• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • 57 milyon riskli vatandaşı acilen koruma altına almanın formülü

    İsrail aşılamasını tamamlamış, bütün yasakları kaldırmış ve halkı da plajlara hücum etmişti.

    Yeni Zelanda ve Avustralya arasında serbest seyahat başlamıştı.

    Dünyada COVID olayını en ağır geçiren ülkelerden Amerika’da Biden politikası sonuçlarını vermeye başlamıştı.

    16 yaş üzeri isteyen her Amerikan vatandaşına aşı uygulanabiliyordu.

    330 milyonluk ABD’de yeni vaka sayısı 67 bindi.

    Haziran ayı ortası itibarıyla nüfusunun yüzde 70’ini aşılamış olacağını açıklamıştı.

    80 milyon nüfuslu Türkiye’de ise yeni vaka sayısı 55 bindi...

    Ölüm sayısı ise 300’ü geçmişti.

    *

    Benim şahsi durumum ise şöyleydi:

    Kalabalık bir evde yaşıyorduk ve kızımızın da isteği üzerine, hâlâ riskli 65 plus olarak Tansu’yla birlikte kendimizi Ege’de izole etmiş vaziyetteydik.

    İşte böyle bir ortamda ve ruh halinde, Prof. Dr. Melih Us’la bir Zoom görüşmesi yaptım.

    *

    Prof. Melih Us’u tanıtmama gerek var mı bilmiyorum. Bir bölümünüz mutlaka onu televizyon programlarında görmüşsünüzdür.

    Türkiye onu, COVID’in ilk dalgası başladığında maskenin zorunlu hale getirilmesi için verdiği mücadele ile tanıdı.

    Haklı çıktı ve o mücadeleyi kazandı. Bir de COVID ile tansiyon hastaları arasındaki ilişkiyi ilk defa rakamlarla o gündeme getirdi.

    O konuda da haklı çıktı.

    İşte Prof. Melih Us’la yaptığım bir tür “vatandaş aydınlatma platformu” esprisindeki Zoom konuşmam.

    GENEL MUAYENE
    1) HÜKÜMET DEĞİL VATANDAŞ GERÇEK RAKAMI SAKLIYOR

    Hocam şu an itibarıyla COVID’le mücadelede hangi noktadayız? Yani hastanın durumu nedir?

    “En kritik dönemeçteyiz. Saptanabilen vaka sayıları hâlâ

    55 binin üstünde...

    Aktif vaka sayıları ise 523 bin üstünde.

    Ne anlama geliyor bu aktif vaka rakamı?

    “Şu demek. Saptanabilen 523 bin kişi hastalığı yayıyor.

    Daha vahimi, gerçek rakam bunun da üstünde.”

    Hükümet gerçek rakamları saklıyor mu demek istiyorsunuz?

    “Hayır insanlar saklıyor. Hasta olmasına rağmen etrafına söylemeyen veya işini kaybetme korkusu ile hasta olmasına rağmen test yaptırmayan birçok kişi var. Asemptomatik olup da hastalığı yayan kişileri saymıyorum bile.”

    Hastanelerde durum ne?

    “Hastanelerin COVID servisleri çok büyük ölçüde dolu ve hastane yatışlarında büyük zorluklar görülmekte. Akciğer tutulumu olan birçok hasta mecburiyetten evde tedavi ediliyor.”

    ÖNLEYİCİ TEDBİR
    2) BİR HAFTALIK KAPANMANIN SONUCU MAALESEF SADECE YÜZDE 2 AZALMA

    Gelelim asıl konumuza... Aşılamada durum ne?

    “Aşılamada tedarik edilebilen aşılarla yapılan iş devam ediyor. Şu anda sıra 55 yaş sınırında. Bunun bazı sonuçları da alınıyor. Mesela yoğun bakımda yatan hastaların daha önce % 69’u 65 yaş üstü iken şu anda % 53’ü 65 yaş üstü. Aşılama ile oran bir miktar düştü. Demek ki aşı en azından yoğun bakıma girme riskinizi düşürüyor. Ama şunu çok iyi bilelim ki sıfırlamıyor.”

    Yalnız 65 yaş üstünde hâlâ aşılanmamış insanlar var deniyor. Bakanlık da açıklıyor.

    “Bir diğer aşı gerçeği de bu. 65 yaş üstü sırası geldiği halde aşı olmayanlar var. Dün açıklandı Amerika Birleşik Devletleri’nde de 65 yaş üstündeki insanların yüzde 20’si aşı olmayı reddediyormuş.”

    Neden böyle bir direniş var?

    “Büyük bölümü ‘Ben nasıl olsa dışarı çıkmıyorum’ diye aşı olmuyor. Başka nedenler de var tabii. Ama bu yanlış bir tutum. Ev halkından dışarı çıkan ve virüsü taşıyan biri ile enfekte olabileceklerini hesaba katmıyorlar.

    Nitekim dün açıklanan verilere göre son kapanma kararından sonra bir haftada yeni vakalarda sadece yüzde 2 azalma görülmüş. Demek ki ev içindeki tehlike devam ediyor.”

    SON 1 AY
    3) ‘MUTANT HIZLI YAYILIYOR AMA ÖLDÜRÜCÜ DEĞİL’ TEZİ ÇÖKTÜ

    Mutant virüs kolay yayılıyor ama öldürücü değil diye bir izlenim yayılıyor. Doğru mu?

    “Kesinlikle doğru değil. Ölüm oranları da aynı vaka sayıları ile doğru orantılı olarak artıyor. Mutant virüs kolay yayılıyor ama hafif geçiriliyor tezi ise son 1 aydaki tablo ile tamamen çökmüş durumda.”

    ÇİN AŞISI
    4) TEK DOZ ETKİSİ DÜŞÜK ÇİFT DOZ YÜZDE 50-80

    Tam turizm mevsimine girerken durum bu kadar vahim. Peki bu kadar olumsuz tabloda ne yapmalıyız? 

    “Bir kere aşı kampanyası ile aşının etkileri daha iyi anlatılmalı ve sadece kendileri için değil toplum sağlığı için aşılama sayısı arttırılmalı. Şu ana kadar ülkemizde Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre aşı ile ilgili ciddi yan etki görülmedi. Aşı kampanyası acilen yaygınlaştırılmalı, gerekirse kamu spotları yayınlanmalı.” 

    Aşıların yan etkisi görülmedi dediniz. Ama etkisi de henüz tam görüldü mü? Herkes her aşı konusunda bir şeyler söylüyor. 

    “Öncelikle ülkemizde yaygın kullanılan Çin menşeli aşıdan başlayayım. Bugüne kadar 18 milyon doz uygulandı. 7.5 milyon kişi çift doz aşı oldu. Etkinliği çeşitli verilere göre % 50 ile 80 arasında. Çin aşısının tek doz etkinliği ise çok düşük.” 

    BIONTECH ETKİSİ
    5) TEK DOZ ETKİNLİĞİ BİLİNMİYOR, ÇİFT DOZ İSE YÜZDE 90 ETKİLİ

    Yeni başlanılan BioNTech aşısının durumu ne?

    “BioNTech aşısı da
    çift doz uygulanmakta ve etkinliği % 90’ın üzerinde. Bugüne kadar 3.5 milyon kişiye tek doz yapıldı bu aşıdan.”

    Onun tek doz etkinliği ne kadar?

    “BioNTech’in tek doz etkinliği de bilinmiyor.”

    ÖNERİ

    6) 3.5 MİLYON BİONTECH AŞISI YAPTIRMIŞ İNSANA ACİLEN TEST UYGULANMALI

    Peki aşılama durumu umutsuz mu yani? Ne yapacağız?

    “Maalesef aşı tedariki çok sıkıntılı. Yerli aşı üretimi eylül ayına yetişirse belki ülke olarak rahatlarız. Ancak şu aşamada mutlaka daha yaratıcı bir mücadele bulmalıyız.”

    Alternatif bir mücadele modeli bulunabilir mi?

    “Benim asıl uyarım işte bu noktada olacak. Öyle dâhiyane bir fikre de ihtiyaç yok. Benim önerim şu. Ülkemizde uygulanan BioNTech aşısının 3.5 milyon birinci dozu alan kişilere birinci ay sonunda test yaparsak, tek doz etkinliğini saptayabiliriz.”

    Ama BioNTech de çift doz aşı. Niye ikinciyi de bekleyip antikor testi yapılmasın ki... Bu bize bir şey kazandırır mı?

    “Tam aksine acilen ihtiyacımız olan bir şeyi kazandırır. Sağlık Bakanı haziranda 30 milyon BioNTech aşısının geleceğini duyurdu. Bu 30 milyon aşının 15 milyon kişiye yapılması bekleniyor. Oysa ilk dozda ciddi bir sonuç alınıyorsa aşılama stratejimizde köklü bir değişiklik yapabiliriz.”

    İŞTE FORMÜLÜ

    7) 25 MİLYONA ÇİFT DOZ AŞI YERİNE 57 MİLYONA TEK DOZ AŞI YAPALIM

    Ne gibi bir değişiklik?

    “O zaman ikinci dozu yapmak yerine 30 milyon kişiye tek doz BioNTech yapıp 30 milyon kişinin hastaneye yatma veya yoğun bakıma girme riskini azaltabiliriz. Böylece vatandaşlarımızı ölümcül sonuçlardan koruruz. Eğer daha sonra tedarik edebilirsek BioNTech’in ikinci dozları yaparız.”

    Bunun sonunda nasıl bir tablo çıkacak önümüze?

    “Gelin basit bir matematik hesap yapalım. Anlaşması yapılan 50 milyon Çin aşısı ile iki doz uygulanan 25 milyon vatandaş var. Buna 30 milyon tek doz BioNTech ve 3.5 milyon şu anda yapılan çift doz BioNTech’i eklersek, yaklaşık 57 milyon insanımızı mümkün olduğunca koruma altına almış oluruz.

    8) YAPMAMIZ GEREKEN EN SEVİMSİZ AMA EN ZORUNLU ŞEY: EVDE MASKE

    “Mutlaka yapmamız gereken üçüncü bir şey daha var ama maalesef sevimsiz. Eğer ev halkı arasında çalışan var ise evde de maske takalım. Çalışanlar virüsü eve taşıyorlar. Eylül ayı başında bu öneriyi sunduğumda çok tepki aldım. Ancak gelinen noktada ev içi bulaş had safhada. Bir de hızlı tanı testlerinin yaygınlaştırılması ve rutin tarama testlerinin toplumun her kesimine yayılarak asemptomatik yayıcı vakaların yakalanması gerekiyor.”

    PRATİK BİLGİ

    HASTALIK GEÇİRENLE AŞILANAN KİŞİLERİN ANTİKORLARI FARKLI

    “Hastalığı geçiren kişilerde oluşan antikor ‘nukleoprotein’ ve ‘Spike IgG’ antikoru. 

    Aşılanan kişilerde oluşan ise ‘Spike IgG’ antikoru.

    Dolayısıyla hangi yöntemle bakıldığı önemli.

    Piyasada bol miktarda çeşitli antikor testleri mevcut. Güvenilirliği yüksek testler ile bakıldığında antikor oluşup oluşmadığını görebiliyoruz.

    Eğer yeterli antikor oluşmuyor ise ek doz yapılması gündeme alınmalı.”

    NORMALE DÖNÜŞ
    MASKESİZ VE NORMAL HAYAT ŞİMDİLİK UZAK GÖRÜNÜYOR

    Aşı yaptıran ve antikor üreten bir 65 üstü ne kadar emin olabilir? Normal hayatına ne zaman geçebilir?

    “Biraz önce de söyledim. 65 yaş üstü aşılı hastalarda hastaneye yatış oranı % 50’lere kadar düştü. Tam rakamlar çıkmasa da aşı hastanın yaşam şansını arttırıyor. Yine de hastaneye yatan her dört kişiden biri 65 üstü. Yani maskesiz ve normal hayata dönüş şu an için uzak görünüyor.”

    ERKEKLER DAHA AZ MI ANTİKOR ÜRETİYOR

    Hocam çevremde özellikle erkeklerde antikor üretimi daha sıklıkla yetersiz çıkıyor. Neden?

    “Belirli sebebi yok, kişiye bağlı faktörler önemli. Bağışıklık sisteminin performansı ile yakından ilgili.”

    Yazının devamı...

    Korkuyorsunuz çünkü statlarda idare ediyorduk ama ekranda edemiyoruz

    Bu bir deprem... Futbolun 8.1 şiddetindeki depremi. Hiç kuşkunuz olmasın, arkasından tsunami de gelecek... Gelecek ve bu bütün derme çatma ‘Milli ve yerli futbol düzeni’ bu tsunaminin altında kalacak.

    TÜRKiYE LiGi’NiN VASATLIĞI ALMAN LiGi’NiN RUHSUZLUĞU

    · 12 Avrupa takımının pazar günü “Biz artık Avrupa’da bir ‘Ultra Süper Lig’ kuruyoruz” açıklaması tam bir depremdir. Ve yıllardır “Geliyorum” diyen bir deprem bu...

    · Alman liglerinin tatsızlığı, tuzsuzluğu, ruhsuzluğu.

    · İtalya’nın futbol oynadığı sahaları bile yenilemede nal toplaması.

    · Fransa’nın Arap sermayesi sayesinde çok
    geç Avrupa futboluna dönmesi.

    · Oligarklarını bile İngiltere’ye kaptıran koskoca Rusya’nın doğru dürüst bir futbol takımı çıkaramaması, sonunda bütün Avrupa seyircisini Premier Lig ve La Liga hastası yaptı. Onlar da bu vasatlıkta debelenirken sonunda bu kararı aldılar.

    BASiT BiR VAR OLAYINI BiLE DÜZENLEYEMEYENLER AYAKTA

    · Bakıyorum bütün Avrupa ülkelerinin futbol federasyonları ayakta... Arkadaş nedir bu panik? Niye hepiniz böyle ayaktasınız? Siz söyleyemezsiniz, ben söyleyeyim.

    · Ülkelerinizde daha VAR olayını bile doğru dürüst yönetimiyorsunuz.

    · Futbolun kalitesi yerlerde sürünüyor. Şimdi bugün korkuyorsunuz...

    ÇÜNKÜ PANDEMi HEPiMiZiN ÖNÜNE O GERÇEĞi KOYUVERDi

    Peki ama hepimiz önce Fenerbahçeliyiz. Galatasaraylı, Beşiktaşlı, Trabzonsporlu Göztepeliyiz. Bu kadar tutkuyla bağlı olduğumuz takımlar varken, haftada 3 gün daha tutkulu Barcelona fan’ı mı olacağız? Korkuyorsunuz çünkü. Pandemi hepimizin gözüne bir gerçeği soktu. Pandemi öncesinde tutkulu taraftarlar, sahaları dolduruyordu. Arena psikolojisi, stat havası hepimizi gaza getiriyordu. Şimdi televizyonun karşısına geçip, o boş tribünler önündeki maçları seyretmeye başlayınca, karşımızda 90 dakika sadece vasat takımlar kaldı. Yani kendi tezhüratımızın sesi kesilince, saha susunca, oralarda eğlenen, dolduruşa gelen duygularımız yerini akıla bıraktı. Önümüzdeki futbola baktık sadece...

    BiR BiZiM DERBiYE BAK, BiR DE EL CLASICO’YA

    Evde de kapalıyız ya... Vakit çok. Premier Lig, La Liga... Bir Manchester United-Manchester City derbisine baktık... Bir de Fenerbahçe-Galatasaray derbisine. Bir El Clasico’ya baktık. Bir Beşiktaş Fenerbahçe derbisine...

    Eee söyle bakalım şimdi... Her çarşamba bir Liverpool-Barcelona, bir Real Madrid-Manchester City maçı varken. Yani haftada en az 4-5 Avrupa derbisi varken. Bizim bomboş tribünlerin önündeki neyle oyalanacaksın?

    MAALESEF, WINTER IS COMING

    · Ama bilelim ki, korkunun ecele çaresi yok. Ve ben şimdiden kendi tercihimi açıkça yazayım.

    Eğer Avrupa Süper Ligi’nde bir maç varsa, ben banko onu izlerim.

    Peki çare ne?

    Bu vasat futbolu yükseltmedikçe...

    Bu hakem ve VAR olayını bile yönetemedikçe...

    Maalesef çare yok. GGG Yani...

    Game Of Thrones dizisi deyişiyle...

    “Winter is Coming...”

    Hatta karakış geliyor.

    <iframe width="747" height="422" src="https://www.youtube.com/embed/6yR8tlFiuHc" title="YouTube video player" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture" allowfullscreen></iframe>

    10.000 TL'ye varan "Hoş geldin bonusu" sadece Misli.com'da! Hemen üye ol...

    Yazının devamı...

    Lüzumsuz bir köşe yazarının çok lüzumlu üç-beş saniyesi

    Dün, yani 19 Nisan, Fransız yazar ve düşünürü Jean-Paul Sartre’ın cenazesinin kaldırıldığı günün yıldönümüydü.

    Sartre 15 Nisan günü ölmüştü...

    Öyleyse niye onu 19 Nisan günü hatırlıyoruz...

    *

    Cevabı çok basit...

    Çünkü onu Montparnasse Mezarlığı’na uğurlayan öylesine büyük bir kalabalık vardı ki...

    Fransa, onu, siyasette en büyük muhalifi olan cumhurbaşkanı De Gaulle’ün söylediği şu sözle hatırladı:

    “Sartre Fransa’dır...”

    Biz başka ülkelerin insanları ise şunu öğrendik...

    “Sartre dünyadır...”

    *

    Sonra “lüzum” tartışması başladı...

    Önce Foucault ve Deleuze çıktı ve “Bilinç veren entelektüele artık ihtiyaç duyulmuyor” dedi.

    Sonra Sartre çıktı ve şunu söyledi:

    “Entelektüellerin işlevsel faydası kalmadı...”

    Yıl 1972’ydi ve o sırada bu konuşmaların yapıldığı Paris’te öğrenciydim...

    Kendi çapımda bir “entelektüel olmaya” hazırlanıyordum ve hayranlıkla izlediğim üç düşünür de bana, “Oğlum artık senin entelektüelliğine lüzum kalmadı” diyordu.

    Oysa 1968 hareketi hepimizi çok etkilemişti.

    Feminist hareketler doğuyor, kadın-erkek ilişkileri yeni bir döneme gjriyordu, cinsellik tabu olmaktan çıkıyordu, çevreci ve yeşil hareketler siyasete yepyeni ufuklar getiriyordu.

    Okulda, fabrikada öğrenci ve işçiyi hiçe sayan otoriter düzen yıkılıyordu.

    *

    Ve işte böyle bir dönemde “aydının lüzumsuzluğu” fısıldanıyordu kulaklarıma...

    Hiç aklımıza gelmemişti ki o gün kulaklarımıza fısıldanan bu “lüzumsuzluk” bugün popülizm dediğimiz dünyanın başına bela olacak olan “şeyi” ufaktan ufaktan hazırlamaya başlamış...

    *

    Ali Akay yazısını şu harika cümle ile bitiriyor:

    “Sartre kendisinden sonra gelen diğer düşünürlerle birlikte bize musallat olmaya devam ediyor...”

    Hayatım boyunca “musallat olma” fiilini hiç bu kadar sevmemiştim.

    *

    Teşekkürler Ali Akay...

    Hem Sartre’ın o kalabalık cenazesinin bu dünya için neyi ifade ettiğini hatırlattın...

    Hem de şu popülist vasatlıkta hiç olmazsa bizlere hâlâ lüzumlu olabileceğimizi hissettirdin...

    YÜZLERCE İSİMSİZ BANKSY, ANKARA DUVARLARINA O GRAFİTİLERİ ÇİZİYORSA

    ANKARA Belediyesi harika bir iş yapmış. Şehrin duvarlarına, viyadük temellerine, her yere sağlık çalışanlarını anlatan grafitiler çizdirmiş.

    Şehir bir Banksy vahasına dönüşmüş. Hepsi rengârenk...

    Hepsi hepimizin içindeki duygularla başkentin duvarlarını devasa ve harikulade bir billboard’a çevirmiş. İnanın şehir bu duygularla çok daha güzel...

    Bu milletin sağlık çalışanlarına verdiği bu destekle çok daha vefalı bir başkent burası...

    ŞEHİR DUVARLARINA BİR GÖNÜL GRAFİTİSİ DE BENDEN

    HASTANELERDE hayatları pahasına on binlerce insanın yardımına koşan, kurtaran, son anlarına kadar ellerini bırakmayan...

    Barbar ve vicdansız birtakım hasta yakınlarının hakaretlerine, saldırılarına rağmen umut veren gülümsemelerini hiç bırakmadan çalışmaya devam eden...

    Testlerimizi, aşılarımızı yaparken şefkati de bizlere aşılayan sağlık çalışanı kardeşlerimiz...

    Sizi ilk defa bu kadar yakından tanıdık...

    Sizi ilk defa bu kadar iyi anladık.

    Sizi ilk defa bu kadar çok seviyoruz.

    Size ilk defa bu kadar minnettarız.

    Size ilk defa bu kadar yürekten teşekkür ediyoruz...

    *

    Bize sadece şifa ve umut vermediniz...

    Aynı zamanda bu ülkede hâlâ bir millet olduğumuzu da çok güzel ispat ettiniz...

    Var olun... Sağ olun...



    ZOOM MUTASYONU

    RAMAZANDA SİGARA BÖREKLİ, KADAYIFLI ZOOM DUVARI TRENDİ

    Şu 3 nokta kesin..

    BİR: Zoom artık hayatımızın vazgeçilmezi...

    İKİ: Pandemi hayatımıza yerleştikçe Zoom da iş toplantılarından artık günlük sohbetlere kadar yayılıyor.

    ÜÇ: Virüs mutasyona uğradıkça Zoom da mutasyona uğruyor.

    *

    Zoom konuşmaları başlangıçta boş duvarlar veya kitap rafları önünde yapılırken şimdi son trend olarak “Zoom duvarları” oluşmaya başladı.

    Bu yeni trendin öncüsü de tanınmış işinsanı Cuneyd Zapsu...

    Bütün Zoom konuşmalarını çok renkli ve yaratıcı “Zoom duvarları” önünde yapıyor.

    Dün onunla bu konuyu konuştum.

    ZOOM ADABIMUAŞERETİ

    ZOOM’DA İŞ KONUŞMASINA CEKETSİZ-KRAVATSIZ ÇIKMAM

    ZOOM duvarı Pioneer’ı Cuneyd Zapsu diyor ki:

    “Telefondan sonra Zoom adapları çıkardım. Nedeni de şu: Arkadaş arası sohbetlerde tamam tişörtlü konuşuyorum. Ama iş konuşmalarında, müşteri ile konuşurken milletin spor kıyafetli olmasından rahatsız oldum.

    O nedenle ilk adımım şu oldu:

    En azından görünen kısımlarımda ceket giyip kravat takmaya başladım.

    *

    “İkinci adımım da şu oldu. Arka plana kendimin veya konuştuğum müşterinin ürününü veya fabrikasının fotoğrafını koymaya başladım.”

    *

    “Üçüncü aşamada ise Zoom duvarını renklendirmeye başladım. Duruma göre güzel bir çiçek, şimdi ramazan geldi, döner, peynirli kadayıf, sigara böreği, aklına ne gelirse Zoom resimlerim var...”

    *

    İyi fikir...

    Daha muhafazakârlar arkaya mahya bile asabilir...

    Evet yeni trend bu...

    Hatta...

    Ben tanık olmadım ama bazı arkadaş “Zoom geyiklerinde” arka plana dekolte kadın fotoğrafı koyanlar bile varmış.

    YENİ EKONOMİDE KOVULMAK EN KÂRLI YATIRIM MI OLUYOR

    ÇOK sevdiğim Mourinho bir kere daha kovuldu. Ama bu defa teknik direktörlük dehasını ekonomik bir taktiğe çevirerek kovuldu.

    Tottenham’da bekleneni veremiyordu...

    Takıma veremediği başarılı taktiği kendine verdi ve “Avrupa ultra süper ligi” projesi konusunda takımının yönetimine karşı çıkarak kendini kovdurdu.

    Yani “yüksek bir futbol ideali uğruna...”

    Üstelik kovularak 40 milyon Euro da tazminat alarak...

    Şöyle 5 kovulmadan aldığı tazminata baktım:

    2007 Chelsea 21 milyon Euro

    2012 Real Madrid 20 milyon Euro

    2015 Chelsea 15 milyon Euro

    2019 Manchester United 17 milyon Euro

    2021 Tottenham 40 milyon Euro

    ARA TOPLAM: 5 kovulmadan 113 milyon Euro...

    Haksız mıyım...

    GÜNÜN DEPREMİ

    BİR FUTBOLSEVER VE VATANSEVER AVRUPA SÜPER LİGİNE NASIL BAKAR

    BÜTÜN gündemleri atın bir kenara...

    Pazar günü patlayan bomba COVID’i bile unutturdu.

    Avrupa’nın 12 kulübü “Biz artık sizin küçük liglerinizde değil, kendi klasımızda bir ligde aramızda oynayacağız” dedi...

    Avrupa ayağa kalktı...

    Peki bir vatansever ve futbolsever bu karara nasıl bakar...

    “Yerli ve milli futbolunu” savunup buna karşı mı çıkar...

    Yoksa “Bu girişim futbolu dünyanın en güçlü küresel eğlence sektörü haline getirir” deyip savunur mu?

    “Bu girişim Türk futbolunu bitirir” diye mi bakar..

    Yoksa EuroLeague’de iki Türk takımı 10 yıldır Final Four oynuyor, futbol kulüplerimiz de niye bunu yapamasın diye mi bakar...

    Ben biraz akıntıyla ters gideceğim...

    Merak eden ve ilgilenen varsa...

    -BUGÜN HÜRRİYET SPORDA-

    KATKIDA BULUNANLAR
    Sayfa Editörü: Firuzan Demir
    Düzeltmen: Metin Usta
    Tasarım ve Uygulama: Selma Songül Zengin

    Yazının devamı...

    Bir Upper Cihangir magazini... Diziyi çekerken 6 kere öpüştük o COVID oldu ama ben olmadım

    1- Kanal D’nin başarılı bir başlangıç yapan dizisi “Camdaki Kız” meğer tam anlamıyla bir Upper (Yukarı) Cihangir dizisiymiş.

    *

    Nereden mi çıkardım?

    Bir kere dizinin bazı sahneleri Cihangir Caddesi’ndeki köşkte çekilmiş.



    Ayrıca dizide önemli rolleri olan Nur Sürer, Şerif Erol ve Tamer Levent, Upper Cihangir âleminin kralı Tuğrul Eryılmaz’ın çok uzun süreden beri arkadaşlarıymış ve zaman zaman Firuzağa Camisi’nin avlusunda buluşurlarmış.

    *

    Ama bugün benim diziyle ilgili asıl hikâyem başka...

    Dizinin yayına girişi bir hafta gecikti.

    Bunun nedeni iki ana kahramandan Feyyaz Şerifoğlu’nun COVID pozitif çıkmasıydı.

    Bunlar bilinenler.

    Bir de Cihangir’deki kaynaklarımdan aldığım bir dedikodu var.

    O da “Camdaki Kız”ın meşhur öpüşme sahnesi ile ilgili...

    Daha doğrusu sahneleri...

    Çünkü biz ekranda bir sahne gördük ama onun çekiminde 6 kere tekrarı olmuş.

    Cihangir’de konuşulan şu:

    Hande Ataizi yakınlarına şunu söylüyormuş:

    “Diziyi çekerken Şerifle 6 kere öpüştük. O COVID oldu bana geçmedi...”

    *

    Dizinin bazı sahnelerini ben de seyrettim. Kendi payıma iki ayrı öpüşme sahnesi gördüm.

    Her ne kadar Hande Ataizi “Miş gibi yapıyorduk” diyorsa da bayağı öpüşüyorlar işte.

    Peki nasıl oluyor da Hande Ataizi COVID pozitif çıkmıyor?

    Acaba daha önce geçirdi ve antikor mu oluştu?

    Yoksa COVID cinsiyet ayrımcılığı mı yapıyor...

    Olayın bir de başka boyutu var.

    2- ALTI ÖPÜŞME ÇEKİMİNDE KAÇ MİLYAR VİRÜS YER DEĞİŞTİRİR

    HANDE Ataizi’
    nin sözlerini öğrendiğimde, aklıma Mehmet Yılmaz’ın kitabında okuduğum bir bilgi geldi.

    Hollandalı uzmanlara göre 10 saniyelik bir öpüşme ile 80 milyon bakteri eşler arasında yer değiştiriyormuş...

    Küçük bir hesap yaptım...

    Hande Ataizi ile Feyyaz Şerifoğlu o öpüşme sahnesini 6 kere tekrarlamışlar.



    Demek ki 480 milyon bakteri yer değiştirmiş.

    Yarım milyar bakteri yani...

    Hakikatten bu yarım milyar virüsten bir tanesi bile geçmedi mi Ataizi’ne...

    Çok şanslıymış vallahi...

    3- KONSERVATUARDAKİ ÖPÜŞME DERSLERİ TEORİK Mİ UYGULAMALI MI

    HATTA Hande Ataizi “Camdaki Kız”
    filmindeki öpüşme sahneleri için konuşmuş.

    “Ben oyuncuyum. Konservatuvarda bu tür sahneler için özel (öpüşme) dersleri aldık” demiş.

    Merak ettim.

    Konservatuvarın öpüşme hocası kim?

    Ve bu dersler nasıl veriliyor...

    Teorik sahne sanatları olarak mı?

    Yoksa “uygulamalı performans” olarak mı...

    KİM NE DERSE DESİN İBO İBO’DUR VE İMPARATORDUR

    VALLAHİ hasret kalmışım İbrahim Tatlıses’e...

    Kendisine yapılan silahlı saldırıdan sonra yaptığı ilk şarkısı “Gelmesin” geçen cuma günü streaming platformlarına kondu.

    Kulaklıkla ve yüksek volümde dinledim.

    Kesin bütün Türkiye’yi yeniden masaların üzerine çıkaracak bir şarkı...



    Fıkır fıkır yani...

    Tam İbo...

    Şarkı ustalıkla hazırlanmış.

    Tatlıses’in sesinin eksik kaldığı yerler çok başarılı bir şekilde koroyla desteklenmiş.

    Müzik altyapısı, enstrümanlar tipik İbo...

    Ben çok sevdim ve bu yaz epey dinlerim...

    Hoş geldin İbrahim Tatlıses...

    Senin yerin hep ayrı ve öyle kalacak.

    YENİ ORTA YAŞ
    63 YAŞINDA BİR KADININ ENERJİSİ KAÇ DESİBELDİR

    MADONNA
    ’nın geçen cuma çıkan yeni şarkısı “What It Feels Like For a Girl” herhalde bu haftanın en hızlı disko parçası...

    Jonathan Grant, Paavo Siljamaki, Tony McGuinness’le birlikte söylüyor.

    Remiksi “Above&Beyond” yapmış.

    Yüksek volümde dinlediğiniz zaman insanı resmen uçuruyor. Kabul edelim ki hayatımızda artık “Madonna enerjisi” diye bir şey var. Ve bu enerji bir zamanlar kadının “40 yaşında biter” denilen enerjisini 60’lara taşıyor...




    Plağın kapağı da bunu çok güzel anlatıyor.

    KALBEN’İN YENİ ŞARKISINDA BİR ‘ÇEKMECE’ CÜMLESİ VAR Kİ

    KALBEN
    ’in geçen ay çıkan ve Teoman’la birlikte söylediği “Robot Kozmonot” adlı şarkıyı pek sevmemiştim.

    Bana biraz zorlama gelmişti....

    Ne Teoman tadı vardı ne de Kalben...

    “Bir artı bir eşittir iki” denklemine uygun bir parça değildi yani.

    Ama yeni albümündeki “Çorap” için tam tersini söyleyeceğim.

    Yine harika bir Kalben şarkısı...

    Girişteki elektronik piyano harika...

    Müzik altyapısı çok iyi...

    Bir de şarkıdaki şu cümle var ya:

    “Ayrılmak için aradığım cümle hangi çekmecede...”

    Bir de “Götürmedin beni bir çay bahçesine” cümlesi... Beni 70’li yılların Türkiye’sine götürdü...

    Tam şu günlerdeki ruh halime uygun bir şarkı....

    Kutlarım Kalben...

    SOKAĞIN RUHU
    BAZEN BİR ‘EGE ADASI’ DÜKKÂNI BÜTÜN SOKAĞA YEPYENİ RUH VERİR

    MUDO
    , Urla’daki ilk butik mağazasını açtı.

    Mağaza değil, dükkân demek daha doğru.

    Sanat Sokağı’nın hemen girişinde insana bir Ege adasında olduğu duygusunu veren küçücük çok şirin bir mekân...

    Daha ilk bakışta içime yaz mevsimini getirdi.

    Küçük pencereleri, pencerelerin üzerindeki güneşlikleri ile insana hemen bir sahil kasabası duygusu veriyor. Belki bazınıza garip gelecek ama en çok da kapının girişindeki merdivenlere takıldım.



    Eski Urla evlerindeki gibi bembeyaz bir doğallıkla bırakılmış. Üzerinden kaba bir kireç geçirilmiş gibi kalmış.

    Tasarımı kim yaptıysa yürekten kutluyorum.

    Bir kere daha anladım ki, tasarım çok önemli bir şey. Estetik bir mekân, bir kasabanın değerini arttırıyor.

    Küçücük bir dükkân, bütün sokağın havasını değiştiriyor.

    Ayrıca mağazanın tanıdık afişini de çok sevdim.

    Yaz geliyor...

    Sokaklarımıza Ege ve Akdeniz’in sade güzelliğini taşıyan bütün mekânları tanıtmaya devam edeceğim.

    TEMBEL VE YALNIZ KEDİLER İÇİN MÜTHİŞ BİR OYUNCAK

    DÜN
    sabah Fransa’nın Closer adlı dergisinde okudum. Yarı haber yarı reklam bir yazıydı.

    Kediler için yeni bir oyuncak icat edilmiş.

    İki kanadı olan basit bir pervane. Pervanenin kanatlarının ucunda içinde renkli tanecikler olan iki cam fanus var.

    Kedi basit bir pati vuruşuyla pervaneyi döndürüyor... Yapılan araştırmalar göstermiş ki saatlerce oynuyormuş kediler bununla.



    Özellikle tembel ve obez kediler için çok iyi bir oyuncak deniyor. Bir de evde yalnız kediler için iyi bir vakit geçirme aletiymiş.

    En kısa zamanda bir tane alacağım ama evde kaç kedi olduğunu bilmediğim için büyük bir kavgaya yol açar diye korkuyorum.

    O nedenle yalnız kedicilere duyururum.

    BİR ÇALIŞAN PATRONUN OTURDUĞU MASAYA KAÇ LİRALIK ŞARAP AÇAR

    GOLDEN
    State Warriors basket takımının oyuncusu Stephen Curry, sayı konusunda NBA tarihine geçmek üzere.

    Daha önce iki defa NBA’in en değerli oyuncusu seçildi.

    İşte onun bu başarısını kutlamak için arkadaşları geçen hafta salı akşamı ona bir yemek verdi.

    İşte o yemekte açılan bir şarap medyaya yansıdı ve NBA tarihine geçti.

    ESPN haber sitesinde okuduğuma göre takımın oyuncularından Graymond Green, arkadaşı Curry’ye bir şişe La Tache açmış.

    La Tache, dünyanın en pahalı şarabı olan Romanee Conti’nin yan bağında üretilen bir şarap.

    Green 5 bin dolar ödemiş şişe için.

    40 bin TL yani...

    Romanee Conti ise artık 15 bin (120 bin TL) dolardan ucuza içilemiyor.

    Bir ilginç ayrıntı da şu.

    Curry yemekte kulübün sahibi Joe Lacob’un masasında oturuyormuş.

    Yani kulübün bir çalışanı, patronun masasında böyle şahane bir şov yapmış.

    Acaba patron ne düşünmüştür...

    Yazının devamı...

    Sizce bu 'Reformist Tonton' sayfası hangi gazetede çıktı

    Bugün Turgut Özal’ın ölümünün 28’inci yıldönümü...

    Sabah büyük bir sürprizle uyandım.

    Bir gazete harika bir Özal’ı anma sayfası hazırlamış.

    *

    Tepedeki manşeti şöyle:

    “Reformist Tonton...”



    Üst spotları şöyle:

    - “Hayata veda etmesinin üzerinden 28 yıl geçti ancak yaptıkları hafızalardan hiç silinmedi.”

    *

    Yazının ana haberinin ara başlıkları şöyle:

    - “Yıldızı Devlet Planlama Teşkilatı’nda parladı.”

    - “20 Mayıs 1983’te Anavatan Partisi’ni kurdu. Muhafazakâr, liberal, ülkücü ve sosyal demokrat 4 eğilimi birleştirdi. Eve telefon bağlamak için yıllarca bekleyen bir ülkede telekomünikasyon devrimi yaptı.”

    - “Demokrat tavrını korudu. Genelkurmay Başkanı’nı emekliye sevk etti. Yolsuzluğa karışan bakanını Yüce Divan’a sevk etti, yeğenini bakanlıktan azletti. Eleştirilen çok yönü olsa da ‘Çankaya’nın Şişmanı’ deseler de, aleyhine her gün yazılar yazılıp karikatürler çizilse de, demokrat tavrını korudu. Yüz binler tarafından ‘Tonton’ olarak uğurlandı.”

    *

    Haberin altında üç kişinin görüşlerine yer verilmiş:

    - Eski TBMM Başkanı ve AKP milletvekili Cemil Çiçek: “İdeolojik saplantıları yoktu.”

    - Eski gazeteci ve Özal’ın danışmanı Can Pulak: “Atatürkçü bir devlet adamıydı.”

    - Eski milletvekili Fikri Sağlar: “Kendiyle barışık biriydi.”

    *

    Mükemmel bir Özal sayfası....

    İşte böyle güzel değerlendirmeler, hakkını vermeler...

    Şimdi sıkı durun...

    Bu harika Özal sayfası dün hangi gazetedeydi biliyor musunuz?

    Sözcü gazetesinde.

    *

    Yani iki sayfa önce Emin Çölaşan’ın yazdığı gazetede...

    Yani “Turgut Nereye Koşuyor” gibi haksızlık ve hakaretlerle dolu bir kitabı yazan bir köşe yazarının iki sayfa sonrasında...

    Necati Doğru gibi yeminli Özal muhalifinin yazdığı bir gazetede...

    *

    Haberi yıllarca Özal’ı takip etmiş, çok deneyimli bir Ankara gazetecisi olan Emin Özgönül yazmış.

    Hem Sözcü Yazı İşleri’ni hem Emin Özgönül’ü kutluyorum.

    Yıllarca yerden yere vurulmuş, hakaretler yemiş gerçek reformcu ve devrimci bir siyasetçinin hakkını vermişler.

    *

    Bana göre bu sayfa Türk solunun Özal için yaptığı alkışlanacak bir “iade-i itibar” sayfası...

    Bana yıllarca “Dönek”, “Özköşk” diyenlere de kapak olacak bir sayfa bu.

    *

    Bu sayfa bize başka bir şey daha anlatıyor....

    Tarih en büyük haksızlıkların düzeltildiği yer...

    Eğer işinizi iyi yapıyor, gerçek reformlara imza atıyorsanız...

    Bir gün yeminli rakipleriniz bile sizi kabullenmek zorunda kalıyor.

    Zorunda kalmak bile yanlış...

    İçlerinden gelerek böyle güzel anma sayfaları yapıyorlar...

    *

    Nur için yat Sevgili Cumhurbaşkanımız...

    Bu ülke size çok şey borçlu...

    Bir gün hepimiz sizin o ısrarla anlattığınız üç hürriyet kavramını öğreneceğiz...

    Düşünce ve ifade hürriyeti...

    İnanç hürriyet..

    Girişim hürriyeti...

    Tabii ki adalet...

    Tabii ki vicdan...

    Tabii ki laiklik...

    Büyük ve müreffeh Türkiye işte bu sağlam ayaklar üzerinde yükselecek ve tarih bu Türkiye’yi inşa eden siyasetçileri hep böyle harika sayfalarla anacaktır.

    MARATONDA PANDEMİ Mİ INSTAGRAM MODASI MI

    TÜRKİYE’de ilgiyle izlediğim sporculardan biri de Seda Nur Çelik...

    Tam bir “Iron woman...”

    Artık Datça’ya yerleşti ve Instagram’dan çok güzel maraton paylaşımları yapıyor.

    Ancak dikkatimi çeken bir şey var.



    Maratoncu deyince gözümüzün önüne taytlı veya şortlu bir sporcu geliyor.

    Ancak Seda Nur Çelik’in kıyafetleri çok farklı...

    Mesela son paylaşımındaki bu kıyafet...

    Acaba pandeminin bize verdiği yeni bir ruh hali mi...

    Yoksa Instagram’ın yarattığı yeni bir “fashion” mı...

    Her ne olursa olsun bu rengarenk maraton çok güzel. Şu gri günlerde içimi açıyor.

    FİLİSTİN’İN İLK HAYVAN BARINAĞI GAZZE’DE

    HABERİ
    geçen gün Al Monitor haber sitesinde okudum. Gazze’de ilk hayvan barınağı kurulmuş.

    Pandemi nedeniyle aç kalan sokak köpekleri bir barınakta toplanmış.

    Onun yanına ayrıca bir kedi barınağı da yapılmış.

    Barınağa getirilen köpeklerin yüzde 60’ı ya hastalıklı ya da sakatmış.

    Pandemi dolayısıyla tavuk ve et işletmeleri, restoranlar ve marketler kapanınca barınak da zor durumda kalmış.

    Çünkü buralardaki artık besinler barınaklara gidiyormuş.

    Hayvan hakları için mücadele eden insanlar bakın dünyayı nereye getirdi. Savaş ve işgal altında bile hayvanları korumak için çalışan insanlar var.

    Helal olsun onlara.

    TÜRKİYE’NİN İLK PANDALARI ARASINDA BAKIN KİMLER VAR

    DÜN Prens Philip’
    in davetlilerini anlatan yazımda Türkiye’de WWF’nin (Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın) kurucularından Cemile Garan’ı anlatmıştım.

    O vakıf şimdi Türkiye Doğal Hayatı Koruma Derneği olarak devam ediyor.



    Hâlâ aynı panda sembolü ile faaliyetini sürdüren vakfın Türkiye’deki ilk kurucuları kimlermiş diye baktım.

    İstanbul’un “creme de la creme” denilebilecek bir burjuva kesimi kurmuş.

    Kurucular arasında rahmetli Nejat Eczacıbaşı ile Yapı ve Kredi Bankası’nın kurucu ailesinden Karaca Taşkent de varmış.

    İşte size Türkiye’nin “ilk pandalarının” tam listesi...

    İLK PANDALAR İSTANBUL’UN ‘CREME DE LA CREME’İYMİŞ

    İŞTE
    “panda amblemli” WWF’nin ilk kurucularının tam listesi:

    - Belkıs Acar

    - Turhan Akarca

    - Hasan Asmaz

    - Zekai Bayer

    - Nejat F. Eczacıbaşı

    - William Edmonds

    - Tansu Gürpınar

    - Sırrı T. Hitay

    - Prof. Turhan İstanbullu

    - İsmail İsmen

    - Cemile Garan

    - Nergis Oral

    - Cenan Sahir Sılan

    - Karaca Taşkent

    BİR KUŞ KAFALI TANRI BİR KUŞ BAŞLI TANRI

    MEHMET Yılmaz’
    ın “Aşkın Tarihini Yazsam Yeniden” kitabında ilginç bir bölüm var.

    Başlığı şöyle:

    “Bir erkek ne zaman ölür...”

    Ama yazıda benim asıl ilgimi çeken “kuş başlı bir heykel”...

    Washington’daki Gazetecilik Müzesi’nde kuş başlı bir tanrının heykelcikleri satılıyormuş.

    *

    Antik Mısır’da kuş başlı, insan vücutlu bir tanrı varmış.



    Adı Thoth...

    Antik Mısır’da “iletişim tanrısı”ymış...

    İletişim müdürü, iletişim bakanı vs unvanlar duydum ama iletişim tanrısını ilk defa duyuyorum.

    *

    Bu kuş başlı tanrının görevi insanları yanlış anlaşılmalardan korumakmış.

    “İletişim” kavramını gerçekten tam yerine oturtan bir kavram.

    İletişimin gerçek amacı “doğru anlaşılmayı sağlamak”...

    Bunu yapan tanrı “kuş başlı tanrı” oluyor.

    *

    Ama iletişimi bayağı bir propagandaya çeviren tanrı ise “kuş kafalı tanrı” oluyor.

    .........................

    - Mehmet Yılmaz: “Aşkın Tarihini Yazsam Yeniden”, Nemesis Kitap, 2020

    Yazının devamı...

    Yuhh yahu yuh artık ne diyeyim ben bu kafaya

    Sabah Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın “Hiç Oldum” şarkısı için yaptığı klibin haberi ile uyandım.

    İkincisi ise aynı sabahın akşamı Ahmet Altan’ın serbest bırakılmasıydı.

    *

    Hayatım boyunca devlette görev yapan insanların müzikle, sanatla, sporla ilgilenmelerini çok sevdim...

    Çünkü tanıdığım siyasetçilerin çok büyük bölümünün siyaset dışında hiçbir uğraşısı yoktu...

    Şuna inanıyorum...

    Bir insan sanatla, müzikle, sinemayla ilgilendiği zaman bu onun vicdanına, adalet duygusuna ve üslubuna da yansıyor...

    Nitekim İbrahim Kalın’ın “devlet üslubu” da hep sanatla olan ilgisini yansıttı.

    Klibi büyük keyifle izledim.

    Yönetmen Kemal Başbuğ iyi bir iş çıkarmış.

    En az onun kadar hoşuma giden bir şey de İbrahim Kalın’ın bu klipte Erkan Oğur’la birlikte söylemesi...

    Türkiye’de gitarın hiç şüphesiz en büyüğüdür Erkan Oğur...

    Ayrıca kemençede de bir başka büyük sanatçı Derya Türkan çalıyor.

    O duyguyla aynı gün, yani çarşamba günü Number 1 FM’deki konuşmamda bu klibi övdüm ve çok sevdiğimi söyledim...

    *

    Ama o ne...

    Kendine muhalif diyen bazı insanlar Erkan Oğur’a demedik laf bırakmamış...

    “Sen nasıl Külliye’nin bir adamı ile çalıp söylersin...”

    Yuhh yahu....

    Hakikaten yuh...

    Ne diyeyim ben bu kafaya...

    *

    Yahu arkadaş... Bu ülkede birlikte söyleyeceğimiz bir tek şarkı bile kalmadı mı artık...

    Mahalleleri, mekânları, gazeteleri, televizyonları böldük...

    Şarkılarımızı da mı böleceğiz yani...

    *

    Hadi ona kızıyorsunuz....

    Şarkıya İbrahim Kalın’ın yazdığı şu sözler hiç mi dokunmadı insani bir noktanıza...

    “Geldim dergâhına yüz çevirme bana

     Kapılar kapandı deme

     Vücut nedir ki adem nedir ki

     Varlığında bir hiç oldum...”

    *

    Siz ne derseniz deyin, ben diyeceğim ki...

    Böyle güzel beraberliklere laf etmeyin...

    Tam aksine destekleyin...

    Ülkenizi seviyorsanız siz de katılın bu müziğe...

    *

    Boşver İbrahim kardeşim, Erkan kardeşim bu laflara...

    Siz şarkılarımızı birlikte söylemeye devam edin...

    Bilin ki ikiniz de gözümde daha da büyüdünüz...



    KRALİYET CENAZESİ
    PRENS PHİLİP’İN TÜRKİYE’DE BİR ‘PANDA KARDEŞİ’ VARMIŞ

    YARIN toprağa verilecek olan İngiltere Kraliçesi Elizabeth’in eşi Edinburg Dükü Prens Philip’in meğer Türkiye’de bir “panda kardeşi” varmış.

    Bunu Prens’in öldüğü gün Cemile Garan’dan öğrendim.

    *

    Cemile Garan Milliyet gazetesinin eski sahibi Ercüment Karacan’ın eski eşi... Number 1 FM’in sahibi Ali Karacan ile Mehmet Ali Birand’ın eşi Cemre Birand’ın annesi...

    Bu panda kardeşliğinin hikâyesi de şöyle.

    Kraliçe Elizabeth ve eşi Prens Philip, 1971 yılında Türkiye’ye yaptıkları ziyaret sırasında 24 Ekim akşamı Britannia yatında bir davet verir.

    İşte bu geceye davet edilenlerden birisi de Cemile Garan’dır...

    Davet edilmesinin nedeni de şudur.

    Prens Philip, bütün dünyada panda sembolü ile tanınan WWF’ın (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) İngiltere kolu başkanıdır.

    Gelmeden önce “Türkiye’de doğal hayatın korunması ile ilgili çalışan kimse var mı” diye sorar.

    O sıralarda Kuşadası’nı bir doğal hayat merkezi haline getirmeye çalışan İngiliz vatandaşı Lady Rosemary Baldwin, Cemile Garan’ın adını verir.

    *

    Ancak o tarihte henüz WWF Türkiye’de kurulmuş değildir. Prens Philip yine de onu Britannia yatındaki geceye davet eder. Üstelik, kraliyet geleneklerini aşarak yarım saat doğal hayat üzerine sohbet eder.


    Orada başlayan “panda kardeşliği” Türkiye’de Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın kuruluşu ile devam eder. Vakfın başkanlığına Cemile Garan getirilir.

    Aralarında rahmetli Nejat Eczacıbaşı’nın da bulunduğu birçok ünlü işinsanı bu vakıfta çalışır.

    Vakıf daha sonraki yıllarda genç bir kuşak tarafından “Türkiye Doğal Hayatı Koruma Derneği” olarak çalışmaya devam eder ve çok başarılı işlere imza atar.

    *

    Yarın Londra’da yapılacak kraliyet cenazesinin mazisinde işte böyle küçücük ama güzel bir “panda kardeşliği” hikâyesi de vardır.

    DRAMAX TÜRK SOFT POWER’IN YENİ BİR ‘DRON’ BAŞARISI OLABİLİR

    DEMİRÖREN Medya Grubu önceki gün bana göre harika bir projeyi açıkladı.

    “Dramax” adlı küresel bir streaming platformu tanıtıldı. Kanal D Genel Müdürü Murat Saygı’nın yaptığı tanıtımı Zoom üzerinden izledim.

    Platform Türk dizi ve filmlerini bütün dünyada İspanyolca ve Arapça dublaj ve altyazıları ile yayınlayacak.

    *

    Türk dizileri bütün dünyada 550 milyon seyirciye ulaşıyordu.

    Ancak son zamanlarda dış politikadaki sorunlar nedeniyle bazı Arap ülkeleri Türk dizilerini boykot etmeye başlayınca bu sayı azaldı. Şimdi Dramax, o ülkelerin yayıncılarından bağımsız olarak Türk dizilerini ve filmlerini yeniden bu pazarlara sokmayı amaçlıyor.

    *

    Türkiye açısından alkışlanacak bir girişim bu.

    Bu platform, Netflix, Apple TV, Hulu, Disney Plus gibi dünya devlerinin bulunduğu steraming alanında önemli bir işi başaracak. Bu diziler geçmişte bütün dünyada Türk “soft power”ını, yani “yumuşak gücünü” oluşturuyordu.

    *

    Zamanla bu kayboldu.

    Dramax bunu yeniden sağlayabilir.

    Türkiye’nin savunma sanayinde “dron” teknolojisi ile sağladığı gücü, kültürel alanda yeniden inşa edebilir.

    TARTIŞMA KONUSU: DİZİLER BUZLANMADAN YAYINLANMALI

    TÜRK dizilerinin tekrar soft power’a dönüşmesi için:

    Türk dizi sektörünün senaryo yelpazesi genişlemeli, “Osmanlı övgüsü” sarmalından çıkmalı.

    Tarih dizilerinde “Muhteşem Yüzyıl” cazibesi yeniden sağlanmalı.

    Bir de Türkiye’de artık filmleri izlenemez hale getiren “buzlama” işlemi küresel platformda olmamalı.

    BİR UPPER CİHANGİR HABERİ

    TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK 10 ŞAİRİ KİMLERDİR

    “SÖZCÜKLER” ilgiyle izlediğim bir edebiyat dergisi...

    89’uncu sayısında Turgay Fişekçi’nin ilginç bir yazısı çıktı.

    Başlığı “Şiir Bilmek, Şiir Sevmek”.

    Yazının başlığı biraz sıkıcı gibi hava veriyor ama içinde bol bol “Upper Cihangir tartışması” var...

    Ben Turgay Fişekçi’nin yalancısıyım.

    Yıllar önce ünlü bir tiyatrocu Özdemir İnce’ye sormuş:

    “Sence Türk şiirinin en büyük 10 ozanı kimdir?”

    Özdemir İnce masadaki bir kâğıdı almış ve üzerine 1. Tevfik Fikret, 2. Nazım Hikmet, 3. Özdemir İnce yazmış ve altına bir çizgi çekmiş.

    Yani “Başkası yoktur” demeye getirmiş...

    Turgay Fişekçi bunu anlattıktan sonra, Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya ve daha birçok şairden aklında kalan dizeleri yazıyor ve
    soruyor: “Sizin şiirinizden insanlara hangi dizeler kaldı Sayın İnce...”

    Özdemir İnce arkadaşım, ben bu tartışmaya girmem...

    Ama ister istemez düşündüm...

    Bir sayışta en az 20 şair çıkardım...

    Mesela küçük İskender’i de koydum ‘en büyükler’ arasına...

    ..............................

    NOT: Yazının başlığına niye “Upper Cihangir” lafını koydum diye hemen itiraz edeceklere not. Özdemir İnce de bir Upper Cihangir sakini de ondan...

    BİR TÜRK GENCİ GÜNDE KAÇ KERE TİKTOK’A GİRER, KAÇ DAKİKA KALIR

    DÜN sabaha karşı, dünyanın iki numaralı video paylaşım platformu TikTok’un 2020 rakamları medyaya sızdı.

    TikTok aylık 732 milyon aktif kullanıcıya ulaşmış.

    Bu rakam, Spotify’ın iki katı, YouTube’un ise yarıya yakını...

    *

    Ama en ilginci, kullanıcıların davranışlarıyla ilgili olan şu rakamlar:

    Bir kullanıcı günde 19 kere TikTok sayfasını açıyormuş.

    Yine bir kullanıcı günde 89 dakika TikTok’taki videoları seyrediyormuş.

    *

    Şimdi gelin aynı insanların YouTube, Twitter, Spotify, Facebook, WhatsApp, Snapchat streaming platformlar gibi sosyal mecralar karşısında geçirdiği zamanı da ekleyin...

    Geriye ne kadar zaman kalıyor?

    İktidar ve muhalefet partilerinin iletişim sorumluları medya stratejilerini yaparken bu tabloya bakıp iyice düşünmeliler...

     

    Yazının devamı...

    Bodrum'dan doğan bir özel Türk 'Lirası'

    Ekonomi tarihimizde ilk defa bir şahsın Bitcoin hesabına haciz kondu...

    Bunun anlamı şu...

    Artık hepimizin hayatında “Bitcoin” denilen bir para var...

    Aslında bu para cebimizde...

    Tek farkı ceket cebinde değil cep telefonumuzda olması...

    Üç yıla yakın bir süredir bir insan arıyorum...

    Bana çok basit biçimde “Bitcoin nedir” anlatsın...

    Bir de “Blockchain” nedir onu anlatsın...

    Kime sorduysam, benim anlayabileceğim şekilde anlatamadı bunu...

    Ama birçok kişi de bana şunu söyledi:

    “Bunu sana anlatsa anlatsa bir tek Çağdaş Çağlar anlatabilir...”

    İşte o kişiyi aradım, buldum ve bugün bir podcast sohbetle ona her şeyi soracağım.

    Böylece belki çoğunuzla birlikte bu iki yeni kavramı öğrenebileceğiz...

    1) 4 ÜLKEDE 7 ÜNİVERSİTEDE OKUYUP ‘BİTÇİ’ OLAN BODRUMLU BİR GARAJ ÇOCUĞU

    ÇAĞDAŞ Çağlar kimdir diye sorarsanız benim vereceğim cevap şu:

    “Türkiye’de kripto parayı icat eden kişi...”

    Türkiye’nin ilk kripto para şirketinin kurucusu. Bodrum’da inşaat işleri yapan bir babanın oğlu. Önce İsviçre’ye gidiyor okumak için.

    Oradan Amerika, İngiltere, İtalya... Yani 4 ülkede 7 üniversiteye devam ediyor.

    Ama asıl ilgisi “dijital teknoloji...”

    Yani ailesinin “garaj çocuğu” olmak istiyor ve 2018 yılında “Bitçi Teknoloji” şirketini kuruyor.

    Türkiye’nin belki de ilk özel para basan merkezi olan “Blockchain” şirketini açıyor...

    Arkasından resmen ilk özel “kripto” parasını çıkarma aşaması geliyor...

    Yani bir tür “Dijital Merkez Bankası” gibi oluyorlar.

    Sonra da kendi özel kripto borsasını kuruyor.

    Ama durun önce şu “Bitcoin” nedir... “Blok zinciri” nedir onu hep birlikte bir anlayalım.

    2) BLOKCHAIN SABİT KALEMLE YAZILMIŞ BİR BAKKAL DEFTERİ

    Bana, dünyanın en aptal insanına anlatır gibi anlatır mısın. Bitcoin nedir? Kripto para nedir? Blockchain nedir?

    “Bitcoin bir tür kripto para. 2009’da Bitcoin adıyla çıktı. Blockchain ise Bitcoin’in arkasındaki program. Yani yazılım. Ama Bitcoin’i anlamak için Blockchain’i anlamak lazım. Blockchain dağıtık veri taban yapısı. Yani bir bilgisayarda bulunan verinin aynı anda, aynı şekilde birden fazla bilgisayarda da bulunması. Bu bilgisayarlar çok güçlü şifrelenme yöntemleriyle şifreleniyor. Kırılması çok zor. Bir tanesi kırılsa da her bilgisayarda aynı bilgi olduğu için kırılan bilgisayar sistemden kopuyor, kırılmayanlar birbiriyle devam ediyor. O yüzden sistemin çökme şansı, kırılma şansı ve en önemlisi değiştirilme şansı yok. Mesela devlet kayıtlarından tutun, bildiğiniz bütün her sistem, kişi veya kişiler tarafından değiştirilebilir. Blockchain’de değiştirilemez, ne yazıldıysa o, o şekilde kalır. Sadece yenisi eklenebiliyor. Değiştirilemediği için, kanunları kuralları değiştirilmediği için daha güvenilir, hack’lenemediği için daha güvenilir bir sistem oluyor.”

    3) BİTCOİN BİR PARA DEĞİL 21 MİLYON ADET KREDİ

    “Bitcoin dediğimiz şeye gelince. Para dediğimiz şeyi aslında merkez bankaları yaratıyor. Ama şöyle bir gerçek var. Para dediğimiz şeyin % 97’si aslında dijital. Mesela Türkiye’de banknot olarak gördüğün dolar Türkiye’deki bütün doların sadece yüzde 20’si. Geriye kalan % 80’i dijital. Hiçbiri de gerçek değil. Yani aslında biz çoktan görünmeyen bir para sistemine geçtik.”

    Ama yine de dolar deyince aklımıza bir birim geliyor. Bir dolar eşittir 8 küsur Türk Lirası. Bitcoin ne? Nedir değeri bunun ben hiçbir şey anlamıyorum.

    “En basit şekliyle anlatayım. Bitcoin aslında bir para değil kredi. Bütün dünyada sadece 21 milyon adetle sınırlandırılmış bir kredi. Sizin 1 Bitcoininiz varsa bu demektir ki, dünyadaki 21 milyondan bir adedin sahibi sizsiniz.

    Buna dolarla değer biçiliyor. Şu anda 50.000 $’lara, 57.000 $’lara geldi.”

    4) ASLINDA O PARA CEBİNİZDE AMA YANKESİCİLER BUNU BİLMİYOR

    “Hayır o para cüzdanınızda. Ama ceketinizin cebindeki cüzdanda değil, cep telefonunuzdaki blok zincirinde ve merak etmeyin hiçbir yankesici onu sizden çalamaz. Çünkü o para dijital cüzdanınızda bir bilgi olarak duruyor, sizden başka hiç kimsenin değiştiremeyeceği bir yatırım aracına dönüştü.”

    Bitcoin almak istiyorum ben. Nasıl alacağım?

    “Alım-satım platformları var, borsa dediğimiz. Mesela bizim ‘Bitci.com’umuz var. Diğer rakiplerimiz de var. Bu platformlardan alabilirsiniz. Ya da soğuk cüzdan denilen cüzdanlarda kişiler arasında hiçbir aracı firmaya gitmeden de alım-satım yapabilirsiniz. Yani ben size direkt Bitcoin de satabilirim. Ya da benim borsama gelip işlem yapıp birçok farklı insandan alıp satabilirsiniz.”

    5) 5 BİNDEN FAZLA KRİPTO VAR AMA BAZILARI ÇÖP PARA

    O zaman ikinci adıma geçelim. Döviz büfesinden dolar alırken Türk parası veriyorum. Bitcoin alırken karşılığında ne ödüyorum?

    “Türkiye’de şu anda borsa olarak Türk Lirası’yla, dolarla ve Euro’yla da alabiliyorsunuz. Başka bir kripto parayla da alabiliyorsunuz. Şu anda kabul görmüş 5 binden fazla kripto para var. Çoğu tabii geleceği olmayan, çöp dediğimiz kripto paralar. Bunların hepsiyle satın alabiliyorsunuz. Aslında hepsi kendi aralarında takas oluyor.”

    6) BURASI GERÇEK BİR BORSA MI YOKSA KÜÇÜK DÖVİZ BÜFESİ Mİ

    Sizin en önemli bir özelliğiniz var. Kendi Blockchain sisteminiz var. Yani kendi merkez bankanız. Orada kendi Bitcoininiz var. Yani bastığınız para. Üstüne bir de kendi borsanız var. Soruyu biraz katı soracağım. Bu nedir? Gerçek bir borsa mı yoksa dijital bir döviz büfesi mi?

    “Şu anda bir yasal düzenleme olmadığı için imkânı olan herkes borsa kurabilir.

    Bunun denetimi var mı?

    “Yok şu anda.”

    Yani sadece güven üzerine kurulu.

    “Evet, tamamen bu alım-satım platformlarına güvenmeniz lazım. Başka bir çareniz yok. O yüzden de bir an önce, acilen devletin denetimi başlatması lazım lisans anlamında.”

    7) KONUŞMAYI YAPARKEN 57 BİN DOLARDI YAYINLARKEN 64 BİN DOLAR OLDU

    Bugün itibarıyla bir Bitcoin biriminin dolar karşılığı nedir? Veya Türk parası karşılığı.

    “Şu anda 57 bin $ olması lazım.”

    Evet geçen hafta cuma günü, yani 9 Nisan’da bu konuşmayı yaparken 1 Bitcoin 57 bin dolardı.

    Dün bu sayfayı hazırlarken 64 bin dolar oldu.

    8) BİTCOİN’İN KURUŞLARI DA VAR: BİR KURUŞ EŞİTTİR 1 SATOSHİ

    Bitcoin dediğimiz liranın kuruşları da var mı?

    “Var. Bir Bitcoin’i sıfırdan sonra 18 haneye kadar bölebiliyorsunuz.

    Normalde şu ana kadar kabul görmüş 8 hanesi ama 18’e kadar da uzayabiliyor.”

    Bitcoin kuruşunun adı da var mı?

    “Var. Bitcoin’in kurucusunun adıyla anılıyor ve Satoshi deniyor. Biz kripto paraya inananlar şunu iddia ediyoruz: Bir Satoshi 1 dolar olacak diyoruz, Bir Satoshi 1 olursa bir Bitcoin de 10 milyon $ olacak. Tabii o zaman 100 Bitcoin’i olan da dolar milyarderi olacak.”

    9) TÜRKİYE’DE BİTCOİN MİLYARDERİ VAR MI VE VARSA KİMLERDİR

    “Vardır ama Türkiye’deki yatırımcıların çoğu Türk borsalarından alıyor, ama ondan sonra hemen global borsalara çıkıyor. Yani Türk borsalarına güvenmiyor büyük oyuncular. Türk borsalarını sadece piyasaya girmek için kullanıyorlar. Dünyanın büyük borsalarına gidiyorlar, oralarda daha hızlı, daha büyük işlem limitleri olduğu için.”

    10) CUMHURBAŞKANI’NIN İSTEDİĞİ MİLLİ VE YERLİ PARA OLABİLİR Mİ

    “Bizim çıkardığımız coin yerli ve milli diyoruz. Niye? Açıklayayım. Bütün çalışanlarımız Türk, bu ülkenin insanları. Türkiye’den ilk defa çıkan böyle bir proje var. Ama önce size Coin’le Token arasındaki farkı açıklayayım.

    Günlük dilde bütün kripto paralara coin diyor insanlar. Aslında bu yanlış. Coin olması için o kripto paranın Blockchain’e ait olması lazım. Mesela bizim kendi Blockchainimiz olduğu için bizim paramız coin oluyor. Bizim Blockchain üzerinde veya başka bir Blockchain üzerindeki kripto paralara da Token deniyor. Yani mesela piyasadaki birçok kripto para aslında Token’dir.



    11) MCLAREN, FENERBAHÇE, BEŞİKTAŞ VE NBA’İN ORTAK NOKTASI

    “Çok sayıda projemiz var. Mesela dünyanın en önemli Formula 1 markası McLaren’le bir gelir dağılım projesi yaptık. Proje gelirinin % 75’i bizim, % 25’i McLaren’in. Türkiye’de futbol kulüpleri ile çok önemli gelir projeleri üzerinde çalışıyoruz. Henüz anlaşma yapılmadığı için ayrıntı veremiyorum. Sadece şu kadarını söyleyeyim, bu Blockchain sistemleri üzerinden 100 milyon lira gelir getirecek projeler bunlar. Fenerbahçe ve Beşiktaş’a dedim ki: Kaç taraftarınız var? 25 milyon. Kaçına ulaşıyorsunuz? Stat kaç kişi olsun? 50 bin kişi. Her maç ful çekse kaç kişi alırsınız? Kaç kişiye forma, kaç kişiye atkı satabilirsiniz? Ama bu dijital gelirlerinizi çoğaltırsanız 25 milyon taraftarın 25 milyonuna da ulaşabilirsiniz. NBA’e de proje götürüyoruz.”

    12) GÜNLÜK 450 MİLYON TL’LİK İŞLEM HACMİNİ YAKALADIK

    Türkiye’de Bitcoin piyasasının en büyüğü kim, siz misiniz?

    “En büyüğü biziz diyemem. Şöyle söyleyeyim: Paribu ve BTC Türk’tür en büyükleri. Ama ikisinin toplamından daha fazla insan geliyor bize günde şu anda.

    Sadece benim kendi coinimde, borsamda değil, 450 milyon TL günlük hacmi yakaladık. Borsada 800 milyonu yakaladı. Sadece benim kendi coinim 450 milyondu.

    Bitçi Teknoloji Şirketi. Şirketin içerisinde bizim üç tane markamız var. Bir tanesi bitci.com borsamız. Bir tanesi Bitcichain, bizim Blockchainimiz. Blockchain de Türkiye’de ilk ve tek Blockchain, başka yapılmadı. Tek bizde var.

    Kapalı devre kendi Blockchainlerini kullananlar var. Şu anda Akbank da ripple filan yapıyor, ama şu anda coin yapıp piyasaya çıkmış olan bizden başka hiç
    kimse yok. Tek biziz.”

    KATI SORULAR
    13) TOSUNCUKLAR ÜLKESİNDE İNSANLAR BİTCOİN’E NASIL YATIRIM YAPACAK

    Peki insanlar paralarını emanet ederken güveneceği şirketi nasıl seçecek? Malum burası “Kastelli” olaylarının “Tosuncuk” olaylarının ülkesi.

    “Güvenmek için gerçekten o firmayı iyi tanıyor, biliyor olmanız lazım. Çünkü teknoloji işi olduğu için anında hemen fişi çekip kaybolabilir alım-satım yaptığınız platform. Sahibi kim, arkasında kim var, bunları iyi bilmek lazım. Güvenmek şu anda çok zor. Devlet denetiminde bile olsa, şöyle söyleyeyim, hile yapmaya çok açık bu işler. Yani kötü niyetli birisi çok rahat suiistimal edebilir. Ve ediliyor da Türkiye’de, biliyoruz. Ciddi büyük firmalar yapıyor bu işi.”

    14) ARTIK ŞİRKETLER DE BİTCOİN ALMAYA BAŞLADI

    Değer çok şişti, bu patlayabilir deriyor.

    “Ciddi bir hızla yükseldi, doğrudur. Ama ben o açıklamalara çok ihtimal vermiyorum, niye? Çünkü zaten limitli bir şey. Talep artıyor her geçen gün. Ve Amerika şimdi şöyle kanunlar çıkardı. Amerika’da bir şirket, şirket olarak satın alabiliyor ve milyar dolarlık satın almalar yapıyorlar. Eskiden sadece şahıs olarak alırdık, giderdik. Şu an Amerika’da 1 milyar $, 1.5 milyar $’lık Bitcoin alımları var. Grey Scale diye bir fon var, kripto paraları yönetiyor. 40 bin $’dan, 50 bin $’dan milyar $’lık Bitcoin alımı yapan dev şirketler var. Şu anda Türkiye Merkez Bankası da görüşüyor. Türkiye Merkez Bankası’na belki Bitcoin’i rezerv para olarak koyacaklar. Amerika’da bir fonla görüşüyorlar. Biliyoruz bu görüşmeleri. Adamların şartı verdiğimiz parayı Bitcoin olarak rezervine koy şeklinde.”

    15) ‘BABA HOLDİNGİ YARI FİYATINA SATIP PARAYI BİTCOİN’E YATIRALIM’ DEDİM

    “Babama dedim, holdingi yarı fiyatına satalım, her şeyi Bitcoin’e basalım dedim. 6 ayda 6 katı olacak dedim. 6 ay sonra gittim, baba, dedim böyle demiştim hatırlıyor musun? Evet dedi. 6 katı oldu baba dedim. Ben şöyle söyleyeyim, ben normal mevcut para düzenine inanmıyorum. Çünkü bu altına karşı olmasından sonra, bunun kalkmasından sonra karşılıksız basıldı.”

    16) MİCHAEL JORDAN’A ‘BODRUM’A GEL SENİNLE NFT ÇALIŞIRIZ’ DİYECEĞİM

    “Anlaşırsak Louvre Müzesi’ne özel bir site yapacağız. Bütün eserlerini, neleri varsa... Bunun haricinde British Museum’la görüşüyoruz. Cristiano Ronaldo, Floyd Mayweather, Michael Jordan, Tiger Woods, Nadal, bunların hepsiyle NFT projeleri konuşuyoruz. Ayrıca anlaşma şartı olarak hepsine Bodrum’a gelme maddesi koydum.”

    Yazının devamı...

    Türkiye'nin çaresiz ev kadını hangi okula rüşvet verirdi

    “Türkiye’nin Ivy League okulları hangisidir...”

    O nedenle, araya “Çaresiz ev kadını” ifadesinin girmesinin hikâyesiyle başlayayım.

    *

    Geçen ay bir streaming platformunda, ABD’de 2019 yılında yaşanan “üniversiteye giriş” skandalıyla ilgili belgeseli seyrediyordum.

    ABD’nin önde gelen bazı varlıklı ve şöhretli aileleri çocuklarını en iyi üniversitelere sokmak için rüşvet tezgâhını kurmuş biri aracılığıyla bal gibi rüşvet anlamına gelecek paralar harcıyorlar.

    *

    Onlardan biri de “Çaresiz Ev Kadınları” dizisinde Lynette Scavo rolünü oynayan oyuncu Felicity Huffman...

    Emmy, Altın Küre, SAG ödülleri var.

    “Transamerica” filmindeki rolüyle Oscar adayı da olmuştu...

    Kocası ise Fargo filmindeki rolüyle tanıdığımız William H. Macy...

    İşte bu zengin çocuklarını “iyi üniversitelere torpille sokma çetesi”, FBI’ın “Varsity Blues” adını verdiği bir operasyonla çökertildi.

    Bu işleri düzenleyen “Yetenekli Bay Rick Singer” FBI tarafından yakalandı.

    Singer FBI’la işbirliği yaparak, çocuklarını iyi üniversitelere sokmaya çalışan şöhretli ve varlıklı ebeveynleri de tek tek yakalattı.

    Birçoğu suçlarını kabul ederek üç-beş ay hapis cezaları ile kendilerini kurtardılar. Ama hepsi kamuoyu gözünde rezil oldu, sosyal medyada hayatları boyunca unutamayacakları ağır bir darbe aldılar.

    Aileler aynı zamanda çocuklarını da çok kötü şekilde lekelediler.

    *

    Amerika’da özellikle varlıklı aileler çocuklarını “Ivy League” denilen yüksek prestijli üniversitelere göndermek için büyük bir yarışa giriyorlar.

    Belgesel işte bu sistemi de çok fena halde sorguluyor.

    *

    Seyrederken ister istemez gözünüzün önüne varlıklı Türk aileleri de geliyor.

    “Kimdir Türkiye’nin bu çaresiz kadınları” diye düşünüyorsunuz.

    Bizde böyle bir rüşvet sistemi olmadı. Ama çok daha örgütlü ve siyasi bir skandal yaşadık.

    Geçmişte FETÖ’nün üniversiteye giriş sınavlarına nasıl sızdığını ve milyonlarca çocuğu nasıl bir haksızlık ve adaletsizliğe uğrattığını bir düşünün...

    *

    Kim bilir hâlâ aramızda bu yolla üniversiteye sokturulmuş kaç insan dolaşıyor...

    Kaç çaresiz ev kadını bu FETÖ sistemine bir yerinden girip çocuğuna avantaj sağlamaya kalkmıştır...

    Bir de kaç gerçek çaresiz ev kadını ve gerçek mağdur çocuğu vardır...

    *

    Türkiye’de de bir “üniversiteye giriş skandalı” belgeseli yapma zamanı gelmedi mi sizce de...

    AMERİKAN ÇARESİZ EV KADINI HANGİ SEKİZ ÜNİVERSİTE İÇİN RÜŞVET VERDİ

    AMERİKAN çaresiz ev kadınları çocuklarını “Ivy League” denen okullara sokmak istiyor.

    “Sarmaşık Ligi” ABD’nin kuzeydoğu yakasındaki en prestijli 8 üniversiteye verilen isim.

    Bunlar “Brown”, “Columbia”, “Cornell”, “Dartmouth Kolej”, “Harvard”, “Pennsylvania”, “Princeton”, “Yale” üniversiteleri.

    Bu üniversitelere “Ivy (Sarmaşık) League” denmesinin nedeni, yeni öğrencilerin her öğretim yılı okula sarmaşık dikmelerinden kaynaklanıyor.

    Son 30 yılda özellikle dijital teknolojilerdeki gelişmeler “M.İ.T”, “Stanford” gibi başka üniversiteleri de çok çekici hale getirdi.

    Yıllardan beri hep şunu düşünürüm...

    Acaba Türkiye’nin “Ivy League üniversiteleri” hangileridir....

    BENİM ÇARESİZ EV KADINI ANNECİĞİM NELER YAPTI

    LİSEYİ bitirmiş her Türk çocuğu gibi merkezi üniversite sistemine soktu.

    1965 yılında ODTÜ, Boğaziçi ve İstanbul Teknik Üniversiteleri bu sistemin dışında kendi sınavlarını yapıyordu.

    Bu üç üniversite o yıllarda Türkiye’nin “Ivy League”i.

    Cebime para koyup, İTÜ ve ODTÜ sınavlarına girmem için İstanbul ve Ankara’ya gönderdi.

    Orada hazırlık kurslarına katılıp sınavlara girecektim. Ben o paraları kızlarla partilerde bir güzel yedim ve iki okulu da kazanamadım.

    Merkezi sistemle Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksekokulu’na girdim.

    O iki üniversiteye giremediğim için ailem benden çok üzülmüştü ama şimdi geriye baktığımda kaderin benim adıma yaptığı tercihin çok güzel ve hayırlı olduğunu düşünüyorum.

    BENİM GÖZÜMDEKİ TÜRKİYE ‘SARMAŞIK LİGİ’ ŞU ÜNİVERSİTELER

    Boğaziçi Üniversitesi
    Orta Doğu Teknik Üniversitesi
    Koç Üniversitesi
    İstanbul Teknik Üniversitesi
    Bilkent Üniversitesi
    Hacettepe Üniversitesi
    Sabancı Üniversitesi
    Özyeğin Üniversitesi

    YENİ TREND: İZMİR TULUMUNU PARMESAN GİBİ KIRIP YEMEK

    BİR süredir her yemekte kendimi şöyle bir tartışma içinde buluyorum.

    İzmir tulumu
    genellikle küp veya dikdörtgen şeklinde düzgünce kesilerek servis yapılıyor. Oysa bu peynirin tadını giderek İtalyan parmesanına benzetiyorum.

    O nedenle geçen haftadan itibaren İzmir tulumunu düzgün kesilmiş dilimler halinde değil, parmesan gibi elle kırılmış parçalar halinde yiyorum.

    Tabii ki çatalla değil, parmakla tutarak...

    Sonuç?

    Harika oldu ve iddia ediyorum:

    İzmir tulumu parmesan gibi parçalanıp yenmeli...



    EGE ŞARAPÇILARININ ŞU GÜNLERDE EN ÇOK KONUŞTUĞU FOTOĞRAF BU

    ÜÇ gündür Urla’da şarap üreticileri ile çok güzel sohbetler yapıyorum.

    Şunu haber vereyim.

    2020 yılı Ege’de “Millesime” olmasa da ona yakın bir yıl olmuş.

    Çünkü üzüm verimi çok düşükmüş ama elde edilen şarap harika olmuş.

    Özellikle de Şiraz için çok iyi diyorlar.

    Ama şu sıralar en çok konuşulan konu Fransa’daki bağları vuran ani soğuk...

    Bordeaux, Bourgogne, Rhone, Loire ve Champagne bölgelerini vuran ani soğuk galiba bağları bitirmiş.

    Zaten Trump’un koyduğu ek vergilerle sarsılmış olan Fransız şarap sanayisi bu yıl bir de soğuğun darbesini yiyecek gibi.

    BUNLARDAN EN AZ İKİSİ SİZDE VARSA BİR ‘ROCKNROLLA’ KARAKTERSİNİZ

    BAZI geceler hiç nedensiz bir şekilde, durup dururken bir Guy Ritchie filmi seyrederim.

    Her bir karakter benim gözümde şu sığ ve gri dünyadan bir kaçış kapsülüdür çünkü...

    Önceki gece sıra “RocknRolla” filmindeydi.

    Karakterlerin hepsi, eh işte kendi çapında bir Shakespeare gibi konuşuyor...

    Mesela şu laf:

    “Güzellik zalim bir metrestir...”

    *

    Ama asıl şu “Rocknrolla” tarifine takıldım:

    “Bazı insan vardır, para düşkünüdür... Bazısı vardır, şöhret budalasıdır... Bazı insan vardır seks düşkünüdür... Bazısı vardır gücü sever, güce tapar... Bir de bazısı vardır, bunların hepsini sever... İşte o herif ‘s...min Rocknrolla’sıdır...”

    *

    Ben diyorum ki, bunlardan sadece ikisi varsa bile...

    Kesin bir Rocknrolla’sınız...

    Keyfini çıkarın....

    Pandemide fazla mütevazı olmaya gerek yok...

    Yazının devamı...