• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Uçmaya sevdalı 5 kuşak bir ailenin öyküsü... Gökyüzünde korkusuz bir anne

    1- Mustafa Kemal Atatürk, arkadaşı İsmet Bey’e haber gönderdi:

    “Sivrihisar’a geliyorum. Sizde kalırım. Hem konuşur hem de dertleşiriz..”

    İsmet Bey, Sivrihisar’ın hatırı sayılır isimlerindendi. Kuva-yı Milliyeciydi...

    Atatürk her geldiğinde oturur uzun uzun sohbet ederlerdi.

    O günlerde Ankara’da Milli Meclis...  

    Anadolu’da Türk ordusu işgale direnmek için hazırlanıyordu. 

    Sivrihisar ahalisi de taşı toprağı silah yapıyordu. Ama ne yazık ki Türk ordusunun hava gücü yok denecek kadar azdı. 

    İşte o günlerde Sivrihisar ahalisi ve İsmet Bey bir karar verdiler:

    “Aramızda para toplayalım, kaç paraysa bir savaş uçağı alalım.”

    İsmet Bey öncülük etti. O zamanın parasıyla Sivrihisar halkı 4 bin 500 lira topladı.

    İsmet Bey parayı doğrudan Atatürk’e verdi.

    O parayla bir Fransız Bridge savaş uçağı alındı.

    O uçak Kurtuluş Savaşı’nda çok önemli görevler yaptı.

    Ve böylece...

    “İstikbal göklerdedir” sözünün ilk temeli Sivrihisar’da atılmış oldu.

    Bugün Sivrihisar’a girerken işte o uçağın bir sembolü vardır.

    Evet arkadaşlar, bu pazar Atatürk’ün arkadaşı Sivrihisarlı İsmet Bey’in 5’inci kuşak torunlarına kadar uzanan bir “gökyüzü hikâyesi” izleyeceğiz...

    Buyurun...



    ALİ İSMET BEY’İN HAYALİ

    Büyük dedesinin Atatürk’le olan hikâyeleriyle büyüyen Ali İsmet Öztürk’ün içinde hep bir “gökyüzü” vardı.

    Havacılık...

    Böylece hayata atıldı. Yıllarca havacılık üzerine işler yaptı. Başarılı da oldu. 

    Şimdi Sivrihisar Havacılık Kulübü’ndeki harika tesislerde, Türkiye’nin ilk ve tek sivil  “havacılık gösterileri”ni yapıyorlar.

    Türkiye’nin tek “uçan müzesi”ni kurmuşlar.

    Ali İsmet Bey 20 yıldır profesyonel akrobasi pilotu. 37 yıldır uçuyor. 

    22 ülkenin gökyüzünde ay-yıldızlı Türk bayrağımızı dalgalandırmış.

    “Bununla gurur duyuyorum” diyor.



    Ve sonra kızı Semin yetişmiş..

    Şimdi Semin, Türkiye’nin tek ve ilk sivil kadın akrobasi pilotu.

    Ablası Senan onların yeryüzü temsilcisi. Her şeyi organize ediyor.

    Sırasıyla anlatırsam...

    5’İNCİ KUŞAK 7 AYLIK PARS

    Atatürk’ün silah arkadaşı büyük dede İsmet Bey. Sivrihisar ahalisiyle para toplayıp savaş uçağı için Atatürk’e veriyor.

    3’üncü kuşak torun Ali İsmet Öztürk ömrünü havacılığa vermiş. İlk akrobasi pilotumuz. Uçan müzeyi kurmuş.

    4’üncü kuşak Semin, şu anda Türkiye’nin ilk sivil kadın akrobasi pilotu. 

    Yeryüzünde ise ablası Senan... 

    Ve 5’inci kuşak Pars... Önce anne karnında, şimdi 7 aylıkken kokpitte...

    Semin’le kısa bir sohbet de yaptık.



    - Görüyoruz bazen, yere doğru müthiş bir hızla iniyorsunuz. Korkmuyor musunuz?

    Korkmadan olur mu? Ama heyecan, adrenalin, gökyüzünde uçma hissi, süzülme duygusu hepsini bastırıyor... Bu bir tutku...

    - Şimdi bir de annesiniz. 7 aylık Pars var... Nasıl oluyor?

    Aslında hamileyken de uçtum. Ama risk yok tabii. Pars 7 aylık ve benimle hafif uçuşlar yapıyor. Gökyüzüne alışıyor.

    - Babanız mı istedi uçmanızı?

    Benim içimde zaten hep bir heyecan, uçmak vardı. Babam olmasaydı da uçardım. Ama tek şansım babam nedeniyle gökyüzüyle çok küçük yaşta tanıştım.

    - Havacılık gösterilerini kaç yıldır yapıyorsunuz.



    10 yıla yakındır yapıyorum. 

    - Bunun için ne kadar çalışmak lazım..

    Hayatınız bu olacak. En fazla 15 dakika uçarsınız. Ama sanki maraton koşmuş gibi olursunuz. G kuvveti muazzam bir basınç yaratır vücudunuzda. Çok fena kilo kaybedersiniz. O nedenle çok iyi hazırlanmalısınız?

    - Peki yeryüzüne doğru büyük bir hızla inerken ne düşünürsünüz?

    Eğer o an bir şey düşünürseniz, hemen bırakmalısınız. Çünkü bütün konsantrasyon uçak ve sizdedir. Uçakla bir olursunuz. Düşünmeye bile zaman yoktur. Yükseklik, hava basıncı, rüzgâr, sıcaklık...

    - Peki hem annelik hem böylesine adrenalin dolu bir iş nasıl oluyor?

    Vallahi oluyor. İsterseniz, severseniz oluyor. 




    UÇAN MÜZEDE İNGİLİZ HASTA FİLMİNİN UÇAĞI

    Ali İsmet Öztürk Sivrihisar’da bir de müze kurmuş. Ama müze denilince öyle uçmayan, bitmiş uçakların müzesi değil. Neredeyse tamamı uçuyor.

    İşte efsane “İngiliz Hasta” filminin unutulmaz sahnelerinden birisi.

    İngiliz pilot rolünde Ralph Fiennes top atışları arasından çöle doğru süzülüyor...

    O filmde süzülen uçak Tiger Moth bugün Sivrihisar “Uçan Müze”sinde.

    Hem de taklit değil uçağın kendisi.

    Ali İsmet Öztürk satın alıp getirmiş... Ve hâlâ uçuyor...

    8 NAZİ UÇAĞINI DÜŞÜREN EFSANE

    Ve işte, 1940 yapımı Mustang P51D. 

    İkinci Dünya Savaşı’nda 8 Nazi uçağını düşürmüş. Pilotu uçağı sonradan oğluna bırakmış. Uçağın izini süren Ali İsmet Öztürk İngiltere’de bulmuş. Ve satın almış. Uçak zaman tünelinden gelir gibi hâlâ uçuyor. Dünyada 70 tane kalmış.

    11-12 EYLÜL’DE SİVRİHİSAR

    Sonbaharın başında Sivrihisar’da bir havacılık festivali var.

    Dünyanın değişik yerlerinden gelen pilotların gösterileri. 

    Türk yıldızları. Jandarma, polis özel harekât hava gösterileri... Akrobasi gösterileri... 

    Rengârenk bir gökyüzü... Ve yüz binlerce gökyüzü tutkunu...

    Evet arkadaşlar... Bu pazar, Kurtuluş Savaşımızdan bugüne 5 kuşak gökyüzü sevdalısı bir aileyi anlattım... Yaptıkları o kadar çok şey var ki... Ancak özetledim...

    Şunu bir kez daha anladım ki...

    Anadolu muhteşem insan hikâyeleriyle dolu.

    Gözlerinizden gökyüzü eksik olmasın...

    Yazının devamı...

    Son fıkrayı o anlatmıştı: 'Şimdi fıkra sırası bende'

    Ara seçimler yapılacaktı...

    Genel Başkan ve Başbakan Yıldırım Akbulut neredeyse iki ateş arasında kalmıştı...

    Muhalefet de parti içi muhalefet de kaybetmesini bekliyordu. 

    Eğer kaybederse parti içi muhalefet, genel başkanlıktan düşürmeyi planlıyor...

    Muhalefet de kaybedince genel seçimlere gitmeyi hedefliyordu.

    Akbulut, sakin cevaplarıyla tanınırdı. 

    Kolay kolay sinirlenmezdi.

    İşte o günlerde bir “Fıkra furyası” başlatılmıştı. “Akbulut fıkraları...”

    Her gün bir fıkra. Bir köşe yazarında, bir gazetede, bir haberde, kulislerde “Akbulut fıkra”ları eksilmiyordu. 

    Dünyada ne kadar fıkra varsa, Akbulut’a göre uyarlanıyordu.

    Seçim meydanlarında, afişlerde Akbulut fıkraları.

    Amaç Yıldırım Akbulut’u seçmen gözünde çaresizleştirmekti...

    Hürriyet’in Ankara temsilcisiydim. 

    Hem rahmetli Özal’la hem de rahmetli Akbulut’la sık sık görüşüyordum.

    Özal, Akbulut aleyhinde tek kelime etmiyordu.

    Akbulut da yağmur gibi yağan bu fıkralara karşı susmakla yetiniyordu...

    Birkaç kez Yıldırım Bey’e, “Sayın Başbakanım bu fıkralara bir cevap vermeyecek misiniz?” diye sordum.

    Her defasında gülüp geçiyordu... Ama içten içe kızdığını da biliyordum.

    Zaman geçti. Seçim günü geldi.

    Akşama doğru seçimler neredeyse netleşmişti.

    Yıldırım Akbulut seçimleri kazanmıştı...

    İç ve dış “Fıkracılar” şaşkındı.

    Tabii İstanbul’da yazıişleri haber bekliyordu.

    En önemli haber de Akbulut’un ne söyleyeceğiydi...

    Gazetenin baskı saatine çok az kalmıştı. 

    Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök aradı: “Ne yapalım?

    Öyle gidip uzun uzun röportaj yapacak zaman da yoktu. 

    Aslında ben kafamda bir manşet kuruyordum... “Fıkracılara” cevap gibi bir manşet...

    Başbakanlığı aradım. Akbulut’la ilgili “fıkra furyası”na katılmadığım gibi iyi sohbetler de yapmıştık. 

    Zaten bir Ankara temsilcisi herkesle, her kesimle iyi geçinmek zorundadır. 

    Çünkü görevi İstanbul’a en doğru kulisi ve haberi geçmektir.

    Akbulut’la ilişkimiz de bu boyutta olduğu için özel kalem geri döndü:

    Sayın Başbakan sizi bekliyor.”

    Hemen Özkök’ü aradım:

    - Şimdi aradılar, ben Başbakan’a gidiyorum... Kafamda da bir manşet var ama...

    - Nedir kafandaki?

    - Vallahi Akbulut’a şimdi “fıkra sırası bende” sözü yakışır...

    Özkök bu lafı duyunca “İşte bu!” diye bağırdı...

    Aslında Akbulut’un “fıkracılara” karşı “fıkra anlatmak” gibi intikamcı bir karakteri yoktu... Ama ben sohbet sırasında şöyle dedim:

    Sayın Başbakanım, size karşı uydurmadık fıkra bırakmadılar, hiç sesinizi çıkartmadınız.”

    “Evet... son gülen...” dedi ve gülümsedi...

    “Vallahi ben ‘fıkra sırası bende’ diye düşünmüştüm...”

    Yıldırım Bey güldü:

    “O da aynı anlama gelir. Fıkra sırası bende ama ben onlar gibi anlatmam” dedi.

    Ertesi gün Hürriyet Gazetesi; “ Şimdi fıkra sırası bende” manşetiyle çıktı...

    Belki Akbulut fıkra anlatmıyordu ama bu sözü her şeyi anlatıyordu.

    Siyasette negatif olmak, arkadan dolanmak, sinsice hesaplar yapmak belki kısa vadede sonuç getirebilir. Ama ahlaklı, samimi, sade ve dürüst olan hep kazanır...

    Akbulut’un bu sözü siyasi hayatımızda bin fıkraya bedeldi...

    Ertesi sabah Başbakan Akbulut’la manşeti konuşup gülmüştük.

    Aynı zamanda bürodaki arkadaşlarla manşetin keyfini çıkartıyorduk. 

    Çünkü diğer gazetelerden çok farklı ve anlamlı bir manşet atmıştık...

    Tabii o tarihte Cinnah No:8’de efsane bir Hürriyet Ankara Bürosu vardı.

    Gece yarılarına kadar çalışan bir büro. Sabah verdiğimiz manşeti öğlen değiştirir; öğlen manşetini de akşam yıkardık.

    O büroda o arkadaşlarla çalışmaktan her zaman gurur duydum...

    İşte o büro:

    Serdar Turgut, Muharrem Sarıkaya, Saygı Öztürk, Emin Özgönül, Enis Berberoğlu, Hayri Birler, Kemal Saydamer (rahmetli), Emin Koç, Nuriye Akman, Aziz Utkan (rahmetli), Yeşim Ersoy, Neriman Saraçoğlu Delen, Nükhet Aşkın Büyükyıldırım, Adnan Gerger, Uğur Şefkat, Saffet Korkmaz, Çetin Çetiner, Süleyman Demirkan, Oya Armutçu, Okan Müderrisoğlu, Sezai Şengün, Erdal Güven...

    İsmail Küçükkaya, Şehriban Ağırbaş (Oğhan), Ersin Bal...

    Spor: Yusuf Ziya... Erol Yaşar Türkalp, Cihangir Şahin... 

    Fotomuhabirleri: Sökmen Baykara, Ümit Turpçu, Selçuk Şenyüz, Fahir Arıkan, Vedat Özkeleş...

    Ve sevgili Melih Yalman’ın müthiş desteği... (Hatırlamadıklarım varsa affola.)

    Yıldırım Akbulut’un rahmetine dönersek;

    En fazla üzerine geldikleri günlerde, fıkra yağmuruna tutulduğu dönemde bile kimseyi kırmadı. Sesindeki sükûnet hiç eksilmedi. 

    Aşırı hırs ile kadere inanmak arasındaki dengeyi hep özenle korudu.

    Güle güle Sayın Başbakanım...

    28 yıl sonra bugün rahmetle andığımız Özal’la birlikte mekânınız cennet olsun...

    Yazının devamı...

    Buzları eriten Kanal telefonu

    Dünya lojistik sektörünün krize girdiği haftada...

    Mısır’ın kanal geçişinden büyük zararlar ettiği bir dönemde...

    Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Mısır Dışişleri Bakanı Sami Şükrü’yü arıyor.

    Ve aralarında şöyle bir diyalog geçiyor:

    MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU: Sayın Bakan çok geçmiş olsun... Umarım bir an önce kanal açılır. Bu arada bizim yapabileceğimiz bir şey var mı diye sormak istedim. Bizim donanımlı kurtarma gemilerimizden yardım için gönderebiliriz.

    SAMİ ŞÜKRÜ: Sayın Çavuşoğlu. Nazik teklifiniz için çok teşekkür ederim. Şimdi değerlendiriyoruz. İhtiyaç olursa sizi mutlaka arayacağım...

    Ve önceki gün Mısır Dişişleri Bakanı Şükrü, Bakan Çavuşoğlu’nu arıyor:

    - Sayın bakan size yardım talebiniz için çok teşekkür etmek istedim. Neyse ki sorun çözüldü. Bu vesileyle mübarek ramazan ayınızı tebrik etmek istedim...

    Çavuşoğlu’nun cevabı:

    - Sağolun Sayın Şükrü, ben de ramazan ayınızı tebrik ederim.

    İşte diplomasinin en güzel örneği...

    DERİN DİPLOMASİ

    Aslında bu telefonun çok daha gerisinde ve derinlerinde diplomasinin “kuyumcu işi” çabaları vardı...

    20 Ocak’ta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Ankara’da gazetecilerle yaptığı sohbette çok önemli mesajlar vermişti.

    Ben de 21 Ocak günü şöyle yazmıştım:

    “Devletler arasındaki krizler kamuoyu önünde şiddetli bir gerilim olarak devam etse de...

    Karşılıklı keskin ve suçlayıcı açıklamalar olsa da...

    Alt tarafta...

    Diplomasinin engin, derin ve ıssız sularında bir temas vardır.”

    TAKVİM 20 OCAK’TA VERİLMİŞTİ

    20 Ocak’ta Bakan Çavuşoğlu bir de takvim vermişti:

    “Fransa ile de ilişkilerin yeniden rayına oturması için Fransa Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri ile Paris Büyükelçimiz bir yol haritası üzerinde çalışıyorlar.”

    Bugün ne oldu...

    Çavuşoğlu’nun mesajından 4 ay sonra Fransa ile yeniden bahar havası oluştu.

    Neden?

    Çünkü yazının başında dediğim gibi:

    “İki tarafı da rencide etmeden çözüm bulma sanatçıları” olan diplomatlar sessiz ve derinden çalışıyorlardı.

    Mısır’a gelirsek... Yine aynı dönemde Bakan Çavuşoğlu aynen şöyle demişti:

    Mısır ile Türkiye arasında dışişleri bakanlıkları ve istihbarat yetkilileri arasında diplomatik düzeyde temaslar var.”

    Ve en kuvvetli vurgu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan gelmişti:

    “Mısır’la istihbari, diplomatik, ekonomik olarak zaten işbirliği sürecimiz devam ediyor. Bu en üst düzeyde değil de şöyle bir tık altında devam ediyor. Gönlümüz ister ki Mısır ile olan bu süreci çok daha güçlü bir şekilde devam ettirelim. Onun için bu istihbari, diplomatik ve siyasi görüşmeler netice verici olduktan sonra biz bunu daha ileri kademelere taşırız.”

    İşte Erdoğan’ın aylar önce söylediği bu sözler, Mevlüt Çavuşoğlu ile Mısırlı Bakan Şükrü arasındaki telefon görüşmesiyle resmen netlik kazanmış oldu.

    Şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Biz bunu daha ileri kademelere taşırız” sözünün anlamı daha da önemli bir hale geliyor...

    İSRAİL ÖNGÖRÜSÜ

    Bakan Çavuşoğlu, 20 Ocak’ta yaptığı açıklamada İsrail’le ilişkilerimiz için de çok önemli bir mesaj vermişti:

    “İsrail’le ilişkilerin normal seyredebilmesi için İsrail’in saldırgan politikasından vazgeçmesi lazım. İsrail’le ilişkilerimizde normalleşme olursa elbette karşılıklı büyükelçi atayabiliriz. İsrail’in ihraç edebilecek miktarda doğalgazı olursa bunun Türkiye üzerinden geçişini görüşebiliriz.”

    Bu “doğalgaz vurgusu” İsrail’e uzatılmış bir elin mesajıydı...

    Dedim ya:

    Diplomasi derinlerde sessizce süren “kuyumcu işi” bir sanattır.

    Türkiye, kendisini Doğu Akdeniz’de yalnızlaştırıp, bir kıyıya sıkıştırmak isteyenlere karşı muazzam bir mücadele veriyor.

    Başarıyor da...

    Bunun diplomatik karşılığı Süveyş Kanalı için açılan bir telefonla resmen hayat buldu.

    Umarım Türkiye’nin uzattığı bu dost eli Akdeniz’in doğusundan batısına kadar görülür...

    Yazının devamı...

    Çevre Bakanlığı’ndan muazzam bir eser: Tabiatın sessiz tanıkları anıt ağaçlar

    Devasa boyları, gökyüzünü tutan kolları ve uzayıp giden gölgeleriyle...

    Dallarında biriken çocuk kahkahaları, aşk hikâyeleri, savaşlar, keşifler, yüzlerce yıllık hatıralar... Köklerinde binlerce yıllık tarih...

    Ne zaman birisinin gölgesine uğrasa, öylece bakıp kalıyordu... Ve bir gün dedi ki:



    “Anadolu’nun binlerce yıllık tarihini taşıyan bu ağaçları anıtlaştıralım...”

    İşte böyle çıkmış bu muhteşem eser...

    “Tabiatın sessiz tanıkları: Anıt ağaçlar”...



    Sağ olsunlar önceki gün bana da göndermişler...

    Daha kapağına bakar bakmaz çarpıldım. 

    İlk sayfaları Hititlerden gelen 2 bin yıllık ‘kokulu ardıç’la başlıyor...



    Son sayfası, Zonguldak’ta dünyanın en eski porsuk ağacı olan 4 bin yıllık anıt ağaçla kapanıyor...

    10 bin ağaçtan oluşan, muazzam bir tarih, kültür ve doğa hazinesi.

    KURUM’LA AĞAÇLARIN DİLİNDEN KONUŞMAK

    Kitap-albümü büyük bir heyecanla okudum. Her ağacı, her yöreyi birer efsane gibi hissettim...

    Ve o heyecanla Bakan Murat Kurum’u Ankara’da buldum. 

    Ağaçları, tarihi ve doğayı konuştuk...

    Kitabı imzalarken dedi ki:

    “Anadolu’da yaptığımız gezilerde bu ağaçlara rastlıyorduk. Bir gün Bursa’da Sultan Bayezid’in diktiği çınarı... Bir başka gün Anadolu’yu Türk yurdu yapan Sultan Alparslan’la yaşıt ‘doğu çınarı’nı görüyorduk... Her biri dallarında binlerce yıllık tarihi yaşıyor. Gövdelerine, o devasa boylarına bakınca insan ürperiyor. Kim bilir ne hatıralar taşıyorlar. İnsan bakmaya doyamıyor...”

    - Sanıyorum böyle bir eser ilk kez ortaya çıkıyor...

    - Evet... Çok ciddi bir çalışma oldu. Arkadaşlarımız çok yoğun ve titiz bir çalışma yaptılar. Yüzlerce anıt ağaç kurtarıldı. Hepsi numaralandı, korumaya alındı. Ayrıca her sayfaya karekod koyduk. Dileyen telefonundaki aplikasyondan izleyebilecek. Bunun gibi mağaralarımızı da derledik. 40 bin mağarayı bir eser halinde yayınladık...

    HER FIRSATTA DOĞADA

    Bakan Murat Kurum’la Keçiören Belediyesi’nde buluştuk...

    Kurum, Kızılcahamam’daki yangına gitmiş, orada dükkânları yanan esnafa, “Daha iyisini yapacağız” diye söz vermişti... 



    Kurum’un şehircilik görevi de var. Çok büyük projeler de yapıyor. Kentsel dönüşüm, millet bahçeleri, deprem hazırlıkları... Ama ben nedense onu hep doğayla anıyorum. Bir gün bir ağaçtan nar toplarken, Ayder Yaylası’nı düzenlerken, bir başka gün kıyıları kirletenlerle, kaçak iskelelerle mücadele ederken görüyorum...

    Genç bakan durmuyor.

    ANKARA’NIN EN YEŞİL İLÇESİ

    Bakan Kurum’a dedim ki:

    - Sayın Bakanım ben bu eseri imzalamanızı istiyordum ama, burada masada değil... Kitabın ruhuna yakışır bir yerde olsun. Ağaçların altında...

    Bakan “Peki” cevabını verince, Keçiören Belediye Başkanı Turgut Altınok, “Hemen karşıda Atatürk Botanik Parkımız var” dedi.

    Muazzam bir park. Yürüyüş yolları, şelaleler, dinlenme, oturma alanlarıyla 25 bin metrekarelik yemyeşil bir alan...

    25 yıl sonra Altınok’la karşılaştım. Hiçbir şey değişmemiş. Aynı heyecan, aynı çalışma azmi ve aynı özgüven...

    İĞAÇ… YİĞAÇ… AĞAÇ…

    Kitapta çok özel bilgiler de var. Mesela şu bilgi:

    Orhun Kitabeleri’nde İĞAÇ...

    Divanu Lugâti’t-Türk’te YiĞAÇ, bugüne ise AĞAÇ olarak gelmiş.

    Ağaç yerden göğe doğru ağmaktır, yani her zorluğa göğüs germek, toprağın itmesi ve beslemesi ile ayakta durmak, her güne göre biraz daha yükselmektir. Kökleşmek, yükselmek için yere sağlam basmaktır.

    DÜNYANIN EN  ESKİ PORSUK AĞACI

    Kitapta öyle ağaçlar var ki...



    Zonguldak’ta dünyanın en yaşlı porsuk ağacı... 4 bin 110 yaşında.

    Adıyaman Gölbaşı’ndan doğu çınarı 426 yaşında. O toprağın üzerinde can bulduğunda Kâtip Çelebi henüz doğmamıştı bile...

    380 YILLIK CEVİZ AĞACI

    Adana
    Pozantı’dan 380 yaşında bir ceviz ağacı. Matematikçi ve felsefeci Descartes 1650 yılında öldüğünde o 10 yaşındaydı... 

    Ya da Adıyaman Merkez’den bir çınar... 40 metre boyunda, 550 yaşında...

    Büyük divan şairi Fuzuli ile yaşıt...

    530 YAŞINDA BİR PARATONER

    Şehzadeler
    şehri Amasya... İkinci Bayezid babası Fatih’in ölümü üzerine Amasya’dan ayrılarak tahta geçmek için İstanbul’a gitmiş... 1482’de kendi adına yaptırdığı caminin avlusuna paratoner olması için iki çınar ağacı dikilmiş... Şimdi Amasya merkezdeki Sultan Bayezid Camisi, 530 yıldır bu çınar ağaçlarının gölgesinde serinliyor..

    2 BİN YAŞINDA KOKULU ARDIÇ

    Hitit
    kralı Arnuvanda ölünce anıt mezarının başına bir ardıç ağacı dikmişler.

    Hititlerin en özel ağaçlarındandır ardıç... Her zaman yeşil kalan ardıcın manevi güçleri olduğuna inanırlarmış.

    Aynı gelenek Osmanlı döneminde efe mezarlarında da uygulanmış.

    Ölen efenin mezarının başına ardıç ağacı dikilirmiş...

    Türkiye’nin en yaşlı, dünyanın ise ikinci en yaşlı ağıl ardıcı, Konya’nın Taşkent ilçesinde yaşıyor. 2 bin yaşlarındaki ağaç 22 metre boyunda, 5 metre çapında...

    DÜNYANIN EN YAŞLI SEDİR AĞACI

    Antalya
    Kumluca’da bir Toros sediri... 2 bin 327 yaşında.

    Gerçekten de ormanlarda bulduğumuz o huzur, belki de binlerce yıllık sessizliğin yarattığı o büyüdür. Öyle ya, bir ormana girdiğinizi hatırlayın... O sessizliği hatırlayın... O sessizlikten gelen derinliği hatırlayın. Bir yaprağın yere düşüşünü, bir kökün toprakta suya uzanışını bile duyarsınız...

    BÜYÜLÜ ARDIÇ

    Bilecik
    ’teki Ertuğrul Gazi Türbesi’ni 420 yıldır bekleyen “boylu ardıç” dallarında nice inançları taşımış... Eski bir Türk inancına göre...

    - Ardıç toplamaya giderken at koşturulmaz. 

    - Yolda başka bitki ve çiçek koparılmaz. 

    - Köküyle ağaç sökülmez. 

    - Kuş yuvası dağıtılmaz. Eğer bunlara uyulmazsa ardıç yardım etmez...

    İşte böyle korunmuş binlerce yıl ağaçlar.

    Mesela Burdur Ağlasun’da 1.200 yıllık doğu çınarı 32 metre boyuyla şöyle diyor: “Dünya sadece sana ait değil ey insan...”

    Evet arkadaşlar, bu pazar “ağaç” dedik...

    Bu muazzam eseri bütün bir bakanlık hazırlamış. 

    Bakan Murat Kurum’u nesiller boyu devam edecek bu eser için kutluyorum.

    Emeği geçen herkese selam olsun...

    Yazının devamı...

    Kaya mezarlarına jet araştırma

    Derim ki:

    - Bir hüznü mutluluğa çevirmek. Kırık bir kalbi onarmak.

    - Doğa, çevre ve tarihi koruyacak her çabaya bir nebze katkıda bulunmak. 

    Niye sordum bu soruyu?

    İşte sessizce yok olma sınırına gelen bir tarih...

    Kaya mezarları...

    Geçtiğimiz cumartesi, 5 bin yıllık tarihin, denizin ve doğanın merkezindeki “kaya mezarları”nı yazmıştım:

    Fethiye ve Bodrum’daki “mezarlar sessizce ölüyor” demiştim.

    Tarih eriyip gidiyor” demiştim...

    Evet turizm için, dünyanın hiçbir yerinde böylesine müthiş bir üçleme bulamazsınız.

    Tarih... Doğa ve deniz...

    Fethiye-Antalya arasında...

    Binlerce yıllık tarih. Likya’dan başlayan uygarlıklar. Doğa ve deniz...

    Muğla, Fethiye ve Dalyan’dan gelen özet rapordaki keskin cümle şuydu:

    “Eğer müdahale edilmezse kaya mezarları ve Likya kalıntıları elden gidiyor.” 



    Binlerce yıl ayakta kalan Kaunos harabeleri çöküyor.

    Gerçekten de daha birkaç yıl önce konser verilecek kadar aktif olan binlerce yıllık amfitiyatro bile çökmüştü. 

    Bu yazı üzerine Kültür Turizm Bakanı Mehmet Ersoy aramıştı...

    Ve önceki gün Ersoy’un talimatıyla Ankara’dan Tabiat Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nden bir heyet Muğla’ya gittiler.

    Kaya mezarları, Kaunos harabeleri ve kalıntılarda saatlerce inceleme yaptılar.

    Tek tek gezdiler. Sordular, dinlediler gözlediler...

    Evet bir “heyet”...

    Ama ben onları “heyet” diyerek geçiştirmek istemiyorum.

    Çünkü:

    Arkeologlar, bilim insanları, uzmanlar... Hayatlarını tarihe, uygarlıklara, kazılara vermiş bu insanlar yaşadığımız günlerde yeteri kadar ilgi görmezler...

    Çünkü onlar bugünün değil, çağlar öncesinin izini sürerler. Toprak altında, dağlarda, deniz altında, çadırlarda, konteyner evlerde, köylerde yaşarlar. Yıllarca o titiz çalışmaları sessizce yaparlar.



    Biz duymayız. Bilmeyiz. 

    Ancak Göbeklitepe gibi, Efes gibi, Likya gibi büyük uygarlıklara ulaştıklarında onları duyarız...

    O yüzden arkadaşlar...

    Önceki gün, oraya giden uzmanları yalnızca bir “heyet” diye yazıp geçiştirmek içimden gelmiyor...

    İsimlerini bilin istiyorum.

    Tabiat Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Gökhan Yazcı...

    Yazımın çıktığı gün Bakan Ersoy’la birlikte Bodrum’da 2400 yıllık bir lahitin kapağını açıyordu.

    Kaya mezarlarını incelemeye gelen Genel Müdür Yardımcısı Yahya Coşkun.

    Kazılar Dairesi Başkanı Umut Görgülü, Kaunos Kazıları eski başkanı Prof.Dr. Cengiz Işık, kazıların yeni başkanı Doç.Dr. Ufuk Çörtük. Prof.Dr. Adnan Diler, Kültür Turizm Müdürü Dr. Zekeriya Bingöl, Röleve ve Anıtlar Müdürü Hafize Özyer...

    Raporunuzu büyük bir heyecanla bekliyoruz...

    Bekliyoruz çünkü...

    Eğer kaya mezarlarını zamana karşı koruyacak bir sistem geliştirirseniz, kuşaklar ve çağlar geçse de sizlerin isimleri de o kalıntılarla birlikte yaşayacaktır.

    Yazının başındaki soruya dönersem...

    Eğer o tarihin korunmasında benim de bir nebze katkım olursa;

    5 bin yıl öncesinden gelen bu eserlere bakmak, en büyük mesleki mutluluğum olacaktır.

    Kaya mezarlarına anında müdahale için talimat veren Bakan Mehmet Ersoy’a bir kez daha yürekten teşekkür ediyorum...

    Yazının devamı...

    Yeter artık yahu!

    Orada TSK’nın lojistik gücüne büyük katkı yapacak dev uçakların yenilenme ve bakım hangarlarının son halini gezdik...

    Sohbetler ettik...

    Akar, Türkiye’nin uluslararası bir güç olarak kendi bekasını koruması için nasıl fedakârca çalışıldığını anlatıyordu.

    Suriye’den Libya’ya, Azerbaycan’dan Somali’ye kadar başarılı bir ordu.

    Hain darbe girişimine rağmen, kendi sınırları dışında dünyanın en zor harekâtlarını başarıyla yapan bir ordu...

    Erciyes manzarasına doğru sohbet ederken “Ölürsek şehit, kalırsak gazi” diyordu...

    Akar her fırsatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğini vurguluyordu.

    Bunları konuşmuştuk.

    Komutanlarla da sohbet etmiştim.

    Komutanlar işlerine odaklanmışlardı... Moralleri çok iyiydi...

    O geziden ben de moralle dönmüştüm.

    Çünkü konularına hâkim, demokrasiyi hazmetmiş ve yalnızca işlerine odaklı bir TSK yönetimi görmüştüm...

    Ve bunu da böyle yazmıştım.

    104 DENSİZ İMZA

    Bu gezinin üzerinden 1 ay geçmedi ki amirallerin “ayar vermeye çalışan” bildirisi yayınlandı.

    Montrö ve kılık kıyafet üzerine bir bildiri...

    İnanamadım...

    Yeter artık yahu...

    Bıktık artık bu kaotik oyunlardan...

    Böyle toplanıp toplanıp bildiri yayınlamak nedir?

    Bir derdiniz, bir itirazınız varsa siyasete girin.

    Ama artık millet olarak bunları yemeyelim lütfen...

    Esas olan millet iradesidir.

    O yüzden ben Milli Savunma Bakanlığı’ndan gelen açıklamayı önemsiyorum.

    O açıklamaya güveniyorum... 

    Çünkü o açıklama, Kayseri gezisinde gördüğüm her şeyi özetliyor.

    Bırakın da Türkiye demokrasisi yolunda devam etsin...



    TURİZM BAKANI ERSOY, KAYA MEZARLARI İÇİN DEVREDE

    TÜRKİYE turizminin en önemli güzergâhındaki “Likya kaya mezarları” için, “eriyip gidiyor” diye yazdım.

    Dalyan, Köyceğiz, Fethiye rotası...

    Arkeologların raporu böyleydi.

    Gerçekten de 3 bin yıllık tarihin izleri silinme noktasına gelmişti.

    Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy anında aradı:

    Yazını okudum. Gündeme aldık. Gidip yerinde tespitler yapacağım... Tarihin silinmesine elbette izin vermeyiz...” 

    O yazımda da vurgulamıştım... 

    Bakan Ersoy iş ve çözüm odaklı bir isimdir.

    Zaten beni aradığında da Bodrum’daki arıtma tesisi şantiyelerini geziyordu. 

    Ve ne garip bir tesadüftür ki; ben kaya mezarları için yardım isterken, o Bodrum’da binlerce yıllık bir mezarın toprak altından çıkartılışına nezaret ediyordu...

    Teşekkürler Sayın Ersoy...

    Yazının devamı...

    Mavi yolculuk rehberi

    PANDEMİ... Virüs... Karantina... Yasaklar... Korku... Ölümler... Artan vaka sayıları... Kapanan işyerleri... Derken...

    Geçen yaz, korku dolu bir yazdı... İşte yine yaz geliyor. 

    Ve ben içine düştüğümüz bu karantinalı günlere inat...

    Bu yaz başındaki karamsarlığımızı, “masmavi bir umutla” delmek istedim.

    Yılların denizci/yazarı dostum Ali Boratav’ın çıkardığı “mavi yolculuk rehberi”ni koyuyorum önümüze...

    İçinden martı çığlıkları geçen ve lacivert sulardan gelen bir rehber...



    Muhteşem fotoğraflarla süslenmiş harika bir çalışma...

    Bir eser...

    HARİKA KÖRFEZLER KÜÇÜK KOYLAR

    MAVİ
    Yolculuk Rehberi’nde o kadar titiz bir çalışma var ki...

    Gökova’dan Kekova’ya mavi yolculuğun kıyı şeridi... Ve 12 Adalar...

    Özellikle mavi yolculuk için tekne kiralayacak olan amatör denizciler için bir rehber...

    Boratav kitabı Gökova’dan başlatıyor.

    - Mavi yolculuk rotaları...

    - Hangi koylara nasıl demir atılır. 

    - Haritalara göre derinlik ölçüleri.

    - Koylardaki iyi lokantalar. Alışveriş için köy pazarları. 

    - Hâkim rüzgârlar... 

    - Tarihi yerler ve bilgileri...

    - Mola noktaları...

    Aynı şekilde Hisarönü Körfezi’nden Kaş’a kadar tüm körfez ve koylarda haritalar üzerinden işaretlenmiş yat mola noktaları, demir yerleri... Kasabalarda gezilecek yerler...

    BU KİTABI NEDEN ÖNEMSİYORUM

    Aslında bu kitap yalnızca denizciler için değildir...

    Bu kitap ruhu özgürlüğe ayarlanmış kim varsa... 

    Okudukça hayallerine masmavi koylar ve keşifler yerleştirebilen. 

    Hayal ettikçe gideceği yerden çok, gitmeyi seven kim varsa...

    Yalnızca bir haritaya bakarak muazzam maceraların rotalarını keşfedebilen kim varsa...

    Bu kitap onlar için.

    Neden önemsedim, çünkü...

    İskender’in buralara kadar gelmesinden...

    Brütüs’ün, Kleopatra’nın Pers krallarının ayak izlerinden,

    Girit ve Rodos açıklarına doğru fetih için levent gönderen Fatih’ten, Kanuni’den, Barbaros’un kadırgalarına oradan kuşatılan Xanthos şehrinin tüm ahalisinin topluca intiharına kadar uzanan bir yolculuktur bu...

    Kitabın sayfalarında haritalar, koylar, kıyılar halinde gezerken, bir yandan da tarihin esrarengiz labirentlerine dolaşıyorsunuz...

    Dünyanın neresinde düşmana teslim olmamak için son çare topluca kendisini yakan bir şehir ve halkı görülmüştür. Hem de 500 yıl arayla iki kez.

    Önce Perslere, sonra Brütüs’e karşı intihar eden bir şehir.

    Bu kitabı aynı zamanda şundan önemsedim...

    Bunca yıldır kıyılarımızda böylesine muazzam bir tarihin üzerinde oturuyoruz. 

    Yıllarca süren kazılar var. 

    Datça Knidos’tan, Dalyan Kaunos’tan Kekova’ya, Kemer’e kadar kazılar, müzeler varken...

    Bugüne kadar kıyılarımızı ve tarihi içine alan kapsamlı bir “mavi yolculuk rehberi” çıkmamış..

    O yüzden önemsiyorum..

    Eğer turizm, otellerin “her şey dahil” ucuzluğu değilse...

    Eğer turizm, Antalya’da Bodrum’da “ucuz yatak”, güneş kum ve “köpüklü disko” değilse...

    Tarih ve deniz mutlaka öne çıkmalıdır.

    İşte bu yüzden önemsedim bu kitabı...

    Çünkü Boratav’ın hatırlattığı gibi...

    Cemal Süreya “Mavi bir renkten daha fazlasıdır” der...

    “Mavi yolculuk” daha da fazlası olabilir...

    5 BİN YILLIK TARİHİN ROTALARI

    ALİ Boratav
    30 yılı aşkın denizciliği... Yacht Türkiye dergisindeki yazarlığının üzerine...

    Tam 3 yıl boyunca bu kitap için çalıştı...

    600 sayfalık bu kitap yalnızca bir kitap değildir elbette.

    Pergelin bir ucunu Marmaris’e koyarsanız... Yaklaşık 150 mil yarıçapında bir daire düşünün...

    5 bin yıllık tarihin uzanıp gittiği bir kıyı coğrafyası...



    İrili ufaklı adalar ve kıyılar, koylar... Binlerce millik mavi yolculuk rotaları.

    Didim’den Kaş’a kadar... 12 Adalar’la birlikte sorarsak...

    - Dünya denizlerinde kıyıları böylesine dantel gibi uzanan bir başka deniz var mı?

    - Çok az...

    - Dünya coğrafyasında kıyıları ve deniz dibi 5 bin yıllık uygarlıklara sahne olmuş böyle bir coğrafya var mı? Altında binlerce yıllık lahitlerin, duvarların seyredildiği başka bir deniz var mıdır?

    - Neredeyse yok...

    O yüzden bu rehber kitap, aynı zamanda turizm, tarih ve denizcilik açısından değerlidir. 

    TARİH VE DENİZ

    BORATAV
    mavi yolculuk ve tarihi şöyle özetliyor:

    “Göcek Bedri Rahmi Koyu’nda ya da Kaş’ta (Limanağzı) Bayındır Koyu’nda Likya kaya mezarlarının altında demirlediğinizde... Datça Knidos’ta amfiteatr’a karşı uyuduğunuzda... Gökova’yı gezip Sedir Adası limanına demir attığınızda... Rodos Boğazı’nın ürpertici rüzgârı ve dalgaları arasından Bozukkale’nin güven veren sularına girdiğinizde... Gemiler Adası’nın ya da Kekova’nın batık şehirlerini dolaşıp...

    Denizin ortasında koca bir lahdin az ötesinde demirlediğinizde kendinizi farklı bir dünyada hissedersiniz.. Elektronik oyuncaklara, akıllı tablet ve telefonlara inat insan farklı bir boyuta geçiyor. Bu kıyılarda yüzlerce, binlerce yıl önce yaşayan ve yaşananları, limanları, tapınakları kentleri düşünerek bir hayal dünyasına savruluyor...”

    İLK UÇAN TÜRK KİMDİR HEZÂRFEN Mİ?.. YOKSA?

    ÖNCEKİ
    gün bir sohbette öğrendim.

    Türk Hava Kuvvetleri’nin komutanlarından Halis Burhan Paşa kendisinden sonra o koltuğa oturacak genç bir pilota sormuş:

    - Söyle bakalım, tarihte ilk uçan Türk kimdir?

    Genç pilot bir an şaşırmış sonra bilinen cevabı vermiş:

    - Hezârfen Ahmet Çelebi komutanım...

    - Olmadı... O değil. Kimdir biliyor musun?

    - Emredin komutanım...

    - Tarihte ilk uçan Türk, Oflu Hoca’dır.



    Genç pilotta şok... Şaşkınlık. Soru...

    Ve ben bu diyaloğu duyunca...

    Hayallerimdeki Galata Kulesi birden Pizza Kulesi gibi sendeledi.

    Sendeledi çünkü bizim “rivayet tarihi”nden bildiğimiz...

    İlk uçuş denemesini Galata Kulesi’nden Hezârfen Çelebi yapmıştır.

    Ve bu yüzden çok merak ettim. Araştırdım. Peşine düştüm. Israr ettim.

    Öğrendim ki Hava Kuvvetleri’nde bu sorunun cevabını veren bir kitap varmış.

    Adı: “Havacılık Tarihinde Türkler...”

    Yazarları: Yılmaz Öztuna...Yavuz Kansu ve Sermet Şenöz.

    Ve sonunda bu kitaba ulaştım.

    Evet arkadaşlar... 

    Bu kitaba göre tarihte ilk uçma denemesini yapan kişi Oflu Veli Hoca’ymış...

    Yılmaz Öztuna ve arkadaşlarının yazdığı kitapta bu olay şöyle anlatılıyor:

    19’uncu yüzyılın başlarında Karadeniz’de Of kasabasında yaşayan bir medrese talebesinin planör gibi bir aletle deneme yaptığı rivayet edilir. Ahmet ve Veli Hoca yaylada kuşlar gibi uçmak için denemeler yapmaktadır. Bu arada vurdukları bir kartalın kanadını, vücudunu, kuyruk ölçüsünü, ağırlığını iyice tetkik ettiler. Sonunda kösele, tahta ve yaylardan müteşekkil bir nevi kanat yaptılar. Veli Hoca kanadı sırtına geçirdi ve 400 metre aşağıda, 2 kilometre mesafedeki Ahburnu’na doğru uçtu. Ve fakat hedefini tutturamamakla beraber 200 metre aşağıda bir yere indi...”

    Merak eden araştırsın:

    “Tarihte uçan ilk Türk kimdi?”

    Yazının devamı...

    Bir tarih çığlık atıyor: 3 bin yıllık mezarlar 60 yılda ölüyor

    İlk olarak rapordan bir cümle aktarıyorum:

    “Kaunos kaya mezarları, kayaçlarındaki bozulma nedeniyle gün geçtikçe yapısal bütünlüğünü kaybetmekte, hatta yok olma tehlikesi ile de karşı karşıyadır.”

    Bu çarpıcı tespitten sonra şimdi detaylara girebilirim.

    Düşünün ki...

    Pers işgallerinden, Bizans ordularından, Roma baskınlarından kurtulmuş bir tarih.

    Şimdi ilgisizliğin sinsi işgali”nden kurtulamıyor.



    Evet, 3 bin yıllık bir tarih gözümüzün önünde eriyip gidiyor.

    Muğla Dalyan’daki dünya mirasına aday Kaunos kenti.

    Kaya mezarları. Liman kentleri. Hamamlar. Kilise.

    On binlerce turistin akın ettiği Dalyan, eriyip giden bu tarih nedeniyle alarm veriyor.

    Bu rapor işte o alarmın işaretidir.

    Raporu Dalaman Ortaca Köyceğiz Turistik Otel ve Turizm İşletmecileri Birliği (DOKTOB) Başkanı Yücel Okutur’dan aldım.

    Okutur aynen şöyle diyor:

    “Dalyan dünyada eşi benzeri olmayan bir zenginliktir. Düşünün ki kayıklarla gezdiğiniz kanallar arasında binlerce yıllık bir tarih yükseliyor. Doğayı, denizi ve binlerce yıl önceki uygarlığı yaşıyorsunuz. Böyle bir zenginlik başka nerede var. Elbette daha büyük bir ilgiyi hak ediyor.”

    Yıllarca süren kazı çalışmalarında arkeologlar elbette ellerinden geleni yaptılar. Ama olayın boyutları çok daha büyük.

    Bu tarih ve turizm merkezi daha büyük bir ilgi istiyor.

    Bu rapor işte o ilginin tam zamanı olduğunu gösteriyor. 

    Başlıklar halinde özetlersem:

    KAYA MEZARLARI:

    “Eriyip giden kaya mezarlarını kurtarmak için 2010 yılında TÜBİTAK proje destekleme fonu kapsamında bir çalışma sunulmuştur. Ancak TÜBİTAK başkanının değişmesi nedeniyle proje askıya alınmıştır. Kaya mezarlarının tahribatını durduracak proje hazır durumdadır. Tek eksik destektir.”

    KAUNOS TİYATROSU:

    “Kaunos Tiyatrosu’nun restorasyonu sadece bir mimari restorasyon çalışması değildir. 

    Bu restorasyon çalışması, 15 metreyi bulan devasa istinat duvarlarının restorasyonunu da kapsadığı için, aynı zamanda ciddi bir statik – mühendislik restorasyon uygulamasıdır. Dolayısı ile bir defada yapılabilecek bir çalışma değildir.”

    KAUNOS HAMAMI VE APOLLON KUTSAL ALANI:

    “Güney Ege Kalkınma Ajansı’na yapılan restorasyon başvurusu var. Ancak destek beklemektedir.”

    KUBBELİ KİLİSE: 

    “Türünün, Anadolu’daki en eski ve en iyi korunmuş örneklerinden birisi olan kubbeli kilisenin rölövesi için restorasyon projeleri hazırlanmalıdır. Derin çatlakların daha da büyümemesi için ivedi doldurulmaları gerekmektedir.”



    TURİZM BAKANI ERSOY’A ÇAĞRI

    2400 yıl önceyi düşünün. 

    Bir şehir sıcak su kaynağını arklarla vadideki hamamlara indiriyor. Buhar elde ediyor.

    Bir uygarlık düşünün.

    Ölülerini korumak için dağlara mezarlar kazıyor. Limanlar, kentler, tapınaklar, kiliseler, pazar yerleri inşa ediyor. Ve bütün bu uygarlık, tarihin birer sessiz tanığı olarak bizim topraklarımızda bulunuyor. 

    Ve hem de nerede?

    Akdeniz’in en güzel kıyıları olan Fethiye ile Köyceğiz arasında.

    Tarihin ve turizmin böylesine iç içe geçtiği başka neresi var?

    Çok iyi biliyorum ki;

    Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy kültürü ve turizmi yükseltmek için elinden geleni yapıyor.

    Hem de iyi yapıyor.

    Eminim şimdi Kaunos’taki kaya mezarlarından yükselen bu “tarihi çığlığı” da duyacaktır. 

    Yazının devamı...