• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • ‘İnanamıyorum hiç ahlaki değil'

    BİR süredir Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’a sormak istiyordum.

    Çevre Ajansı üzerinden “Kıyılardaki ticari düzenlemeler kendisine bağlandı” iddialarını.

    Baştan söyleyeyim.

    Hiç inanmamıştım.

    Ama sosyal medya öylesine acımasız ki...

    Benzeri bir yalandan, benzeri bir itibar suikastından iki yıldır kurtulmaya çalışan birisi olarak (bu konuyu ayrıca yazacağım)...

    Merak ediyordum:

    Acaba Emine Hanım ne düşünüyordu.

    Dahası insanız... Duygularımız var.

    O yüzden neler hissettiğini kendi ağzından duymak istiyordum.

    Fırsat çok anlamlı bir törende çıktı...

    Aslında bu iddiaları tekzip eden bir ödül töreniydi bu...

    Dünya Bankası’nca ilk kez verilen “İklim ve Kalkınma Liderlik Ödülü”.

    Evet...

    Dünya Bankası, “Sıfır Atık Projesi”ndeki liderliği için Emine Erdoğan’a ödül verme kararı almıştı.

    Ve perşembe günü ben de Ankara’daki bu törendeydim...

    Külliye’nin bahçesinde sade ama anlamlı bir tören...

    Dünya Bankası Türkiye Direktörü Auguste Kouame ödülü vermek için oradaydı.

    Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı Temsilcisi Parvathy Ramaswami oradaydı.

    Biraz sohbet ettik.

    Dikkat ettim...

    Direktör Kouame, öyle törensel bir üslupla değil, gerçekten duygularıyla konuşuyordu.

    Emine Erdoğan’ın öncülük edip desteklediği “Sıfır Atık Projesi”ni yürekten övüyordu.

    Kouame’den dinlediklerimin özeti şuydu:

    - Bu bir protokol ödülü değildi.

    - Tam tersine, yaşayan, hayatın içinden gelen ve topluma mal olan bir projenin dünya çapında takdiriydi...

    ÇEVRE AJANSI MESELESİ

    Şimdi yazımın başındaki soruya geliyorum.

    Önce iddialar...

    - Çevre Bakanlığı tarafından kurulan Türkiye Çevre Ajansı’nı Emine Erdoğan yönetecek.

    - Kıyılardaki ihaleler Emine Erdoğan’a bağlandı.

    Tören sonrasında Emine Hanım’la sohbet ediyoruz.

    Böylesine önemli bir ödülü aldığı için çok mutlu. Ama ben yine de soruyorum:

    - Hanımefendi, ödül için kutluyorum. Ama biliyorsunuz bir süredir bazı iddialar ve saldırılar var. Malum Türkiye Çevre Ajansı...

    Emine Hanım bir an duruyor. Derin bir nefes alıyor ve şöyle diyor:

    “Bunları ortaya atanlara inanamıyorum... Nasıl bir şeydir bu?”

    Sonra yapılanın ahlaksızlık olduğunu hakaret etmeden anlatıyor:

    “Bilin ki bu bir ahlaki meseledir. Nasıl böyle düşünebilirler... Kurulan ajans, devletin resmi kurumu. Bana nasıl bağlı olabilir? Benim o ihalelerle ne ilgim olabilir? Devlet düzeninde böyle bir şey olabilir mi? Benim çevre için, çocuklarımızın geleceği için yaptıklarım ortada. Bunca şey yapıyorum. Sonra böyle bir ahlaki sorunla karşılaşıyorum... İnanın bu bir ahlaki meseledir. Yalan olduğunu tekzip ettik. Kararlar alındı.”

    BİRİLERİ DEĞİŞMİYOR

    Ne garip...

    Bir tarafta çevre için yaptıkları nedeniyle dünya çapında bir ödül...

    Diğer tarafta böyle yalan suçlamalar...

    Emine Hanım’ın bu durumla da ilgili bir tespiti var:

    “Biliyorum. Bir kesim var. Bu ülke için ne yaparsanız yapın, ne kadar uğraşırsanız uğraşın; onlar yine aynı ahlaki sorunu yaratıyorlar. Değişmiyorlar.”

    Evet...

    Ankara’da Dünya Bankası’nın dünyada ilk kez verdiği “İklim, Kalkınma ve Liderlik Ödülü”nde...

    Emine Erdoğan’la yaptığımız sohbetin özeti böyle.

    Ben yine yazıyı Dünya Bankası Türkiye Direktörü’nün şu sözleriyle bitireyim:

    “Sayın Hanımefendi, 2019’da sizin öncülüğünüzde düzenlenen Sıfır Atık Zirvesi’nde iklim değişikliğine olan bağlılığınızı ve doğa sevginizi ilk elden görebildim. Siz gerçek bir iklim şampiyonusunuz.”

    Ve sonuç:

    “Ödül töreninde gördüm ki Sıfır Atık Projesi, yalnızca bir proje değildir. Dahası bu proje kelimesi onu tam anlatmıyor. Amaç sıfır atık duygusunun yerleştirilmesidir. O yüzden ben bu çalışmaya daha çok sıfır atık ahlakı diyorum...”

    ÇEVRE BAKANI KURUM: RAHAT OLSUNLAR, O GEMİYE ONLARI DA ÇAĞIRIRIZ

    İZMİR Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer ısrar ediyor:

    “600 ton asbest taşıyan gemi Aliağa’ya geliyor...”

    Oysa Çevre Bakanı Murat Kurum bir önceki sohbetimizde resmen açıklamıştı:

    “9.6 ton asbest var. Ayrıca bizim izin vermemizden önce uluslararası kurallar var.”

    Başkan Soyer dün yine ısrara devam etti. Ben de ödül töreninde rastladığım Bakan Kurum’a tekrar sordum:

    - İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı 600 ton asbest var diye ısrar ediyor...

    Bakan Kurum daha önceki soruma cevap verirken yaptığı gibi yine güldü:

    “Tekrar söylüyorum. 9.6 ton asbest var. Uluslararası kurallar var. Ama gemi geldiğinde gazetecileri ve ilgilileri çağırırız. İşte yine söylüyorum. Çevreye ve insanımıza zararlı hiçbir şeye izin vermeyiz...”

    Bakalım gemi geldiğinde Başkan Soyer, gemiye bakmak isteyecek mi?

    Yazının devamı...

    İşte Bakan Kurum’un asbestli gemi cevabı

    Nasıl olabilir?

    Bu miktarda kanserojen bir maddeyi Türkiye nasıl kabul eder?

    Dahası çevre duyarlılığını çok iyi bildiğim Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum buna nasıl izin verir?

    Baktım, sosyal medya kaynıyor.

    İddialar, suçlamalar...

    “Çevreye ihanet” başlıkları...

    İşin aslını ben de merak edip Bakan Murat Kurum’u aradım:

    “Sayın Bakanım, asbestli gemi yüzünden ortalık kaynıyor. Suçlamalar, iddialar... 900 ton asbest diyorlar.”

    Kurum önce güldü.

     


    Ve sonra şöyle dedi:

    Fatih Bey, söylenenlerle hiç ilgisi yok. Bakın maddeler halinde anlatayım.

    1. Gelen gemide söylendiği gibi 900 ton değil, 9 ton asbest var.

    2. Gemilerin bu tür işlemleri uluslararası kurallara bağlıdır. Yani siz öyle kafanıza göre alamazsınız.

    3. Gemi Türkiye’ye gelmeden önce uluslararası kontrolden geçiyor. Ve sonuç uygun çıktı.

    4. Gemi uzun süre beklediği için iddialar üzerine biz uluslararası uzmanlara ayrıca incelettik. Basel Sözleşmesi’ne göre riskli bir durum tespit edilmedi.

    5. Böyle bir geminin sökümünü dünyada yalnız iki ülke yapabiliyor. Hindistan ve Türkiye’de Aliağa...

    6. Karar uluslararası hukuka göre alındı. AB Gemi Geri Dönüşüm Tüzüğü kapsamında uygun bulunarak tüm yükümlülükleri yerine getirdi.

    7. Gemi Türk karasularına girdiğinde ayrıca biz de kontrol edeceğiz. Ters bir durum olursa geri göndereceğiz...”

     

     



    GİZLİ SAKLI BİR ŞEY YOK

    Tabii Bakan Kurum’a bir soru daha sordum:

    “En son kontrolde normalden fazla asbest tespit edilirse?”

    Cevap net:

    “Vatandaşlarımız müsterih olsun. Çevreye aykırı, denizlerimize zarar verecek, insanlarımızı riske atacak hiçbir şeye izin vermeyiz. Bugüne kadar da vermedik.”

    Ve bir soru daha:

    “Sayın Kurum, muhtemelen o asbestlerin taşınmasıyla ilgili de sorular olacak? Örneğin nasıl güvenli bir şekilde taşınacak?”

    Murat Bey’den yine kesin bir cevap: “Biliyorsunuz sıfır atık projemiz var. Bunu Türkiye çapında başarıyla yürüttük. Yine o doğrultuda,  çıkartılan asbest uluslararası kurallara göre ambalajlanır. Havayla teması kesilir. Dünya standartlarına göre depolanır. Bunun bütün kontrolu bizde. Kimsenin kuşkusu olmasın. Sonuna kadar takipçisiyiz.”

    Peki bir bakan daha ne desin?

    Özetle;

    Bakan Kurum’u tanıdığım için zaten bu palavraya inanmamıştım.

    Rahat olun arkadaşlar;

    Çevrenin başında dürüst bir insan var...

     

    Yazının devamı...

    Dikkat! Bu bir hatırlatma çığlığıdır

    1. DATÇA’da yangın söndürülürken içimden bir ses:

    “Bu yangının da sebebi aynı bela olmasın?” demişti...

    Baktım, ilk tespitler o yönde...

    Benim daha önce defalarca yazdığım o “denetimsiz bela” yine sahnede.

    Peki nedir o bela?

    Hatırlayalım.

    1- MARMARİS YANGINI:

    O tarihte şöyle yazmışım:

    “Marmaris’te dünyanın en güzel çam ormanları yandı. 

    Bir şehit verdik...



    Gencecik aile babası Görkem...

    Marmaris dağlarından denize doğru akan o canım ağaçlar şimdi yok...”

    Kötü, kirli bir çirkinlik...

    Bir ‘katliam karası’ olarak bize doğru baktığı için yazıyorum...

    Unutmadık demek için yazıyorum bu yazıyı... Çünkü. Unutuyoruz...

    İşte örneği...

    7 yıl önce 4 akademisyen bir raporla uyarmıştı... Ama değişen bir şey yok. Hâlâ aynı yangın sebebi...

    İşte o unutkanlığı belgelemek için yazıyorum...

    2- YILLAR ÖNCE UYARAN AKADEMİSYENLER

    Daveti aldıklarında çok heyecanlanmışlardı...

    Nasıl heyecanlanmasınlar...

    İstanbul Üniversitesi’nde görevli bu akademisyenler, neredeyse bütün hayatlarını orman ve doğa korumasına adamışlardı.

    Bitmeyen araştırmalar, istatistikler, tablolar...

    Medya her orman yangınında onları hatırlıyordu... Onlar konuşuyor, bilgiler veriyor, televizyonlarda alınması gereken önlemleri anlatıyor...

    Sonra yangın bitiyordu.

    Ardıçlar, çamlar, çınarlar, kuşlar, tilkiler, sincaplar kavrulup gidiyor...

    Yangınla birlikte ilgi de sönüyor... Söyledikleri unutuluyordu.

    İşte o gün... 4 akademisyen...

    TÜYAK 2015... Yangın Güvenliği Sempozyumu’nda konuşacaklardı. Bunun için günlerce çalışıp bir rapor hazırladılar.



    Doç. Dr. Ali Küçükosmanoğlu, Doç. Dr. Erhan Bakırcı, Doç. Dr. Hamit Ayberk, Doç. Dr. Çağdan Uyar...

    Dikkat edelim. Yıl 2015...

    Ve onların sempozyuma sundukları raporun şu bölümünü yıllar sonra sizlerle paylaşıyorum:



    “1999-2008 yılları arasında on yıllık dönemde enerji nakil hatları kaynaklı 721 adet orman yangını çıkmış, 28.977 hektar orman alanı yanmıştır.”

    2. ENERJİ NAKİL HATLARINA DİKKAT

    Yine rapordan bir cümle:

    “Orman yangınlarını istatistiki olarak incelediğimizde enerji nakil hatları kaynaklı yangınların hem sayı hem alan hem de yüzde olarak ilk sırayı aldığı görülmektedir...”

    3. 2013’TE BİR UYARI DAHA

    Aynı ifadeler: “2013 yılı itibarı ile Türkiye’de yangınların çıkış nedenleri dikkate alındığında enerji nakil hatları kaynaklı orman yangınları açısından Antalya, İzmir, Muğla, Mersin bölgelerinde yoğunlaşmaktadır.”

    2015 yılındaki bu sempozyumdan benzeri uyarıları arttırabilirim.

    Sonuç olarak arkadaşlar...

    Tam 8 yıl önce 4 akademisyenimiz orman yangınlarındaki enerji nakil hatları tehlikesini istatistiklerle açıklamış... Rapor haline getirmiş... Bununla birlikte anız, çöp gibi, kasıt gibi ihtimalleri de sıralamışlar. Çöpü, anızı, insan hatasını zor engellersiniz de...

    Bu enerji nakil hatları ayrı bir konu değil midir?

    Peki onlar yıllar önce uyarmış da ne olmuş?

    4. MARMARİS VE TRAFO YANGINI

    Cevabı Marmaris’te yılların gazetecisi Ali Gündoğan’ın haberinden okuyoruz: “Marmaris Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yangınla ilgili başlatılan soruşturma kapsamında bilirkişi atandı. İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı Terörle Mücadele ve Asayiş Büro Amirliği ekipleri, 17 görgü tanığının ifadesini aldı. 6 gün süren bilirkişi incelemesi sonucu yangının, ENERJİ NAKİL HATLARINDAN çıktığı rapor edilerek Marmaris Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunuldu.”

    5. HATAY’DA MAHKEME TESPİTİ

    Hatırlayalım. Hatay’da da feci bir yangın çıkmıştı. Evler boşaltılmış, devasa bir alan kül olmuştu.

    O zaman da yazmıştım:

    “Dün yangın bölgesinden gelen başka bilgiler de vardı.

    Bölgedeki trafoların yetersiz olduğu ve yangına neden olacağı daha önceden birkaç kez bildirilmiş. Yüksek gerilim hatlarındaki zaaflar anlatılmış. TEDAŞ’a dilekçeler yazılmış.

    Elektrik mühendisi olan bir mahalle sakini, birkaç kez savcılığa dilekçe vermiş.

    Bir süre önce, 2019’da, yüksek gerilim hattı yüzünden yangın çıkmış. Yöre sakinlerinin başvurusu sonucunda mahkeme yangının yüksek gerilim hattından kaynaklandığını tespit etmiş ve tutanak altına almış. Ancak trafolarda ve yüksek gerilim hatlarında bir yenileme ya da çalışma olmamış.”

    6. VE DATÇA

    Datça’daki yangından sonra Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişci açıklıyor: “Burada yangının bir elektrik trafosundan çıktığı şu anki tespitlerimiz arasında ama kesin değerlendirmeleri ilerleyen saatlerde gün içerisinde sizlerle paylaşacağız.”

    7. GELDİK BUGÜNE

    İşte yazımın başında sözünü ettiğim “ihmal belası” burada ortaya çıkıyor... Yıllarca yapılan uyarılar...

    Uzmanların görüşleri... Değişen bir şey yok. Yemyeşil ormanlarımızın arasından geçen elektrik hatları. Trafolar... Enerji hatları... Yeterince izolasyonu olmayan teller.

    Ve bakımsızlık.

    Biliyorum. Orman yangınlarında başta ormancılar olmak üzere devlet söndürmek için elinden geleni yapıyor.  Ama enerji hatlarıyla ilgili sorular var.


    8. SORULAR

    * Dağıtım şirketleri acaba yeterli bakımı yapıyorlar mı?

    * Yaz aylarında nüfusu 5’e katlanan turistik beldelerdeki yetersiz trafolar destekleniyor mu?

    * Bir köy nüfusuna göre kurulmuş trafoları, çekilen elektrik hatlarını düşünün. Peki yaz aylarında büyük şehir nüfusuna ulaşan o beldelerdeki enerji hatları ve trafolar zorlanmaz mı? 15 bin kişinin oturduğu yere 1 milyon insan geliyor.

    * Enerji dağıtım ihalesini alan şirketlerin bakım ve onarım faaliyetleri hangi oranda denetleniyor?

    Özellikle Muğla ve Antalya yöresinde sahillere uzanan turistik tesis ve beldelere giden elektrik hatlarının büyük bölümü ormanlık alandan geçiyor. O tellerin bakımsızlıktan ağaçlara doğru nasıl eğildiğini ben defalarca gördüm.

    Evet arkadaşlar. Doğa severler... Vatan severler...

    Bir daha “yangın gerekçesi trafo ve enerji hatları” sözünü duymak istemiyorsak...

    Bir an önce... Gecikmeden...

    Bu konuda önlem alınmalı...

    Yazının devamı...

    Filenin Sultanları yarı finalde ama eyvah! Salonda maske yok

    Filenin Sultanları, Kadın Milli Voleybol Takımımız...

    Muazzam bir oyunla Tayland’ı yendi.

    Bugün yarı finaldeyiz. Kalbimiz onlarla atacak...

    Ve dün...

    Çok güvendiğim bir hekim olan Opr. Dr. Sahir Ökten’le bu başarıyı konuşurken...

    Ankara Spor Salonu’nda oynanan maçla ilgili çok önemli bir gerçeği fark ettim.

    Tabii biz maça bakıyoruz.

    Ve Sahir aynı zamanda bir hekim gözüyle de bakıyor.

    Dedi ki:

    “Biliyorsun virüsün yeni varyantı ölümcül olmasa da çok bulaşıcı. Ve o salona baktıysan hiç maske yoktu...”

    Gerçekten de salon gözümün önüne geldi.

    Seyirci büyük bir coşkuyla tezahürat yapıyordu.

    Biliyorsunuz tezahürat sırasında ağızdan tükürük damlacıkları yayılır.

    Sağlık Bakanlığı kapalı alanda maske diyor. Doktorlar maske diyor.

    İşte o nedenle soruyorum:

    “Seyircinin korunmasının yanında, ya o virüs oyuncuları bulursa... Final riske girmez mi? Tamam ucunda ölüm yok ama hastalık var.”

    AY YILDIZLI MASKE ÖNERİSİ

    Salona girerken birer ay yıldızlı maske dağıtılsa...

    Güzel olmaz mı?

    BİRİNİN MASKE TAKMASI YETMEZ

    Dr. Ökten’den öğrendiğim ikinci konu ise kapalı alanlarda yeniden kesinlikle maske takılması gerektiği...

    Dahası...

    Sağlam olanın maske takması yetmiyor. Herkesin maske takması gerekiyor.

    Çünkü hasta olan maske takmazsa, maskeli olan yine riskte...

    Bu durumda kapalı alanlarda maske zorunluluğu akla geliyor.

    UMARIM BİDEN BÖYLE BİR TEKLİFLE ERDOĞAN’A GELMEZ

    TEMSİLCİLER Meclisi Türkiye’ye öyle bir F-16 şartı koştu ki...

    Bu şarta göre ABD Başkanı Joe Biden, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a şöyle diyecek:

    “Size F-16 satacağız. Ancak Yunanistan’ın hava sahasını ihlal etmeyeceksiniz...”

    Benim tahminim:

    Biden bir şekilde onayı Meclis’ten geçirtmek için, “Siz böyle gönderin, biz bakarız” demiştir...

    Yani Biden’ın da bu “tuhaf ve densiz şart” için “örtülü bir onayı” olabilir...

    Umarım yanılırım.

    Ve umarım...

    Başkan Biden, böyle bir teklifle Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gelmez...

    Çünkü gelirse ne olacağı belli.

    Türkiye hiçbir şekilde egemenlik haklarına böyle bir müdahaleyi kabul etmez.

    Türkiye’nin bu şartı kabul etmesi, Yunanistan’ın başından beri kabul ettirmek istediği hava sahası iddiasını kabul etmesi anlamına gelir ki...

    Verilecek cevap bellidir.

    TÜRKİYE DİYALOG İSTİYORKEN

    Türkiye başından beri Yunanistan’la sürekli diyalog isteyen bir diplomasi yürüttü.

    Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan defalarca söyledi:.

    “Üçüncü tarafları araya sokmayalım.”

    Ama işte yine bir “üçüncü taraf şartı”...

    Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’la her sohbetimizde, Bakan Akar Yunanistan Savunma Bakanı’na “Niko gel görüşelim, birlikte çözüm arayalım” dedi...

    Ama sonuç...

    Yine Türkiye’yi bir “şartla” sıkıştırma noktasına geliyor...

    Bunun ne NATO’ya ne de müttefiklik geçmişine faydası olur...

    Olsa olsa...

    İsveç ve Finlandiya’nın yeniden NATO krizine dönmesine...

    Ve Türkiye’nin savunma için yeni arayışlara yönelmesine sebep olur...

    Hatırlarsanız...

    Türkiye, insansız hava araçları konusundaki ambargo kırılmayınca kendi İHA’larını yarattı.

    Hem de dünya çapında bir başarıyla...

    Yine benzeri bir yol olur...

    Kötü ev sahibi, kiracısını bir kez daha ev sahibi yapar...

    Umarım Biden böyle bir teklifle gelmez...

    Yazının devamı...

    Hangi doktorla konuşsam mesele aynı noktaya geldi

    Değişik cevaplar aldım. Bir o kadar soru...

    Ama bana göre en pratik olanı şu:

    - Özel güvenlik şirketleri yeterli midir?

    - Nasıl seçilirler?

    - Nasıl denetlenirler?

    - Maaşları yeterli midir? Maaşları ihaleyi alan şirkete bırakılırsa nasıl olacak?

    - Eğitimleri nedir?

    Onlarca soru.

    Benim gördüğüm özel güvenlik elemanları hastane girişlerinde “danışma memuru” gibi çalışıyorlar. Çoğu bıkkın. Gariban.

    Etkili değiller. Bir de düşük maaş alan güvenlik görevlisinin ruh durumu var. Kendisini orada bir koruyucu olarak görmüyor ki...

    Bazı hastanelerde özel güvenlik görevlilerini de dövdüklerini biliyoruz...

    Ve son olayda gördük ki... Özel güvenlik görevlisinin kendisi de tehlike...

    Annesini kaybetti diye doktoru vuran bir özel güvenlik görevlisinin ruh sağlığını siz düşünün. Kim kontrol eder bu çocukları?

    YETKİ VALİLERDE

    Yasaya göre denetim valiliklerde... Yasa şöyle diyor:

    “Kişilerin silahlı personel tarafından korunması, kurum ve kuruluşlar bünyesinde özel güvenlik birimi kurulması veya güvenlik hizmetinin şirketlere gördürülmesi, özel güvenlik komisyonunun kararı üzerine valinin iznine bağlıdır.”

    İşte o nedenle soruyorum:

    “Sorumlu valilik olduğuna göre nasıl bir denetim var?”

    SİLAH MESELESİ

    Yasa şöyle diyor:

    “Ancak eğitim ve öğretim kurumlarında, sağlık tesislerinde, talih oyunları işletmelerinde, içkili yerlerde silahlı özel güvenlik görevlisi çalıştırılmasına izin verilmez.”

    Peki hangi durumda verilir?

    GÖREVLERİ NEDİR?

    Yasa da özel güvenlik elemanının görevini şöyle tarif ediyor: “Koruma ve güvenliğini sağladıkları alanlara girmek isteyenleri duyarlı kapıdan geçirme, bu kişilerin üstlerini dedektörle arama, eşyaları X-ray cihazından veya benzeri güvenlik sistemlerinden geçirme.”

    Çok iyi biliyoruz ki böyle bir şey yok...

    Anadolu’da birçok hastaneye, sağlık ocağına, isteyen belinde silah, elini kolunu sallayarak girebiliyor.

    X-ray cihazları var mıdır?

    Varsa ne oranda çalışır?

    Diyelim ki ters bir durum oldu.

    O güvenlik görevlisi hangi yetki ve donanımdadır?

    NE YAPMALI

    Biliyorum ki devlet bu konuyu çözmek için elinden geleni yapıyor. Bunca yıllık gazetecilik hayatımda gördüm ki...

    Eleştirmek kolaydır.

    “Peki ne öneriyorsun kardeşim?” diye sorarsanız... İşte cevabım:

    SAĞLIK BAKANLIĞI: Sağlık çalışanlarının moralini yükseltmelidir. Keşke Bakan Fahrettin Koca şiddete uğramış sağlık çalışanlarının evlerini ziyaret etse.

    İÇİŞLERİ BAKANLIĞI: Türkiye’de PKK terörünü bitirme noktasına getiren İçişleri Bakanlığı teröre karşı ciddi tecrübe sahibidir. Aynı zamanda koruma ve güvenlik alma konusunda Katar’daki olimpiyatların korumasını üstlenecek kadar gelişmiştir. Bu durumda İçişleri Bakanlığı hastanelerde çalışan sağlık görevlilerinin can güvenliği için yeni bir çalışma yapabilir. Polis, jandarma ve bekçiler caydırıcı olabilir...

    ADALET BAKANLIĞI: Özel güvenlik şirketleri yasası ve sağlık çalışanlarına karşı işlenen suçlar için etkili ve caydırıcı düzenlemeler yapılabilir... Son dönemde doktorun kafasını gözünü kıran saldırgan, tutuksuz yargılama ve hafif cezalarla kurtuluyor. Kaç kez şahit olduk. Serbest kalan saldırgan Sağlık Bakanı devreye girince tutuklandı... Yani ceza için Sağlık Bakanı’nın telefonu mu gerekiyor?

    MEB: Milli Eğitim Bakanlığı şiddete karşı bir moral eğitim mevzuatı koyabilir. Çocuklar yalnızca fizik, matematik değil, topluma, insana saygıyı öğrenmelidir...

    SONUÇ:

    Her gün Anadolu’nun bir yerinden bir hekim kardeşimizin acı haberini almaktan yorgun düştük. Artık:

    * Sağlık çalışanlarına olan saygıyı bir kültür olarak yerleştirmeliyiz...

    * Hastanelerde sağlık çalışanlarının can güvenliğini yalnızca özel güvenlik şirketlerine bırakmamalıyız.

    * Devlet bir kamu alanı olarak hastanelerdeki denetim ve kontrolü sağlamalıdır.

    Bu noktada...

    Adalet Bakanlığı’nın özel bir çalışma yapacağına... Ve İçişleri Bakanlığı’nın yeni bir düzenlemeyle caydırıcı ve başarılı olacağına inanıyorum... Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konuya duyduğu hassasiyeti biliyorum.

    Kaybettiğimiz sağlık çalışanlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum.

    Acısına tanık olduğumuz tüm sağlık camiasına yürekten geçmiş olsun diyorum...

    Yazının devamı...

    Mühendis Çağla uzaydan, çoban Mehmet dağ başından

    1- BU pazar sizi biraz gerilere götürüyorum.

    Yanlış anlamayın...

    Geleceğe döneceğiz sonunda... Tarih 17 Ekim 2020...

    Haberi ve fotoğrafı görünce şöyle yazmışım:

    “NASA 2018 yılında bir ‘model uydu’ yarışması düzenliyor.

    Bizim çocuklar ‘İşte hocam’ diyorlar, ‘Bu bize fırsattır’... Ve Prof. Dr. Bülent Ekmekçi, ‘Size inanıyorum çocuklar’ deyince başlıyorlar çalışmaya...

    2 yıl çalışıp Türkiye’nin ilk cep uydusunu yaratıyorlar...

    5 santimetre boyutunda bir küp halindeki bu cep uydusu, önceki gün yarışma için yola çıkıyor.”

    2- GRİZU-263 UZAY TAKIMI

    Peki kim bu çocuklar?

    Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Grizu-263 Uzay Takımı...

    Takım kaptanı Çağla Aytaç Dursun: “Uydumuz, madencilerimizin isimleriyle beraber Aralık 2020’de uzaydaki yerini alacak ve 525 kilometre alçak dünya yörüngesinde 4 yıl 8 ay görev yapacak.”

    İşte uydunun adı bu nedenle ‘Grizu-263’.

    Hatırlayın...

    Zonguldak’taki maden faciasında hayatını kaybeden 263 madenciyi...

    Çocuklar bir NASA yarışmasında dünyadan 525 kilometre yukarı gönderdikleri uydularını bu madencilere adıyorlar...

    Daha ne olsun... Ve aradan aylar geçiyor...

    Geliyoruz bugüne.

    Önceki gün yine DHA Zonguldak’tan muhabir Ali Sencer Arslan’ın bir haberini okuyorum:

    “Türkiye’nin ilk cep uydusu Grizu-263A’yı tasarlayıp uzaya gönderen Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Uzay Takımı Grizu-263 ekibi, Amerika’da düzenlenen CanSat model uydu yarışmasında tasarladıkları yeni uyduyla ‘dünya birincisi’ oldu.”


    Vay vay vay...

    Anadolu’dan... Zonguldak’tan... Üniversitenin öğrencileri...

    Uzaya gönderdikleri cep uydusuyla... 27 Haziran’da... ABD’nin Virginia eyaletinde... Uzaktan bağlantıyla düzenlenen finalde...

    99.46 puanla dünya birincisi oluyorlar.

    Kömür madeniyle, facialarıyla, acılarıyla anılan Zonguldak bu defa böyle mutlu bir haberle anılıyor.

    Ruhumdan alkışlar yükseliyor.

    Ve ekibin koordinatörü Prof. Dr. Bülent Emekçi şöyle diyor: “Çok güzel bir örnek oldu ülkemiz için, Anadolu üniversiteleri adına, oradaki gençlerimizin de büyük işler başarabileceğinin bir kanıtı olarak ortaya çıktı. Daha büyük hayallerle de projelerimize devam edeceğiz”.

    İşte... İşte... İşte...

    Bülent Hocam, sizi ve öğrencilerinizi yürekten kutluyorum...

    3- VE MARDİN’DEN ÇOBAN MEHMET

    Şimdi geliyorum yazımın başlığına.

    Zonguldak’ta öğrencilerin cep uydusunu yaptıklarını öğrendiğimiz gün...

    Yine DHA’dan başka bir haber daha:

    “...Okullar tatil olunca Mardin’in Mazı ilçesindeki köyüne gelip ailesine yardım için çobanlık yapan Mehmet Emin Kaya’nın müthiş buluşu...”

    - Nedir bu buluş?

    - Ve dünya birincisi olan cep uydusu projesiyle ne ilgisi var?

    Anlatayım...

    Mehmet Emin Kaya 17 yaşında...

    Mardin İMKB Anadolu Lisesi’nde okuyor.

    Yaz olunca evine geliyor...

    Evi de Mardin’in Mazıdağı ilçesinin Yağmur köyünde...

    Ve aile işlerine yardım için çobanlık yapıyor.

    Ama uzun yaz günlerinde tek eğlencesi olan cep telefonunun şarjı çabuk bitiyor.

    Öğleye varmadan telefon kapanıyor...

    Instagram... WhatsApp... Sosyal medya kesiliyor.

    Yani hayat kapanıyor.

    Ne yapsın Mehmet Emin...

    Düşünüyor... Bir güneşe bakıyor... Bir rüzgâra...

    Rüzgâr güçlü...

    Eve dönünce internete giriyor... Ve “Rüzgâr enerjisi nasıl elde edilir?” diye yazıyor.

    Sonunda basit bir “rüzgârgülü” modeli yakalıyor.

    Kullanılacak malzemeyi çıkarıyor... Köydeki atık malzemeleri topluyor...

    Uğraşıyor, deniyor... Bir daha deniyor...

    Ve sonunda rüzgâr enerjisini alıyor...

    Mehmet o gün eşeğin sırtında...

    Etrafında koyunları...

    Bir Don Kişot edasıyla gidiyor yaylaya...

    Ama bu defa yel değirmenine değil, rüzgâra doğru yürüyor Mehmet...

    Telefonunu gün boyu rüzgâr enerjisiyle şarj ediyor.

    4- DİĞER ÇOBANLAR ŞARJ İÇİN MEHMET’E GELİYOR

    Tabii olay hemen duyuluyor... Köye, hatta ilçeye yayılıyor.

    “Çoban Mehmet rüzgârdan telefon şarj ediyor.”

    “Hadi ya...”

    “Vallaha, git de gör...”

    Birkaç gün sonra diğer çobanlar Mehmet’in kapısını çalıyor: “Biz de telefonlarımızı senden şarj edebilir miyiz?”

    “Edersiniz tabii” diyor Mehmet...

    TEKNOLOJİ BAKANINA ÇAĞRI

    Evet arkadaşlar. İşte Anadolu’dan iki şehir. Zonguldak ve Mardin...

    Ve iki şehirden iki buluş.

    Birisi uzaydan dünyaya yayın yapan cep uydusuyla dünya şampiyonu.

    Diğeri dağ başında hiçbir olanak yokken rüzgâr enerjisiyle telefon şarjını başaran çoban Mehmet...

    Uzaydan ve dağ başından iki mucize...

    Doğrusu çok merak ediyorum.

    Mehmet şimdi ne yapıyor?

    Zonguldak’taki genç mucitlerimiz hangi projenin peşinde...

    Sayın Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank...

    Lütfen bu çocukları destekler misiniz?

    Huzur dolu ve sağlıklı bayramlar...

     

    Yazının devamı...

    Üç tarafı denizlerle kaplı diye başlardık ya... İşte oldu...

    Yüzme yarışlarında havuza ülke bayrakları yansıtılırdı...

    Yüzücüler kulaç atarken o bayrakları izlerdik...

    Ve üzülürdük...

    “Yahu kardeşim, şu halimize bak. Üç tarafımız denizlerle çevrili. Bu kadar genç bir nüfus var. Ama biz yüzmede yokuz. İnsan şu bayrakları görünce üzülüyor yahu.”


    Diğeri:

    “Sistem azizim. Sistem...”

    Önceki gün Cezayir’de düzenlenen atletizm oyunlarında...

    Yalnızca yüzme dalında 19 madalya kazanınca...

    Her birimizin yıllardır yaşadığı bu diyaloğu hatırladım.

    Ve “İşte budur” dedim...

    Üç tarafı denizlerle kaplı ülkem budur...

    Yüzücülerimizi alkışlıyorum...

    Çok uzun bir yatırımın sonucudur bu...

    “Sistem” dediğimiz yatırım...

    BAŞARIYA ALKIŞ AZ YENİLGİYE ELEŞTİRİ ÇOK

    Bizde başarıya alkış azdır da...

    Başarısızlığa eleştiri yüksektir.

    O yüzden altını çize çize en yüksek sesimle yazıyorum...

    Federasyon Başkanı Erkan Yalçın’ı yürekten kutluyorum.

    Nasıl bir mücadele verdiklerini tahmin ediyorum.

    Yalnızca yüzme mi?

    Atletizmde müthiş bir başarı elde ettik.

    15 madalya aldık.

    Federasyon Başkanı Fatih Çintimar’ın nasıl bir mücadele verdiğini yakından biliyorum.

    Helal olsun...

    Ve bir zamanlar adımızın bile okunmadığı jimnastik...

    Adem Asil, Ahmet Önder, Ferhat Arıcan, İbrahim Çolak ve Sercan Demir...

    Altın kazandılar.

    Badminton’dan Bocce’ye... Yelkenden okçuluğa kadar 24 dalda yarıştık ve 18 dalda 108 madalya aldık...

    Ve böylece 26 ülke arasında ikinciliği aldık.

    Gurur duyulacak bir tablodur bu.

    Başta Gençlik ve Spor Bakanı Muharrem Kasapoğlu olmak üzere emeği geçen bütün bakan ve yöneticileri kutluyorum...

    TEST SÜRÜŞÜNÜ BAŞSAVCI YAPINCA

    ANTALYA Serik’te bir devlet töreni...

    Serik Kaymakam Vekili Ahmet Hikmet Şahin...

    Cumhuriyet Başsavcısı Hüseyin Abdullah Aytekin...

    İlçe Jandarma Komutanı Jandarma Üsteğmen Ayhan Aktürk...

    İlçe Emniyet Müdürü Suat Esin...

    Ve... Milli Eğitim Müdürü İkram Ekiz de hazır bulunuyor.

    Biz bu tür törenleri genellikle...

    Ya şehrin düşman işgalinden kurtuluş gününde...

    Ya da Cumhuriyet ve Zafer Bayramlarında görürdük.

    Peki bu defa ne oldu da şehrin devlet erkanı böyle bir tören yapıyor?

    İşte benim de hoşuma giden bu oldu...

    Belki de ilk kez öğrencilerin başarısı için...

    Bir teknolojik buluş için...

    Bir ilçemizde böyle bir devlet töreni düzenleniyor.

    Helal olsun size Kaymakam Bey, helal size Savcı Bey...

    Helal olsun komutan... Helal size polis müdürüm. Helal olsun size hocam...

    Haberi Antalya DHA’dan Namık Kemal Kılınç geçiyor:

    “Antalya’nın Serik ilçesindeki Orhangazi Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi öğrencileri, kendi tasarladıkları elektrikli araç ile TEKNOFEST kapsamındaki liseler arası elektrikli araç yarışlarına katılacak.”

    Güzel olan tarafı da aracın test sürüşünü Başsavcı’nın yapması...

    Yarışmayı bilmem ama...

    Benim hayalimdeki devlet ricali budur...

    Teknofest’e gelince...

    Diğer yaptıklarının yanında, bana göre...

    En azından bu kültürü geliştiriyor...

    Yazının devamı...

    Dünyanın en güzel karne hediyesi

    Akşam gelip yine aynı şekilde kızını sınıftan alıyordu...

    DHA İzmir’den Kadir Özer’in çektiği bu fotoğraflar beni öylesine etkilemişti ki...

    Sema otizmliydi.

    Annesi Şükriye Hanım ve Turgut Bey neredeyse bütün hayatlarını bu ikinci çocuklarının okumasına ve hayata tutunmasına adamışlardı.

    Turgut Bey bir apartmanın temizlik görevlisiydi... Eşi ve iki çocuklarıyla hayatın bütün güçlüklerine direniyorlardı.

    O günkü yazımda “keşke” diyerek okul yönetimine tavsiyede bulunmuştum.

    Orta Ağır Zihinsel Şube‘si olan bir okulda engelli yolu nasıl olmazdı...

    Sonradan öğrendim ki okulun engelli yolu varmış. Ama Sema’nın tekerlekli sandalyesi yok...

    Sema 8’inci sınıfı başarıyla bitirmiş, karnesini almıştı.

    SAĞ OLSUN İZMİR VALİSİ

    Yazımın sonuna doğru İzmir Valisi Yavuz Selim Köşger’in dikkatini çekmiştim.

    Çevresinden duyduğum kadarıyla Vali Köşger, vicdan sahibi, dürüst ve çalışkan bir isimdi.

    Doğrusu içimden de “Umarım bu çağrı Vali Bey’e ulaşır” diye geçirmiştim...

    İki gün sonra DHA muhabiri Kadir heyecanla aradı: “Abi, Vali Bey Sema’ya akülü sandalye hediye edecek. Fotoğrafları çekip haberi servis edeceğim...

    Nasıl sevinmiştim...

    DHA Genel Müdürü Celal Korkut işe başladıktan sonra bu tür insan hikâyeleri artmaya başladı.

    Küçük bir ayrıntı gibi gözüken “büyük hikâyeler”.

    Bir gün Doğu illerimizde kadına şiddete karşı köy köy gezip kadınları bilinçlendiren jandarma kızlarımızın hikâyeleri...

    Bir başka gün günde 200 hasta bakan genç bir doktorumuzun hikâyesi...

    İzmir’den Sema’nın ve elbette babası ve annesinin hikâyesi de böyle bir şeydi...

    Ve Vali Köşger aileyi Valiliğe davet edip Sema’nın akülü sandalyesini hediye etti.

    UZAKLARDAKİ KÜÇÜK BİR MUTLULUK

    Fotoğraflarda anne ve babanın yüzüne baktım.

    Büyük güçlüklere karşı inançla Sema’yı okula gitmeye ikna edip özgüven sağlamışlardı.

    Sema sınıfı başarıyla geçip karnesini almıştı.

    Sema’nın artık bir akülü sandalyesi vardı. Ve bu fotoğraf bana göre dünyanın en güzel karne hediyesi olmuştu...

    Çok mutluyum arkadaşlar...

    Teşekkürler Sayın Vali Köşger.

    BU KÖPEĞİN SAHİBİ ACABA CEZA ALDI MI

    ZAVALLI at çığlık çığlığa kıvranırken.

    40 dakika boyunca seyrediyorlar.

    Köpek yasaklı ırk ‘Dogo Arjantino’...

    Üstelik sahibi tasmasız gezdiriyor...

    Üstelik köpeğe ağızlık da takmamış. Ve kim bilir o hayvana nasıl bir eğitim vermiş ki... Zabıtanın, polisin önünde...

    40 dakika boyunca zavallı atı paramparça ediyor...

    At çığlık çığlığa inliyor. Ne polis ne zabıta. Öylece seyrediyorlar.

    Köpeğin sahibinin adı da Serhat A.’ymış.

    Atın sahibi ise bir gariban. 3 çocuk babası Adem Kılıç...

    “Canımı zor kurtardım” diyor.

    Hep yazıyorum.

    Köpeğin bir suçu yok. Mesele sahibinin onu nasıl eğittiğinde... Onları dövüş köpeği olarak yetiştireni var. Bahis oynatanı var. Hayvanı bir silah haline getirip ezik kişiliğini tatmin edeni var.

    O yüzden benim meselem sahipleriyle... Çok merak ediyorum acaba Ardahan Savcılığı ne yapacak?

    O zavallı atı parçalayan yasaklı köpeğin sahibi için nasıl bir ceza isteyecek?

    Yazının devamı...