• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Sharon hatıra kitabında bu bornozlu geceyi de yazdı mı

    2005 yılının aralık ayıydı...

    Los Angeles’ta güneşli bir günün gecesiydi... Hollywood ünlülerinin yaşadığı semtteki büyük villanın salonundaydım.

    Biraz sonra şahane kadın merdivenlerden inmeye başladı...

    Beş yıl önce Cannes Festivali’nde yanımdan geçerken nefesimi kesen şahane Sharon Stone karşımdaydı.

    Üstelik üzerinde sadece bir bornoz vardı...

    Ayağa kalkıp soruyorum...

    “Yorgun musunuz...”

    “Hayır hiç değilim” diyor ve arkasından öyle bir şey söylüyor ki, kendimden geçiyorum:

    “Şu an sizinle her şeyi yapabilirim...”

    Bu sıradan cümle Sharon Stone’un ağzından çıkınca tabii ki bambaşka bir mana kazanıyor.

    Dün Los Angeles’taki bu konuşmayı hatırladım....

    En iç gıcıklayıcı noktasında kestiğim bu konuşmanın devamını da anlatacağım, ama önce o geceyi neden hatırladığımı söyleyeyim.

    Sharon Stone’un hatıralarını yazdığı “The Beauty of Living Twice” (İki Kere Yaşamanın Güzelliği) geçen hafta sonu yayınlandı.

    Tabii şu an Amerika’da en çok konuşulan konulardan biri haline geldi.

    Kitabı hemen ısmarladım, gelir gelmez de okuyacağım.

    Tabii neticede ben de bir erkeğim ve tabiatıyla kitapta Sharon Stone’la geçirdiğimiz o bornozlu geceyi de anlatıp anlatmadığını merak ediyorum

    Kitap gelince göreceğiz...

    Neyse ben şimdilik o harika bornozlu geceye döneyim...

    2) L.A.’DA BORNOZLU GECE SOHBETİNİN SON CÜMLESİ

    YARIDA kalan sohbete devam ediyorum...

    Şahane kadın “Şu an sizinle her şeyi yapabiliriz” deyince heyecanlandım, gözlerime bir sansar bakışı, dudaklarıma müstehzi tilkilik yerleşti. Aynı şehvetli ifade ile “Her şeyi mi” dedim...

    *

    Bir an için ikimiz de sustuk...

    Sessizliği Sharon Stone bozdu:
    “Evet her şeyi yapabiliriz, ama, size şunu da hatırlatayım. Bu program halka açık bir televizyondan da yayınlanacak.”
    İşte bu cümle bir anda beni gerçekler dünyasına döndürüyor...

    “Öyleyse size sadece soru sorayım” diyerek mülakata başlıyorum.

    *

    O villada bulunmamın nedeni, Sharon Stone’la mülakat yapmaktı.

    Stone, Küba asıllı aktör Andy Garcia ile birlikte “Kurtlar Vadisi”nin bir bölümünde oynayacak ve ben de onlarla mülakat yapacaktım.

    Hadi biraz fantezi yapalım.

    O bornozlu kadınla gerçekten şahane bir gece geçirseydim ne olurdu?

    Kitapta bunu da anlatır mıydı?

    *

    Meğer bu sorunun cevabını bir başka gazeteci vermiş. Hem de bir genel yayın yönetmeni...

    YATAKTA
    3) BİR GENEL YAYIN YÖNETMENİ İLE OFF THE RECORD YATAK İLİŞKİSİ

    SHARON Stone New York Times’a verdiği mülakatta bir gazeteciden de söz ediyor.

    Anlattığı gazeteci Los Angeles Times gazetesinin eski genel yayın yönetmeni Phil Bronstein... Sharon Stone’un ikinci kocası.

    Meğer evlenmeden önce kocası onu bir “mahremiyet anlaşması” yapmaya zorlamış.

    Yani yaşadıklarını ikisi de anlatmayacaklarına dair imza atmışlar.

    Anlayacağınız “off the record” bir evlilik yaşamışlar.

    Ben yine de kendi fikrimi söyleyeyim...

    İlişkilerde mahremiyet çok güzel bir şeydir.

    Ama bunu noter kanalıyla imzalı yapmak o kadar şık değil.

    O FİLM
    4) ‘TEMEL İÇGÜDÜ’DE 13’ÜNCÜ KADIN OLMANIN AĞIRLIĞI

    HATIRALARINDA “Temel İçgüdü” filminin özel bir yeri var. Çok normal çünkü onu “süperstar” yapan film oydu. Bu rolü kapmak isteyen çok kadın oyuncu varmış ama Sharon Stone’u seçmişler. Rol ona verildikten sonra yönetmen Paul Verhoeven onu odasına çağırmış ve şunu söylemiş:

    “Şunu bil ki, birinci tercihim sen değildin. İkinci tercihim de değildin, üçüncü de...

    On üçüncü sıradaydın...”

    Bir yönetmen, daha çekim başlamadan kadın baş oyuncusunun moralini niye bozar?

    Cevabı bir sonraki yazıda...



    O SAHNE
    5) BEYAZ KÜLOTUN YANSIYOR GÖRÜNTÜ ÇOK BOZULUYOR

    SHARON Stone, “Temel İçgüdü” yönetmeninin kendisine neden kötü davrandığını şöyle açıklıyor:

    “Çünkü kucağına oturup ondan talimat almamı bekliyordu...”

    Ama kötü davranan sadece o değilmiş...

    Sinema tarihine geçen o meşhur sorgulama sahnesi çekilirken görüntü yönetmeninin sık sık yanına gelip, “Beyaz külotun ışığı kötü yansıtıyor, görüntü bozuluyor” diyerek külotunu çıkarmasını istemiş.

    Tabii henüz MeToo hareketi başlamadığı için bunlar Hollywood’da “zamanın ruhu” sayılıyordu.

    STAR PSİKOLOJİ
    6) HER İNSAN KENDİ KARANLIK TARAFINA GEÇMEYİ BAŞARMALI

    SHARON Stone 2001 yılında bir beyin kanaması geçirdi ve ölümün kenarından döndü.

    “Işığı gördüm” diyor ve o nedenle de kitabının adını “Hayatı İki Defa Yaşamanın Güzelliği” koymuş.

    “Ben filmlerde kötü karakterleri de oynadım. O nedenle kendi karanlık gölgemden korkmuyorum” diyor ve devam ediyor:

    “İnsan kendi karanlık tarafını da oynayabilmeli. Karanlık tarafına geçmeyi başarabilmeli. Ancak o zaman kendini tam olarak tanıyabiliyor. Ben geçtim ve şunu gördüm. O kadar kötü değilmişim...”

    Peki karanlık tarafa geçmenin ona sağladığı en önemli şey ne?

    “Affedilmeyecek olanı da affetmeyi öğrendim...”

    KARANLIK DERSLERİ
    7) BİR GÜN TÜRKİYE’NİN JOKER ANSİKLOPEDİSİNİ YAPSALAR

    SHARON Stone’un “Dark side of me”, yani “Kendi karanlık tarafım” tezi aklıma şeytani bir fikri soktu.

    Acaba çevremde kimler “kişiliklerinin karanlık tarafına geçebiliyor” diye bir test yaptım... Mesela, her iki cümlede bir “ne kadar dürüst olduklarını” anlatan insanlar tek tek geçti gözümün önünden...

    Kötü floresan ışığının aydınlattığı kendi aynalarına bakıp orada sadece “Dürüst birer ahlak abidesi” görenler...

    Floresan lambalarının etrafında pervane olmuş ‘Joker’ler... Kötülüğün en palyaço halleri...

    Üstelik hiçbiri Jack Nicholson, Jared Leto, Heath Ledger, Joaquin Phoenix gibi eğlenceli olamayan karakterler...

    Acaba, karanlık tarafa geçmeyi başaran biri kalkıp “Türkiye’nin Mufassal Joker Ansiklopedisi” diye bir şey yapmaya karar verirse...

    Bu “İnsanat Ansiklopedisi”nin A maddesine, F, C ve E maddelerine, M, U, Y veya alfabenin öteki harfleriyle başlayan maddelerine kimleri koyarlardı...

    Ne dersiniz? Alfabetik sırayla mı gidelim...

    Yoksa ilk taşı içimizdeki “en dürüstümüz” mü atsın...

    KATKIDA BULUNANLAR
    Sayfa Editörü: Firuzan Demir
    Düzeltmen: Metin Usta
    Tasarım ve Uygulama: Selma Songül Zengin

    Yazının devamı...

    Ayda 2 bin 500 kişi acil şiddet butonuna basıyor

    Doğum yeri İstanbul ama hayatının 17 yılını Göcek’te geçirmiş bir yönetici. Çünkü babası bir deniz subayıydı. 4 Ekim 1972 İstanbul doğumlu, İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat Fakültesi’nden mezun. İş hayatına 1994’te başlamış. Coca-Cola, Michelin ve Nike gibi küresel şirketlerde çalışmış. 2008’de Vodafone’a girmiş ve 1 Şubat 2021’den itibaren de Vodafone Türkiye’nin CEO’su olmuş.

    Zoom’la yaptığımız görüşmede bir şey dikkatimi çekiyor. Arkasında yan yana asılmış üç afiş var.

    “Yeni İcat Çıkar-ma”, “Soru Sor-ma”, (her ikisinin de sonundaki ‘ma’ hecesinin üstü çizilmiş). Bir de “Sorumluluk bizim değil” cümlesi var onun da sonundaki ‘değil’ kelimesinin üstü çizilmiş.

    Yani bugün “Yeni icat çıkarmayı seven” bir yönetici ile konuşacağız.

    Ana konumuz da teknolojiden çok “kadın”.

    Sözü ona bırakıyorum. 

    1) KADIN ÇALIŞANDA SİLİKON VADİSİ ŞİRKETLERİNDEN ÇOK İLERİYİZ

    Telekom sektöründe kadın çalışan oranı yüzde 30, Vodafone Türkiye’de orta ve üst düzey çalışanlarda kadın oranımız 31, yani tüm çalışanlarımızın yüzde 43’ü. Ama yönetici pozisyonlarına baktığımızda, üst düzey ve orta düzey, bu oran yüzde 31. Yani Silikon Vadisi’nin dev şirketlerinden çok daha iyiyiz. Bunu çok önemsiyoruz çünkü hep teknoloji deyince erkeğin daha egemen olduğu, iyi eğitimli, genç erkek akla geliyor. Ancak biz inanıyoruz ki eşit koşullar sağlandığı takdirde, kadınlar da teknolojide en az erkekler kadar söz sahibi olabilir.

    Şirketimizde açılan her pozisyon için adaylar, içeriden veya dışarıdan tüm adaylarda yüzde 50’sinin kadın olmasını şart koşuyoruz.

    2) SADECE DOĞUM İZNİ DEĞİL EVLATLIK İZNİ DE VERİYORUZ

    Annelere sadece doğum izni değil aynı zamanda evlatlık edinmede de izin veriyoruz.

    Hatta bir adım ileri giderek, evdeki yaşlı ebeveynlere anne-babalara yardım konusunda da uygulamamız var.

    Ayrıca evde yaşlı anne-babası olanlara ebeveyn izni de var.

    Tek olan anne-babalar da bu programların hepsinden yararlanabiliyor, yani hangi geçmişten gelirse gelsin, hikâyesi ne olursa olsun tüm çalışan-larımız bütün bu olanaklardan eşit bir şekilde yararlanıyor.

    3) BABAYA DA ÇOCUK KONUSUNDA SORUMLULUK YÜKLÜYORUZ

    Sadece kadın çalışanlarımıza değil erkek çalışanlarımıza da ebeveynlik izni veriyoruz. Ebeveyn olan tüm çalışanlarımızın ilk 18 ay içerisinde 16 haftalık bir ebeveyn izinleri var ücretli olarak.

    Bu da aslında bir yenilik. Babaya izin verdiğimiz zaman aslında babaya ailesiyle beraber olma fırsatı sunmuyoruz aynı zamanda evdeki anneye de babadan destek alma imkânını sunmuş oluyoruz, dolayısıyla yine burada bir eşitlikçi tavır ve anneye destek ön plana çıkıyor.

    KADINA ŞİDDET
    4) NEDEN AİLE İÇİ ŞİDDET DEĞİL ‘EV İÇİ ŞİDDET’ DİYORUZ

    SORU: Bir şey dikkatimi çekti. Türkiye’de genellikle ‘aile içi şiddet’ kavramı kullanılıyor ama siz “ev içi şiddet” kavramını tercih ediyorsunuz.

    Bu İngilizcedeki ‘domestic violence’ kavramının Türkçeleştirilmesi mi yoksa bu kavramın içini doldururken ona daha geniş bir anlam mı veriyorsunuz?

    “Biz buradaki şiddete tabii ki sadece kadın eşe değil, çocuk, ev içerisindeki her türlü şiddeti kastettiğimiz için biraz anlamı da aslında dediğiniz gibi genişletiyoruz.”

    ŞİDDETE UĞRAYAN KADIN ÇALIŞANIN ARKADAŞINA DA ‘DESTEK OLMA’ İZNİ

    Şiddete maruz kalan kadın çalışanımız olursa on güne kadar ek izin veriyoruz. Finansal destek sağlıyoruz. Hatta ona destek olacak arkadaşı varsa ona da izin veriyoruz.




    KIRMIZI IŞIK
    5) ACİL BUTONUNA BASAN KADIN ANINDA 3 KİŞİYE İMDAT DİYOR

    Yedi yıl önce Türkiye Vodafone Vakfı çatısı altında Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’yla beraber bir ‘Kırmızı Işık’ projesi başlattık. Bu bir uygulama ve bunu indiren kadınlarımız şiddet anında düğmeye basarak yardım isteyebiliyor.

    Uygulamamız şöyle çalışıyor. Şiddet gördüğünüz acil durumlarda ulaşmak istediğiniz 3 kişiyi tek tuşla kaydedebiliyorsunuz. Salla-Uyar özelliğiyle, telefonu salladığınızda, kayıtlı kişilere acil durumda olduğunuzu belirten otomatik mesaj ve konum bilgisi ‘Acil SMS’ olarak gönderiliyor.

    Uygulamayla, Alo 183, 155 Polis İmdat, 156 Jandarma ve Aile İçi Şiddet Acil Yardım Hattı acil numaraları tek tuşla aranabiliyor.

    6) AYDA 2 BİN 500 KADIN ACİL BUTONUNA BASIYOR

    ‘Kırmızı Işık’ acil şiddet uygulaması 7 yıl içinde 358 bin kez indirildi ve ayda 2 bin 500 kişi aktif olarak bu uygulamayı kullanıyor. Tabii bu çok sevindiğimiz bir şey değil, keşke hiç ihtiyaç olmasa, keşke hiç kullanılmasa.

    Ülkemizde mülteci kadınların sayısının artmasıyla beraber biz bu uygulamanın Arapça versiyonunu da çıkardık. Onları da bu kapsama dahil ettik.

    SORU
    7) BUTONU ENGELLEMEK İSTEYEN KOCAYA KARŞI NE TEDBİR VAR

    Bunu da düşündük. Bundan çekinen kadın uygulamayı başka isimlerle de kaydedebiliyor.

    Akla gelen ikinci bir soru da şu: Topluma veya bireylere faydalı olacak bilgiler varsa paylaşabilir miyiz? Doğru ama çok hassas bir soru. Biz de bunu düşünüp bir süre önce uygulamaya bir ‘Görüşünü paylaş’ butonu ekledik. Ama bu şiddete uğrayan kişinin arzusuna bağlı bir şey. Şiddete uğrayan kişi veya uygulamayı kullanan kişi görüşünü paylaşmak ister, belirli kitlelere duyurmak, psikologlar veya ilgili kurumlarda bulunmasını istediği bilgiler varsa anonim şekilde yazabiliyor ve biz bu bilgileri anonim olarak verebiliyoruz. Ama uygulamanın içerisinde kullanıcı kimliğiyle ilgili hiçbir şey yok ve yanıtlar bizim tarafımızdan anonim olarak görülüyor ve hiç kimseyle de tabii ki bu bilgiler paylaşılmıyor.

    KÖŞE BASINDAKİ SİDDET
    8) 2 BİN 800 KÖŞE YAZISININ YÜZDE 11’İNDE KADINA KARŞI AYRIMCI DİL BULDUK

    Kadına şiddete karşı mücadele verdiğimiz bir başka alan dil. Farkında olarak ya da olmayarak, telaffuz ettiğimiz her kelime, zamanla kadınlara bakış açımızı oluşturuyor. Yapay zekâ teknolojisini kullanarak Kırmızı Çizgi projesini geliştirdik. Dijital yayınlarda kadına önyargılı kullanımları fark ediyor ve üstünü kırmızıyla çiziyor. Kırmızı Çizgi ile 2 bin 800 köşe yazısı analiz edildi. Bu yazılarda cinsiyetçi kelime oranını yüzde 11’den yüzde 0’a indirmeyi başardık.

    KADIN FUTBOLU
    9) O GÜN 33 BİN KRAMPONLU KADIN ‘KİM DEMİŞ FUTBOL ERKEK OYUNUDUR’ DEDİ

    En övündüğümüz başarılarımızdan biri “Ben varım” hareketi. Vodafone grubunun geçen yıl başlattığı bir hareket. Yurtdışında bu hareketin “Change the Face” adıyla lansmanı yapıldı. Bu hareketle aslında amacımız genellikle erkeklerle özdeşleştirilen, erkek egemenliğinde olduğu düşünülen alanlarda kadınların da var olduğunu göstermek ve cinsiyetçi önyargıyı kırmayı hedefledik.

    Vodafone Park’taki Beşiktaş-Atletico Madrid kadın takımları maçında 33 bin seyirci vardı. Bir yabancı kadın oyuncu, milli takımda, Hollanda’da bir müsabakaya çıkmış. 14-15 bin seyirciyi ilk defa görmüş hayatında. Hiçbiri 33 bin kişi görmemiş. Ortalama 200 seyirci önünde oynuyorlar. İnanılmaz bir gündü.

    10) PANDEMİDE ERKEK OYNUYOR DA KADIN LİGİ NİYE OYNANMIYOR

    Bir kadın ligi var biliyorsunuz ama mesela pandemi sürecinde erkek ligleri oynanırken kadın ligleri oynanmadı. FIFA’ya bağlı 198 futbol federasyonu arasında kadın futbol komitesi bulunmayan ve futbol federasyonu yönetim kurulunda kadın üye olmayan 12 ülkeden biriyiz. FIFA sıralamasında biz 61’inciyiz, Almanya 2. sırada. Bizim Türkiye’de Almanya’nın yüzde 3’ü kadar kadın futbolcu sayısı var. 

    PANDEMİDE İŞYERİ
    11) EVDEN ÇALIŞANA ERGONOMİK KOLTUK VE ZOOM MASASI DESTEĞİ BİLE VERDİK

    11 Mart’ta pandeminin ilk gününde, ilk açıklandığında biz tüm şirketi kapattık. Herkes evden çalışmaya geçti. Bugün hâlâ Vodafone grubu içerisinde yüzde 100’ü evden çalışan çağrı merkezi tek ülkeyiz.

    Mesela, evden çalışan arkadaşımız ergonomik koltuk desteği istiyorsa ona 2 bin liraya kadar destek verdik. Zoom masası istiyorsa onu sağladık.

    12) KADINLARA DİJİTAL OKURYAZARLIK ÖĞRETİYORUZ

    ‘Dijital Benim İşim’ adlı bir projemiz var. Proje kapsamında kadınlara 24 saatlik ‘Dijital okuryazarlık’ ve 40 saatlik ‘Dijital pazarlama’ eğitimleri veriyoruz.

    Proje kapsamında, 13 ilde yaklaşık 12 bin kadına ulaşmayı hedefliyoruz, yani dijitalde ben varım diyen kadınları da destekliyoruz.

    KATKIDA BULUNANLAR
    Sayfa Editörü: Firuzan Demir
    Düzeltmen: Metin Usta
    Tasarım ve Uygulama: Selma Songül Zengin

    Yazının devamı...

    Erol Olçok olsaydı 'pudra şekeri' krizini nasıl yönetirdi

    Geçen hafta sonu arabasında kokain çeken gencin görüntüleri önüme geldiğinde nedense aklıma o gün geldi...

    Bugün hayatta olsaydı ve bu görüntüler önüne gelseydi acaba bu krizi nasıl yönetirdi...

    *

    Benim görüşüm şöyle...

    Dünyanın her yerinde görülebilecek sıradan bir polisiye olay bu...

    Böyle olayları bir siyasi partiyle ilişkilendirmek, bunun üzerinden o partiye vurmak ne adil bir davranış ne de çağdaş bir siyaset yapma tarzı...

    Dolayısıyla kanunlar ne diyorsa o yapılır ve olay da geçer gider...

    Öyleyse, böylesine sıradan bir polisiye olay, neden üç günde dallanıp budaklanıp bu hale geldi...

    Kendi görüşümü anlatayım:

    *

    BİR: Ülkede kutuplaşma öylesine keskinleşti ki, artık herkes “Her araç mubahtır” biçiminde Makyavelik bir zihniyete geçti.

    İKİ: İktidar son 6-7 yılda siyasetini o kadar fazla semboller üzerinden yürüttü ki, artık toplumun öteki kesimi de sembollere sarıldı, her şeyi totemleştirmeye başladı.

    “Beyaz Türk” kavramını aşırı sembolleştirip onun üzerinden siyaset yapan AK Parti, şimdi rakip partilerin sembolleştirdiği bu dönemde zenginleşmiş yeni bir “Beyaz AKP’li” imajı ile karşı karşıya kaldı...

    ÜÇ: Ama en önemlisi şimdi anlatacağım üçüncü faktör...

    Yargı ve adalet...

    Yani Ezhel meselesi...

    Asıl sorun işte orada yatıyor...

    Onu da anlatayım.

    ‘PUDRA ŞEKERCİ’NİN ÇIKIŞI MI, EZHEL’İN 27 GÜN YATMASI MI

    Ezhel gibi milyonlarca hayranı olan bir sanatçı, “Uyuşturucu kullanıyor” diye gözaltına alınıp 27 gün içeride tutuluyor...

    Savcı, yıldırım hızıyla bu genç insan hakkında 10 yıla kadar hapis istemi ile iddianame hazırlıyorsa...

    Buna karşılık bir başka genç, kokain çekerken görüntülenip içeri alınır alınmaz serbest bırakılıyor... Kamuoyundan gelen tepkiler üzerine yine içeri alırsan bile artık zararı önleyemezsin.

    Bir de “Pudra şekeri çekiyordum” zırvası ile hepimizi enayi yerine koymaya kalkıyorsa...

    *

    Bunu ne iktidar karşıtı gence, ne AKP’ye oy veren Ezhel hayranı gence anlatabilirsin....

    *

    Yani sonunda her şey gelip yargı ve adalete dayanıyor...

    Emin olun tarafsız bir yargı, herkesin saygı duyacağı şekilde işleyen bir adalet sistemimiz olsaydı...

    Dünyada milyonlarca gencin başından geçmiş sıradan bir olay böyle bir savaşa dönmez.

    Ezhel hâlâ Türkiye’de olur...

    Ezhel hayranı milyonlarca işsiz genç de içindeki öfke ve umutsuzluğun hıncını lüks arabanın içindeki bu “sonradan görme” gençten çıkarmazdı.

    *

    O yüzden bir kere daha söylüyorum...

    Adalet ve insan hakları reformu bir an önce hayata geçirilmeli...

    *

    Tanıdığım Erol Olçok hayatta olsaydı, büyük bir ihtimalle o da aynı şeyleri söylerdi...

    GÜNÜN TARTIŞMASI
    EVLİLİĞİNİZE DIŞARIDAN GAZEL OKUYAN VARSA HİİİÇ İPLEMEYİN

    FAZIL Say’la Ece Dağıstan Say’ı tanıyan biri olarak şu “Evlilikte ayrı evleri korumak” meselesine, biraz geç de olsa ben de dalıyorum. Çünkü bu konuda epey de tecrübeliyim...

    Tansu’yla 51 yıldır evliyiz ama ilk günden itibaren çok fazla ayrı kaldığımız da oldu...

    Ben Paris’te doktora yaparken o sık sık Türkiye’de olurdu.

    Çok sık ayrı yerlerde olduk.

    Odalarımızı çok erken ayırdık.

    Şu sıralarda da Tansu bazen Urla’da, ben İstanbul’dayım...

    Bu arada hayatımızın belki de en uzun süreli aynı evde olma halini pandemide yaşadık.

    Yani evlilik hayatının iki biçimini de çok iyi biliyoruz.

    *

    Sonuç....

    Bu yıl birlikteliğimizin 53, evliliğimizin 51’inci yılındayız.

    Bu 51 yıl boyunca şu iki sorunun cevabını birlikte verdik.

    SORU 1: Evli bir çiftin veya partnerin fiziken aynı evde yaşıyor olması mutlaka “birlikte yaşadıkları” anlamına mı gelir?

    CEVAP: Bazen evet, bazen kesinlikle hayır...

    SORU 2: Evli bir çift veya partnerin ayrı evlerinin olması, ayrı yaşadıkları anlamına mı gelir?

    CEVAP: Bazen evet, bazen hayır...

    *

    Birlikte şunu öğrendik:

    Yeryüzünde bir tek “evlilik” veya “beraberlik” biçimi yok. Herkes kendine uygun bir beraberlik biçimi yaratabiliyor...

    Kimse de kendi hayatına, korkularına, tarzına, ahlakına, inancına bakıp... Evliliği farklı yaşayan

    insanları yargılama hakkına sahip değil. Tavsiyem beraberliğinize böyle dışarıdan gazel okuyan varsa...

    Hiiç iplemeyin...

    ECE NE DİYOR
    YOKSA ASIL MESELE AYRI EVİ KADININ İSTEMESİ Mİ

    DÜN Ece Dağıstan Say’la biraz sohbet ettim. Bazı şeyleri Instagram hesabından da yazmıştı.

    Bana biraz daha açtı.

    *

    43 YAŞIMA KADAR: “Ben 17 yaşından beri yurtdışı, yurtiçi kendi düzeninde tek başına yaşayan biriyim. Amacım her zaman kendi huzur ve mutluluk formülümü bulmak oldu. Evlenmek de hiçbir zaman ana hedefim olmadı, keza 43 yaşında evlendim.”

    *

    İKİ EVİMİZ VAR AMA: “Doğru... Bizim 2 evimiz var, ama bu ayrı yaşamlar sürmek değil. Kimse birbirinin üstüne çökmedi bizim ilişkimizde sadece, ama biz her günümüzü gecemizi çoğunlukla iki ev arasında geçiriyoruz. Sırt çantamızla gidip geliyoruz...”

    *

    AYRI YAŞAMAK DEĞER Mİ: “En önemli soru şu: Bu zahmetli mi? Evet bazen. Ama değer mi?

    Hem de nasıl.”

    *

    ASIL KABULLENEMEDİKLERİ ŞU: “Bence burada sorun asıl şuradan kaynaklanıyor. Böyle bir durum varsa mutlaka erkek istemiştir de ondan ayrı evleri var. İşin en tuhaf yanı bunu daha çok kadınlar söylüyor.”

    *

    ÜÇ KERE BOŞANMIŞ KADIN DİYOR Kİ: “En ilginci de 3 evlilik, sayısız ilişki yaşamış bir televizyon sunucusu da ‘Kadın bunu kabul etmek zorunda kalmıştır’ diyor...” 

    *

    BU HAYAT BİZE ÇOK YAKIŞIYOR: “Bu tür bir beraberliği evliliğe yakıştıramıyorlar. Ama bilsinler ki bu hayat bize çok yakışıyor.”

    MİLLİ VE YERLİ NFT’YE ‘TOKEN’ Mİ DESEK, YOKSA ‘JETON’ MU DESEK

    DÜN Hürriyet’te Fulya Soybaş’ın köşesinde okudum.

    Türkiye’den de ilk NFT formatında ürün satışı başlamış. İlki Fenerbahçe oyuncusu Mesut Özil’in forması, öteki ise sanatçı Tarık Dolunay’ın “Fractal İstanbul” adlı eseriymiş.

    Günlerdir NFT’yi Türkçeye nasıl çevirebileceğimizi düşünüyorum. Kavram ingilizce “non-fungible-tokens” kelimelerinden oluşturuldu. Soybaş’ın yazısında üç ayrı yerde üç ayrı çeviri var.

    Girişte “Değiştirilemeyen token” denmiş.

    KRIPTOMEDIA kurucusu Eray Dengiz, “Değiştiri-lemez ve benzersiz jeton” demiş.

    BİTTRT Araştırma Müdürü Helin Çelik ise “Eşsiz token” diyor.

    Daha önce birileri “Değiştirilemez kripto para” demişti.

    Her şeyi “yerli ve milli” yapmaya çalıştığımız şu dönemde ne yapsak araya ya “token” ya da “jeton” giriyor. Araya “kripto” kelimesi kaynak yapıyor.

    Yazının devamı...

    Şenol Hoca ve takımı önceki gece Avrupa'da neyi yıktı?

    Bu yazıyı, epeydir milli takım maçlarını seyretmeyen bir futbol izleyicisi olarak yazıyorum.

    Seyretmememin de nedeni vardı. Avrupa’da milli maçlar zevksiz geçer. Söylemek istediğim tek cümle var:

    “Şenol Güneş Hoca önceki akşam ve ondan önceki maçta, Avrupa’da belki son 16 yıldır hüküm süren bu futbol yargısını yıktı.”

    Nedir bu, anlatayım...

    57’NCİ DAKİKADA SAHADA GÖRDÜĞÜM MANZARA ŞU

    Maçın 57’nci dakikası...

    Milli takım Norveç savunması önünde inanılmaz üçlü ve dar paslaşmalar yapıyor.

    Bir La Liga tutkunu olarak, bilmesem karşımda Barcelona oynuyor sanacağım.

    Evet abartmıyorum.

    Hem göze çok hoş gelen hem de çok etkili bir futbol bu.

    Nitekim 2 dakika sonra neticeye gidiyor.

    Türkiye: 3 - Norveç: 0.

    KEŞKE İNGİLİZ MİLLİ TAKIMI OLARAK MANCHESTER CİTY OYNASA İNANCI

    İşte o an gözümü kapıyor ve içimden kendiliğinden gelen düşüncenin ilk cümlesini tekrarlıyorum:

    Avrupa’da belki de son dört Dünya Kupası’nda tanık olduğumuz manzara şudur: Ülkelerin milli takımları, kulüp takımları kadar iyi futbol oynayamıyor.

    İngiltere Milli Takımı’nın Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası’nda oynadığı maçlara bakın...

    Hiçbir maçta karşımızda bir Manchester City performansı göremedik.

    İspanya şampiyon olduğu zamanlar bile bir Barcelona futbolu oynayamadı.

    Fransa, Dünya Kupası’nı kaldırırken ondan bir PSG futbolu izlemedik.

    O nedenle çoğumuz en az bir iki kere kendimize şunu demişizdir:

    Keşke Dünya Kupası’na İngiltere Milli Takımı olarak Liverpool veya City gitse...

    İspanya yerine Barcelona veya Real Madrid...

    ŞENOL HOCANIN MİLLİ TAKIMI BEŞİKTAŞ G.SARAY VE FENER’DEN İYİYDİ

    Şenol Hoca ve takımı son iki maçta işte bu yerleşik Avrupa inancını yıktı. Seyrettiğimiz milli takım, Türkiye’deki bütün kulüp takımlarından daha iyi bir futbol oynuyordu.

    Takımın performansı, şu an ligde birinci sırada yer alan Beşiktaş’tan iyidi.

    İkinci Galatasaray ve üçüncü Fenerbahçe’den de iyiydi.

    GÜNEŞ’İN SADECE GİYİM TARZINDA GUARDİOLA OLDUĞUNU SANMIŞTIM

    Maçın 59’uncu dakikasında üçüncü golü attığımızda aklıma 2017 yılında Şenol Güneş için yazdığım bir yazı geldi... Başlığı şöyleydi:

    “Şenol Güneş giderek Mourinho ve Guardiola tarzına geçiyor.”

    Bunu o günlerde Şenol Hoca’nın giyim tarzındaki değişikliğe bakarak söylemiştim.

    Kısa ceketler. Beyaz düğmeler, cep mendilleri, kalın kemer, eskitilmiş jeanler, kahverengi ayakkabılar...

    Bu yazıyı onun kulübedeki tarzını anlatmak için yazmıştım.

    Ama şimdi görüyorum ki Şenol Hoca sahada da bir Guardiola ve Mourinho tarzı yaratmış.

    TAKIMIN ÇOĞU AVRUPA’DA OYNAYAN ÇOCUKLAR OLDUĞU İÇİN Mİ BÖYLE?

    Peki nasıl oluyor bu? Gece bu gözlemimi bir arkadaşıma açtığımda bana şunu söyledi:

    “Tamam da şu an sahadaki 11’in çok büyük çoğunluğunun Avrupa takımlarında oynayan çocuklar olduğunu unutma.”

    “Tamam ben onu unutmayayım ama sen de şunu unutma” dedim:

    “Bu çocukların her biri başka teknik direktörlerin yönetiminde, farklı sistemlerle oynuyorlar. Şenol Hoca bu farklı insanlardan nasıl bir ‘çok başarılı kulüp takımı performansı’ yarattı?”

    BU PEFORMANS HAFİFE ALINMASIN

    Evet, sahadaki 11’in büyük bölümünün Avrupa takımlarında oynamasına bakıp, milli takımın performansını hafife almak yanlış.

    Önceki gece karşımızda Avrupa’nın makus ‘ulusal takım sendromunu’ yıkan ‘takım ruhuna’ sahip yepyeni bir Türk Milli Takımı vardı. En önemlisi, karşımızdakiler de öyle hafife alınacak takımlar değildi.

    DEMEK Kİ EL CLASİCO KEYFİNDE BİR MİLLİ MAÇ SEYREDEBİLİRMİŞİZ

    Tebrikler Şenol Hoca... Tebrikler milli futbolcularımız...

    Bana ve hepimize nihayet Premier League derbisi kalitesinde bir milli maç seyrettirdiniz.

    Demek ki bir milli maç da ‘El Clasico’ kadar güzel olabilirmiş.

    İnanın sonuçtan bile daha önemli olan işte bu...

    <iframe width="727" height="422" src="https://www.youtube.com/embed/f5W4OiOrUgA" title="YouTube video player" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture" allowfullscreen></iframe>

    250 TL'ye varan "Hoş geldin bonusu" sadece Misli.com'da! Hemen üye ol...

    Yazının devamı...

    23 Haziran'da bu paranın üzerinde bu 'muamma' çocuğun resmi olacak

    Yani geçen cuma...

    İşte tam o gün dünya başka bir konuyu konuşuyordu.

    *

    Bundan 3 ay sonra...

    Tam tarihiyle 23 Haziran günü İngiliz Merkez Bankası 50 pound’luk yeni bir banknot çıkaracak.

    Bunun bir tarafında İngiltere Kraliçesi’nin resmi olacak...

    Öteki tarafında ise Alan Turing isimli birinin fotoğrafı...

    Yanda çocukluk resmini gördüğünüz insanın 41 yaşındaki halinin bir fotoğrafı olacak...

    Hikâyemiz işte bu Alan Turing üzerine...

    *

    Alan Turing bir matematikçi...

    İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Savunma Bakanlığı tarafından göreve çağrılan bir bilim insanı.

    Bakanlık Nazi ordusunun iç haberleşmesinde kullandığı şifrelerin kırılması için bir uzman ekip oluşturuyor.

    Bu “şifre kırıcı” ekibe çalıştığı yer dolayısıyla “Bletchley Park Grubu” deniyor.

    Alan Turing işte bu ekibin en önemli kişisi...

    *

    Enigma (Muamma) adını verdiği bir makine yapıyor... Bir tür bilgisayar yani...



    Ve bununla Alman ordusunun en kuvvetli haberleşme şifresini kırıyor.

    Böylece İngiliz ordusu Almanların yapacağı operasyonları önceden öğreniyor ve İkinci Dünya Savaşı’nın kazanılmasında onun kırdığı bu şifrenin çok önemli bir etkisi oluyor.

    *

    Ancak bakın savaştan sonra ne oluyor... İngiltere’de Kraliçe Victoria döneminden kalma bir kanun var.

    Eşcinselliği suç sayıyor.

    1952 yılında bazı muhbirler Alan Turing’in “eşcinsel” olduğunu ihbar ediyorlar.

    Turing yargılanıyor ve önüne iki seçenek konuyor.

    Ya hapse gidecektir... Ya da kimyasal kastrasyonu kabul edecektir.

    Yani cinselliği öldürülecektir.

    Hapse girmekten korkan Turing kastrasyonu kabul ediyor ve cinsel duyguları öldürülüyor.

    *

    Turing 2 yıl sonra öldü.

    Henüz 41 yaşındaydı...

    Öldüğünde başucunda ucu ısırılmış bir elma bulundu.

    Bir iddiaya göre, üzerine zehir sürdüğü elmadan bir ısırık almış ve intihar etmişti...

    Kırdığı şifre ile İkinci Dünya Savaşı’nın erken bitmesi ve dolayısıyla milyonlarca insanın hayatının kurtulmasına hizmet eden bir bilim insanının ölümü işte böyle oldu...

    İngiltere, vatansever bir evladına yaptığı bu büyük vicdansızlığı ve vefasızlığı 2013 yılında, yani ölümünden 59 yıl sonra tamir edecektir.

    Önce Kraliçe ondan İngiltere adına özür dileyecek...

    2017 yılında ise onun adını taşıyan bir kanunla geçmişte bu nedenle mahkûm edilen insanların itibarlarını iade edecektir.

    Ve son olarak, o Alan Turing’in resmi, 23 Haziran 2021 gününde çıkacak olan yeni 50 pound’luk banknotun üzerinde yer alacak...

    *

    Bu arada bir ayrıntı daha...

    Bir iddiaya göre dünyanın en büyük teknoloji şirketi Apple’ın logosundaki bir parçası ısırılmış elma da Alan Turing’den esinlenmiş olabilir...

    *

    Tarih işte böyle bir şeydir...

    Genellikle bugün, sokaklarda işitme özürlü insanları döven maganda bozuntuları tarafından değil, geleceğin vefalı insanları tarafından yazılır.

    FİLMİ DE YAPILDI

    -ALAN Turing’in hayatı, 2014 yılında gösterime giren “Imitation Game” adlı filmin de konusu oldu.

    Filmde Turing rolünü ünlü İngiliz aktörü Benedict Cumberbatch oynadı.

    Film Türkiye’de “Enigma” adı altında gösterildi.

    1- DÜNYANIN EN BÜYÜK STİL İKONUNUN HAYATINI ÇAPKINLIK KURTARMIŞ

    DÜNYANIN
    hiçbir aktörü Steve McQueen kadar stil ikonu olmamıştır.

    Bugünün en ünlü gözlük markalarından Persol, hâlâ tanıtım yüzü olarak onu kullanıyor. Amerikan havacı ceketlerinin sembolü hâlâ o...

    İşte o Steve McQueen’in hayatının bir kesitini anlatan “A Man and Le Mans” adlı belgesel Türkiye’deki streaming platformlarda da gösterilmeye başlandı.

    McQueen araba yarışlarına çok meraklıydı...

    Kendisi de sürücüydü ve hayatının en büyük projesi, Fransa’daki Le Mans yarışı ile ilgili bir film yapmaktı ve bu belgesel işte o filmin çekimi sırasında olup bitenleri anlatıyor.

    Bu belgesel sayesinde Steve McQueen’in az kişi tarafından bilinen bazı yanlarını da öğrendik.



    2- BİR ERKEK ÖĞLE YEMEĞİ SAATİNDE KAÇ KADINLA BİRLİKTE OLABİLİR

    ÜNLÜ
    aktör meğer çok bilinen bir çapkınmış. Ama öyle böyle bir çapkınlık değil...

    Doymak bilmeyen bir bağımlılık onunki...

    Yakın çevresindeki arkadaşlarına göre haftada en az 12 kadınla birlikte oluyormuş.

    Sette onunla çalışanlardan birinin anlattığına göre öğle yemeği saatinde çekime ara verildiğinde her defasında iki kadınla karavana girip bütün öğle saatini orada geçirirmiş.

    3- O GECE MANSON KATLİAMINDAN SON ANDA BİR KADIN KURTARMIŞ

    HOLLYWOOD
    tarihinin en karanlık sayfalarından biri, Charles Manson adlı bir tarikat reisi ve müritlerinin sinema oyuncusu Sharon Tate’in evine giderek herkesi öldürdüğü geceydi.

    İşte o geceye Steve McQueen de davetliymiş.

    Daveti de onun en büyük çapkınlık arkadaşı olan Jay Sebring adlı bir kuaför yapmış...

    McQueen “Tamam geliyorum” demiş ama gitmeden yarım saat önce bir kadın arayıp “Bana gel” deyince dayanamayıp ona gitmiş.

    O gece arkadaşı Jay Sebring de öldürülenler arasındaydı ama ünlü aktör kadın bağımlılığı sayesinde katliamdan kurtulmuştu.

    4- HAFTADA 12 KERE EŞİNİ ALDATAN ADAMI EŞİ BİR KERE ALDATINCA

    MCQUEEN
    1956 yılında bir sahne sanatçısı olan Neile Adams’la evlendi...

    Ama daha ilk aylardan itibaren başka kadınlarla olmaya başladı.

    Sayısız ilişkisinden sonra bir gün Le Mans’taki filmi çekerken karısı da yanına gelmiş.

    Bir gece içtikten sonra karısına “Senin hiç ilişkin oldu mu” diye sormuş.

    Karısı önce inkâr etmiş ama McQueen ısrar edince “Evet bir kere oldu” demiş.

    Deliye dönen McQueen, silahını çekerek karısının kafasına dayamış ve kim olduğunu sormuş.

    Karısı adamın adını vermeyince tabancasının horozunu kaldırmış, içkili eşinin bu halinden korkan karısı da ilişkide bulunduğu erkeğin adını vermiş.

    Alman asıllı ünlü aktör Maximilan Shell’miş..

    Karısını her hafta 12 kadınla aldatan aktör, bir iddiaya göre Neile Adams’a şiddet uyguladıktan sonra oteli terk etmiş.

    Sabah döndüğünde sakinleşmiş ama hiç kimsenin beklemediği bir şey yapmış.

    Menajerine, hemen Maximilan Shell’i arayıp, Le Mans filminde bir rol teklif etmesini söylemiş.

    Ancak Maximilan Shell o sırada başka bir film çektiği için kabul etmemiş.

    Muhtemelen hayatı da bu sayede kurtulmuş.

    5- HERKES JIM MORRISON DEDİ AMA İSA’NIN YERİNDE BAKIN KİM VAR

    GEÇEN cuma sormuştum:

    “Son Yemek” tablosunu rock müzik sanatçıları ile yeniden çizseniz Hz. İsa’nın yerine kimi oturturdunuz?

    Bu soruyu geçen hafta Pinterest’te gördüğüm bir ilüstrasyona dayanarak sormuştum.

    Çok sayıda mesaj geldi...

    Yüzde 75’i Doors’un efsane solisti “Jim Morrison’u oturturduk” diyordu...




    Ancak ilüstrasyonu yapan kişi Hz. İsa’nın yerine Nirvana’nın intihar eden solisti Kurt Cobain’i koymuş.

    Soluna Mick Jagger’i oturtmuş. Onun yanında Led Zepplin’in Robert Plant’ı var.

    Sağında ise Guns&Roses’ın Axl Rose’u oturuyor.

    Jim Morrison arkasında ayakta U2’nun solisti Bono’nun yanında.

    Öbür tarafta ayakta Led Zepplin’in öteki üyesi Jimmy Page’i görüyorum... Doğrusu gözüm bir Keith Richards’ı da aradı.

    6- ÇAĞDAŞ MODADA BİR DEVRİM GÜNÜ

    21’İNCİ yüzyılın en önemli tasarımcılarından Raf Simons, Prada için tasarladığı ikinci koleksiyonunu geçen çarşamba günü sundu.

    Sonbahar 2021 koleksiyonu bana göre moda âleminde bir devrimdi.



    Marc Jacobs’un 2008’de Louis Vuitton için hazırladığı yaz koleksiyonu dünya moda tarihine geçmişti.

    Orada sanatçı Richard Prince’le birlikte klasik sağlık görevlisi kıyafeti ile 12 modeli, ağızlarında maskeyle sahne çıkarmıştı.

    Şimdi geriye bakınca sanki COVID’in gelişini anlatan bir tasarım gibi görünüyor insanın gözüne.

    Raf Simons’u doğrusu Dior’da başarılı bulan çok insan vardı ama benim için Dior hâlâ Galliano’ydu...

    Ancak Raf Simons’un Prada için yaptığı bu koleksiyonu çok sevdim.

    Aşırı bol giysiler ve erkekle kadın giyimi arasındaki sınırları iyice azaltan çizgiler bana 21’inci yüzyılın istikametini gösterdi.

    Hem kadın hem erkekte kilim desenli taytlar ve mankenlerdeki hünsa görünüm ve erkeklerde resmen Beatles saçlar harikaydı.

    Ayrıca hem kadın hem erkek koleksiyonunu gösteren videolar gerçek bir modern sanat eseriydi.

    Yazının devamı...

    Gönüllü istihbaratçı... Üzerinde çift ay işareti yok diye şunları hafife almayın

    Yani önceki gün, biz Türkiye’de TBMM Başkanı’nın “Tek imza ile Montreux’den bile çekilebiliriz” açıklamasının yarattığı depremi yaşarken...

    Atina’da çok önemli bir şey oldu...

    Atina Büyükelçiliğimiz ve MİT’in yazdıkları raporlarda şu ayrıntılar var mıydı bilmiyorum...

    Ama ben şahsi istihbaratımı yaptım ve yazıyorum...

    İstihbarat dediğim de öyle gizli kapaklı bir şey değil...

    Açık ve herkesin önünde olup biten şeyler.

    Önce bir Google araması, sonra da Hürriyet’in Atina büro şefi Yorgo Kırbaki ile sohbet...

    Bence herkesin dikkatle okuması gereken Atina raporumu sunuyorum...

    Üzerinde çift ay işareti (çok gizli) yok diye hafife almayın...




    1- YUNANİSTAN BU YIL KURTULUŞ VE KURULUŞ GÜNÜNÜ NASIL KUTLADI

    25 Mart 1821, Yunanistan’ın “Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bağımsızlık mücadelesini” başlattığı gün...

    Yunanistan geçen perşembe günü işte bu bağımsızlığın 200’üncü yılını kutladı.

    Aslında bütün ülkede büyük törenler yapılacaktı ama pandemi nedeniyle halkın katılacağı törenler yapılmadı.

    Halk ellerinde bayrak balkonlarından izledi törenleri...

    Ancak halkın katılmadığı bu törenlere öyle katılımlar oldu ki...

    Biz bu 24 saatten çıkan mesajları çok iyi değerlendirmeliyiz.

    2- HALKIN KATILMADIĞI TÖRENE KİM KATILDI

    YUNANİSTAN’ın Osmanlı’ya karşı bağımsızlığını kazandığı günün törenlerine özellikle 4 devlet kuvvetli bir şekilde katıldı.

    - İngiltere’den Prens Charles ve eşi Camilla...

    - Rusya Başbakanı Mikhail Mishustin.

    - Fransa ise ilginç bir şey yaptı. Dışişleri Bakanı’nı değil, Savunma Bakanı Florence Parly’yi gönderdi.

    Bir üst düzeyi daha var:

    - ABD Başkanı, Fransa Cumhurbaşkanı, İsrail Cumhurbaşkanı videolu mesajlar gönderdi.

    İsrail Cumhurbaşkanı’nın mesajı Yunanca “Nice senelere” cümlesi ile bitti. İsrail daha da güçlü bir mesaj verdi.

    Cumhurbaşkanı dışında başbakan, Knesset yani parlamento başkanı ve dışişleri bakanı da ayrı
    ayrı mesajlar
    gönderdiler.

    3- PRENS CHARLES’IN YEMEKTE YUNANCA SÖYLEDİĞİ SÖZLER

    Prens Charles ve eşi Cornwell Düşesi Camilla ayrıca akşam verilen yemeğe katıldılar. Prens Charles yemekte yer yer Yunanca yaptığı konuşmada babasının Korfu Adası’nda doğduğunu, büyükannesinin Yunan olduğunu vurguladı.

    Asıl dikkatimi çeken ise Charles’ın şu sözleriydi:

    “Yunan medeniyeti bizim Batı medeniyetimizin ve demokrasimizin temelidir...”

    Çok önemli bir başka ayrıntı da şu:

    Prens Charles’ın bu sözleri ertesi gün Amerikan ordusunun yayın organı Stars and Stripes’daki haberde de dikkatle vurgulandı.

    Böylece 200 yıl sonra “Yunan ve Batı medeniyeti kavramlarının kardeşliği” vurgusunu yeniden işitmeye başladık.

    Yani yemekte tam bir “Lord Byron ruhu” hâkimdi...

    4- TÖRENDE HAVADA AMERİKAN F-16’LARI, YERDE PATRIOTLAR

    PERŞEMBE
    günü yapılan törenle ilgili çok ilginç iki açık istihbarat bilgisi...

    Atina’daki törene, İtalya’dan kalkan Amerikan F-16 uçakları da katılmış ve tören sırasında uçmuşlar.

    Kaynağını da açıklayayım.

    Amerika Birleşik Devletleri’nin Atina Büyükelçisi...

    Büyükelçi, tören sırasında Amerikan F-16’larının da Yunan uçaklarıyla birlikte uçmasını gururla anlatıyordu.

    Yetmedi ertesi gün Amerikan ordusunun Stars and Stripes adlı gazetesi de aynı bilgiyi aktardı...

    Ayrıca törende Yunan ordusunun tankları ve helikopterleri dışında Patriot bataryaları da geçmiş.

    ABD ve NATO Türkiye’deki S-400 füzelerini konuşurken Yunan bağımsızlık töreninde, bir Sovyet Ekim Devrimi töreni manzarası ile, Patriot füze bataryalarının da geçmesi de ilginç bir gösteriydi...

    5- TÖRENDEKİ RAFALE UÇAKLARI KİMİN ENVANTERİNDE, FRANSIZ MI YUNAN MI

    TÖRENDE
    ayrıca Fransız yapımı 4 yeni Rafale uçağı da uçtu.

    Bu uçaklar kime aitti?



    Fransız ordusuna mı yoksa Yunan ordusuna mı...

    Uçan uçaklar Yunanistan’ın Fransa’dan aldığı 4 yeni Rafale savaş uçağıydı.

    Ancak bu uçaklar henüz Yunanistan ordusunun envanterine geçmemişti.

    Yani hâlâ Fransız şirketin mülkiyetindeydi.

    Törende ayrıca Prens Charles ve Camilla’yı Atina’ya getiren uçağın aidiyet kimliği de ilginçti:

    “Royal Air Force Voyager...”

    Yani Kraliyet Hava Kuvvetleri...

    Tören sırasında İngiliz Hava Kuvvetleri’ne ait o uçak da uçuş yaptı...

    6- HAVADAKİ UÇAKLAR VE LİMANDAKİ ÜÇ FİRKATEYN NE ANLAMA GELİYOR

    OSMANLI
    Devleti’ne karşı başlatılan bağımsızlık hareketinin 200’üncü yıl töreni sırasında sadece havadaki üç ayrı ülkenin askeri uçağı yoktu.

    Ayrıca Pire Limanı’nda da üç ayrı ülkenin ordularına ait üç firkateyn demirlemişti.

    Amerikan, Rus ve Fransız deniz kuvvetlerinin firkateynleriydi bunlar.

    Bir ülke bağımsızlık gününü kutlarken, bağımsızlığının en büyük sembolü olan askeri resmi geçidinde havada ve denizde yabancı unsurların bulunması sembolik bir çelişki değil mi...

    Öyleyse ne anlama geliyor bu?

    7- GÖNÜLLÜ İSTİHBARATÇININ GÖREV SONU DEBRİEFİNGİ

    EVET
    gönüllü istihbaratçı olarak “200’üncü yıl törenleri ile ilgili” istihbarat bilgilerim bunlar.

    Şimdi görev sonu raporumu ve analizimi sunayım:

    Hepimiz biliyoruz ki, Yunanistan bağımsızlığı Lord Byron gibi aydınların oluşturduğu uluslararası entelektüel bir ortak cephede başladı.

    Savaş meydanında ise Rusya, İngiltere ve Fransa’nın desteği vardı.

    Üstelik artık yanlarında bir İsrail ve Mısır da var...

    Suudi ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin F-16’ları da Girit’i neredeyse sürekli üs haline getirdi...

    Kime karşı bütün bu gösteriler...

    Acaba biz son yıllarda televizyonlarda “Kuruluş Ertuğrul hikâyemizi” yeniden yazarken, Yunanistan da aynı şeyi mi yapmaya başladı?

    Acaba bu törenlerle “18’inci yüzyıldaki bu Lord Byron ittifakının” yeniden kurulduğu mesajı mı veriliyor...

    Doğu Akdeniz’de Türk bayrağının daha fazla dalgalanmaya başlamasına mı...

    Ben “çift aysız” açık istihbarat raporumu sunuyorum.

    Değerlendirmesi uzmanlara ait...

    Ama bildiğim bir şey var...

    Böyle bir cephe varsa, Türkiye buna karşı ancak güçlü bir demokrasi, insan hakları, adalet ve güçlü bir ekonomi ile cevap verebilir.

    O nedenle yazdığım bu gönüllü istihbaratçı raporunu Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı’nın da dikkatle okumasında yarar var.

    Çünkü bu mesele tek imza ile halledilecek bir mesele değil...

    NİŞANTAŞI
    CEM HAKKO’NUN POST-COVID SHOWROOM’U

    TÜRK
    giyim sanayi ve “fashion” (moda) anlayışının hiç şüphesiz en efsane ismi Bay Vitali’dir...

    Yani Vakko’nun kurucusu Vitali Hakko...



    O ölünce çok genç denilebilecek bir yaşta işin başına geçen Cem Hakko’nun ne yapacağını büyük merakla izledim...

    Daha ilk günden beni şaşırttı... Özel radyoların başladığı yıllarda büyük vizyonla Power radyo grubunu yarattı...

    Sonra da Vakko’yu Bay Vitali’nin bıraktığı noktadan çok daha ileri götürdü... Pandemi sırasında Nişantaşı’nda yeni bir mekân açtı...

    Korona sonrası hayatımız nasıl olacak sorusuna yanıt ararken, online dışındaki fiziki mekânların yeni çıtasını da çiziyor.

    *

    Mesela restoranının tasarımı... McKinsey geçen hafta yayınladığı “Post-COVID Dining” yani “COVID sonrası restorana gitme eğilimi” raporunda şunu vurguladı.

    Kapalı mekânlara tam dönüş artık hayal olabilir.

    Çünkü insanlar hem hijyen hem de psikoloji olarak yeni bir donanım isteyecekler. Vakko’nun iç tasarımını yapan mimarlar bu psikolojiyi çok dikkate almışlar. Oturup bu psikolojiyi hissetmeye çalıştım.

    Aydınlık ve masalar arasındaki mesafe insana güven ve rahatlık veriyor.

    Ayrıca binanın ışığı, koleksiyonların tasarımı ve sergilenişindeki modernite Avrupa’da belki hiçbir yerde göremeyeceğiniz kadar ileri.

    *

    Kısaca bu yeni mekân Nişantaşı’nda son yıllarda gerileyen hayat tarzını yeniden güçlendirecek bir gelişme.

    NİŞANTAŞI VE BAĞDAT CADDESİ UPPER CİHANGİR GETTOSUNDAN FARKLILAŞIYOR

    SON
    iki haftada bana umut veren iki ayrı yeni mekânı gezdim.

    Biri Mudo’nun Bağdat Caddesi’nde açtığı yeni yerdi...



    Öteki ise Vakko’nun yeni Nişantaşı merkezi...

    *

    - BİR: Dikkat edin bunlara “mağaza” demiyorum.

    Çünkü ikisi de mağazanın çok ötesinde iki ayrı yeni konsept...

    Bir tür “Post-COVID hayat tarzı merkezi...”

    *

    - İKİ: İkisi de büyük yatırım yapılarak hazırlanmış mekânlar.

    Şu pandemi sırasında herkes küçülürken, içine kapanırken, sadece online satışlara ağırlık verirken, iki köklü kuruluş resmen vatanseverce bir kararla fiziki satış mekânlarına yatırım yapmışlar.

    BAĞDAT CADDESİ
    MUDO’NUN İKİNCİ KUŞAĞI SANATI POST-COVID MEKÂNA SOKUYOR

    ANLATACAĞIM
    ikinci mekân Mudo’nun Bağdat Caddesi’ndeki “post-COVID dönemi yeni merkezi... Vakko gibi Mudo’da da yeni
    kuşak işbaşına geçti.

    Kurucu baba Mustafa Taviloğlu geri planda danışman olarak duruyor ama işin yönetimi artık oğlu Ömer Taviloğlu ve kızı Aslı Taviloğlu’nda...

    Ömer Taviloğlu döneminin ilk büyük adımı Maslak’taki yeni Concept mağazasıydı...

    Pandemi döneminde böyle bir yatırımı yapmak gerçekten çok önemli ve fedakârca bir şeydi.



    *

    Mudo şimdi Bağdat Caddesi’nde de giyim konusunda olağanüstü bir mekân açtı...

    Bir kere yeni erkek ve kadın koleksiyonu çok güzel...

    Ama daha önemlisi, mağazaya ruhunu veren yepyeni bir tasarım anlayışı....

    Bir üçüncü faktör ise içeride çok önemli beş tablonun bulunuşu...

    Bu tablolar için, “Sergileniyor” ifadesini kullanmayacağım. Çünkü tablolar bu yeni mekânın ayrılmaz parçası haline gelmişler...

    *

    Mudo’nun bu yeni mekânı bana göre giderek yükselen Bağdat Caddesi’nin çıtasını da yukarı çekiyor...

    Ayrıca içeride bu yeni anlayışla tam uyumlu harika bir kitapçı ve patisserie var...

    Yani burası da sadece bir giyim merkezi değil, aynı zamanda post-COVID bir yeni bir yaşama alanı...

    Yazının devamı...

    Son 24 saatte ne oldu da bu kadar safça umutlandım

    Açıkça söyleyeyim, parti mitingleri de, parti kongreleri de bana artık eskimiş bir siyaset anlayışının nostaljik kalıntıları gibi görünüyor.

    Ancak son 24 saatte iki ayrı partide iki ayrı gelişmeye baktım ve yazmaya karar verdim.

    *

    AKP kanadında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir cümlesi: Ve arkasından yeni AKP yönetimine giren bazı isimler bana umut verdi.

    *

    Öğleden sonra ise CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşması...

    “Gelin helalleşelim ve yeni bir Türkiye kuralım” mesajı... “Herkes hata yapabilir. Yeni bir siyaset anlayışını birlikte inşa edebiliriz” sözleri... Son günlerin en önemli cümleleri bunlar...

    Hayal mi kuruyorum...

    Kurmak istiyorum.

    Çok mu safım... Saf olmak, inanmak istiyorum.

    *

    Ama herkese aynı duyguyu tavsiye ediyorum.

    Hayal kurun... Saf olun... Bir şeye inanın...

    Kurtuluşumuz burada...

    Bugün önce AKP’de yönetime gelen yenilerden başlayacağım.

    2) CUMHURBAŞKANI’NIN BİR CÜMLESİNİ NOT ETTİM

    CUMHURBAŞKANI Erdoğan kongrede “Artık dostlarımızı arttıracağız” dedi...

    Bence iyi bir cümle...

    Ayrıca konuşmada bölge ülkeleri ile ilgili ağır ifadelerin olmaması da güzel bir işaret.

    Bunu da dış politika meselelerinin artık iç politikada daha dikkatle kullanılacağı biçiminde yorumladım.

    Kısaca bunları Türkiye’nin yalnızlığını azaltacak adımların atılacağı şeklinde yorumladım.

    3) ‘DÜŞMAN AZALTIP DOST ÇOĞALTALIM’ DİYEN URLALI HEMŞERİM DE GİRDİ

    BAŞINDAN beri Binali Yıldırım’ın sakin ve barışçı üslubunu seviyorum. Kısa başbakanlığı sırasındaki “Düşman azaltıp, dost çoğaltma” sloganını çok umut verici bulmuştum.

    Aynı zamanda “iş yapan” bir insandır. Tabii bir de şu var.

    Binali Bey İzmir belediye başkan adayı olduktan sonra Urla’dan ev aldı.

    Yani Urlalı bir hemşerimin yönetime girmesinden bu nedenle de memnunum.

    Partide Erdoğan sonrasında en üst iki görevden birine onun gelmesini de sevdim.



    4) KULİN’İN ‘PARTİ KAPATMAK YANLIŞ’ DİYEN MEKTUP ARKADAŞI DA YÖNETİMDE

    AYŞE Böhürler muhafazakâr kanatta eskiden beri en ilgiyle izlediğim aydınlardan biri.

    Olaylara yaklaşımında hep adil bir duruşu var.

    Barışçı bir üslup kullanıyor. Yaptığı televizyon programında konuşmacı seçiminde hiçbir zaman fanatik ve tarafgir bir tercihe yönelmiyor. Bana göre muhafazakâr kanadın en etkili kadınlarından biri.

    Son olarak yazar Ayşe Kulin’le açık mektuplaşması çok konuşuldu.

    Kamuoyu önünde birbirlerine söz verdiler:

    Birileri çıkıp Ayşe Kulin’in başını zorla örttürmeye, bir başkaları ise Ayşe Böhürler’in başını zorla açtırmaya kalkarsa... Birbirlerine destek olacaklar.

    En önemlisi de “Parti kapatma yanlış” diyebilen bir entelektüel.

    Yönetime girmesi elbette çok iyi oldu.




    5) FESTİVAL AFİŞİNE LİLİTH’İN TABLOSUNU KOYDURAN BAŞKAN DA YÖNETİMDE

    PARTİ yönetimine girenlerden biri de eski Antalya Belediye Başkanı Menderes Türel. Onu Antalya’ya ilk defa belediye başkanı seçildiği günden beri izliyorum. Partizan olmayan tutumu ile herkese açık bir siyaset anlayışı var. Yapıcı bir insan. Müzikle ilgileniyor. Piyano çalıyor. Bence yönetime girmesi herkes için iyi oldu.

    İstanbul Sözleşmesi’nin tartışıldığı şu günlerde onun da geçmişinde güzel bir kadın hikâyesi var. Antalya Film
    Festivali’nin afişine Ahmet Güneştekin’in “Lilith’in İntikamı” adlı çalışmasını koydurdu. Lilith, “İkimiz de topraktan yaratıldık ve eşitiz” diyerek Adem’e karşı çıkan belki de ilk MeToo kadını.

    Eşitlik uğruna cennetin bütün nimetlerini reddeden bir savaşçı... İşte o tabloyu afişe koyduran insan da AKP yönetiminde.

    6) ‘İKİ KIZIMIN BAŞINI KİMSE ZORLA ÖRTTÜREMEZ’ DİYEN BAŞKAN DA YÖNETİMDE

    MEHMET Özhaseki, Kayseri Belediye Başkanlığı’nda yaptığı güzel ve cesur şehircilikle hepimizin ilgisini çekmiş bir siyasetçi. Özellikle son seçimde Ankara Belediye Başkanlığı’na adaylığını koyduktan sonra daha da iyi tanıdım. Bana göre muhafazakâr kesimin en yapıcı insanlarından biri.

    Belediye başkanlığı sırasında yaptığımız sohbette bana neler demişti:

    Demişti ki: “Görün bakın Ankara’da öyle şeyler yapacağım ki CHP’li başkanların bile rol modeli olacağım.”

    Demişti ki: “Toplumun her alanında siyasetten başlayıp mesleklere kadar büyük bir değişim arzusu var. Bunu anlamayanlar kaybolup gider.”

    Demişti ki: “Eğer bir şehirde kültür, sanat, spor, meşru eğlence, müzik olmazsa o şehir kocaman bir huzurevine döner. Ankara eğlencesini kaybetmiş.”

    Demişti ki: “Bu şehirde Kızılderili müziği bile çalacak.”

    Demişti ki: “Evlendiğimizde eşimin başı açıktı, sonra kendi isteği ile örtündü. Çok aydın bir insandır. Üç kızım var. Birinin başı örtülü, ikisininki açık. Bu dünyada kimse ne iki kızımı kendi isteği dışında başını örtmeye zorlayabilir, ne de öteki kızımın başını açmaya zorlayabilir.”

    İşte o gün bana bunları söyleyen bir siyasetçi AKP yönetimine girdi. Önemli bir kazançtır.

    HER GÜN SERGİNİN ÖNÜNDE KUYRUKTA BEKLEYENLERE SAAT 15.00’TE NE DENİYOR

    SERGİNİN ikinci günü gezmeye giden Mustafa Taviloğlu, bana binanın üstünden çekilmiş bir fotoğraf attı.

    Aşağıda galerinin kapısından başlayıp gerilere doğru uzayan ve sonra bir sokak arasında kaybolan uzun bir kuyruktu bu...

    Refik Anadol’un Plevneli Galerisi’nde açılan “Makine Hatıraları: Uzay” sergisinin kuyruğu...

    *

    Refik Anadol, Ahmet Güneştekin’le birlikte Türkiye’nin yurtdışında en iyi tanınan sanatçılarından biri...

    Yıllar önce Sabancı Müzesi’nde açılan Picasso sergisinden sonra gördüğüm en uzun kuyruktu bu...

    Galerinin sahibi Murat Pilevneli anlattı.

    Her gün öğleden sonra saat 15.00 civarında kuyrukta bekleyenlere artık beklememelerini söylüyoruz.

    Pandemi nedeniyle izlemeye gelenler ikişer üçer kişilik gruplar halinde salonlara alınıyorlar...

    O nedenle belli bir saatte kuyruğun belli bir noktasından itibaren bekleyenlere şu söyleniyor:

    “Artık beklemeyin...”

    Pandemi nedeniyle insanlar salonlara ikişer üçer kişilik gruplar halinde alındığı için, bir noktadan sonra beklemenin yararı olmuyor.

    *

    Refik Anadol son yıllarda çoğumuzun hayranlıkla izlediği bir video tasarım sanatçısı...

    Los Angeles’ta oturuyor ama Türkiye’de de bir ekibi var.

    Onun gezdiğim ilk sergisi beynin hareketleri üzerineydi.

    Çok etkilenmiştim.

    Ama bu defaki artık onu da kat kat aşmış...

    BU BİR SERGİ DEĞİL, ADINI KOYAMADIĞIM BAŞKA BİR ŞEY

    Önceki gün seyrettiğim bu “şeyi” bir sergi olarak nitelemek yanlış.

    Yapay zekâ, yaratıcılık ve mimarinin kesiştiği noktada bambaşka bir şey bu...

    Sanatın yepyeni ve çok yaratıcı bir formu.

    *

    Sanat böyle olunca “galeri” kavramı da değişiyor.

    Dolapdere’deki bu mekân artık bildiğimiz bir galeri değil. İçindeki sanatla bütünleşerek, onun ayrılmaz parçası haline gelmiş bir tasarım bu mekân.

    Yani mekân da sanat olmuş.

    *

    Eser ve mekân böyle dönüşünce, sanatın karşısındaki insan da bulunduğu yerden ayrılıp artık bu bütün gösterinin parçası haline geliyor...

    *

    Sonunda sanat sadece estetik bir şey olmaktan çıkıp aynı zamanda bir tür meditasyona dönüşüyor.

    ADINI VEREREK SPONSORLARA TEK TEK TEŞEKKÜR ETMEK İSTİYORUM

    TEKNOLOJİSİYLE, müziğiyle, video enstalasyonlarıyla, mekânıyla çok büyük bir proje bu...İddia ediyorum daha şimdiden bu yılın en önemli sanat olayı.

    Sadece Türkiye’de değil, pandemiden bitap düşmüş dünyada da çok konuşulacak, ses getirecek ve İstanbul’un adını anlatacak bir olay.

    Böyle bir projenin altından bir galerinin tek başına kalkması mümkün değil.

    Belki de 1 milyon dolara kadar uzanabilecek devasa bir proje... Pandeminin ortasında, yani bütün bütçelerin kısıldığı bir dönemde bazı kuruluşlar bu projeye destek vermişler.

    O nedenle fahri ombudsmanların parmak sallamalarını zerre kadar umursamadan bu projeye destek veren 3 temel sponsorun adını vereceğim.

    İstanbul Büyük Şehir Belediyesi...

    Borusan Otomotiv...

    Samsung...

    Bunun dışında küçük sponsorlar da var...

    Hepsine çok teşekkür ediyorum.

    Sadece sanata değil, Türkiye’ye de çok büyük hizmet yapmışlar.

    İLK ‘ZOOM’SUZ CUMA’ VE ‘HAPPY HOUR’UN DÖNÜŞÜ

    SON zamanlarda hangi arkadaşımı arasam “Zoom toplantısındayım” diyor. Dün New York Times’ta okudum.

    Şirketlerde bir “Zoom yorgunluğu” başlamış.

    Ne yalan söyleyeyim bende bile başladı.

    İşte o nedenle “Zoom free friday” kavramı doğmuş.

    Yani “Zoom’suz cuma...”

    İlk uygulayan da Citibank olmuş.

    Bundan böyle pandemik yorgunluğu önlemek için cuma günlerine hiç Zoom toplantısı koymayacaklarmış.

    Belki Zoom yerine cuma akşamüzerleri yapılan “happy hour”lar için bir formül de bulunabilir.

    Yarın ve pazar günü bu köşede
    SAKURA HAFTA SONU ÇOK EĞLENCELİ KONULAR

    YANIMDAKİ BORNOZLU KADIN KONUŞACAK MI: Sharon Stone’un çok tartışılan hatıra kitabında benimle Los Angeles’ta geçirdiği o bornozlu günü ve geceyi de anlatıyor mu...

    ÖĞLE YEMEĞİNDE KAÇ KADIN: Dünyanın en stil ikonu aktörü Steve McQueen her gün öğle yemeği saatinde kaç kadınla birlikte oluyordu. Manson çetesinin katliam gecesinde ölmekten kimin sayesinde kurtuldu.

    POST PANDEMİ NİŞANTAŞI VE BAĞDAT CADDESİ: Nişantaşı ve Bağdat Caddesi’ni pandemi durgunluğundan kurtaracak iki mekân hangisi olabilir.

    DÜĞÜN ŞARKICILARI NASIL KURTULACAK: Pandemide işsiz kalan Meksikalı Mariachi’ler (düğün orkestraları) kurtuluşu nerede buldu.

    ERKEK VE KADIN GİYİMİNDE DEVRİM: Geçen çarşamba kadın ve erkek giyim tasarımında yaşanan devrim neydi? Kim yapmıştı bu devrimi.

    BU TABLODA HZ İSA’NIN YERİNE HANGİ ROCK STARINI OTURTURSUNUZ: Ünlü rock müzisyenlerinin “Son Yemek” tablosunda tam ortada Hz. İsa’nın oturduğu sandalyede oturan ünlü rock starı hangisidir?

    Mick Jagger mı, Bono mu, Jim Morrison mu, Jimmy Page mi, Kurt Cobain mi...

    KATKIDA BULUNANLAR
    Sayfa Editörü: Firuzan Demir
    Düzeltmen: Metin Usta
    Tasarım ve Uygulama: Selma Songül Zengin

    Yazının devamı...

    Pandemide her 10 günde kaç kilo aldık? İşte hesabı

    Acaba pandemi sırasında mı aldılar bu kiloları...

    Ve kaç kilo aldılar...

    Herhalde her evde her hafta en az birkaç kere, kendimizle de ilgili bu konuyu konuşmuşuzdur. Özellikle de daha çok eve kapanan 65 plus’lar...

    Hürriyet başyazarı Prof. Osman Müftüoğlu hep bir “pandemi obezitesi”nden söz ediyor.

    Ama şurası kesin...

    Bu dönemde hepimiz daha kolay kilo aldık.

    *

    Pandemi sırasında kilolarımıza ne oldu sorusuna, araştırmaya dayalı ilk bilimsel cevap bu hafta başında geldi.

    Amerika Birleşik Devletleri’ndeki JAMA Network, 37 eyalette yaşayan insanlar üzerinde yapılan araştırmanın sonuçlarını açıkladı.

    Durum şöyle:

    *

    Eve kapatıldığımız her 10 günde, yaşadığımız bölgeye göre 0.27 ile 0.38  gram arasında kilo almışız.

    Yani 270 gram ile 380 gram arasında...

    Bu da ayda 680 gram ediyor.

    Yıla vurursak da 9 kilo aldığımız anlamına geliyor.

    *

    New York Times bu araştırmanın örneklemi ile ilgili bazı eleştiriler yaptı ama neticede bu dönemde insanların kilo aldığına o da inanıyor.

    Peki ne yapacağız? Pandemi döneminde kilo alanlara ne tavsiyede bulunacağız?

    Buyurun ikinci yazıda açıklıyorum.

    O 9 KİLOYU VERMEK İÇİN PARA POLİTİKASINDAKİ ‘ÇIPA’ MODELİ

    ÖNCE şu iki gerçeği kabul edelim:

    BİR: Eve kapanma sırasında daha kolay kilo alınıyor.

    İKİ: İpin ucunu kaçırırsak bu yılda 9-10 kilo almaya kadar gidiyor.

    Benim kendi formülüm şu.

    Para politikalarındaki “çıpa” modeli. Kendinizi iyi hissettiğiniz bir kiloya çıpalayacaksınız.

    10 günde 270 gram mı aldınız?

    11’inci gün verip yine çıpaya döneceksiniz. Bıraktınız ay sonunda 680 gram mı oldu...

    Ay sonuna bırakmayacaksınız.

    Çünkü yıl sonunda 9 kilo olacak ve vermesi çok daha zor hale gelecek.

    Ben bir yıldır böyle yapıyorum.

    Kilomu 78’e çıpaladım...

    Mesela dün bu yazıyı yazarken 79 kiloydum. Cuma, yani yarın sabah, yine 78 olacağım. Herkese de bu çıpa modelini tavsiye ederim.



    İÇİMİ AÇAN BİR ŞARKI VE İÇİMİ AÇAN DİJİTAL KAPAK

    BUGÜNLERDE Türkiye dahil bütün ülkelerin müzik listelerinde “Telepatia” diye bir şarkı var.

    Ben de seviyorum ve bol bol dinliyorum.

    Kali Uchis söylüyor.

    Uchis Kolombiya asıllı Amerikalı bir şarkıcı...

    Şarkı güzel.

    Streaming platformlarına konan dijital plak kapağı da ne yalan söyleyeyim içimi açıyor.

    Her şeyin iyice grileştiği şu günlerde belki sizin de içinize açar.

    ÜLKÜCÜ ARKADAŞ NE DİYORSUN ŞU ŞİFREYİ AÇ... BİZ DE ANLAYALIM

    ÜLKÜ Ocakları eski başkanı Alişan Satılmış MHP’den istifa etmiş.

    Bu arada Odatv’ye göre “zehir zemberek” bir açıklama yapmış.

    Merak ettim okudum...

    Şimdi size açıklamadan bir bölüm aktarıyorum...

    Gelin bir de birlikte okuyalım...

    Belki çözeriz.

    *

    Açıklamanın o bölümü şöyle:

    “MHP’nin anlam yüklemenin, kişisel düşünce akıl fikir hedef hiyerarşisinde şahsıma yönelik hiçbir katma değer ilgi ve irtibatının yansımadığını, tercih ve kabullerle görüp yaşadığımdan kurumsal yapıyla bağımı kesip tüm yükümlülüklerden vazgeçtiğimi bildiriyorum.

    Bundan sonra özgül ağırlığımın karşılık bulduğu kıymet atfettiği ilgi ve ilişkileri önemseyip ölçü muhafazasında değer eksenli kişisel aidiyet bağımın yükümlülüğünde konumlanacağının da bilinmesini isterim.”

    *

    Zehir zemberek açıklamayı üç kere okudum ama vallahi bir şey anlamadım.

    Üç ihtimal var:

    Benim zekâm ve bilgim yetmedi.

    Eski başkan sadece partisinin ve Ülkü Ocakları mensuplarının anlayabileceği şifreli bir dil kullanıyor.

    Ya da gerçekten anlaşılmaz şeyler söylüyor.

    35 YIL ÖNCE DİKKATİMİ ÇEKMEYEN ABSÜRD BİR YÜZ GERDİRME SAHNESİ

    BLUTV büyük bir sinema klasiği olan “Brazil”i yayına soktu.

    Filmin yönetmeni Terry Gilliam 1970’lerde BBC’nin olağanüstü kara mizah dizisi olan Monty Python’ı yapan ekipten biri...

    Film 1985’te çıkmıştı.

    Yani Orwell’in “1984” romanının kehanet yılında çekilmişti.

    Müthiş bir otoriterlik ve bürokrasi eleştirisidir.

    Kim bilir kaç kere zevkle izledim.

    Önceki gece yine aynı duygularla bir kere daha seyrettim.

    İlk seyrettiğimde 38 yaşımdaydım.

    Önceki gece ise 73...

    Tabii ki bu defa şu fotoğrafını gördüğünüz yüz gerdirme sahnesine daha da takıldım.

    Çok fantastik ve sürreal bir sahne...

    Adam resmen kadının yüzünün derisini alıp lastik gibi geriye doğru çekiyor.

    Film her saniyesi ile müthiş bir abartma sanatı...

    Bu abartma absürdite ile birleşince ortaya işte böyle kült bir film çıkıyor.

    BLUTV YÖNETİCİLERİNE ÖNEMLİ İKİ ELEŞTİRİ

    BLUTV çok güzel belgeseller ve kült filmler yayınlıyor.

    Ancak bir hafta içinde iki ayrı filmde ses ve altyazı problemi ile karşılaşıyorum.

    Bu özellikle televizyon ekranından seyrettiğimde oluyor.

    Yeni yayına sokulan “Pasolini” filminde altyazılar neredeyse beş dakika sonra geliyor.

    “Brazil” filminde ise patlama sahneleri ile normal sahneler arasında anormal bir volüm dengesizliği var.

    Ayrıca normal konuşma bölümlerinin sesleri çok kalitesiz ve düşük volümde.

    JAPONYA’DA HÜZÜNLÜ BİR SAKURA ZAMANI

    İKİ yıl önce tam bu zamanlar Tokyo’daydım...

    Gazeteci Şeref Oğuz’la birlikte hayranı olduğum yazar Mişima’nın Tokyo’ya 90 kilometre mesafedeki mezarına gitmiştik.

    Tam sakura zamanıydı...

    Yani Japonya’nın sembolü olan kiraz ağaçlarının çiçek açtığı mevsim... Sakura sadece Japonya değil bütün dünyanın umut ve mutluluk sembollerinden biri haline geldi.

    Önümüzdeki hafta Japonya’da “tam sakura” zamanı olacak...

    Ama pandemi dolayısıyla sakura festival ve kutlamalarının çoğu iptal edilmiş....

    Neyse ki Ege’nin papatya zamanı da geldi...

    Kendi payıma Ege usulü “papatya sakurasını” kutlayacağım.

    Mecburum...

    Bana kalan “papatya sakuralarının” sayısı azaldıkça kıymeti artıyor...

    BU HAFTADAN GÜZEL BİR İTALYAN ŞARKISI

    BUGÜNLERDE İtalya müzik listelerinin üst sırasında çok güzel bir yeni şarkı var.

    Colapesce ve Dimartino ikilisi söylüyor.

    Adı “Musica Leggerissima...”

    1980’lerin Ricci e Poveri, Al Bano tarzına yakın tam bir Akdeniz şarkısı...

    Kiraz çiçeklerinin açtığı hafta çok iyi gider. Dün yazdığım Rus şarkısı, “Girl-Share” ile üst üste dinlerseniz mutluluk etkisi de ikiye katlanıyor.

    Tekrarlayayım...

    Mikhail Krug söylüyor.

    KATKIDA BULUNANLAR
    Sayfa Editörü: Firuzan Demir
    Düzeltmen: Metin Usta
    Tasarım ve Uygulama: Selma Songül Zengin

    Yazının devamı...