’ne yerleşiyor. Tartus üssüne nükleer savaş gemileri geliyor. Ve Rusya, savaşın seyrini Esad rejimi lehine değiştiren bütün hava operasyonlarını Hmeymim

    Hava Üssü’nden yürütüyor. Böylece gördüğünüz gibi kırmızı renk olan Esad rejimi geniş bir alanı hâkimiyeti altına alıyor.

    4- İŞTE O HARİTA

    Yıllar geçiyor. ABD, sınırımızdan başlayarak Deyrazor’u da içine alacak şekilde geniş bir alanda PKK/YPG’nin hâkimiyetini sağlıyor.

    ABD BAYRAĞI: ABD’nin amacı YPG’yi DEAŞ’a karşı kullanmak. Bu arada İsrail’in güvenliği için İran’a karşı bir “özerk güç” yaratmak...

    RUS BAYRAĞI: Rusya da kendisi açısından önemli olan Doğu Akdeniz limanlarının bulunduğu bölgeyi kontrol altına alıyor. Bir yandan da Esad’ın bölgesini genişletmesine destek oluyor.

    İşte bu noktada Türkiye, kendi güvenliğini tehdit eden bu gelişmeye karşı peş peşe harekâtlar yapıyor. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı.

    Haritadaki ay yıldızlı bölgeye bakarsanız durum net olarak anlaşılıyor.

    Türkiye, PKK/YPG terör koridorunu kırıp uzaklaştırıyor.

    Haritanın geneline bakarsanız...

    İran etkisinde görünen bölge de artık Esad’ın kontrolünde...

    5- YENİ CETVEL

    ABD ve Rusya sanki Suriye’de yeni bir “etki haritası” çizmiş durumda. Yani cetvel yine çalışıyor.

    Şimdi yazının başındaki soruya dönebiliriz:

    - Türkiye neden yeni bir harekât uyarısı yapıyor?

    Çünkü... Türkiye, bu coğrafyada hazırlanan “ikinci bir cetvel” çalışmasına karşı kendi güvenlik önlemlerini alıyor. Bir anlamda o cetvelin kendi sınırlarına yönelik çalışmasına engel oluyor. Bu nedenle “harekât uyarısı” yapıyor.

    6- VE HARİTADA SON DURUM

    Dikkat ederseniz...

    Yeşil bölge: Türkiye sınırındaki PKK/YPG uzaklaşmış... Yerini muhalifler almış... Türkiye’nin harekâtları sonuç vermiş.

    Sarı bölge: DEAŞ’ın yerini ABD destekli PKK/YPG almış durumda...

    Kırmızı bölge: Rusya destekli Esad geniş bir alanı kontrol altına almış durumda.

    Peki bundan sonra ne olacak? Haritalarda yapılan “cetvel çalışması”na bakarsanız... Yıllar içinde her şey görülüyor.

    İşte bu yüzden bu coğrafyada sürpriz diye bir şey yoktur. Ama ihanet ve pusu çoktur. O yüzden cetvel kolay işler. Sonuç olarak...

    100 yıl sonra yine süper güçler “bir cetvel çalışması” peşinde.

    Türkiye de kendi güvenliği için harekâtlar yapıyor...

    Suriye’deki paylaşım çok açık ortada.

    İyi pazarlar...

    Yazının devamı...

    Kazan dairesinin dahileri

    2013: TÜBİTAK: Coğrafya Dalı Bölge 3’üncülüğü.

    2014: TÜBİTAK: Sosyoloji Dalı Türkiye 1’inciliği - Tarih Dalı Bölge Finalisti.

    2015: TÜBİTAK: Coğrafya Dalı Türkiye Finalisti, Tarih ve Coğrafya Dalı Bölge Finalisti.

    2016: TÜBİTAK: Biyoloji Dalı Türkiye 3’üncülüğü, Edebiyat Dalı Türkiye 3’üncülüğü, Tarih Dalı Bölge Finalisti.

    2017: TÜBİTAK: Biyoloji Dalı Türkiye 3’üncülüğü, Coğrafya Dalı Bölge 3’üncülüğü TİM Özel Davetlisi, INTEL ISEF (Society For Science & The Public) (Los Angeles-ABD) Dünya Finalisti. Ulusal Özgün Öğretim Materyalleri Yarışması’nda Ortaöğretim Kategorisi Türkiye 3’üncülüğü.

    2018: TÜBİTAK: Coğrafya Alanında Bölge 2’ncisi, Biyoloji Dalında Bölge 3’üncülüğü, ALIYA IZETBEGOVIC Uluslararası Bilim Olimpiyatları Mühendislik Dalı Türkiye Finalisti, OKSEF Uluslararası Bilim Olimpiyatları Mühendislik ve Matematik-Yazılım Dalı 2 Proje ile Türkiye Finalisti, International MILSET Asia Science Expo (Güney Kore-Deajon), MILSET ESI (Expo Science International, BAE - Abu Dabi).

    2019: TÜBİTAK: Biyoloji, Teknolojik Tasarım, Sosyoloji, 2 adet Türk Dili ve Edebiyatı Dalı Bölge Finalisti, TÜBİTAK: Türk Dili ve Edebiyatı Dalı Türkiye Finalisti. Turkish Airlines Science Expo 2019, Genç Mucitler Kategorisi Türkiye Finalisti.

    2020: TÜBİTAK: Biyoloji, Teknolojik Tasarım, Sosyoloji, Türk Dili ve Edebiyatı Dalı Bölge Finalisti, TÜBİTAK: Teknolojik Tasarım Kategorisi Bölge 3’üncülüğü, Buca IMSEF Biyoloji ve Fizik Dalında Türkiye Finalisti.

    2021: UNICEP 2020 Tasarım Olimpiyatı Dünya 2’nciliği, Buca IMSEF Biyoloji Türkiye 1’inciliği, TÜBİTAK: Kimya Kategorisi Türkiye Finalisti, TÜBİTAK: Değerler Eğitimi Kategorisi Bölge 3’üncülüğü, TÜBİTAK: Sosyoloji, Tarih Kategorilerinde Bölge Finalisti...

    Neresi burası?

    Hangi okul?

    Ve attığım başlıkla ne ilgisi var?

    Anlatayım.

    Önceki gün Tokat Erbaa’dan DHA muhabiri İbrahim Uğur bir haber geçti: “Erbaa Yılmaz Kayalar Fen Lisesi’nden 7 öğrenci, koordinatör öğretmenlerinin desteğiyle okulun kalorifer dairesinde elektrikli araç üretti.”

    İşte bu arkadaşlar.

    Anadolu’nun bir kasabasında...

    Okulun kazan dairesini atölyeye çeviren çocuklar, motorundan lityum bataryasına, kaportasından fren sistemine kadar bir elektrikli araç ürettiler. Ve bu araçla Teknofest’e katılacaklar.

    Yaratıcı aklın, hayal gücüyle birleşmesidir bu... Ve daha da önemlisi, o hayal gücüne yol veren, önünü açan, fırsat veren bir okul var. Öğretmenler var...

    İşte o nedenle dedim: “Kazan dairesi çocukları...”

    STEVE JOBS BAŞLATMIŞTI

    Hatırlayacaksınız...

    Bir dönem tableti geliştiren, inanılmaz programlar yazan çocukların bu hayallerini evlerin garajlarında gerçekleştirdikleri yazıldı.

    Sonra bilişim çağının bütün buluşlarını yapan bu dâhilere “garaj çocukları” dedik.

    İşte Erbaa Yılmaz Kayalar Fen Lisesi’nden gelen bu haber de bende anında “kazan dairesi çocukları” karşılığını buldu.

    Ve elbette okul...

    Peki bu bir rastlantı mıydı?

    Biraz araştırınca gördüm ki...

    Bu okul kendisi bir “garaj olmuş”, dâhilerin önünü açıyor.

    İşte bu yüzden yukarıdaki uzun başarı listesini yayınladım.

    Ve işte bu yüzden diyorum ki...

    Başta sevgili hocam Okul Müdürü Ömer Özçoban; siz ve sizden önce emeği geçen kim varsa...

    Ve sevgili öğretmenlerim...

    O başarılar gelir, o çocuklar gider, yenileri gelir. Sizlerin adını kimse bilmez.

    Ama ben bu defa her birinizin adını buraya yazmak istedim...

    Müdür Başyardımcısı Fatih Kökçü...

    Müdür Yardımcısı İbrahim Kurt... Müdür Yardımcısı Hasan Ömeroğlu... Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni Yalçın Ünlü... Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni İlhan Akgün... Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni Sevda Behzat... Biyoloji öğretmeni Eda Palabıyık... Biyoloji öğretmeni Orhan Gökdere... Fizik öğretmeni Turgay Köksal. Fizik öğretmeni Nizamettin Potak. Matematik öğretmeni Osman Kocakaya. Matematik öğretmeni Alim Yıldırım... Matematik öğretmeni Yavuz Baş. Kimya öğretmeni Nazan İnce. Kimya öğretmeni Berna Deniz. İngilizce öğretmeni Aslıhan Güneş. İngilizce öğretmeni Kayahan Sayın. Almanca öğretmeni Cengiz Kafalı. Tarih öğretmeni Levent Konyar. Coğrafya öğretmeni Osman Işık. Felsefe grubu öğretmeni Hacı Osman Ata. Bilim ve Teknoloji öğretmeni Ahmet Arpacı. Rehberlik öğretmeni Muhammet Yavuz. Beden öğretmeni Davut Yıldırım. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Nurullah Demirbaş. Resim öğretmeni Ersan Polat. G.İ.H. Saliha Kaplan... Yardımcı personel Ferhat Tunç...

    Sevgili öğretmenlerim. Bir kez daha gösterdiniz ki...

    Okul dediğiniz binalardan, sıralardan, duvarlardan oluşmuyor.

    İçinde sizin gibi öğretmenlerin verdiği bir ruh olmalı...

    İyi ki varsınız.

    Ve sizler gibi çocuklar olmalı...

    Bravo çocuklar...

    Yazının devamı...