• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Kim bu 'esrarengiz' Boğaziçili 'sıçan' M.B.

    Gerçi, onunla ilgili sadece kendilerinin konuşma hakkı bulunduğuna inanan bazı çevreler, “Ne alakası var Oğuz Atay’ın Cihangir’le” deyip durmadan bana yükleniyorlar...

    Merakınızı tatmin edeyim. Hepsi biliyor ki “Upper Cihangir” lafını sembolik olarak kullanıyorum...

    *

    (Bu arada Cihangir ahalisi galiba bu “Upper” lafından pek hazzetmedi ki, mahalle baskısı yapmış olmalılar ki, bu kavramın mucidi T24’in düzeyli magazin yazarı Tuğrul Eryılmaz da artık sadece “Cihangir” diye yazmaya başladı.)

    Neyse asıl konuya gelelim...

    Geçen cumartesi T24’te Ayça Atikoğlu’nun bir yazıyla bu “Upper Cihangir polisiyesinin” ikinci sezonu da yayına girdi.

    Türkiye’nin Dostoyevski’si Oğuz Atay’ın yıllardır merak edilen bir kayıp günlüğü olayı vardı. Sefa Kaplan’ın son kitabı ile bu konu yeniden açıldı.

    Konu da şuydu: Bu günlüğü kim ikinci eşinin evinden alıp Milliyet gazetesine sızdırdı?

    Ayça Atikoğlu geçen cumartesi günü “Kayıp günlüğün ortaya çıkışının gerçek hikâyesi” diye uzun bir yazı yazdı.

    Olayla ilgili ilginç ayrıntılar verdi.

    *

    Kendisinin Oğuz Atay’a yakın olduğunu söyleyen bazı kişilerin “Sayın Hırsız” diye alay ettikleri bir Boğaziçili gerçekten varmış.

    Evet defteri o kişi Oğuz Atay’ın ikinci eşinin evinden alıp getirmiş... Ama bu “Sayın Hırsız”ın adı nedense bir türlü verilmiyor.

    Sadece isminin ilk harfleri var.

    M.B...

    *

    Ayça Atikoğlu, bunu doğruladığı gibi ayrıca onun hakkında birkaç ipucu daha vermiş.

    Yani balkondaki esrarengiz adamın profili parça parça ortaya çıkıyor.

    Şimdi gelin Türk edebiyat tarihinin bu en ilginç polisiyesinin ikinci sezonunun ilk bölümünü Ayça Atikoğlu’nun yazısından izleyelim:

    TANIK ANLATIYOR
    1) BALKON OLAYI DOĞRUYDU AMA KISMEN DOĞRUYDU

    “Olay 37 yıl önce oldu. Pakize Barışta (Oğuz Atay’ın ikinci eşi) o sıralar Etiler civarında yönetmen sevgilisi ile yaşıyordu. M.B. adlı arkadaşım da o eve girip çıkıyordu. M.B. ile Boğaziçi’nden arkadaştık. 1983 sonuydu, bir gün Atay’dan bahsederken ‘Biliyor musun Atay’ın günlüğü Etiler’de balkonda bir büronun çekmecesinde duruyor’ dedi... Ben o sıralar Atay’ın iki-üç kitabını okumuş, bir de Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen oyununu seyretmiştim. Bir günlüğü olduğunu kimse bilmiyordu...”

    2) KADIN BALKONDAKİ DEFTERİ BİZE VERMEZ DİYE DÜŞÜNDÜM

    “Pakize’den falan bahsettikten sonra ‘Getir de okuyayım’ dedim ama içimden de herhalde kadın vermez diye düşündüm. Birkaç gün sonra M.B. elinde bir defter ile çıkageldi. Üzerinde ‘Günlük’ yazan bir defter, defterin kapağı deri taklidi plastikti ve günlük kelimesi küçücük bir etiket gibi yapışkan şeritle iliştirilmişti üzerine...”



    3) HEMEN FOTOKOPİ YAPTIRDIM VE ÖMER’LE ENİS’E VERDİM

    “Her neyse, ilk iş o sıralar yeni bir teknoloji olan fotokopi yaptırıldı... Hatta Atay’ın eski bir tanıdığı defteri görmeye bile geldi. Cumhuriyet’te köşe yazıyordu...

    Aradan aylar geçti. ... ‘Ne olacaksa olsun!’ diyerek Ömer’e (Madra) ve Enis’e (Batur) ‘Size bir şey söyleyeceğim ama bana inanmayacaksınız’ dedim. Olayı kısaca anlattım...

    Ertesi gün defteri ikisine teslim ettim... Ömer de Enis de tek bir kelime etmeden dakikalarca karıştırdılar sayfaları. Daha sonra Ömer ‘Bunu yayınlarsak neler olacağını düşündün mü?’ dedi...

    4) PAKİZE: O BOĞAZİÇİLİ SIÇANLARI SÜRÜM SÜRÜM SÜRÜNDÜRECEĞİM

    “Bir ilginç olay da Pakize Barışta’nın baskınıydı: Oldukça öfkeliydi ve bağıra çağıra ‘O Boğaziçili sıçanları nasıl sürüm sürüm süründüreceğini’ anlatıyor, Enis’ten isim istiyordu ısrarla...”

    5) ENİS, SAMİ KOHEN’İN ODASINDA PAKİZE’YE NELER SÖYLEDİ

    Enis kadını bulunduğumuz mekândaki tek camlı oda olan Sami Kohen’in boş odasına aldı. Ben, Enis’in ve Pakize’nin bulunduğu yere çapraz duran masamdan yaklaşık beş metreden dinliyordum konuşulanları... Enis soğukkanlı bir biçimde Pakize’yi dinledikten sonra tane tane ve alçak bir ses tonuyla konuşmaya başladı. O kadar alçak bir ses tonuyla konuşuyordu ki, söylediklerinden bir-iki kelime dışında hiçbir şey duyamıyordum... Biraz sonra Pakize çıktı, hışımla orayı terk etti. Ardından da Enis çıktı. Dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeyle...”

    6) GENÇ DUL GÜNLÜKTEN CÜMLELERİ KENDİSİ YAZMIŞ GİBİ Mİ KULLANMIŞ

    “Hayrola diye sordum... Enis’in nasıl bir koleksiyoncu olduğunu bilirsin. Evinde Cumhuriyet döneminde basılmış dergilerin neredeyse tamamı bulunur. Üstelik, kitap kurdu olarak okumadığı yoktur... Bana Devlet Tiyatrosu’nun ‘Oyunlarla Yaşayanlar’ kitapçığını gösterdi. Pakize Barışta imzası ile yazılmış bir tanıtım yazısını... Daha ilk cümleyi okuduğumda neler döndüğünü anladım... Genç dul, Atay’ın defterlerinden yararlanarak(!) yazdığı bu kısa metinde tırnak içine almadığı birçok cümleyi, sanki kendisine aitmiş gibi göstermekte beis duymamıştı... Pakize konusu böyle kapandı.”



    7) OLAY YERİ SORUSU: GÜNLÜK BALKONDA NASIL ISLANMADI

    “1984’ten yıllar sonra Ziya ile bu konuyu bir kere Paris’te konuşmuştuk. Günlük nasıl yağmurdan etkilenmemiş diye sormuştum. O da ‘Naylona sarılıydı’ demişti. Niye balkona koymuşlar acaba soruma yanıt ise daha acıklıydı: ‘Ev küçükmüş, evde yer yokmuş’.”

    8) İKİNCİ SEZON FİNALİ: KİM BU EKŞİ SÖZLÜK’TEKİ ‘ESRARENGİZ M.B.’

    “M.B.’nin adı bende gizli. Sosyal medyayı pek kullanmıyor, nasıl ulaşacağımı bulamadım. Hakikatin bilinme hakkı vardır. İsterse adını seve seve vermek isterim tabii ki. Ziya çok uzun zamandır burada yaşamıyor. Ekşi Sözlük’te ‘1980’lerde Ziya Derlen gibi bir oyuncu yetiştirip sonra kaybetmişlerdir’ diye yazıyor.”

    ÜÇÜNCÜ SEZON - TANITIM FİLMİ

    Evet şimdi bu “Upper Cihangir polisiyesinin” üçüncü sezonunu bekliyoruz...

    Kim bu sosyal medya kullanmayan, balkondaki esrarengiz M.B...

    Ayça Atikoğlu’nun da dediği gibi çıkıp kendini ifşa edecek mi...

    Tabii başlıktaki “Boğaziçili sıçan” ifadesi bana değil, Oğuz Atay’ın ikinci eşine ait. Yoksa bana göre o günlüğü balkonda bulup getiren esrarengiz Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi M.B. Türk edebiyat tarihine çok önemli bir hizmet yaptı.

    BU KIZA GÜLMEK VE ÇAĞAN IRMAK FİLMİNDE AĞLAMAK AYIP MI YAHU

    BEN daha filmin ilk yarısında yapımcı Necati Akpınar’ı arayıp hem kutladım, hem de teşekkür ettim.

    “Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü” filmi beni iki saat kopardı şu kahredici hakikatlerden...

    Ama ne görüyorum...

    O bildik sinema eleştirmenleri hiç sevmedi filmi...

    Tabii filmi sevmeyince bizim sevmemizi de sevmediler...

    Neymiş...

    “Romantik” ve “apolitikmiş”...

    İyi de hangisi kötü bunların...

    Romantik oluşu mu...

    Kadınların öldürüldüğü, işkencenin zirvelere çıktığı, hayvanlara acımasızca davranıldığı, çevrenin insafsızca tahrip edildiği bir dünyada...

    İki saatlik romantizmin nesi kötü Allah aşkına...

    *

    Neymiş Çağan Irmak filmlerindeki gibi “Hadi şimdi ağlayacağız deyince ağlamak” gibiymiş.

    Evet ağladık Çağan Irmak filmlerinde...

    Hiç de utanmadık...

    Çünkü ağlamak da güzeldir...

    *

    Neymiş?

    Apolitikmiş...

    Ne yani, her filmin denizlerinden ille de bir “Potemkin Zırhlısı” mı geçmeli...

    İlle de bir Yılmaz Güney sahnesi mi olmalı...

    O siyaset denilen şey, ille de dolma gibi parmağını gözümüzün bebeğinin dibine kadar mı sokmalı yani...

    Muhafazakâr bir iklimin üzerimize abandığı, İstanbul Sözleşmesi’nin geri alındığı bir dönemde, bir kız çocuğunun mizahı ile dört haneli sayıları kafasından çarpması ile öğretmenine, kendisine iş verecek patronunu inceden ti’ye alması ile hem de bütün bunları eğlenceli ve komik şekilde yaparak kimseyi incitmeden anlatması ile zaten yeterince kafa tutmuyor mu bu yerleşik düzene...

    *

    Politika sadece kaba saba propaganda mıdır arkadaşlar...

    Bırakın gülelim rahatça şu dudak kıvırmasına bu kızın...

    Ateşböcekli romantizmine...

    Bırakın sinema bazen sadece sinema, bir film sadece bir film olsun...

    KATKIDA BULUNANLAR
    Sayfa Editörü: Firuzan Demir
    Düzeltmen: Metin Usta
    Tasarım ve Uygulama: Selma Songül Zengin

    Yazının devamı...

    O 19 ölü nitrojen dolu 22 cam lahitin laneti mi

    Tahrir Meydanı’ndaki Milli Müze’de bulunan, eski Mısır hanedanına ait 22 mumyayı yeni inşa edilen Mısır Medeniyetleri Müzesi’ne nakletti...

    *

    18 kral, 4 kraliçeye ait 22 mumya, nitrojenle doldurulmuş cam lahitlere konup büyük ve çok renkli bir törenle yeni yerine götürüldü.

    22 lahit 5 kilometrelik yolu 40 dakikada geçti...

    *

    Bu, mumyaların ikinci yolculuğuydu.

    Mısır hanedanlarına ait bu mumyalar 100 yıl önce Luksor’dan Kahire’ye getirilmişti...

    Nakledilenler arasında bütün dünyanın bildiği İkinci Ramses ile Mısır tarihinin en başarılı kraliçesi olarak bilinen Hatshepsut’un mumyaları da vardı.

    İkinci Ramses’inki en iyi korunmuş mumya olarak biliniyor.

    *

    Sisi’nin Mısır’ı şimdi bu törenle övünüyor...



    Haksız da değiller... Pandemi ortasında bütün dünyada yapılan en görkemli iş oldu. Ama bazılarına göre bu olay mumyaların lanetini de getirecek.

    Nitekim mumyaların nakledildiği günlere rastlayan bazı kazalar şimdiden buna bağlanıyor.

    - Mesela Süveyş Kanalı’nın bir gemi tarafından tıkanması...

    - Kahire’de bir binanın çökmesi ve 19 kişinin hayatını kaybetmesi...

    - Tren kazaları...

    Birçok insan bunları “mumyaların laneti” olarak görüyor.

    *

    Mumya lanetlerinin 1922 yılında İngiliz arkeolog Howard Carter’ın Tutankhamun’un mezarını açmasıyla başladığına inanılıyor.

    Bu kazıya katılan birçok insan art arda ölmüştü.

    MISIR ARAPÇA ‘MÜFTÜ’ VE ‘DİYAR’ KELİMELERİNE NEDEN DÜŞMAN OLDU

    ÖNÜMÜZDEKİ
    perşembe günü, Mısır’da önemli bir günün yıldönümü...

    Mısır’ın Osmanlı’ya karşı ayaklanan son lideri bundan 504 yıl önce, 15 Nisan 1517 günü, Sultan Selim tarafından idam edilmişti.

    Al Monitor haber sitesi geçen hafta bununla ilgili bir yazı yayınladı.

    Mısır’da bazı aydınlar bugünlerde ülkede Osmanlı’dan kalan isimlere karşı bir kampanya başlatmışlar.

    *

    Hedefte iki kelime varmış.

    Biri “müftü”, öteki “diyar” kelimeleri...

    Oysa “diyar” kelimesi de “müftü” kelimesi de Arapça kökenli.

    Öyleyse bu itiraz neye?

    *

    Çünkü “Mısır Diyarı Müftüsü” diye bir makamın Osmanlılar tarafından konulduğunu söylüyorlarmış.

    Bu arada 2018 yılından beri bir türlü bitmeyen bir Sultan Selim Caddesi tartışması var.

    Mısır’ın bazı aydınları Sultan Selim’in bir “kolonyalist” olduğunu iddia edip adının değiştirilmesini istiyorlarmış.

    Bilelim ki, bir zamanlar Mısır’da “asalet” anlamına gelen Türk kelimesi yavaş yavaş itibarını kaybediyor.

    BİR ERKEK 22 BİN 219 RESMİ TÖRENDE KAÇ ELBİSE GİYER

    PRENS Philip
    çocukluğumuzdan beri kim bilir kaç defa fotoğrafını gördüğümüz bir uluslararası figürdü.

    Onu hep çarpıcı bir “İngiliz klasizmi” içinde gördük.

    İngiliz Kraliyet Sarayının ilk stil ikonuydu...



    Büyük bir ihtimalle sonuncusu da olacak...

    *

    Bir moda ve tasarım takipçisi olarak onun giyim tarzını hep ilgiyle izledim.

    Dün onun çocukluktan bugüne fotoğraflarını inceledim.

    Geçmişine ait ilk fotoğrafında üzerinde bir kız çocuğu giysisi var.

    İkinci fotoğrafı ise Yunan efsun askeri kıyafetinde...

    *

    Prens Philip 10 Haziran 1921 günü Yunanistan’ın Korfu Adası’nda doğmuştu.

    O doğduğunda babası Anadolu’yu işgal eden Kral Konstantin’in “muzaffer ordusunun” bir subayıydı.

    Doğumundan bir yıl sonra ise aynı Anadolu’da Atatürk tarafından bozguna uğratılıp kaçan bir “hezimet ordusunun komutanlarından” biriydi.

    *

    Philip hiçbir zaman Yunanca öğrenmedi. Danimarka kökeninden geliyordu ama kendini hep derin İngiliz kültürünün çocuğu olarak hissetti.

    Yunan efsun kıyafeti ile başlayan “fashion” yolculuğu onu sonunda Londra’nın terzi sokağı Savile Road’a götürdü.

    *

    Prens Philip, 2017’de resmi görevlerini bıraktı.

    65 yılık resmi hayatı, İngiliz kraliyet ailesine özgü bir “dress code”, yani kıyafet kuralları ile kendi tarzı arasındaki tuhaf bir ilişkiyle geçti.

    Atletik yapılıydı ve vücudu elbiseyi iyi taşıyordu. Bu fiziki özellik, onun moda ve tarz konusundaki tercihi ile birleşince ortaya küresel bir “stil ikonu” çıktı.

    Kraliyet onu aşırı kurallı bir elbisenin içine sokmaya zorladı ama o da kraliyetin tarzını esnetmeye uğraştı.

    *

    Dün New York Times gazetesinde ilginç bir rakam dikkatimi çekti.

    Prens Philip saraydaki görevi sırasında 22 bin 219 davet ve törene yanında kraliçe olmadan tek başına katılmış.

    Bunun anlamı şu.

    Bir o kadar da ayrı kıyafet giyinmiş...

    Peki böylesine elegant ve sık kıyafet değiştiren bir insan nereden giyinir? Ne giyer...

    İşte size bir kraliyet stil ikonunun mahrem giyim bilgileri...

    ALEXANDER MCQUEEN’İN SOKAĞINDAKİ ADAM HANGİ DÜKKANDAN GİYİNİYORDU

    - TAKIM ELBİSE: Takım elbiseleri tabii ki “sur mesure”... Yani ısmarlama.

    Savile Road’un en klasik ve usta terzilerinden John N. Kent dikiyor.

    Savile Road, Londra klas terzilerinin sokağı...

    Ama aynı zamanda modanın en asi çocuğu Alexander McQueen’in eline ilk makas aldığı sokak.

    Tabii ki, “Majestelerinin Casusu” James Bond’un terzisinin de sokağı.

    *

    - GÖMLEKLER: Tabii ki o da ısmarlama. Gömlekler 1919 yılında Regent Street’te kurulmuş Stephens Brothers adlı gömlekçiden. Dükkânın üç katı “premium klasik” denilen tarz için. Yani Prens Philip gibilerin özel katı...

    Ama tabii ki ölçüleri saraya gelen terziler alıyordu.

    *

    - AYAKKABI: Tabii ki John Lobb... Londra’nın en eski ayakkabı imalatçılarından biri. 1866 yılında kurulmuş.

    Ismarlama ayakkabının Rollce Royce’u diyeceğim...

    Ama Rollce Royce’dan eski... Belki Rollce Royce için arabanın John Lobb’u denebilir.

    *

    - KRAVAT: Klasik... Klasik... Klasik... Onu asla bir “novelty tie” yani “yeni moda” bir kravatla görmedik. Keza sarayın o komik şapkalarıyla da görmedik.

    *

    - AKSESUVAR: Genellikle düz ve klasik kol saatini tercih etti. Deri kayış kullandı. Öteki bileğinde ise artrite karşı bakır bir bilezik taşıdı.

    *

    - SPOR KIYAFETİ: Modacıların görüşü şu: Genellikle spor kıyafetleri daha iyi taşıyordu.

    Bunda atletik bir yapıya ve uzun boya sahip olmasının da etkisi var.

    Yatılı okulda hem kriket hem hokey takımı kaptanı.

    40’lı yaşlarının sonlarına kadar polo oynuyor.

    *

    - TIRNAKLAR: Bana benzeyen bir tarafı var. Tırnakları için kaba bir manikür yaptırıyor.

    HAFTA SONUNUN FİLMİ
    FİLMİN YARISINDA YAPIMCISINI ARAYIP TEŞEKKÜR EDERİM DEDİM

    ÖNCEKİ
    gece Yılmaz Erdoğan’ın o harika oyunundan sinemaya düzenlenen “Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü” filmini izledim.

    Çok... Ama çok sevdim bu filmi ve o heyecanla daha filmin yarısında yapımcı BKM’nin yöneticisi Necati Akpınar’ı arayıp hem kutladım hem teşekkür ettim.

    Neden mi sevdim bu filmi:



    - İstanbul Sözleşmesi’nin tartışıldığı şu günlerde bir genç kızın daha okul yıllarından başlayıp şahsiyetli duruşunu çok güzel anlattığı için...

    - Ateşböceklerinin ve hayallerinin peşinden koşan kadınların gözümde ne kadar büyüdüğünü gösterdiği için.

    - Mizah duygusunun kişilikli bir kadında nasıl büyük bir güce dönüştüğünü ispat ettiği için.

    - Çok eğlendirici ve harika bir senaryosu ve diyalogları olduğu için...

    - Yılmaz Erdoğan’la Ecem Erkek’in iş başvurusu sahnesi için...

    - Bir de şu giderek hoyratlaşan, bayağılaşan dünyada, ateşböcekleriyle dolu yalnız gecelerin bana verdiği güzel ve romantik duygu için.

    Bence eve kapandığımız bu hafta sonu için ideal bir film...

    YORUM
    TİYATRONUN ETKİSİNDE KALANLARA KATILMIYORUM

    'SEN Hiç Ateşböceği Gördün mü
    ’ Türk tiyatro tarihinin en büyük gişesini yapmış oyunlarından biri.

    Bir milyona yakın insan izledi.

    Ayrıca DVD’si de çıktı.

    Tabii bir de Gülseren’i tiyatroda Demet Akbağ gibi dev bir sanatçının oynaması var....

    O nedenle bu etkilerden kurtulup filmi seyretmek ve beğenmek kolay değil...

    Ama ben bu yorumlara katılmıyorum.

    Filmin özellikle ilk bölümü olağanüstü...

    Tek itirazım sokaklardaki devrimci sahneleri fazla amatör ve teatral kalmıştı...

    Ama Ecem Erkek ve öteki oyuncuların performansı çok çok iyiydi.

    YENİ MÜZİK 1
    EVE KAPANMA GÜNÜNDE HAFİF JAZZY BİR PARÇA

    Karen Souza:
    “Love’s Not Fair”... Karen Souza özellikle akşamüzerlerinin, yani tam aperatif saatinin şarkıcısı...



    Tam pazarlık.

    YENİ MÜZİK 2
    ÖĞLEDEN SONRA BEACH SAATİNİ ERKEN AÇMAK İÇİN

     Urban Love: “Believe (Club Dider Remix)

    Beach’ler henüz açılmadı. Olsun, siz kafanızdan açın.

    Cuma günü streaming platformlarına konan yeni bir Urban Love parçası. Bana iyi geldi.

    YENİ MÜZİK 3
    HAFTANIN EN GÜZEL YENİ SINGLE KAPAĞI

    Yung Kafa, Küçük Efendi, Cem Adrian: “Kanatlar”

    Şarkı güzel.




    Ama kapağı daha güzel.

    YENİ MÜZİK 4
    EGE MEVSİMİNİ YENİ BİR YUNAN PARÇASI İLE AÇMAK İSTEYENE

    Konstantinos Argiros: “Paraskevi Proi”.

    Tipik mi tipik bir Ege şarkısı...

    Tam ada düğünlerinde çalınacak cinsten.

    Cuma günü bir de Despina Vandi’nin “Petra” ile George Dallaras’ın “Mikri Viografia” adlı yeni şarkıları çıktı. Meraklısına duyururum.

    Yazının devamı...

    İmamı kim istifa ettirdi Türkiye'nin makul aklı mı

    İstifasında “Kendi isteği ile ayrıldığı” belirtiliyor...

    Ama artık orada kendine üç-beş trol dışında müttefik bulamadığı herkesin bildiği bir sırdı...

    Bütün dünyanın gözü üzerinde bulunan bir mabetten her gün tuhaf seslerin yükselmesinin hiçbir makul AKP’linin de hoşuna gitmeyeceği bir gerçekti.

    Nitekim ilk tepki AKP milletvekili Özlem Zengin’den geldi...

    Sonra AKP’nin ağır toplarından da sesler yükseldi...

    Sonunda ayrılmak zorunda kaldı ve çok hayırlı bir iş oldu...

    İstifasını bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın istediği de yazıldı, söylendi.



    Onun istemiş olması beni şaşırtmaz....

    *

    Türkiye’nin hep “sessiz bir makul çoğunluğu” var.

    Sesini yükseltmeyen, sokağa çıkmayan, ama zaman zaman anketlerde kendini gösteren makul bir ortak akıl bu...

    Son günlerde bunun işaretlerini de görüyoruz.

    *

    - Mesela İstanbul Sözleşmesi’nin geri çekilmesini yanlış bulanlar...

    Türkiye’nin en ciddi araştırma kuruluşlarından Metropoll’ün araştırmasına göre çoğunluk İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasını doğru bulmuyor.

    *

    - Bir başka işaret...

    Yine Konda anketine göre halkın yüzde 70’i ABD veya Avrupa Birliği ülkelerine yakın hissediyor ve Türkiye’nin öyle bir ülke olmasını istiyor...

    İslami ülkelere benzeyen bir ülkede yaşamak isteyenlerin oranı yüzde 1’e inmiş.

    *

    Sosyal medyaya baktığımız zaman ortada büyük bir gümbürtü görüyoruz...

    3-5 bin tweet atılıp TT olunca bütün Türkiye yıkılıyor sanıyoruz...

    Ama “Derin Türkiye”yi anlamak isteyen siyasetçiler, sosyal medyanın gümbürtüsüne değil, sessizliğin sesine bakmalıdırlar.

    Çünkü bu sessiz itiraz, aynı zamanda en güçlü mutabakatın sınırlarının da ne kadar geniş olduğunu gösteriyor.

    *

    Türkiye, “itirazını biriktiren” bir halka sahip....

    Gürültüden tasarruf edip biriktirdiği sessiz itirazını sandıkta oya çeviriyor.

    *

    Bence 2023 Türkiye’sine hazırlanan partiler bu sessiz mutabakatı dikkatle okumalı.

    AMİRALLERİN BİLGİSAYARLARININ KOPYALARI ALINIP VERİLDİ Mİ

    GÖZALTINA
    alınan amirallerle ilgili bazı söylentiler dolaşıyor.

    - Sabah saatlerinde evlerinden alınmaları eleştiri konusu yapılmıştı.

    Hatta emekli amirallere kötü muamele edildiği söylenmişti.

    Bana bazı ailelerden gelen bilgilere göre evlere gelen polisler saygılı davranmış.

    *

    - Tek istisna, gözaltına alınan amirallerden biri kansermiş ve kemoterapi görüyormuş.

    Umarım tedavisi için gereği yapılmıştır.

    *

    - Aldığım en ciddi duyum şu.

    Polisler bilgisayarları alırken disketlerin kopyalarını alıp ailelerine vermemiş.

    İşte buna ihtimal vermek istemiyorum.

    Çünkü bu doğruysa geçmişte yaşanan bazı sorunlar tekrar yaşanabilir.

    Umarım bu doğru değildir.

    FRANSA MÜLKİYESİ’Nİ KAPATMAK İKİNCİ FRANSIZ İHTİLALİ Mİ OLDU

    PARİS
    ’te doktoramı yaptığım 1970-76 yılları arasında şu çok “derin Fransız gerçeğini” öğrendim.

    Yeni Fransa devletinin temeli ENA’da atılmıştır.

    ENA, yani açılmış haliyle “Ecole Nationale d’Administration”, Fransa derin siyasetinin ve derin devletinin en cumhuriyetçi evlatlarını yetiştiren okuldur.

    Türkçe adıyla “Milli İdare Okulu”...

    Bir anlamda 1960’ların, 70’lerin bizdeki Mülkiye karşılığıdır. Fransa Devlet Başkanı Macron geçen hafta bu okulun kapatıldığını açıkladı.

    Bana göre bu “ikinci Fransız İhtilali” demek.



    Peki niye kapatılıyor bu efsane okul?

    ENA solcular tarafından “Elit bir okul” olarak görülüyordu. Öbür okullardan mezun çocuklara karşı eşitsizlik yaratıyor deniyordu.

    Yani bir tür sınıfsal avantaj sağlıyordu.

    Macron şimdi Fransız devletinde işe almada, görev vermede, daha liyakate dayalı, daha eşitçi, daha herkese açık bir sistem yaratmak istiyor.

    Bakalım bu “ikinci Fransız Devrimi” nasıl bir sonuç verecek.

    MACRON’UN KENDİ MEZUN OLDUĞU OKUL 4 CUMHURBAŞKANI, 9 BAŞBAKAN ÇIKARDI

    - ENA 1945 yılında yani savaştan sonra bizzat De Gaulle tarafından Strasbourg şehrinde kuruldu.

    - Yılda sadece 80-100 öğrenci alıyordu.

    - Bugüne kadar 6 bin 500 mezunu oldu.

    - Bunlar arasında 4 cumhurbaşkanı vardı (Chirac, d’Estaing, Hollande ve Macron).

    - Dokuz başbakan çıktı.

    - Sayısız bakan, milletvekili, genel müdür ve CEO buradan mezun oldu.

    - Jacques Attali ve Alain Minc gibi düşünürler de bu okulun öğrencileri arasındaydı.

    - Türkiye’nin şu anki Paris Büyükelçisi Ali Onaner de ENA’dan mezundur ve Macron’un sınıf arkadaşıdır.

    ‘FRIENDS’ 16 YIL SONRA NİYE YİNE TÜRKİYE’DE 1 NUMARA

    BANA
    göre dünya televizyon tarihinin en önemli dizisi “Friends”di...

    Öyle bir diziydi ki, adı gösterildiği ülkelerin yerel dillerine bile çevrilmeden hemen her yerde İngilizce adıyla “Friends” olarak gösterildi ve hepimizin hafızasına öyle kazındı.

    *

    17 yıl sonra Türkiye’de iki streaming platform diziyi yeniden gösterime soktu.

    İkincisi geçen hafta başladı...

    Ve önceki gece baktım, en çok izlenenler listesinin bir numarasına yerleşmiş.



    *

    Dizi 1994 ile 2004 yılları arasında yayınlandı.

    Son bölümünün yayınlanmasının üzerinden 17 yıl geçti... Düşünün 2004’te yayınlanan son bölümlerinde bile cep telefonu yok....

    Öyleyse bu dizi niye bütün dünyada hâlâ böylesine büyük bir sükse yapıyor...

    ACABA PANDEMİ BİZE ŞU DUYGULARI MI ÖZLETTİ

    GALİBA
    hepimizin kaybettiği güzel bir şeyler var “Friends” dizisinde...

    Dostluk...

    Dayanışma...

    Modernite...

    Paylaşma...

    Arkadaşlık...

    Kibirsizlik...

    Kıskançlık, haset, kurnazlık gibi duygularla kirlenmemiş bir beraberlik...

    Kadın-erkek eşitliği...

    Bayağılaşmayan bir mizah...

    Arkadaşça takılmanın güzelliği... Ve galiba pandemi hepimize bozuk para gibi hoyratça harcadığımız bu duyguları yeniden hatırlattı...

    O yüzden çok özledik “Friends”in “bembeyaz duygularını”...

    BU YIL OSCAR’I TÖREN GİBİ DEĞİL FİLM GİBİ SEYREDECEĞİZ

    BU
    yıl Oscar törenini ünlü yönetmen Steven Soderbergh hazırlıyor.

    Tören seyircisiz düzenleneceği için yepyeni bir konsept düşünülüyor.

    Soderbergh son 30 yılın en önemli yönetmenlerinden biri...

    Onu ‘Sex, Lies and Videotapes’ filmindeki yenilikçi tarzı ile tanıdık.

    ‘Traffic’ filmi ile ise film akışına yeni bir ritim ve mekânlara farklı renk veren bir anlayışı getirdi.

    O nedenle törende ne yapılacağını çok merak ediyorum. Galiba bunu bir tören değil, film gibi tasarlıyormuş.

    Yani o gece orada bir tören değil, Hollywood filmi seyredeceğiz.

    Bir yönetmenin törenlerde ne yapabileceğini Londra Olimpiyatları’nın açılış seremonisinin tasarımı İngiliz yönetmen Danny Boyle’a verildiğinde görmüştük.

    Dünya gösteri tarihine geçecek harika bir şey yapmıştı.

    Bakalım Soderbergh ne yapacak.

    Yazının devamı...

    CHP'li kayınpederim o 2 takunyalı hakkında bana neler anlatmıştı

    Beş dönem CHP milletvekilliği yapmıştı.

    Babası CHP’nin tek parti dönemi Denizli il başkanıydı...

    Ayrıca 1950 öncesi milletvekiliydi.

    Kızının Adnan Menderes hayranı, koyu Demokrat Partili bir ailenin sonradan solcu olmuş oğluyla evlenmesini son derece normal karşılamıştı.

    Hüdai Oral 1961 yılında kurulan İsmet İnönü hükümetinin en genç bakanıydı.

    İnönü onu Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olarak görevlendirmişti.

    O güne kadar öyle bir bakanlık yok...

    Hatta “Paşa seni kömür bakanı yaptı” diye dalga geçmiş arkadaşları.

    *

    MTA (Maden Tetkik Arama), TPAO (Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı ve başka bazı kuruluşlar ona bağlanmış.

    Göreve başlarken bazı CHP’liler “Aman dikkat et bu kuruluşlarda iki takunyalı kardeş var. Sakın onları orada tutma” demişler.

    Kastettikleri de rahmetli Turgut Özal ile Korkut Özal’mış...

    *

    Gerisini, tek parti döneminden beri CHP’li olan kayınpederimin ağzından aktarayım:

    “Gittim o kuruluşlardaki insanlarla konuştum. Sordum soruşturdum. Yaptıkları işlere baktım. İşini en iyi bilen, en iyi yapan, en iyi eğitimli, en çalışkan insanlardan ikisi onlardı. Tabii ki onlarla çalıştım...”

    *

    O iki “takunyalı” sonraki yıllarda bu ülkeye çok büyük hizmetler yaptı...

    Turgut Özal siyasi hayata atıldığında ise Türkiye tarihinin en parlak dönemlerinden biri olan “dört eğilim” zihniyetini reform enerjisine dönüştürdü.

    Sağcı, solcu, ülkücü, dinci, başı secdeye değmiş değmemiş demeden bu ülkenin en başarılı evlatlarını liyakatlerine göre görevlere getirdi.

    Türkiye, ekonomide tarihinin en büyük zihniyet devrimini işte “melez liyakat” anlayışı ile gerçekleştirdi.

    İşte ben bu “melez” Türkiye’yi özlüyorum...

    O DA SOLCU BİR GAZETECİ OLARAK BENİ AKREDİTE ETTİ

    KEBAN Barajı’nın temelini bakan olarak kayınpederim Hüdai Oral atmıştı.

    Açılışı ise Özal’ın başbakanlığı döneminde yapıldı.

    Özal, açılış törenine onur konuğu olarak rahmetli kayınpederim Hüdai Oral’ı da davet etti...

    Ve kadere bakın ki, solcu bir öğretim üyesi olarak Hürriyet’in Ankara bürosu şefliğine getirildiğimde Özal’ın en fazla güvendiği gazetecilerden biri ben oldum...

    Solcuymuş şuymuş demedi... Beni akredite etti ve hep adil davrandı bana.

    SEÇİM KAZANMANIN SOUND’U BUYSA KAYBETMENİN SESİ NEDİR

    Demek ki siyasetin de bir sound’u, fon müziği varmış.

    AKP Mersin Milletvekili Zeynep Gül Yılmaz, “Mersin Akdeniz Belediyesini bağırta bağırta aldık, büyükşehiri de kanırta kanırta alacağız” dedi.

    Doğrusu “Bağırta bağırta” lafını erkeklerin ağzında hiç sevmem, kadında sevmem için de bir nedenim yok.

    Asıl tuhafıma giden şu.

    Demek ki seçim siyasetinde kazanmanın bir fon müziği varmış.

    Bağırta bağırta kazanmak...

    Mantıken düşünürsek kaybetmenin de bir sesi olmalı değil mi...

    Mesela Mersin Büyükşehir’de...

    İstanbul, Ankara’da...

    Acaba o kaybetme nasıl bir sestir...

    İkisinin nüfusunu üst üste koyarsanız...

    Gök gürültüsü, şimşeklerin yağması, gökyüzünün delinmesi gibi bir sound olmalı değil mi...

    En doğrusu seçimi kazanmanın da kaybetmenin de en güzel sesinin altın bir sükut olduğunu kabul etmek.

    Yani demokrasinin sesi...



    JANTİ FRANSIZ MASKÜLENİ ÖLDÜRÜCÜ BİR DARBE ALDI

    PARİS’te hayatının altı yılını geçirmiş bir erkek olarak söylüyorum...

    Çoğu insan Fransız erkeğini dünyanın en janti erkeği olarak bilir...

    Ama aslında Fransa bir “maskülenlik vahasıdır”...

    Bütün dünya MeToo hareketi ile sarsılırken, Fransa’nın maskülenlik surlarında kimse delik açamamıştı...

    Sonunda o delik açıldı... İçişleri Bakanlığı’na tecavüzle suçlanan birinin getirilmesi bardağı taşıran son damla oldu ve kadın sokağa çıktı.

    Böylece sinema sektöründen sonra siyaset de MeToo hareketinin etki alanına girdi.

    Anlayacağınız janti Fransız erkeği imajı öldürücü bir darbe aldı...




    DİZİ
    KİLL BİLL ARTI THELMA VE LOUİSE ARTI FARGO TADINDA BİR GENELEV DİZİSİ

    EVET böyle bir film isterseniz...

    Yani Tarantino artı Ridley Scott artı Coen kardeşler...

    Hatta biraz Guy Ritchie de ekleyebilirsiniz..

    Üçü, dördü bir araya gelmiş...

    Ve bir dizi yapmış....

    Üstelik öyle aşure falan da olmamış...

    Bayağı bayağı hepsinin güzel çizgilerini alıp harmanlamış bir dizi isterseniz...

    İşte size “Sky Rojo”...

    “Kızıl Gökyüzü”...

    Bir İspanyol dizisi....

    Streaming platformlarına kondu...

    Meraklısına kaçırmaması için küçük bir tanıtım “teaser”ı yapayım.

    AMR DİAB’IN BU ESKİ ŞARKISINI BAHARIN YENİ ŞARKISI YAPTIM

    DÜN size Mısırlı şarkıcı Amr Diab’ın eski bir şarkısını yazmıştım.

    Adı “Nour El Ein”...

    Bugün yine yazıyorum, çünkü geçen pazar gününden beri bu şarkıya taktım.

    Kesin bu baharın yeni şarkısı olarak dinleyeceğim...

    Akordeonuyla, ritmiyle, şahane bir Doğu Akdeniz ve İskenderiye rüzgârını Ege’ye bana kadar getiriyor..

    Benim gibi Ege mevsimini açmaya hazırlanıyorsanız, iskele listelerinize alın derim.

    TEASER
    BİR KÜBALI, BİR LGBT, BİR BURJUVA, ÜÇ KADIN ERKEK MAMAYI ÖLDÜRÜRSE

    DİZİ, genelevde çalışan üç kadının, mekânın acımasız patronuna karşı başlattığı savaşı anlatıyor...

    Bir İspanyol, yüzde 100 yeni Amerikan kültürüne ve kültüne ait bir filmi nasıl yapabilir diye sorarsanız...

    Vallahi de billahi de yapmış....

    Fondaki rock müzik parçaları ile...

    Oyuncu seçimindeki başarı ile...

    “Freak” karakterlerle...

    Acayip küfürlü ve cool diliyle...

    Görüntülerdeki çekiciliği ile...

    Mükemmel bir karışım....

    Size şunu söyleyeyim...

    İspanya yeni streaming teknolojisinin en büyük kazananı olma yolunda hızla ilerliyor...

    Çöp diziler de yapıyor...

    Böyle kült diziler de...

    KATKIDA BULUNANLAR
    Sayfa Editörü: Firuzan Demir
    Düzeltmen: Metin Usta
    Tasarım ve Uygulama: Selma Songül Zengin

    Yazının devamı...

    Bu bir haber mi, fazla oldunuz sinyali mi

    Değil...

    “Analiz” desem o da değil...

    Öyleyse ne?

    “Ayağınızı denk alın” uyarısı mı...

    Önce neden söz ettiğimi anlatayım.

    Dün, dünyanın önde gelen ekonomik medyalarından biri olan Bloomberg’de tuhaf bir yazı yayınlandı.

    Yazının konusu Türkiye’de Bayraktar grubunun ürettiği SİHA’lardı...

    Yazının anafikrini özetleyen en önemli cümle şu:

    “Bu teçhizatların Türkiye’de üretilmesi için atılan adımlar Ankara’nın tedirgin edici bir şekilde yeni müttefikler bulmasına ve geleneksel NATO müttefikleriyle arasının açılmasına yol açıyor.” 

    *

    İki defa okudum....

    Sonra kendi kendime sordum:

    Türkiye bir NATO müttefiki ülke. Başarılı bir savunma teknolojisi geliştirmesinin NATO’ya ne zararı olabilir ki?

    Tam aksine dünyanın en sorunlu bölgesindeki müttefikin güçlü bir savunma sanayisine ve orduya sahip olması NATO için çok iyi bir şeydir.

    *

    “Niye S-400 alıyorsunuz” sorusunu anladım da...

    “Niye böyle başarılı SİHA’lar üretiyorsunuz” sorusunu hiç anlamadım.

    *

    Acaba asıl sorun SİHA’lar mı... Yoksa Türkiye’nin askeri bir güç olarak oyun kurucu bir güce erişmesi mi...

    Türkiye bu gücüyle Libya’da hem Birleşmiş Milletler’in hem de NATO’nun işine gelecek bir denge yaratmayı başardı.

    Türkiye’nin Suriye politikasını başından beri hep eleştirdim, ama şu an bölgede Rusya ve İran’ın etkisini dengeleyecek bir konumda bulunduğunu kimse inkâr edemez... Azerbaycan’da bütün dünyanın yıllardır haksız bulduğu bir işgalin ortadan kalkması için etkili bir adım atılmasına yardımcı oldu.

    *

    Haberde şöyle bir de ayrıntı var:

    “Bayraktar, MIT (Massachusetts Institute of Technology) okulundan mezun ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kızıyla evli...”

    Acaba sorun bu araçların Türkiye’de üretilmesi mi...

    Yoksa üretenin Erdoğan’ın kızıyla evli olması mı...

    *

    Eğer böyleyse öteki NATO üyeleri, şahsi kızgınlıkları ve duyguları ile temel stratejik değerlendirmelerini birbirine karıştırmaya başlamış demektir... Bu da Türkiye’nin değil, NATO’nun ciddi bir sorunudur.

    BALKONLARDA ÇIPLAK MANKENLER, DİSKOTEKLERDE İBRANİCE ‘YA HABİBİ’

    PAZARTESİ gününün en eğlenceli haberi, Dubai’de bir otelin balkonunda çırılçıplak fotoğraf çektiren mankenlerdi.

    İşte o gün Dubai’de çalışıp birkaç günlüğüne İstanbul’a gelmiş üç arkadaşımla sohbet ettim.

    *

    Şu an Dubai’de içki yasakları adım adım kalkıyormuş.

    Çok sayıda Yahudi hem çalışmaya, hem eğlenmeye Dubai’ye geliyormuş.

    Kulüplerde ise Arapça, Yunanca, İbranice ve Türkçe şarkılar gırla gidiyormuş.

    Şu sıralar en çok çalınan şarkılardan biri İsrailli Omar Adam’ın “Tel Aviv Ya Habibi” adlı parçasıymış.

    Tam masaya fırlayıp dans edilecek şarkı... Sözler İbranice, “Seni seviyorum” nakaratı Arapça...

    *

    Arap ülkeleri eğlenmeye başladı...

    Akdeniz ruhu ta oralara yayılıyor...

    Umarım İskenderiye de Lawrence Durrell’ın romanındaki o şahane “Vintage Doğu Akdeniz” havasını bulur...

    *

    Uzun yıllardır Baas, İhvan ve IŞİD baskısı altında yaşayan Müslümanlar biraz nefes almayı hak etti artık...

    Bu yeni Ortadoğu’yu anlamak istiyorsanız hemen bugün çok sevdiğim Mısırlı şarkıcı Amr Diab’ın “Nour El Ein” şarkısını koyun...

    Sesini açın....

    Ne anlatmak istediğimi daha iyi anlayacaksınız...

    69 YAŞINDAKİ KADIN 62’SİNDEKİ MADONNA GİBİ GİYİNEMEZ Mİ

    BEN “kılık kıyafet zaptiyesi”nin sadece İran’da bulunduğunu sanırdım, meğer Amerika Birleşik Devletleri’nde de varmış.

    ABD Başkanı Biden’ın eşi geçen gün bu kıyafetle fotoğraflanmış...

    Amerikan sosyal medyasında büyük bir tartışma başlamış.

    Ee tabii... Siyah ceket, kısa deri etek, kısa botlar...

    Veee özellikle desenli tül çoraplar...

    Bir grup var, “Ağır ol da molla desinlerci”...

    Diyor ki:

    “Başkan eşi böyle giyinir mi”.

    Dünyanın her yerinde böyle diyen mutlaka çıkar...

    Ama bir grup var ki o şöyle diyor:

    “69 yaşındaki kadın Madonna gibi giyinir mi?”

    Yahu arkadaşlar Jill Biden 69 yaşında... Madonna da 62 yaşında ve öyle giyiniyor...

    *

    Vallahi ben bu kıyafeti çok sevdim...

    Çok yakışmış...

    Üzerinde çok genç ve şık duruyor...

    TANSU DA 68’İNCİ YAŞ GÜNÜNDE BU GÜZEL KIYAFETİYLE POZ VERDİ

    DÜNYADA artık iki gelişme var:

    Biri “Cross gender”...

    Yani giyimde cinsiyetler arasındaki sınırlar siliniyor.

    *

    İki “Cross age”...

    Yani yaş grupları arasındaki sınırlar siliniyor...

    *

    Üç “Cross style”...

    Yani her şeyi her şeyle kombine yapmak...

    *

    Eşim Tansu 4 Nisan günü 68 yaşına girdi...

    İkinci aşıdan sonra bir 65 plus olarak antikor testine giderken, Urla’da bu fotoğrafı çektirmiş...

    Onu da çok sevdim...

    X FILES
    DÜN GECE 4 TANIDIK RUHUN GAİPTEN SESLERİNİ DUYDUM

    BAŞLIĞI okuyunca “Özkök kafayı yedi” diye düşünebilirsiniz...

    Hayır kafayı yemedim, ama gerçekten gaipten gelen sesler dinledim...

    Hem de çok sevdiğim Nirvana’nın solisti Kurt Cobain’in, Jimi Hendrix’in, Doors’un solisti Jim Morrison’un ve Amy Winehouse’ın seslerini...

    Olay şu...

    “Over the Bridge” isimli Kanadalı bir organizasyon, 27 yaşında ölen 4 müzisyenin ses yapılarını, şarkılarını bir yapay zekâ programı ile analiz edip yeni şarkılar yapmış.

    Bir başka programla da şarkı sözleri yazılmış.

    Sonra yine yapay zekâ programıyla bu yeni şarkıları, sesleri çok benzeyen sanatçılara okutulmuş.

    *

    Bu 4 şarkı “Lost Tapes of the 27 Club” adlı bir albüm olarak YouTube ve Spotify’a konmuş.

    Anlayacağınız önceki gece gaipten gelen seslerden oluşan bir konser dinledim.

    Eminim önümüzdeki dönemde bunlara “hologramları” da eklenir...

    Hepimiz evlerimizde gaipten konserler seyrederiz.



    KARŞILAŞTIRMA

    4 rock’çının yapay zekâ ruhu en çok hangi şarkıdan etkilenmiş

    ŞARKILARI dinlerken kafamdaki soru şuydu:

    Acaba yapay zekâ bu 4 sanatçı ile ilgili şarkı yazarken en çok hangi çizgilerinden ve şarkılarından etkilenmiştir?

    Benim kulağım şu cevabı verdi:

    *

    Kurt Cobain’in ruhu: “Drowned in the Sun”.
    En çok “Smells like Teen Spirit” şarkısından etkilenmiş.

    *

    Amy Winehouse’ın ruhu: “Man, I Know”.
    En çok “Back to Black” şarkısından etkilenmiş.

    *

    Jimi Hendrix’in ruhu: “You’re Gonna Kill Me”.
    En çok “Woodoo Child” şarkısından etkilenmiş.

    *

    Jim Morrison’un ruhu: “The Road Are Alive”.
    En çok “Break on Through” şarkısından etkilenmiş.

    KATKIDA BULUNANLAR
    Sayfa Editörü: Firuzan Demir
    Düzeltmen: Metin Usta
    Tasarım ve Uygulama: Selma Songül Zengin

    Yazının devamı...

    Ya seçilmişlere her gün haddini bildiren o atanmış memurlar

    Emekli WhatsApp’çı amirallerin yaptığı düşüncesizce işe tepki koyarken, çok yapıcı iki uyarıda da bulundu.

    *

    Bildiri yayınlayan amirallerin 10’unun o eski kötü alışkanlıkları hatırlatan biçimde sabah evlerinden alınmalarına tepki gösterdi.

    Gözaltına alınmalarına karşı çıktı...

    Ama daha önemlisi iktidara bence çok önemli ve yapıcı bir çağrı yaptı.

    Özeti şuydu:

    Emekli amirallerin seçilmişleri hedef alan açıklamalarına karşı çıkıyorsak...

    Atanmış memurların, tayinle göreve gelmiş görevlilerin, valilerin, kaymakamların, maaşını devletten alan dini görevlilerin seçilmiş insanlar, parti başkanları, anamuhalefet partisi başkanı hakkındaki hakarete veren açıklamaları da önlenmelidir...

    Devletin atanmış memuru olup seçilmiş siyasetçiye her gün “had bildiren”, “aşağılayan”, “hiza veren” açıklamaları da önleyin dedi.

    Bu görüşe ben de katılıyorum.

    Cumhurbaşkanı önceki gün amiral olayı konusunda bence güzel bir üslupla konuştu...

    Ayrıca siyasi şapkası olan seçilmiş iktidar temsilcilerinin konuşmalarına da itirazım yok.

    Ama siyasi konularda açıklama yapan bazı atanmışların kullandığı üslup gerçekten demokratik teamülleri çok aşmaya başladı.

    Artık devletin bazı valileri bile kendini tutamayıp seçilmişlere “had bildirmeye” kadar gidiyor.

    *

    İşte o nedenle “İnşallah” diyorum...

    İnşallah Akşener’in bu çağrısı yankı bulur, iktidarla muhalefet arasında en azından “seçilmiş insanlara karşı” atanmışların dilindeki bu nefret ve hakaret dalgasına dur denir...

    *
    Unutmayalım...

    Demokrasi bir alternans, bir değişim rejimidir...

    Bugün bir veya iki parti iktidardaysa...

    Yarın muhalefettekiler oraya geçebilir...

    Yarın kendisine aynı şeylerin yapılmasını istemeyenler, güç ellerindeyken yeni bir siyasi kültürün oluşmasına önayak olurlarsa herkes için en iyisi olur.

    ÜÇ LİDER, ÜÇ ZAMANLAMA, ÜÇ FARKLI TARZ-I SİYASET

    104 amiral olayı ile ilgili üç lider ve üç pozisyon:

    BİR: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tepkisi çoğu insanın beklediğinden daha ölçülüydü...

    MOTİF: Avrupa Birliği ile yüz yüze görüşmelerin başlamasına 24 saat kala, ezber bozan bir tavırla, “kavgacı bir görünüm vermekten” kaçındı.

    *

    İKİ: İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, tepkisini
    açıklayan ilk liderdi ve çok başarılı bir iletişim zekâsı ile olayı “zevzeklik” kelimesinin sınırlarına kapatarak tansiyonu düşürdü, bu açıklamaya “darbe girişimi” diyenlerin silahını elinden aldı.

    Ayrıca amirallerin gözaltına alınmasına karşı çıkarak kendi tabanındaki hassasiyeti de iyi yönetti.

    *

    ÜÇ: CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, İnönü tarzını tercih etti.

    Açıklama yapmadan önce 24 saat bekledi.

    Sonunda o da kendi tabanının hassasiyetlerini dikkate alan ama 104 amirali açıktan destekleyici bir tavırdan kaçınarak dengeli bir yaklaşım sergiledi. Bu arada “Vatandaş artık bundan darbe çıkarmak isteyenleri yutmaz” diyerek taraftarına moral verdi.

    *

    Bence kendi siyasetleri açısından üçü de “kendi özgün siyasetlerini” sergilediler.

    100 YILLIK TÜRKİYE’DE İNÖNÜ VE ECEVİT’E İKİ KÜÇÜK KARE YOK MU

    ANADOLU Ajansı son yıllarda çok güzel albümler çıkarıyor. Sonuncu geçen ay yayınlandı.

    Adı “1920-2020: 100 Yıllık Türkiye”...

    Türkiye’nin son 100 yılını anlatıyor.

    Kesinlikle temel arşivimde saklayacağım bir çalışma... O nedenle teşekkür ediyorum.

    Ama bir de eleştirim var...

    Albümün kapağına 16 fotoğraf konmuş...

    İşte bu fotoğrafların seçimine itirazım var.

    *

    Kapakta siyasetçi ve devlet insanı olarak 6 kişinin fotoğrafına yer verilmiş.

    Atatürk, Tayyip Erdoğan, Turgut Özal, Adnan Menderes, Süleyman Demirel var...

    Bence hepsi de doğru seçilmiş... Her biri için ikna edici bir gerekçe bulunabilir...

    *

    Ama sizce de bu galeride 2 isim eksik değil mi... Çok kısa süre başbakanlık yaptığı halde, Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olduğu için tamam Tansu Çiller’e yer var.

    Kurtuluş Savaşı’nın iki kahramanından biri ve Türkiye’nin çok partili hayata geçmesini sağlayan İsmet İnönü yok...

    Tansu Çiller var, Türkiye’nin yüzde 42 oy almış ilk sosyal demokrat parti başkanı ve “Kıbrıs fatihi” Bülent Ecevit yok...

    Onlar da birer kare fotoğrafı hak etmiyor mu 100 yılın Türkiye’sinde...

    Devletin ajansı, böyle bir albüm yaparken devletin devamlılığı ilkesini de dikkate almalıdır diye düşünüyorum.



    TÜRKİYE’NİN GİZLİ PUGLİA’SI NERESİDİR VE NEYİ VARDIR

    İSTANBUL’dan yeni karayoluyla İzmir’e gidenler, Akhisar çevresinden geçerken şaşırtıcı bir tabloyla karşılaşır.

    Türkiye’nin belki de en düzgün zeytin ağacı tarlaları bu bölgededir.

    Az insan bilir ama Akhisar Türkiye’nin en büyük zeytin bölgesidir.

    Ve bana göre İtalya’da Puglia neyse, Türkiye’de de Akhisar orasıdır.

    Bilinmemesinin nedeni de bölgenin markalaşmış ve tanınmış zeytinyağının daha yenilerde çıkmaya başlamasıdır.

    Geçen pazar akşamı bir dostumun evinde küçük bir grup yemeğe davetliydik.

    Orada Ayhan Sicimoğlu ile karşılaştım.

    Akhisar zeytinyağının markalaşması ve tanıtım işini üzerine almış.

    Kendi adını taşıyan üç ayrı zeytinyağı şişelemiş.

    Üzerine bir de eski İngiliz soylularınkine benzeyen fotoğraflarını koymuş.

    Özellikle “Yeşil Altın” adını verdiği özel serinin yağını çok sevdim.

    Bana İtalya’nın Puglia bölgesi zeytinyağlarından daha güzel geldi.

    Bir de Akhisar’da yetişen bir tür Jalapeno biberle karıştırılmış acılı zeytinyağı vardı.

    Böylece Akın Öngör’ün “Selendi” adıyla markalaştırdığı Akhisar şarabından sonra, Ayhan Sicimoğlu’nun adını taşıyan bir de zeytinyağı geldi.

    Zeytinyağı meraklılarına, Türkiye’nin bu gizli Puglia’sının özellikle Altın Damla özel serisini tavsiye ederim.

    BÜYÜK BİR UZAKDOĞU FÜZYON ŞEFİ İLE TANIŞMAK

    PAZAR akşamki yemeği halen Dubai’de çalışan genç bir Türk şefi hazırladı.

    Batuhan Zeynioğlu.

    Uzakdoğu füzyon mutfağından bir mönü hazırladı. Ama ürünlerin çoğu yerliydi.

    Türk sahillerinden tonbalığı ve Norveç somonu ile hazırladığı saşimi harikaydı.

    Wagyu carpaccio, abartmıyorum bugüne kadar yediğim en iyilerinden biriydi.

    Deniz levreği mükemmeldi...

    Yerli ıstakoz ve karidesle yapılan yemekler çok başarılıydı.

    Bir de sonunda yediğimiz kalın yuvarlak “calamarata” makarna...

    Genç bir Türk şefinin elinden böyle şahane bir yemek yemek, üzerimdeki pandemi ağırlığını azalttı...

    Türkiye gerçekten çok başarılı genç bir şef neslini geliştirdi.

    DİNDARLAR İKTİDARA GELİNCE DİNDARLIK HEP DÜŞÜYOR MU

    TÜRKİYE, geçen hafta sonunda bir ilahiyat profesörünün Twitter üzerinden “deist” olduğunu açıklamasını tartışırken bir ilginç haber de ABD’den geldi. Dünyada “muhafazakârlığın” en yaygın ve güçlü olduğu ülkelerden biri sayılan ABD’de dindarlık hızla düşüyormuş.

    Araştırmaya göre “düzenli olarak ibadethaneye gidenlerin” oranı, 20 yılda yüzde 70’ten yüzde 47’ye gerilemiş.

    Dindarlık ilk defa 1937 yılında ölçülmeye başlamış.

    O tarihte halkın yüzde 70’i düzenli olarak ibadethaneye gittiğini söylüyormuş.

    Bu oran 2000 yılına kadar aynı kalmış.

    Ancak son 20 yılda 23 puan birden gerileyerek yüzde 47’ye inmiş.

    1946 öncesi doğanların yüzde 66’sı hâlâ kiliseye giderken, milenyum doğumlularda bu oran yüzde 37’ye iniyormuş.

    KATKIDA BULUNANLAR
    Sayfa Editörü: Firuzan Demir
    Düzeltmen: Metin Usta
    Tasarım ve Uygulama: Selma Songül Zengin

    Yazının devamı...

    Artık doğalgaz faturanıza bile rütbeli imzanızı atmayın

    “Yaptığınızdan memnun musunuz...”

    Ve devam etsem...

    “Bakın Türkiye geçen hafta ne tartışıyordu...

    Sizin bu düşüncesiz hareketinizden sonra bugün ne tartışıyor...”

    *

    Biliyorum bana diyecekler ki...

    “Biz de vatandaşız ve düşüncemizi serbestçe söyleme hakkına sahibiz...”

    Evet sahipsiniz...

    Çıkıp tek tek söyleyin düşüncenizi...

    Ama söylerken üzerinizdeki emekli asker üniformasını da çıkarın...

    *

    Görüyoruz ki üniforma sizi çıkarmış ama siz halen o üniformayı kafanızdan çıkarmamışsınız...

    Hem toplu bir hareket yapıyorsunuz...

    Hem altına “Eski amiral” diye rütbe koyuyorsunuz...

    *

    Şunu bilin artık...

    Bu milletin hafıza dağarcığı askeri darbelerle o kadar dolup taşmış, yakın tarih dolmuşu istiab haddini o kadar aşmış ki...

    Bir bildirinin altında rütbeli bir imza gördük mü....

    Pandoralarımızın kutusu yeniden yeniden açılıyor...

    *

    Şu kadere bakın ki...

    Benim mahallemin makul çoğunluğu, durmadan bu düşüncesiz hareketlerinin, egoistçe zevzekliklerinin kefaretini ödemek zorunda kalıyor...

    Muhafazakâr mahallenin makul çoğunluğuna da acıyorum...

    Onlar da, her konuda ağzına geleni söyleyen Ayasofya imamlarının, zırvalarını her gün fetva diye yutturmaya kalkan sözde hocaların kefaretini ödüyor...

    *

    Türkiye’nin çok büyük çoğunluğu demokratik sabrı öğrendi.

    Yani kimsenin sizin emekli, emeksiz üniformalı fikirlerinize, rütbeli imzalarınıza ihtiyacı yok...

    O yüzden sizden rica ediyoruz... Artık bırakın doğalgaz faturalarınıza bile imzayı eşleriniz atsın...

    Emekliliğin üzerinizden çıkardığı üniformayı, siz de kafanızdan çıkarın... Emekli rütbelerinizi de kasalara kilitleyin...

    *

    O zaman sadece bir vatandaş olursunuz...

    Siyasete girer, rütbesiz fikirlerinizi istediğiniz kadar haykırırsınız...



    BU VESPA’NIN ARKA SELESİNDE BİR DE GÖRÜNMEZ İNSAN VAR

    ÖNCEKİ akşam streaming platformlarına konan yeni bir filmi izledim.

    Daha doğrusu film içinde bir başka filmdi izlediğim...

    2019 yapımı filmin adı “Enrico Piaggio-Vespa”...

    *

    1950’li yıllarda İtalya’da üretilen savaş sonrasının en kült araçlarından biri haline gelen “Vespa” marka scooter’ın hikâyesi...

    Bombardımanda yıkılan “Piaggio” uçak fabrikasının yerine küçük ve ucuz motosiklet üreten bir fabrikanın kurulması ve yepyeni bir motosiklet tasarımının ortaya çıkışı anlatılıyor.

    Motosikleti ortaya çıkaran işinsanı Enrico Piaggio’nun hayatı bu...

    *

    Bu motosikletin tasarlandığı 1952 yılında Roma’da çok ünlü bir film çekilmektedir.

    “Roma Tatili” isimli filmin konusu, tatilini geçirmek için bu şehre gelen genç bir prensesin (Audrey Hepburn) ve bir gazetecinin (George Peck) tanışması ve yaşadıkları aşkı.

    Filmin en akılda kalan ve afişlere geçen sahnesi gazetecinin, güzel prensesi bir Vespa motosikletin arkasına oturtup Roma’yı dolaştırmasıydı...

    Vespa o filmle bir dünya fenomeni haline geldi... 4 milyon adet üretildi ve satıldı...

    Zaten filmde o sahne aslında atlı araba ile çekilecekken, Enrico Piaggio’nun iki oyuncuyu bir Vespa üzerine oturtmak için verdiği mücadele anlatılıyor.

    Bu filmin bir de gizli kahramanı var....

    İkinci yazıda anlatacağım.

    ARKA SELE

    FAŞİST BİR SİYASETÇİNİN ADINI YOK ETTİĞİ HAYALET SENARİST

    “VESPA”nın hikâyesini anlatan filmi seyrederken aklıma “Roma Tatili” filminin hayalet senaristi geldi.

    Filmin senaryosunu, 1940’lı yıllarda Hollywood’un en başarılı ve en çok para kazanan senaristi Dalton Trumbo yazmıştı...

    Ama savaş sonrasının Soğuk Savaş dönemindeki antikomünist bir faşist siyasetçi olan McCarty’ci tarafından komünistlikle suçlanmış ve Hollywood’da iş bulamaz hale gelmişti.

    O nedenle senaryoları kendi adıyla yazamıyordu.

    İşe bakın ki, “Roma Tatili”, birçok dalda Oscar kazandı. Film senaryo Oscar’ını da kazandı, ama ödülü başkası aldı...

    Baskıcı rejimler en büyük kötülükleri hep sanatçılara ve kültür insanlarına yapıyor...

    Ama zaman geçince tarih haksızlıkları gideriyor. “Roma Tatili” bugün Amerikan kültür varlığının bir “milli kültür mirası” olarak kabul ediliyor.

    Senaryosunu yazan Dalton Trumbo da Amerika’nın en övünülecek evlatları Pantheonundaki yerini aldı.

    Filmi seyredeceklere bu olayı anlatıyorum ki, Vespa’nın arka selesindeki o isimsiz kahramanı da tanısınlar...

    DARÜŞŞAFAKA’DAKİ HOCAMA GECİKMİŞ BİR ‘DALYA’ TEŞEKKÜRÜ

    HÜRRİYET yazarı Nuran Çakmakçı’ya çok teşekkür ederim.

    Geçen pazar günü bana hayatımın en güzel sürprizlerinden birini yaptı.

    Prof. İlhan Usmanbaş’ı buldu, onunla ilgili çok güzel bir mülakat yayınladı.

    Hocam 100 yaşına basmış, 80 yıldır evli olduğu eşi Atıfet Usmanbaş’la birlikte Darüşşafaka’nın Maltepe rezidansında mutlu bir hayat sürüyorlarmış.

    Varlıklarını Darüşşafaka’ya bağışlamışlar. Onları sağlıklı ve mutlu görünce nasıl sevindim anlatamam...

    İlhan Usmanbaş Cumhuriyet tarihimizin en büyük bestecilerinden ve hocalarından biridir.

    Modern Türk müziğinin eşsiz bir sanatçısıdır...

    Eşi Atıfet Usmanbaş da Devlet Operası’nın en başarılı sanatçılarından biridir.

    *

    İlhan Usmanbaş için “Hocam” diyorum... Çünkü Basın ve Yayın Yüksekokulu’nda ondan müzik ve müzik tarihi dersi aldım.

    Ondan ders almanın gururunu hâlâ taşıyorum...

    Bana verdiği müzik bilgisi ve modernite için, ayrıca ders anlatımındaki o muazzam heyecan için çok teşekkür ediyorum...

    Çok gecikmiş bir teşekkür ama “Dalya” diyen bir teşekkür olduğu için de mutluyum.

    Hocama ve eşine daha nice yıllar diliyorum...

    BİR TEŞEKKÜR DE FAZIL SAY İÇİN

    BİR teşekkür de Fazıl Say’a...

    Bir süredir İlhan Usmanbaş’ı tanıtan paylaşımlar yapıyor...

    Onu anlatıyor...

    Fazıl Say’ın en sevdiğim taraflarından biri Türk bestecilerine verdiği önem ve duyduğu saygı... İlhan Usmanbaş’tan sonra son olarak Muammer Sun’un bestesinden Senem Demircioğlu ile birlikte yaptığı “Seni Sevdim Diye” adlı parçayı da çok sevdim.

    Fazıl Say’a bu çabası için de çok teşekkür ediyorum.

    KATKIDA BULUNANLAR
    Sayfa Editörü: Firuzan Demir
    Düzeltmen: Metin Usta
    Tasarım ve Uygulama: Selma Songül Zengin

    Yazının devamı...

    Ey erkek 5 yıl önce testosteron yarıştırıyordun bak bugün ne

    Bu erkek milleti...

    Yani biz ne hale düştük...

    *

    Dün gibi hatırlıyorum...

    15 Mayıs 2016...

    Berlin’de Final Four’un son günü... Fenerbahçe-CSKA maçını bekliyoruz...

    Otelin lobisinde büyük bir tartışma patlıyor...

    Bir erkekte ideal testosteron oranı nedir?

    Ama asıl tartışma ben, “Benimki 625” dediğimde patlıyor.

    *

    Aziz Yıldırım’ın kardeşi Ali Yıldırım, benden küçük olmanın verdiği duyguyla “Mümkün değil olamaz” diyor.

    Tesadüf maçı aynı otelde bekleyen bir de genç üroloji profesörü var...



    Ona soruyoruz.

    Cevabı şu:

    “Nadir de olsa görülebiliyor...”

    *

    Bu hafta ikinci COVID aşımın üzerinden 3 hafta geçmiş olacak ve gidip “antikor üretip üretmediğimi” ölçtüreceğim.

    Geçen hafta Türkiye’de herkesin tanıdığı iki “65 plus” dostumun aşıdan sonraki antikor ölçümü çok düşük çıktı.

    Birininki 7 çıkmış, ötekininki 70...

    Kafaları kanatlarının arasına düşmüş hasta kuşlar gibi oldular.

    *

    65 plus erkek muhabbetlerinde herkes “Kaç antikorun var” diye birbirine soruyor.

    Bir başka arkadaşımız, 700 çıktığı için övünüyor.

    Ama yarım saat sonra bir başka birisi, “Benimki 1700 çıktı” deyince ötekinin fiyakası birden bozuluyor.

    *

    15 Mayıs 2016...

    4 Nisan 2021...

    Sadece 5 yıl geçmiş...

    Allahım şu halimize bak....

    Beş yıl önce testosteron yarıştırıyorduk...

    Bugün antikor yarışına indik...

    Maalesef erkeklik böyle bir şeydir işte...

    Konuşmayız, ama hep yarıştırırız...

    Madem bu erkeklik konusu açıldı...

    Bugün o kapıdan girip, erkekliğin arka odalarına, karanlık dehlizlerine, kuytu koridorlarına dalalım biraz...

    1- BANA 73 YAŞIMDA ERKEKLİĞİMİ ANLATAN VE ÖĞRETEN BİR KİTAP

    BEŞ
    yıl önce Berlin’de benim için “69 yaşında 625 testosteron nadir de olsa görülüyor” raporu veren o genç ürolog, Prof. Saadettin Eskiçorapçı’ydı...

    Geçen hafta onun harika bir kitabı çıktı.

    10 bine yakın erkek hastasıyla konuşmuş...

    Adı “Konuşulmayan Erkeklik”...

    Bir solukta okudum. Şunu anladım...

    - BİR: 73 yaşında bir erkeğim... Ama kendi erkekliğim hakkında Amerikalı veya Fransız bir lise öğrencisi kadar bilgili değilmişim.

    - İKİ: Biz erkekler gerçekten erkekliğimizi hiçbir zaman açık açık konuşamıyoruz.



    - Bir de şu meşhur testosteron yarışı ve muhabbeti var ya...

    Meğer çok lüzumsuz bir şeymiş... Gelin şimdi biraz “erkek erkeğe” dertleşelim...

    Ama kadınlar da bizi dinlesin... Çünkü, Prof. Eskiçorapçı’nın bu kitapta dediği gibi...

    “Erkekler konuşmaya başlayacaksa...

    Bu kadınlar sayesinde olacaktır...”

    *

    - Prof. Dr. Saadettin Eskiçorapçı: Sorulmayan Sorular ve Bozulamayan Ezberlerle, ‘Konuşulmayan Erkeklik’; @psilon Yay.; Mart 2021

    2- ERKEKLİĞİNİ KONUŞAMAYAN ERKEK HANGİ BÜYÜK GERÇEĞİ ÖĞRENEMİYOR

    ERKEKLİK
    organı...

    Bazı köşe yazarları öteki kelimeyi kullanmama çok kızdıkları için “Erkeklik organı” diyorum... Prof. Eskiçorapçı şöyle başlıyor: “Erkek cinselliği neredeyse tek faktöre dayalıdır: Ereksiyon”.

    Ama hemen arkasından ikinci ve belki de daha büyük soru(n) geliyor:

    “Organım normal mi?”

    Tabii asıl konuşulamayan, bu sorunun arkasındaki neden...

    “Organım küçük” duygusu...

    Kitabın yazarı diyor ki: “Bir erkek doğumundan itibaren çok az başka erkeğin organını görebildiği için, normalin ne olduğu konusunda bir fikri yoktur.”

    Öyleyse konuşmaya şu sorudan başlayalım.

    Bir erkek için “normal” nedir?

    3- EY ERKEK! YÜZDE KAÇ İHTİMALLE SENİN NORMAL BİR ORGANIN VAR

    - Araştırmalar şunu ortaya koyuyor: Dünyada her 3 erkekten ikisi organının küçük olduğuna inanıyor.

    *

    - Dünyadaki erkeklerin yüzde 98’i en azından biri kere organını büyütmeyi hayal ediyor...

    *

    Peki öyleyse dünyadaki erkeklerin yüzde kaçının organı normal büyüklüktedir?

    Sıkı durun...

    -  Şu güneşin altında yaşayan bütün erkeklerin sadece yüzde 5’inin organı normalden büyükmüş.

    *

    Diyeceksiniz ki bizi asıl ilgilendiren normalden küçük olanlar.

    Yine sıkı durun...

    - Yeryüzünde yaşayan erkeklerin sadece yüzde 5’inin organı normalden küçük.

    *

    Sonuç:

    - Yani yüzde 90’ınki normal boyutta... Ve siz de yüzde 90 ihtimalle normal bir organa sahipsiniz...

    Rahat olun yani...

    4- KADINLARIN ÖNÜNDE ANCAK BU KADARINI KONUŞABİLİRİZ

    PEKİ
    normal boyut nedir diyorsanız...

    Bir tüyo vereyim...

    Kitapta normal boyutun ne olduğu santimle veriliyor.



    Dahası “Doğru boy ölçümü nasıl yapılır” onun bile tarifi var. Aramızda kadınlar var, ancak bu kadarını konuşabiliriz.

    Merak eden gerisini kitaptan okuyabilir.

    5- BUNCA YIL BOŞU BOŞUNA TESTOSTERON YARIŞTIRMIŞIZ

    GELELİM
    büyük testosteron Formula 1 yarışına...

    - Hoca diyor ki: “Testosteron erkeklik hormonu ve erkeklere özgü bir hormon olarak düşünülür.

    Bu tamamen doğru değil... Çünkü kadınlarda da testosteron var.

    *

    Ve gelelim asıl meseleye... Yani testosteronu yüksek olduğu için benim gibi göğsüne vura vura övünen orangutan erkeklere...

    - Sanılanın aksine çok yüksek testosteron seviyeleri erkeklik fonksiyonlarını olumlu değil olumsuz etkiliyormuş.

    *

    Netice sabah 11.00’den önce yapılan bir kan testinde testosteron miktarınız 250 mg/dl üstünde çıkarsa mesele yok... Elinizi MacLaren’in direksiyonundan çekin... Rahatlıkla yarışı bırakabilirsiniz.

    Önce şu antikor yarışından birinci çıkın...

    Gerisi kolay...

    İSMAİLAĞA’NIN TWİTTER DEİSTİ VE AKİT’İN RADİKAL TWİTTER DİNCİSİ

    HAFTA
    sonunun en büyük sürprizi Yeni Şafak gazetesinin eski yazarı ilahiyatçı Talha Hakan Alp’in Twitter üzerinden yaptığı bir duyuru ile “deist olduğunu” açıklamasıydı. Tabii muhafazakâr dünyada ortalık karıştı...

    *

    Alp tanınmış bir ilahiyatçı. İslam üzerine 15’e yakın kitabı var. Bir de muhafazakâr dünyanın en muhafazakâr kesimlerinden biri olan İsmailağa cemaatinde yetişmiş.

    *

    Yeni deistin Twitter üzerinden açıklamasına en ağır tepki, yine Twitter üzerinden eski bir İslamcıdan geldi.

    Yeni Akit gazetesi yazarı İhsan Şenocak ağır bir yazı döşendi.

    Kendini hâlâ mazlum hissettiren her kızgın İslamcı gibi o da hemen Necip Fazıl’ın bir dizesine atıf yaptı..

    *

    Benim için asıl şaşırtıcı olan Şenocak’ın bu yazısına İslami genç kesimden gelen tepkilerdi... Şenocak’a destek çıkan az oldu... Çoğu onun yazısına tepki gösterdi.

    *

    İslami kesimin Twitter üzerinden savaşını izlemeye devam edeceğim. Çünkü orada ilginç gelişmeler oluyor...

    Galiba, benim gençliğimde Güven Park’ın altındaki muhafazakâr kitapçılarda doğan entelektüel İslami duyarlılık yeniden yükseliyor.

    BU HAFTA ANTİKORUM YÜKSEK ÇIKSIN İŞTE BU TARZA GEÇİYORUM

    BU
    hafta ilk defa fark ettim...

    Evde sıkıldım... Türkiye’nin üzerindeki gri bulut fena halde bozdu psikolojimi... Artan vaka sayıları, çevremizden gelen felaket haberleri çoğumuzu bunalttı...

    *

    Geçen gün ikinci defa takım elbise giydim...



    Kesmedi beni...

    Daha renkli, daha uçuk, kendimi daha özgür hissedeceğim şeylere ihtiyacım var.

    İşte tam bu sırada bir Amerikan dergisinin Amerikan basket ligi NBA’in bu yıl iyice belirgin hale gelen kendine ait “fashion” tarzını anlatan bir yazı okudum.

    Bazı takımlardan oyuncuları giydirip fotoğraflarını çektirmişler.

    NBA’in bütün takımlarının oyuncuları giyim tarzında çok özgür, çok renkli bir “sokak modası” yarattı.

    *

    Vallahi yaşıma başıma bakmam... Şu COVID’i atlatalım... Kesin ben de başına buyruk özgür bu tarza geçiyorum...

    *

    Yetti be...

    COŞKUN BEY BİR İZMİRLİ OLARAK BU LAFINIZI BEN DE SEVMEDİM

    DÜN
    Hürriyet Kelebek’te Orkun Ün’ün köşesinde çok önemli ayrıntı vardı.

    Coşkun Sabah bir söyleşisinde şöyle demiş: “Kızımı İzmir Kordonu’nda mini şortla dolaştırırım ama Urfa’da, Mardin’de o şortu giydirmem...”

    *

    Orkun da haklı olarak soruyor:

    Bu nasıl bir sözdür Coşkun Bey...

    Kızınız Roza 22 yaşında...

    Nerede nasıl giyineceğine bırakın da kendi karar versin...

    *

    Haksız mı...

    Yazının devamı...