• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Modi'nin inanç mağarasında fiyatlar neden böyle düştü

    Yaptığı şahane televizyon şovları ile popülist liderlerin komik hallerini hicveden Hasan Minhaj, bir programında Hindistan’daki seçimleri anlatırken, şu anki başbakan Modi’nin “dua etmek ve meditasyon yapmak üzere bir mağaraya çekilmesini” anlatmıştı.

    *

    Ancak orada öğrenmiştim ki, Tanrı ve kendisiyle baş başa kalmak için kapandığı bu mağarada 4 kamera görüntülerini kaydediyordu.

    Ancak Hasan Minhaj, Modi’nin yüzündeki sahte ifadeleri gösteren görüntüleri yayınlarken hepimizi kahkahalara boğan bir ayrıntıya dikkatimizi çekmişti.

    Güya meditasyon yapmak ve dua etmek için inzivaya çekilen Modi’yi 4 kamera görüntülüyormuş...

    Amaç?

    Bunları seçim kampanyasında “mütedeyyin seçmeni” etkilemek amacıyla propaganda malzemesi olarak kullanmak... Nitekim seçim kampanyası sona erip yasaklar başladıktan sonra Twitter’den bu görüntüleri yayınlayıp propaganda yapmıştı.

    *

    Modi seçildi...

    Gandi’nin “barışçı ve birleştirici” kültürüyle kurulan Hindistan’ın tarihinde en saldırgan, en otoriter, en hukuk tanımayan, en baskıcı başbakanı oldu.

    Müslümanları saldırılara karşı korumak için onların evlerinde oturan Gandi’nin aksine Müslümanlara en ağır baskılar Modi döneminde yapıldı.

    *

    Ve işte o Modi’nin yönettiği Hindistan bugün pandemiden kırılıyor. Vatandaşları sokaklarda üst üste ölüyor... Cesetler sokaklarda yakılıyor...

    Zenginleri özel uçaklarla ülkeden kaçıyor...

    Virüs bu ülkede çifte mutasyona uğruyor...

    Sefalet aldı gidiyor...

    *

    Modi insanların inançlarını sömürmek için elinden geleni yaptı. Hindistan’da birçok yerde telefonlu, tam teçhizatlı “meditasyon mağaraları” açtı...

    Başlangıçta burada meditasyonun ücreti 3 bin rupiydi (330 TL)...

    Ama talep olmayınca ücretler 990 rupiye düştü (109 TL).

    Hiç şüpheniz olmasın, Modi çuvalladıkça fiyatlar daha da düşecek.


    Artık herkes biliyor ki, çözüm mağaralarda değil...

    Bilimde ve akılcı önlemlerde...

    25 ŞUBAT 1964 GECESİ OTEL ODASI VE HER BEYAZ KÖTÜ, HER SİYAH İYİ MİDİR

    25 Şubat 1964 gecesi dünya boks tarihine Cassius Clay-Sonny Liston maçıyla girdi.

    O gece kazanan kişi Cassius Clay’di ve Clay olarak girdiği bu maçın sabahına Muhammed Ali adıyla kalkmıştı.

    İşte o tarihi geceyi anlatan bir film yapıldı.

    “Miami’de Bir Gece” (One Night in Miami) streaming platformlara konulalı çok oldu ama ben yeni seyrettim.

    2013 yılında sahnelenen bir tiyatro oyunundan beyazperdeye aktarıldı.

    *

    Filmde o gece Clay’i seyretmeye Miami’ye gelen Amerika’nın Afrika kökenli 3 şöhretini daha görüyoruz.

    Biri şarkıcı dünyaca ünlü “What a Wonderful World” şarkısının bestecisi ve yorumcusu Sam Cooke...

    Öteki çok ünlü Amerikan futbol oyuncusu Jim Brown...

    Üçüncüsü ise Amerikalı Müslüman lider Malcolm X...

    *

    Bu dört kişi maçtan sonra Malcolm X’in kaldığı otel odasında bir araya gelirler.

    Ve aralarında müthiş bir tartışma başlar...

    Ezilen siyahların kurtarılması için herkese düşen görev nedir?

    Malcolm X, o sıralarda çok başarılı şarkılara imza atan Sam Cooke’a ağır eleştiriler yöneltir, hatta siyahları satmakla” suçlar...

    *

    Aslında şu yaşadığımız son 20 yılda Türk medya ve aydın çevrelerinde de her gün konuştuğumuz şeyler ve yaptığımız karşılıklı suçlamalar bunlar...

    Kendi payıma filmi çok beğendim...

    BİR BAŞKANIN ARKASINDA OTURAN 2 ‘BAYAN’ BAŞKAN

    ABD Başkanı Biden önceki gün Kongre’nin iki kanadının ortak toplantısında konuşurken, arkasında iki kadın oturuyordu.

    “Kadın başkan yardımcısı” ve “kadın Kongre başkanı”...

    Amerikan tarihinde ilk defa böyle bir tablo vardı...

    Bana göre bu tablo 21’inci yüzyılın ufukta görülen yeni gerçeğini anlatıyor.

    21’inci yüzyılda siyaset ve devlet yönetimi kadınlar yüzyılı olacak...

    Neden mi?

    Dünyanın “en bıyıklı” popülist 3 liderinin durumuna bakın...

    ÜÇ ERKEĞİN ÇUVALLAMASI VE KADINLARIN YÜKSELİŞİ

    BREZİLYA’DA BOLSONARO: Ülkesi pandemide dibe vurdu. Şu an Hindistan’dan sonra durumu en berbat ülkelerden biri.

    VENEZUELA’DA MADURO: Bizim bazı solcuların hâlâ devrimci sandığı bir adam. Ülke battı. Halkın yarısı başka ülkelere sığındı. Geride kalanlar ise devletten umudu kesti ve uyuşturucu kartellerine, mafyavari çetelere sığındı.

    HİNDİSTAN’DA MODİ: Yukarıda anlattım işte...

    Buna karşılık Yeni Zelanda’nın kadın başbakanı Jacinda Ardern ülkesini COVID’den kurtaran ilk lider oldu.

    Berbat popülist liderler için...

    Winter is coming...

    Kış geliyor...

    Ve dünyaya ilkbaharı galiba kadın siyasetçiler getirecek...

    PATRON MU ORTA SINIF MI
    BU CÜMLEYİ SOLCULAR ÇOK SEVECEK AMA KAPİTALİSTİ DE UNUTMAMALI

    ABD Başkanı Biden’ın Kongre’nin iki kanadı önünde yaptığı konuşmada iki konu aklımda kalacak:

    Başkan dedi ki: “Amerika’yı Wall Street inşa etmedi. Bu ülkeyi orta sınıf inşa etti. Orta sınıfı da işçiler inşa etti...”

    Bir solcunun kulaklarına çok iyi gelecek cümle ama...

    Amerikan sanayinin, demiryollarının, altyapısının, finans sisteminin oluşmasında “kapitalist ruhun” etkisi inkâr edilebilir mi?

    Biden bir de şunu söyledi:

    “Demokrasinin hâlâ işlediğini ispat etmeliyiz...”

    İşte bu cümleye aynen imza atıyorum...

    Yazının devamı...

    Katarlı bayan Alya'nın mektubundaki 2 cümle

    Birleşmiş Milletler’in herkese açık bir platformundan geldi...

    Şimdi dikkatle okuyun lütfen...

    *

    22 Mart 2021 günü...

    Yani bundan 38 gün önce BM Genel Sekreteri’ne bir mektup sunuldu...

    Mektubun altında şu imza vardı:

    Alya Ahmed Saif Al-Thani...

    *

    Mektupta aynen şu yazılıydı:

    “Arap Ülkeleri Birliği dönem başkanlığı sıfatıyla, birliğimizin 3 Mart 2021 günü Kahire’de yaptığı toplantıda alınan şu kararların Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Belgesi olarak yayınlanmasından memnun olacağız...”

    Alınan kararların ne olduğu, sunulan mektubun ekinde yazılmıştı.

    Bu da, Arap Birliği üyesi ülkelerin dışişleri bakanlarının kabul ettiği 7 karardı...

    *

    Peki neydi bu kararlar?

    Mesela 5’inci maddede, “İran’ın Arap ülkelerinin içişlerine müdahale etmesinin durdurulması...”

    Ama bu 7 madde içinde 2 tanesi var ki, direkt bizimle, yani Türkiye ile ilgiliydi.

    Madde 3: 8613 numaralı ‘oybirliği ile’ alınan Arap Birliği Kararı:

    “Irak egemenlik haklarının Türkiye tarafından ihlalinin önlenmesi...”

    Arap ülkeleri oybirliği ile “Türkiye’nin Irak topraklarına müdahalesinin durdurulmasını” istiyor.

    Madde 4: 8614 numaralı Arap Birliği kararı:

    “Türkiye’nin Arap ülkelerinin içişlerine karışmasının durdurulması...

    *

    Yani Arap ülkeleri Türkiye’ye açıkça diyor ki:

    Irak toprakları içindeki askeri faaliyetini durdur.

    Arap ülkelerinin içişlerine karışmaktan vazgeç...



    2) BM GENEL SEKRETERİ BU MEKTUBU ALINCA NE YAPTI

    PEKİ BM Genel Sekreteri 22 Mart’ta bu mektubu alınca ne yaptı?

    Üç gün sonra yani 25 Mart 2021 günü bir BM belgesi olarak yayınladı ve biz de o sayede bunu öğrendik.

    Arap Birliği, Türkiye’ye karşı ilk defa böyle kararlar almıyor.

    Burada önemli olan bu defa bu kararların Birleşmiş Milletler belgesi haline getirilmek istenmesi...

    Tabii ki bu Türkiye’ye karşı vazgeçirici BM kararlarının alınmasını sağlamak için ilk adım ve bu da başarıldı.

    Yani gerisi gelirse kimse şaşırmayacak.

    Şimdi de geliyorum olayın en renkli tarafına...

    Yani Bayan Alya’ya...

    Kimdir bu, BM Genel Sekreteri’ne Türkiye aleyhindeki kararları ileten Bayan Alya Ahmed Saif Al-Thani...

    Buyurun bir sonraki yazıya...

    3) MEKTUBU GÖTÜREN AL-THANİ’NİN CV’SİNDE (ÖZGEÇMİŞ) NELER YAZIYOR

    Yüksek eğitimini Doha ve Londra’da yapmış.

    Bir “Gender savaşçısı...”

    Yani kadın-erkek eşitliği için savaşan bir aktivist.

    2013 yılında İsviçre’de insan hakları konusunda çalışan bir sivil toplum forumunun başkanlığını yapmış.

    15 Eylül gününün bütün dünyada “Demokrasi Günü” olarak kutlanması için çalışmış.

    Bayan Alya’nın bugünkü resmi görevi de şudur:

    “Katar’ın Birleşmiş Milletler Nezdindeki Daimi Temsilcisi...”

    Anlayacağınız bu mektubu BM’ye Katarlı bir diplomat iletti.

    Ama bunun anlaşılabilir bir nedeni de var.

    Çünkü Katar şu sıra Arap Birliği Dönem Başkanı ülke...

    Yani onun iletmesi normal...

    Yine de şu ayrıntı gözümüzden kaçmıyor:

    Alya’nın sunduğu mektubun 3 numaralı maddesinde “oybirliğinden” bahsedilmesi Katar’ın oyunun ne olduğunu da gösteriyor...

    4)REUTERS HABERİNE SIKIŞMIŞ KÜÇÜK BİR ‘KAŞIKÇI’ CÜMLESİ

    PEKİ sonuç ne?

    Hepimiz biliyoruz ki, Türkiye’nin Irak topraklarındaki faaliyeti, PKK terör örgütünün Kandil’deki varlığına karşı ve çok haklı bir pozisyon.

    Suriye’de de güvenliğimiz açısından çok haklı olduğumuz endişelerimiz var.

    Ama bu belge gösteriyor ki, Arap ülkeleri ile olan ilişkilerimizi ciddi biçimde gözden geçirme zamanı geldi.

    Özellikle Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ile olan ilişkileri...

    Bunun ilk işaretleri de gelmeye başladı.

    Mesela Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Reuters’e verdiği bir mülakatta “Suudi Arabistan Mahkemesi’nin İstanbul’da öldürülen Kaşıkçı hakkındaki kararını saygıyla karşıladığımızı” söylemiş.

    Mesela Guardian gazetesine göre İstanbul’dan radyo ve televizyon yayını yapan Mısırlı muhaliflere sınırlamalar getirilmiş.

    Mesela Libya konusunda Mısır’la işbirliği başlamış.

    Kısaca “duygu politikasından” “reel diplomasiye” geçiş süreci başlamış.

    Bence bunlar olumlu işaretler.

    Muhalefetin de bu gelişmelere destek vermesinde yarar var.

    GÜNÜN SORUSU

    FRANSIZ İHTİLALİ’Nİ ‘DONSUZLAR’, ESNAF İHTİLALİNİ ‘DONCULAR’ MI...

    FRANSA’da geçtiğimiz hafta pandemi nedeniyle dükkânları kapatılan ayakkabıcılar, ilginç bir eylem başlattı.

    Dört kutu ayakkabıyı kargoya verip Fransa Başbakanı’na gönderdiler.

    Ancak daha etkili ve ilginç eylem haberi dün geldi.

    Bağımsız 80 “iç giyim satıcısı”, başbakana “külot”, yani bildiğimiz don göndereceklerini açıkladı.

    Düşünebiliyor musunuz, her gün başbakanlığın önüne bir kargo şirketi geliyor ve Fransa Başbakanı’na gönderilen donu teslim ediyor.

    *

    Fransız İhtilali’nin en sembolik karakterlerinden biri “Sans Culottes” denilen militanlardı.

    Türkçesi “Donsuzlar” demekti...

    Yani parasız, pulsuz, çulsuz insanlar...

    232 yıl önce Fransız İhtilali’ni “Donsuzlar” yapmıştı...

    Bugün esnafın pandemi direnişini ise “Doncular” mı başlatacak...

    *

    Tarih tekerrür ediyor ama galiba farklı ediyor...

    O da “donsuz”la, “doncu” arasındaki fark...

    CHARLES AZNAVOUR KIZINA NEDEN ‘SEDA’ ADINI KOYDU

    ABD Başkanı Biden’ın “soykırım” kelimesini telaffuz ettiği gün aklıma Fransız şarkıcı Charles Aznavour geldi...

    Acaba yaşasaydı ne derdi?

    Birçok insan onun Türk düşmanı olduğunu sanırdı.

    Oysa hiç değildi...

    Sağlığında onunla sohbet etmeyi çok istemiştim ama bir türlü olmadı...

    Yapabilseydim ona şu soruyu sormayı çok istiyordum:

    “Kızınıza neden Seda ismi koydunuz...”

    *

    Aznavour’un 3 oğlu 2 kızı var.

    Dört çocuğunun ismi Fransız veya Hıristiyan kökenli...

    Bir tek kızına Seda adını takmış.

    Daha doğrusu tam ismi şöyle:

    Patricia “Seda” Aznavour...

    Ama baktım her yerde “Seda Aznavour” adını kullanıyor.

    O da babası gibi şarkıcı...

    *

    Seda Arapça kökenli bir kelime.

    Ses anlamına geliyor...

    Kabul edelim çok güzel bir isim...

    ‘BÜYÜK MUSTAFA’ EVİNE HOŞ GELDİN

    BEN İzmirspor taraftarıyım ama hep Altay’ın semtlerinde dolaştım.

    İlkokulu Gazi İlkokulu’nda, orta ve liseyi Namık Kemal Lisesi’nde okudum.

    İki okulum da Alsancak’taydı ve orası Altay’ın semtiydi.

    O nedenle Mustafa Denizli’nin Altay kulübü teknik direktörlüğünü kabul etmesine çok sevindim.

    Dün aradım...

    “Altay benim evim. Böyle bir teklif gelince kabul etmekten başka ne yapabilirdim” dedi.

    Zaten Altay da onu “Büyük Mustafa evine hoş geldin” diyerek karşılamış.

    Denizli benim yıllardır büyük dostum.

    En kısa sürede birlikte kutlamaya karar verdik.

    Demek ki artık İzmir’de maç seyretmeye de gideceğiz...

    İÇKİ YASAĞI DENDİ Mİ HEP O MÜZEYİ HATIRLIYORUM

    “İÇKİ satış yasağını” her duyduğumda aklıma Las Vegas’taki “Mob Museum” geliyor.

    Yani “Mafya Müzesi...”

    O müzenin en alt katında bir bölüm var.

    Amerika Birleşik Devletleri’nde içki yasağı uygulaması başladığında her yerde kanundışı içki satış yerleri ve barlar kurulmuş.

    İşte onlardan birini alıp aynen müzeye taşımışlar.

    Hatta içki yasağı sırasında yaratılan markalarla üretilen içkiler satılıyor.

    Tarihte içki yasağını uygulamada başarılı olmuş tek ülke ve uygulama bilmiyorum.

    Hemen hepsinde de birçok kârlı çıkan olmuş.

    Mafya ve kaçakçılar...

    Bir de zararlı çıkan olmuş: Kaçak viskiye daha fazla para ödeyen vatandaşla, kaçak yapılan viskiden canını kaybeden vatandaş....

    Tabii alacağı vergiyi mafyaya kaptıran devleti de zararlı çıkan tarafa eklemeliyiz.

    KATKIDA BULUNANLAR

    Sayfa Editörü: Firuzan Demir
    Düzeltmen: Metin Usta
    Tasarım ve Uygulama: Selma Songül Zengin

    Yazının devamı...

    Yüksek lisanslı ilk rehber köpeği 'Kara' ikizler burcu

    Ben de bu özel gün dolayısıyla size Türkiye’de okumuş ve mezun olmuş, lisansüstü eğitimli ilk rehber köpeği “Kara”yı tanıtayım...

    “Kara” 21 Mayıs 2015 günü doğdu.

    Safkan dişi bir Labrador.

    Lisans eğitimini Ankara’da Birleşik Krallık Büyükelçiliği görevlileri gözetiminde tamamladı.

    Ama eğitimi orada bitmedi. Bir de yüksek lisans eğitimi var.

    Onu da İngiltere’de yaptı.

    Yüksek lisans hocası, uluslararası rehber köpek eğitmeni Alan Boodk’du.

    Rehberlik eğitimini Türkiye’de almış ilk köpek olarak tarihe geçti.

    *

    “Kara” üç yıldır Türkiye’deki Rehber Köpekler Derneği Başkanı avukat Nurdeniz Tuncer’in rehberliğini yapıyor.

    Ona her gün her ortamda eşlik ediyor.

    *

    Bu bilgileri nereden mi aldım?

    Onun işe başvuruda verdiği CV’sinden... Evet bir özgeçmişi de var yani...

    *

    CV’sinde yazan bilgilere göre görev sırasında sevildiği takdirde dikkati dağılıyor. Ama görev dışındaki serbest zamanında sevilmekten, taranmaktan, okşanmaktan, koşmaktan, uyumaktan ve bir de horlamaktan zevk alıyor...

    *

    Rehber köpeklere ilgim, 3 yıl önce Samsung’un davetlisi olarak Seul’e gittiğimde başladı.

    Orada Samsung’un kurduğu rehber köpek okulunu ziyaret ettim.

    Dönüşte Türkiye’deki Rehber Köpekler Derneği’nin yöneticileri ile tanıştım.

    Şimdi Rehber Köpekler Günü dolayısıyla size bir köpek daha tanıtacağım.

    ERDOĞAN’IN VE KRALİÇE’NİN MİSAFİRİ OLMUŞ BİR ‘HOBNOB’ EMEKLİYE AYRILDI

    “STAR” geçen hafta sonu emekliye ayrıldı.

    Bunu Richard Moore’un dün attığı tweet’ten öğrendim.

    Richard Moore, İngiltere’nin eski Ankara Büyükelçisi...

    Şimdi İngiliz İstihbarat Servisi MI6’nın başında.

    Eşi Maggie görme engelli...

    *

    Star 10 yıl boyunca ona gittiği her yerde rehberlik yaptı, eşlik etti...

    İngiltere’de “Hobnob” denilen bir köpekti.

    “Hobnob”, “Çok tanınmış kişilerle arkadaşlık eden” anlamına geliyor.

    Moore Ailesi, İngiltere Kraliçesi tarafından kabul edildiğinde o da saraydaydı.

    Galler Prensi Harry Çanakkale’ye geldiğinde ona eşlik etmişti.

    Türkiye’de de çok tanınmış bir köpekti.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan’ın Külliye’de verdiği yemeğe katılmıştı.

    Ve Türkiye’nin ilk okumuş rehber köpeği Kara’nın da arkadaşıydı ve birlikte bu pozu vermişlerdi.

    *

    Rehberlik zor bir görev. O nedenle rehber köpekler 10 yıl sonunda emekliye ayrılıyor.

    Star’a güzel bir emeklilik hayatı diliyorum...

    ÇAĞAN IRMAK BİR KADIN İÇİN ‘ETLİ BUTLU’ DER Mİ

    “ETLİ butlu” benim bir kadını anlatmak için kullanacağım kelimeler değil...

    Hürriyet Pazar’da Hakan Gence’nin Afra Saraçoğlu mülakatında böyle geçtiği için yazdım.

    Güzel bir mülakattı.

    BluTV’de yeni gösterime konan “Yeşilçam” dizisinin oyuncusu Saraçoğlu, dizi çekilmeden önce Yeşilçam filmlerinde çok geçen ve bilmediği bazı kelimeleri öğrenmiş.

    O günün filmlerinde mesela “Teessüf ederim” sözü çok geçerdi. Ben bile bugün gülüyorum böyle ifadelere.

    Saraçoğlu, mülakatın bir yerinde şöyle diyor:

    “60’ların kadınları daha etli butlu. Çağan (Irmak) Hoca ‘O yıllarda yaşayanlar seni görse ‘Hasta herhalde’ derler demişti.”

    Cümleden “Etli butlu” ifadesini kimin kullandığını tam çıkaramadım.

    Saraçoğlu kendisi mi böyle diyor yoksa Çağan Irmak mı?

    Tanıdığım Çağan Irmak’ın bir kadın için etli butlu diyeceğini sanmıyorum.

    Tahmin ediyorum Saraçoğlu’nun ağzından çıkmış bu ifade...

    *

    Evet Yeşilçam kadını daha kiloluydu ama o yıllar aynı zamanda Batı’da Twiggy yıllarıydı...

    1968’de tanıştığımda Tansu 46 kiloydu...

    *

    Mülakatta hoşuma giden bir şey de şuydu...

    İlk sevgilisine çıkma teklifi Afra Saraçoğlu’ndan gelmiş.

    İşte bu çok güzel...

    TÜRKİYE’DE KAÇ KİŞİNİN ADI AFRA’DIR

    MÜLAKATI okurken “Afra” ismine takıldım.

    Argodaki “afra tafra” deyimini biliyordum.

    “Kibirli”, “çalımlı” demekti.

    Ne yalan söyleyeyim daha önce böyle bir ismi hiç duymamıştım.

    Türkçeye Arapçadan geçmiş.

    Bir anlamı “13’üncü gün”müş...

    Bir de “beyaz”, “temiz”,

    “Ayak değmemiş toprak” anlamına geliyormuş.

    Türkiye’de bu ismi taşıyan 3 bin kişi varmış.

    OSCAR İZLENİMİ 1
    AHTAPOTA İNSAN İSMİ VERİLMEZ Mİ

    BELKİ bilmezsiniz ama Türk medyasında ahtapot yemeyen bir köşe yazarı vardır.

    T24 yazarı Mehmet Yılmaz...

    Neden yemediğini de şöyle açıklar:

    “Çünkü ahtapotlar duyguları olan canlılardandır.”

    *

    Pazar gecesi uykusuz kalıp Oscar törenlerini izlerken Mehmet Yılmaz’ın sözünü hatırladım.

    Çünkü bu yıl belgesel dalında Oscar’ı, benim de seyrettiğim “My Octopus Teacher” (Ahtapottan Öğrendiklerim) adlı film kazandı.

    TRT’de Oscar gecesini yorumlayan Alin Taşçıyan, Zeynep Atakan ve Mehmet Açar’ı kutluyorum.

    Her yıl olduğu gibi bu yıl da Oscar’ı çok güzel anlattılar.

    Ahtapot belgeselini yorumlarken, Mehmet Açar “Filmde ahtapota insan ismi vermemişler. Bu çok hoşuma gitti” dedi.

    Bilmiyordum, açıp Mehmet Açar’a sordum.

    Filmin görüntü yönetmeninin verdiği bir mülakatta okumuş.

    “Ahtapota bir insan ismi verip, onu insanla özleştirmek istemedik. O bir hayvan. Ve onu öyle anlamaya çalışmalıyız” demiş.

    *

    İlginç bir yaklaşım.

    Bense hayvanlara insan ismi verilmesini çok seviyorum.

    Bunu bir kere daha düşüneceğim.

    Çünkü bunun benim açımdan özel bir durumu da var.

    *

    Ona isim vermemişler ama bir insana ahtapot ismi verilebiliyor.

    Kim mi...

    Ben...

    Lisedeki lakabım “Ahtapot”tu ve bu lakabı kim taktı, niye taktı hâlâ da bilemiyorum.

    OSCAR İZLENİMİ 2
    HANGİ FİLM BU: ‘ÇOK SIKICI’, ‘ŞU ANA KADAR ÇEKTİĞİNİ ÇÖPE AT’, ‘BİR ŞEYE BENZEMİYOR’

    Harrison Ford ödülü sunarken yaptığı konuşmada eski bir filminin çekimi sırasında yapılan yorumları ve çıkan yazıları hatırlattı:

    “Çok sıkıcı”, “Bir şeye benzemiyor”, “Şu ana kadar çekilen bölümleri çöpe atın...”

    Ve daha bunun gibi bir sürü ağır hakaret ve eleştiri...

    Bunları anlattı ve sordu:

    “Bütün bunlar hangi film çekilirken yapıldı biliyor musunuz?”

    Biraz sustu ve ardından cevabını kendi verdi:

    “Blade Runner...”

    Yani dünya sinema tarihinin en önemli beş filminden biri...

    Demek ki yılmamak lazımmış...

    OSCAR İZLENİMİ 3
    ACABA BİRİSİ ÖNCEDEN GLENN CLOSE’A BİR TÜYO MU VERDİ

    OSCAR töreninde küçük bir de şarkı yarışması yapıldı.

    DJ, eski bir şarkı çalıyor, misafirlerden birine ‘Bu şarkıyı tanıyor musun, Oscar’a aday oldu mu’ diye soruyordu.

    Glenn Close’a sordukları şarkı “Da Butt”tı...

    1988 yılında “School Daze” filminde meşhur olmuş bir şarkıydı.

    Ünlü basçı Marcus Miller tarafından yazılmıştı ve E.U. adlı bir grup tarafından söyleniyordu.

    Öyle çok bilinen bir şarkı da değil...

    Ama Glenn Close şarkı hakkında o kadar ayrıntılı bilgiler verdi ki, şüphelendim.

    Acaba bu sorunun sorulacağı kendisine daha önceden fısıldanmış mıydı?

    Böyle tuhaf ayrıntıları bilse bilse Oray Eğin bilir...



    OSCAR İZLENİMİ 4
    BİR CAZCININ RUHU BEDENİNDEN AYRILIRSA KİM NASIL BİRLEŞTİRİR

    DISNEY’in çizgi film şirketi Pixar’ın hayranıyım.

    Dolayısıyla benim için geçen pazar akşamki en sevindirici sonuç “Soul” (Ruh) adlı animasyon filmin Oscar almasıydı.

    Filmin konusu geçirdiği kaza sonucu ruhu ve bedeni birbirinden ayrılan bir ortaokul müzik öğretmeninin hikâyesiydi.

    Ruhuyla bedenini birleştirmeye çalışıyordu.

    Caz benim için ruhu bedene yapıştıran müzik.

    Filmi henüz seyretmedim ama seyretmeden
    bile çok sevdim. Bir de Jamie Foxx ve Tina Fay seslendirmiyor mu...

    Hastasıyım abi...

    YAZ SEZONU İÇİN HARİKA BİR ŞARKI VE YENİ LİSTE

    Geçen cuma streaming platformlara konan yeni bir şarkı var ki durmadan dinliyorum.

    Adı “C’est Pas La Mer a Boire”.

    Blank&Jones, Coralie Clement, Delhalt, Langklide söylüyor.

    Cıvıl cıvıl bir ritim...

    Rengârenk enstrümanlar...

    Deniz kenarında, teknede, iskelede yazı açmak için
    çok güzel.

    Spotify’da yaz için bu ve ona benzeyen şarkılardan oluşan bir liste yaptım.

    Adı “Paradise Bay Summer 2021...”

    Kulaklıkla veya yüksek volümle dinlemenizi tavsiye ederim...

    KATKIDA BULUNANLAR
    Sayfa Editörü: Firuzan Demir
    Düzeltmen: Metin Usta
    Tasarım ve Uygulama: Selma Songül Zengin

    Yazının devamı...

    Ben bu gürültüye kulaklarımı tıkadım şu üç cümleye baktım

    Dincisi, milliyetçisi, ulusalcısı ayakta...

    “NATO’dan çıkalım” diye bağıran...

    “İncirlik’i kapatalım” diye haykıran...

    ABD ile bütün ilişkilerimizi keselim diyen...

    Öyle bir gürültü var ki...

    Ülkenin en makul insanları bile bazı çok önemli şeyleri göremiyor, duyamıyor...

    Oysa 24 Nisan günü sadece o kelime yoktu... Çok önemli şeyler de oldu.

    Bütün tepkileri göze alarak, bu gürültüye kulaklarımı kapatacağım...

    Ve ülkenin makul insanlarına seslenmeye çalışacağım...

    Diyeceğim ki...

    Ey makul vatandaş...

    Ben aradan çekiliyorum...

    Dur önce şunları oku...

    Ülkenin geleceğini, çocuğunun, torununun geleceğini düşün...

    Ve kararını sonra ver...

    24 NİSAN
    2) O GÜN WASHİNGTON’DAN GELEN İKİ ÖNEMLİ CÜMLE

    EVET o gün, ABD Başkanı Biden açıkça “Soykırım” dedi...

    Evet hepimizin kanına dokundu bu kelime...

    Ama gözümüz kulağımız o kelimeyle kilitlenince, o kilit aynı kutudaki iki cümleyi de kaçırdı gözümüzden...

    Biden o gün bir şey daha dedi:

    “Bunu kimseyi suçlamak için yapmıyorum” dedi ve devam etti:

    “Bu yaşananlar bir daha asla yaşanmasın diye yapıyoruz...”

    Yani tarihin acı olayları ile bugünün Türkiye nesilleri arasına yüksek bir duvar çekti... Bugünün çocuklarının sırtına ağır bir yük yüklemedi...

    Hatta “Gözlerimizi geleceğe çocuklarımız için kurmayı dilediğimiz dünyaya çevirelim” diye tamamladı cümlesini...

    Bu cümlelerde hâlâ konuşulabilecek bir zemin, tutunulacak bir dal var...

    Peki o gün bütün Türkiye ayağa kalktığında Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ne yaptı?

    O da aynı rüzgâra kapılıp gitti mi...

    Gelin ona da bakalım.

    24 NİSAN
    3) FARKINDA MISINIZ ERDOĞAN O GÜN BİR TAZİYE ZİYARETİ YAPTI

    24 Nisan, “sözde Ermeni soykırımı” günü...

    Türkiye ayakta...

    İşte tam o sembolik günde, herkes ayaktayken, Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendisinden beklenen en ağır tepkiyi vermek yerine, susuyor ve Türkiye’nin Ermeni vatandaşlarına ve bütün Ermenilere şu mesajı yayınlıyor...

    Diyor ki: “Birinci Dünya Savaşı’nın zor şartlarında hayatlarını kaybeden Osmanlı Ermenilerini saygıyla yâd ediyor, torunlarına taziyelerimi sunuyorum...”

    Evet, Türkiye Cumhurbaşkanı, Biden’ın “soykırım” dediği gün, Türkiye’nin Ermeni vatandaşlarına resmen sembolik bir taziye ziyareti yapıyor, mesajını şu cümlelerle tamamlıyor:

    “Kimliğimizi sadece ruhumuzda geçmişin bıraktığı sancılar üzerine inşa etmenin yeni nesillere de büyük bir haksızlık olduğuna inanıyorum.

    Türkler ve Ermeniler olarak bütün engelleri birlikte aşacak olgunluğa eriştiğimizi artık ortaya koymamız gerekiyor.”

    Sizce bu cümlelerle, Biden’ın gürültüden duyulmayan cümleleri arasında buluşma noktaları yok mu...

    Var... Kesin var...

    O nedenle bütün kalbimle diyorum ki...

    Sayın Cumhurbaşkanı doğru yoldasınız... Lütfen bu akılcı çizgiden vazgeçmeyin...

    26 NİSAN
    4) İKİ GÜN SONRA KÜLLİYE’DEN GELEN ÇOK İLGİNÇ ÜÇ KELİME

    VE dün...

    İletişim Başkanı Fahrettin Altun konuşuyor...

    Evet yine
    öfke var...

    En ağır ifadeler var.

    Ama belli ki asıl mesaj araya sıkışmış şu cümle:

    “Ancak yaşanan acıları adil bir hafıza ile hatırlamalı, insanlığa örnek olan birlikte yaşama kültürümüzü öne çıkarmak için gayret göstermeliyiz...”

    Geçmişi “adil hafıza ile hatırlamak”...

    Bu ifadeye benzer bir yaklaşımı geçmişte rahmetli Büyükelçi Gündüz Aktan’ın ağzından işitmiştik.

    Daha sonra eski başbakan Ahmet Davutoğlu aynı şekilde ifade etmişti.

    Ama bu üç kelime bugün çok daha anlam kazandı...

    Tabii ki bu ifade tek taraflı olamaz...

    Türklerin de Ermeni acılarını “adil bir hafıza”ile hatırlaması gerekir...

    Ermenilerin de Balkan Savaşları’nın, Çanakkale Savaşı’nın, Birinci Dünya Savaşı’nın acılarını yaşayan Türklere aynı “adil hafıza” ile bakması...

    24 NİSAN
    5) VE ŞU FIRTINADA ARAYA SIKIŞAN BENİM 2 CÜMLEM

    NE yazık ki bu ülkede “anti-Amerikancılık” hatta “anti-Batıcılık”, hem ülkücünün, hem ulusalcının... Hem
    dincinin, hem muha-fazakârın kanına işlemiştir...

    Biden sözde “soykırım” deyince, derinin altındaki o duygu birden patlıyor... Onlardan pek umudum yok, ama bu ülkenin makul insanına şu listeyi hatırlatmak isterim:

    ABD tek değil... Bugüne kadar bildiğimiz şu ülkeler de Ermeni olayını “soykırım” olarak resmen tanıdı:

    Almanya, Arjantin, Avusturya, Belçika, Bolivya, Brezilya, Bulgaristan, Kanada, Şili, Kıbrıs Rum Yönetimi, Çekya, Ermenistan, Fransa, Yunanistan, İtalya, Libya, Litvanya, Lübnan, Lüksemburg, Hollanda, Paraguay, Polonya, Portekiz, Rusya, Slovakya, İsveç, İsviçre, Suriye, Vatikan, Venezuela, Uruguay.

    Ne olacak şimdi...

    Bu ülkelerle de mi bütün ilişkileri keseceğiz...

    İşte bu nedenlerden dolayı ben Türkiye’de esen bu fırtınaya karşı yürümeye devam edeceğim...




    ACABA BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI DA ŞU CÜMLELERLE AYNI GÖRÜŞTE Mİ

    BİRİ anlatsa “Olmaz öyle şey” derdim...

    Ama geçen cumartesi günü kendi gözlerimle gördüm, okudum...

    Hem de Cumhuriyet gazetesinin “Olaylar ve Görüşler” sayfasında...

    *

    Hani Çanakkale’de savaşan Türklerin, Kürtlerin, İngilizlerin, Fransızların, Avustralyalıların, Yeni Zelandalıların şehitlikleri ve askeri mezarlıkları var ya...

    Hani her yıl bu ülkelerin insanları geliyor ve o topraklarda kendi şehitlerini anıyor, birlikte törenler yapıyor ve barış konuşmaları yapıyor ya...

    Meğer bütün bunlar ülkemizde bazı insanların çok kanına dokunuyormuş...

    Meğer onların gözünde bu törenler “Mehmetçiği işgalcilerle eşitleme hastalığıymış”...

    *

    Bakın Türkiye Barolar Birliği Başkan Yardımcısı Av. Hüseyin Özbek Cumhuriyet’te üç gün önce neler yazdı:

    “Bu satırları yazmak zorunda kalmamızın nedeni son dönemlerde ülkesini savunan Mehmetlerle işgalcileri eşitleme hastalığının yaygınlığıdır. Gelibolu Yarımadası’nı aylarca cehenneme çeviren, Mehmetlerin üzerine bomba yağdıran işgalciler, Postmodern Troya seferine çıkmış Agamemnonlar, Odesiyuslar, Aşiller olarak neredeyse kutsanmakta, ülkemizi teşrifleriyle onurlandıran kahramanlar olarak selamlanmaktadır. Yine, ülkesinden, ailesinden uzak kalmış centilmenlerin trajik öyküleriyle mazur gösterilmekte, Mehmetlerle tütün konserve takası üzerinden sonuçta beraat ettirilmektedir!”

    *

    Hayretle okudum... “Neler oluyor bize” diye sordum...

    Ve Atatürk’ün şu cümlelerini hem Barolar Birliği Başkan Yardımcısı’na hem Cumhuriyet gazetesindeki arkadaşlara hatırlatmak istedim.

    ONUN ‘TROYALI AGAMEMNON’ DEDİĞİNE ATATÜRK NE DEMİŞTİ

    ATATÜRK 1934 yılında orada yatan Avustralya ve Yeni Zelandalı askerlerin ailelerine şu mesajı göndermişti:

    “Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar... Burada bir dost vatanın toprağındasınız...”

    Yani onun “Troyalı Agamemnon” dediklerine, Atatürk “kahraman” demişti.

    Atatürk aynı mesajda şunu da demişti:

    “Uzak diyarlardan evlatlarını gönderen analar... Gözyaşlarınızı dindirin... Onlar artık bizim evlatlarımız olmuşlardır...”

    O topraklarda o insanlarla savaşan Atatürk böyle diyordu...

    Seksen yedi yıl sonra bugün aynı ülkenin bir hukukçusu çıkıyor ve bunları yazıyor...

    Hem de Barolar Birliği Başkan Yardımcısı...

    Hem de Cumhuriyet gazetesinde...

    Doğrusu Türkiye Barolar Birliği’nin ve Cumhuriyet’te çalışan arkadaşlarımın görüşlerini de çok merak ettim...

    Yazının devamı...

    Sabık deputattan biyarbırçi görüntü

    - “Deputat”, Rusça kökenli bir kelime, “milletvekili” anlamına geliyor.

    - “Biyarbırçi”, Azericede “Utanç verici” demek...

    - “Görüntü” ise aynen “görüntü...”

    *

    Dün sabahtan beri Bakü’den gelen bu videoya gülüyorum ve güldüğüm için de kendime kızıyorum.

    Dün T24’te gördüm. Azerbaycan’da günün konusuymuş ve televizyonlarda işte bu başlıkla verilmiş. Eski milletvekili Hüseyinbala Biralamov, ki kendisi 75 yaşında....



    Yani benden bir yaş büyük.

    Bir televizyon yayını sırasında kameranın açık olduğunu unutup yanından geçip eğilen asistanının poposuna öyle bir dokunuyor ki...

    Alenen taciz...

    *

    Normal olarak tepki göstermem lazım...

    MeToo çağında avaz avaz bağırmam lazım.

    Ama elimde değil, bir an unutup kendimi bir İtalyan komedi filminde zannedip kahkahalar atmaya başladım.

    Öyle dokunmak falan da değil hani...

    Adam ciddi ciddi kameraya bakarken, arkasından geçen asistanını nasıl gördüyse, aniden dönüp resmen avucunu yapıştırıyor.

    Üstelik zavallı kız kameranın açık olduğunun farkında...

    *

    Tabii ki Azerbaycan karışmış...

    Tabii ben de hemen kendime gelip gereken tepkiyi gösterdim.

    Ama asıl kafamı kurcalayan konu şu.

    Adam bu hareketi o kadar normal bir refleksle yapıyor ki...

    Belli ki ilk tacizi değil....

    Ve kızcağız belki de işini kaybetmemek için bunlara katlanıyor...

    Adama her şey diyebilirim ama bir tek “Yaşından utan be adam” demem...

    DÜNYAYI DEĞİŞTİREN O YIL HANGİSİ: 1971 Mİ, 1968 Mİ

    1- APPLE
    Plus önceki gün açıkladı.

    “1971: Müziğin her şeyi değiştirdiği yıl” başlıklı bir belgesel diziyi yayına sokacakmış.

    Dizi 21 Mayıs’ta başlayacakmış.



    Geçen yüzyılda “Dünyayı değiştiren yıl” olarak hep 1968 anlatılırdı.

    Fransa’da başlayan ve “68 Mayısı” denilen hareket gerçekten dünyada birçok şeyi değiştirdi.

    Ama artık siyasetin değiştirici gücünden çok müziğin değiştirici gücü konuşulmaya başlandı.

    Apple şimdi işte bu yeni tezle ortaya çıkıyor.

    “Hayır müzikte asıl devrim 1971’di ve bu devrim dünyada her şeyi değiştirdi” diyor.

    Bence harika bir belgesel fikri.

    Ama şimdiden diyorum ki benim kuşağım tarafından çok tartışılacak.

    2- PINK FLOYD’SUZ BİR 1971 YILI OLUR MU

    PEKİ ne oldu 1971’de?

    Yine Apple’ın açıklamasına göre “50 yıldır hayatımızdan çıkmayan en önemli gruplar ve şarkılar o yıl gerçek anlamda patladı...”

    Açıklamada bunun için şu grup ve şarkıcılar örnek verilmiş.

    The Rolling Stones, Aretha Franklin, Bob Marley, Marvin Gaye, The Who, Joni Mitchell, Lou Reed...

    Ama benim itirazım var:



    - Rolling Stones 1960’ların hemen başının grubu. 1971’de yayınlanan albümü “Stiky Fingers” ise en önemli albümü değil.

    - Lou Reed’in hepimizi etkileyen şarkısı “Walk on the Wild Side” 1972’de çıktı.

    - Marvin Gaye’in en önemli 3 şarkısından, “Aint No Mountain High Enough” 1967, “I Heard it Through the Grapevine” 1968, “Sexual Healing” ise 1982 yılında çıktı.

    - Bir de tanıtım açıklamasında Pink Floyd’un adının olmaması da büyük eksiklik.

    ASIL ÖNEMLİ YIL 1969’DU BAKIN HANGİ EFSANE ALBÜMLER ÇIKTI

    - David Bowie: “Space Odydity”

    - Pink Floyd: “Ummagumma”

    - Crosby, Stills&Nash: “Crosy, Stills&Nash”

    - Leonard Cohen: “Songs From a Room”

    - James Brown: “Say IT Loud I’m Black and I’M Proud”

    - Joni Mitchell: “Clouds”

    - Janis Joplin: “Kozmic Blues Again Mamma”

    - The Velvet Undergound: “The Velvet Underground”

    - The Who: “Tommy”

    - Miles Davis: “In a Silent Way”

    - King Crimson: “In The Court of the Crimson King”

    - Bob Dylan: “Nashville Sky”

    - The Band: “The Band”

    - Led Zeppelin: “Led Zeppelin II”

    - The Beatles: “Abbey Road”

    - The Rolling Stones: “Let It Bleed”

    ‘DEMİR KADIN’, ‘DEMİR ADAM’ VE ‘CİNSİYETSİZ’ BİR YARIŞMA

    DÜN Bodrum Torba’daki Double Tree otelinde bir triatlon yarışması vardı. İzlemek için otelin kapısından girerken sol tarafta duvar boyunca asılmış dev bir yazı dikkatimi çekti: “Challenge’ın cinsiyeti mi olur” yazıyordu.

    Yani yarışmanın cinsiyeti yoktu.

    Orada öğrendim bu yarışmanın resmi adı “Man&Woman Challenge”mış.

    Yani ilk kadın-erkek karışık yarışma...



    Son yıllarda bu konu çok tartışılıyor.

    Artık yarışmalarda erkek ve kadın ayrımı yapmanın ötesine geçmek isteyenler var. Oscar’da da “En iyi kadın ve erkek oyuncu” diye ayrım yapılmaması isteniyor.

    Nitekim Berlin Film Festivali bu ayrımı kaldırdı.

    Pandemi ortasında insana umut veren bir görüntüydü.

    İLETİŞİMCİ GÖZÜYLE
    FANATİK 24 NİSANCILARA KARŞI TÜRKİYE İŞTE BÖYLE SAVUNULUR

    YAZININ
    İngilizce başlığı şöyle:

    “Lessons From General Harbord” (General Harbord’dan Dersler).

    Geçtiğimiz günlerde Amerika’da yayınlanmış.

    Yazan Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar...



    *

    - Çok temiz bir İngilizce..

    - Çok sağlam bir mantık.

    - Çok sıkı bir gerekçe.

    - Çok ikna edici bir tarihi tanıklık.

    *

    Meğer Hulusi Akar’ın doktora teziymiş.

    Amerikalı General James Guthrie Harbord Amerika’nın en önde gelen
    askeri kahramanlarındanmış.

    Ortadoğu’yu çok iyi biliyormuş ve uzun süre bu bölgede görev yapmış.

    ABD Başkanı Woodrow Wilson Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’ye onun başkanlığında 58 kişilik bir heyet göndererek, Ermeni meselesi konusunu inceletmiş.

    Harbord, dönüşte 1.603 sayfalık bir rapor hazırlamış.

    Hulusi Akar işte bu belgeler üzerine çalışmış ve okuduğum çok akılcı ve ikna edici, aynı zamanda barışçı tezi yazmış.

    *

    Bence Türkiye Ermeni meselesindeki pozisyonunu Akar’ın bu üslubu ve dayandığı tezle savunursa herkes için ikna edici bir yol açılabilir.

    HDP’YE: UTANÇ MI DEDİNİZ

    ABD Başkanı Biden’ın sözü hepimizi öfkelendirdi.

    Çünkü yaptığı “aklın ve mantığın” yolu değildi.

    Ama HDP’nin yaptığı çıkış beni daha da çok öfkelendirdi.

    Arkadaş bu nesiller 100 yıl öncesinde kimin neyiyle utancıyla yüzleşecek?

    Amerika’da bir tek etnik kavim bırakmayan İspanyolun, Amerikalının utancıyla mı?

    Bir de arkadaş... Bu topraklarda 1000 yıldır birlikte yaşıyoruz.

    100 yıl önce böyle bir utanç varsa, bunun yarısı da senin değil mi?

    Sen neyle yüzleştin ki...

    Şimdi çıkıp böyle bir laf ediyorsun...

    FUTBOL
    AMERİKA’NIN BARONLARI MI YOKSA UEFA’NIN PUROLU KALANTORLARI MI

    'AVRUPA Süper Ligi’
    girişimi, futbolun yerleşik düzeninin öyle sert tepkisi ile karşılaştı ki...

    İngiltere’nin 6 büyük kulübü geri adım attı ve bu hayal çöktü...

    Türkiye’de benden başka kimse de bu fırsattan istifade şu soruyu sormadı:

    “Peki ama Türk seyircisini giderek ekrandan bile kaçıran bu vasat futbol nasıl düzelecek?”

    Bir tek Şansal Büyüka, Milliyet’te, benim yazıma katıldığını söylediği bir yazı yayınladı..

    O da Türk seyircisinin giderek Premier League ve La Liga’ya kaydığını söyledi.

    *

    Buna karşılık Bedri Baykam ise Cumhuriyet’te özetle şöyle diyordu:

    Bu, Amerikan futbol baronlarının darbesiydi, püskürtüldü...

    İyi de püskürten kim Bedri?

    Sakın düzenlerinin paramparça olacağından korkan UEFA’nın purolu kalantorları olmasın...

    *

    Geçtiğimiz yıllarda hepimiz görmedik mi o eski püskü müesses nizamın içinde debelendiği yolsuzlukları...

    Çürümüşlükleri...

    *

    Hem sen niye Türkiye’deki tenis turnuvalarını hiç aklına getirmeyip hep US Open, Rolland Garros, Wimbledon’u yazıyorsun...

    Televizyonda Fenerbahçe yorumu yapıyorsun ama aklın El Clasico’da...

    Liverpool-Manchester United derbisinde...

    Tamam milli ve yerli futbolunuzu kahramanca savunun ama...

    Biraz da doğru dürüst top oynansın diye çalış yahu bu ülkede...

    Bak Efes ve Fenerbahçe aslanlar gibi savaşıyor öyle bir ligde...

    Futbolda niye olmasın...

    PAZAR MÖNÜSÜ
    OSCAR ÇOK TATSIZ, BU GECE SİZE ‘DOĞU’YU TAVSİYE EDEBİLİRİM

    HERHALDE
    en tatsız Oscar töreni olacak bu akşam.

    Bir kere aday filmlerin hiçbiri Oscar’lık değil.

    - “Mank” desem, en iyi David Fincher filmi değil.

    - “Nomadland” desem, bence sıkıcı...

    - “Sound of Metal” desem, vallahi yarıda bıraktım.

    - “Trial of the Chicago Seven” desem, iyi bir konu bence hiç iyi işlenmemiş, “Docudrama” ile “Dramadocu” arasında kalmış.

    O nedenle bu akşam sizlere BKM’nin yaptığı ve BluTV’de yayınlanan harika “Doğu” dizisini tavsiye ediyorum.

    Son yıllarda seyrettiğim en komik dizi...

    Yirmişer dakikalık skeçlerden oluşuyor.

    Çok eğlenirsiniz.

    Bana da teşekkür edersiniz.

    Yazının devamı...

    Banzai Mustafa Kemal Paşa çok çok banzai

    Japonya’da yapılmış video...

    Kim yapmış, sözleri nedir hiç bilmiyorum.

    Ama içinde bir kelime var ki....

    Beni çok etkiledi.

    *

    Video önce İzmir’i tanıtarak başlıyor.

    Arkasından İzmir’de işgalci Yunan ordusuna karşı başlatılan milli mücadele çok güzel çizimlerle anlatılıyor.



    Arkasından “İzmir’in dağlarında çiçekler açar” marşı başlıyor...

    *

    Japonca, Türkçeye göre insanın kulağına daha heyecanlı gelen bir dil ve ona uygun bir vurgulaması var.

    İzmir’in Dağları marşını Japonca dinlemek çok değişik duygular veriyor insana...

    Ama en etkileyici bölümü marşın “Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa” nakaratının bulunduğu bölüm...

    *

    İşte bu bölümü anladım...

    Çünkü Japoncada en çok bildiğim üç-beş kelimeden biri olan “banzai” geçiyordu.

    Nakarat şöyle olmuştu:

    “Banzai Mustafa Kemal Paşa banzai...”

    *

    “Banzai” Japoncada “Çok yaşa” anlamına geliyor.

    Google’da karşılıklarına baktığımda sık sık geçen bir cümle var.

    “Banzai” Japonya’da daha çok imparator için kullanılan bir kelimeymiş.

    İkinci Dünya Savaşı’nda Japon askerleri ölüme giderken banzai diye bağırırmış...

    *

    Videoyu yapanlar kimse, ayrıca Atatürk’ü müthiş stilize ederek çizmişler.

    Aynı günlerde bir de ABD’nin eski başkanı Kennedy’nin Atatürk hakkında yaptığı bir konuşmanın videosu geldi önüme...

    Onu dünya tarihinde öyle bir yere oturtarak anlatıyordu ki...

    Bir Türk olarak çok etkilendim.

    *

    Farkında mısınız...

    Dün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 101’inci yılını kutladık.

    Yani bu ülke tam bir asırdır parlamentosu halk tarafından seçilen bir Cumhuriyet rejimi ile yönetiliyor.

    Bir düşünün...

    Hadi, Müslüman âleminden vazgeçtim...

    Dünyada kaç ülke var ki bunu başarabildi...

    *

    O yüzden ben de haykırıyorum.

    Banzai Mustafa Kemal Paşa banzai....

    Ebediyete kadar banzai...

    NEDEN SEVDİM
    DÜN GAZETELERDEKİ EN GÜZEL 23 NİSAN İLANI

    HÜRRİYET’in arka sayfasındaki Türk Telekom’un 23 Nisan ilanını çok sevdim.

    Nedenini de 4 maddede özetleyeyim.




    - BİR: Fonda harika bir Atatürk fotoğrafı ile çok güzel bir tasarım hazırlanmış.

    - İKİ: Ön plandaki çocukların yüz ifadeleri ve hareketleri harika.

    - ÜÇ: Seçilen 4 çocuğun kız erkek dağılımı çok iyi yapılmış.

    - DÖRT: Çocukların temsil ettikleri mesleklerin seçiminde klasik “cinsiyete bağlı rol ayrımlaşması” yapılmamış. Tam aksine pilotluk gibi bir görev de kızlara verilmiş.

    Türk Telekom’u böyle harika bir 23 Nisan ilanı yayınladığı için kutluyorum.

    Bunu hazırlayan, tasarımlarını yapan hangi reklam şirketi veya tasarım ofisi ise onları da kutluyor ve teşekkür ediyorum.

    DÜN INSTAGRAM’DA EN GÜZEL 23 NİSAN PAYLAŞIMI

    BU paylaşımı Saffet Emre Tonguç’un sayfasında gördüm. Ama başka birçok kişi de paylaştı.



    Galata Kulesi’nin önünde çekilmiş bu fotoğraf çok güzel ve etkileyiciydi.

    Saffet Emre’nin sayfasında okuduğuma göre fotoğrafı İlkin Karacan çekmiş...

    Hemen onu da takibe aldım.

    EN GÜZEL 23 NİSAN İLLÜSTRASYONU BUYDU

    GÜRBÜZ Doğan Ekşioğlu, bana göre modern Türk illüstrasyon sanatının bir numarası...

    Instagram sayfasının hastasıyım...



    Dün bu 23 Nisan çizimini paylaştı...

    Çocukluk, masumiyet, gülücük, içtenlik ancak bu kadar güzel anlatılabilir.

    Tebrikler Gürbüz...

    ‘BACILAR BÖLÜĞÜ’NÜN KOMİSER PERİHAN’I BİR ‘SCARPETTA’ MI

    “OKSİJEN” gazetesinde okudum.

    Tuna Kiremitçi’nin son romanı bir polisiyeymiş.

    Kitabı henüz okumadım, ama kaçırmayacağım tabii ki...

    Sibel Oral, Tuna Kiremitçi ile bir mülakat yapmış.



    Orada okudum.

    Perihan komiserin yardımcısı da bir kadınmış ve polis teşkilatında onlara “Bacılar Bölüğü” diyorlarmış.

    Tabii aklıma hemen Patricia Cornwell’in adli tıp ve polisiye romanları geldi.

    Ana karakteri Kay Scarpetta adlı bir kadın adli tabipti. İlk fırsatta okuyacağım tabii ki...

    Şu pandemi günlerinde bir kadın dedektifin neler yapabileceğini okumak iyi gelebilir.

    BİR TÜRKÜSEVER BANA ÇOK KIZMIŞ VE DÜZELTMEZSEM MAHKEMEYE VERECEKMİŞ

    DÜN
    Instagram sayfama ilginç bir yorum geldi.

    Bir takipçim, türkü ve türkülerle ilgili yazıma çok kızmış...

    Diyor ki:

    “Türkülerimize, sanat müziğimize dil uzatan insanların müzikle yakından uzaktan alakası olamaz...”

    Ve ekliyor:

    “1 Mayıs’a kadar düzeltmezsen seni mahkemeye vereceğim...”

    *

    Ya ne yazdığımı hiç anlamamış... Ya da çok önyargılı... O nedenle ben de onun ne dediğini hiç anlamadım.

    O yazıyı bu köşede yazdığım için cevabını da buradan vereyim.

    *

    Kardeşim ben türküye veya Türk sanat müziğine dil falan uzatmadım.

    Sadece şunu söyledim:

    “Türk halkı artık türkü ve Türk sanat müziği değil, Türk hip hop’ı ve Türk popu dinliyor...”

    Bunu göstermek için de son 2 yıllık, son aylık ve son haftalık Top 50 listelerini verdim. Bir tane türkü ve bir tane Türk sanat müziği parçası yok...

    Buna karşılık Türk popu veya hip hop veya disko olarak düzenlenmiş türküler var.

    *

    Ben bunu söylüyorum.

    Elinizde başka rakam olan varsa gelin onu tartışalım...

    Bir de şu “müzikten anlamak” lafını da anlamıyorum...

    Ne demektir müzikten anlamak...

    Tamam anlamıyorum ama dinliyorum...

    Çok iyi anladığını söyleyenler de gelsin girsin bu tartışmaya...

    Yazının devamı...

    İçimizdeki en tonton anarşiste bandanalı bir Babıâli vedası

    Yukarıdaki babamız biz köşe yazarı milletini yaratırken, bazı unvanları çok cömertçe bağışlamıştır...

    Mesela “siyasi köşe yazarı...”

    Tanrı babamızın eli cömerttir... Her isteyene vermiştir bu unvanı...

    Onlara bir de “Ağır ol da molla desinler” duygusunu vermiştir aynı cömertlikle...

    Bir de kibir ve egoyu...

    İşte böyle çıkmıştır piyasaya saçılmış binlerce siyaset köşe yazarı...

    *

    Yukarıdaki babamız, mizah yazarlarına ise o kadar eli açık olmamıştır.

    Çok ince eleyip çok sık dokumuştur mizah yazarının kumaşını...

    O elekten çok az insan geçebilmiştir...

    Çok, ama çok az insana vermiştir o kabiliyeti...

    *

    Şu fani hayatımda Tanrı’nın biz köşe yazarlarına dağıttığı kabiliyet ve duygulara baktığımda...

    Mumla arasam iki, bilemediniz üç, beş gerçek
    mizah yazarı bulurum...

    O ama bilin ki, o üç beş kişi bile çok kalabalıktır...

    Siyasetteki o vasatlık izdihamı içinde işte o yüzden pırıl pırıl parlarlar...

    *

    İşte o tenha mahallenin sakiniydi Selahattin Duman...

    Güldüğü gibi yaşayan, yaşadığı gibi gülen...

    Güldüğü gibi yazan, yazdığı gibi gülebilen ender üç beş meslektaşımızdan biriydi...

    Hak edilmemiş egoların kurduğu siyasi köşe yazarlığı düzeninde hep rengarenk bir ayrıkotu olarak yaşadı...

    Hiç iplemedi, kendini dünyanın merkezi sanan Babıâli müesses nizamının sahte Budalarını...

    Onlar “Memleketin bunca meselesi varken” diye başlayan vasatlık maskesi cümleleriyle farklı olan her yazarı yok etmeye çalışırken, o inadına insanın en komik hallerini yazmaya devam etti.

    O yüzden çok sevdik onun bu pervasızlığını, cüretini...

    Bir düzen yıkıcıydı Selahattin Duman...

    İçimizdeki en tonton anarşistti.

    Gülümsemeyi bile adaba aykırı ilan eden Babıâli’ye kahkaha attıran komşumuzdu...

    Zülfü Livaneli onun için “Kurt Vonnegut üslubuyla yazıyor” diyordu.

    Bana göre ise en çok kendi cemaatinin fanatiklerini içten ti’ye alan yerli ve milli Woody Allen’iydi bu ülkenin....

    Gülmeyi unutan ülkemin kavuksuz güldüreniydi...

    Ölüm haberi gelince, onu en güzel nasıl uğurlarım diye düşündüm....

    Aklıma onun artık Türk basınının klasikleri arasına girmiş olağanüstü bir yazısı geldi.

    İşte o yazıyla uğurluyorum sevgili dostumu...

    *

    Elveda benim kuşağımın en muzip, bombasız, tanksız, silahsız anarşisti...

    Elveda arkadaşım..

    Nur içinde yat...

    Bil ki terk ettiğin bütün azgın tekeler, arkandan çok hüzünlü melemeler atarak uğurluyor seni.

    *

    Ve hepimizin ağzında, büyük genel yayın yönetmeni Ben Bradlee’nin o cümlesi var:

    “That was a good life...”

    *

    Her şeye rağmen, bütün sıkıntılara, hüzünlere, harabeye dönmüş gençlik hayallerimize, ideallerimize rağmen...

    Güzel bir hayattı...

    BİR SELAHATTİN DUMAN KLASİĞİ

    BANDANALI BİR ‘HARLEY DAVİDSON’ DÜŞÜNÜRÜNÜN İNSAN OLARAK PORTRESİ

    HARLEY-DAVIDSON düşünürleri buyuruyor... “Bir Harley’ci ile manitasının arasındaki yaş farkı ne kadar fazlaysa, itibarı da o kadar yüksek olur...” 

    Diyelim ki Harley’ci 61 yaşında ve zengin... İşlerini çocuklarına devretti...

    Karısı ile teyze çocuğu oldu. Hac farizasını yerine getirdikten sonra malûm ziyaretçiyi beklemeye başladı... Beklerken, bakınırken içi daraldı... “Kalk kendine bir motor al, özünü dağlara bayırlara vur...” dedi... 

    Bu geçici cinnet halinin modern psikiyatride bir karşılığı var ama ben bilmiyorum... Onun için “Kayış koptu, kafa boş dönmeye başladı” diyelim...

    *

    İşte yaşı kemale ermiş bir erkeğin, akranları en azından umre ziyareti planlarken kendine motosiklet almasının hem de “içinde saklı kalmış maceracılığı” dışa vurabilmek için Harley-Davidson seçmesinin sebebi budur.

    *

    Bir de başına “bandana” niyetine karısının eşarplarından birini dolayıp kendine şekil yapması vardır ki, genellikle hastalığın son safhaya geldiğini gösterir. Bandana takan bir Harley’ciye artık ilişilmez. Kendi haline bırakılır... Yoldan geçerken trafikçiler bile esas duruş gösterip selama dururlar.
    O artık toplumun değil Allah’ın adamıdır...

    O VIIIR VIIR DİYE ÇIKAN SES BASİT BİR DESİBEL DEĞİLDİR

    Niye ille de Harley-Davidson derseniz, bu başka bir tartışma konusudur.

    Anladığım kadarı ile bu Harley-Davidson motorların zaptedilmez bir beygir gibi oluşu, kolundaki gaz ayarını döndürdükçe, “Vıııırrrr! Vıııırrrr!” diye ses çıkarmasının tahriklendirici bir özelliği var. Zaten kafada çiçek açmış Harley’ciyi de azdıran bu ses oluyor. Adam “Harley’ciliğin de hesaplısı makbuldür” fikrinden gidip kendine bir Kanuni mobileti alsa, gaz kolunu büktüğünde bu “Vıııırrrr! Vıııırrrr!” sesini duyamaz.

    Arada motor gücü bakımından fark olduğundan çıkan ses süt emmiş bir bebeğin gaz çıkarma sesi gibi zayıf gelir ki, insanın şevki kırılır. Harley’cilikte esas olan arkaya kimin oturtulacağıdır.

    *

    Kayınvalide olmaz. Motorun amortisörü erken yıpranır. Karısı hiç olmaz. Geriye kala kala manita bulmak sorunsalı kalır... 

    *

    Bereket versin ki bu memlekette motor sesi duyduğunda gördüğü eğitimi boşlayan, aldığı meslek içi kurslara aldırmayan kızlar da var. 

    “Vıııırrrr! Vıııırrrr!” sesinin bunları bir nevi azdırdığı rivayet edilir... 

    SELAHATTİN ABİ ARKA SELEDEKİ MANİTAYI NEREDEN BULACAĞIZ

    Şimdi Selahattin abi, bu kızları nereden bulacağız diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Aranacaksınız... Motora binip gördüğünüz her kafenin önünde durup “Vıııırrrr! Vıııırrrr!” sesi çıkararak aranacaksınız. Eninde sonunda bir yarım akıllı gelip arkanıza oturur. O saatten sonra benzin masrafına acımayıp alete gazı verin. Yollar sizindir...

    *

    İşi buraya kadar getirmişseniz geriye halletmeniz gereken tek mesele kalıyor. Bu da Harley’ci düşünürlerin altını çizdiği meseledir. Yani arkaya oturacak kızın yaşı...

    *

    Aman diyeyim! Kızın yaşı itibarınızdır. Gidip 35 yaşında iki çocuklu bir dul bulup arkaya geçirdiniz mi Harley’ci camiasında itibarınız bir anda yerle bir olur. 30 yaş bile çoktur. (Tabii yaşınız elli civarındaysa.)

    KENDİNDEN 30 YAŞ KÜÇÜK KIZLA GEZMEK TOZMAK İYİDİR AMA

    Tabii bu tekniği uygulamanın yan etkileri de var. Kızın erkek kardeşleri tarafından kıstırılıp, güzelleştirilmenizi kastetmiyorum. Sağlık meselesi ortaya çıkar. Kendinden otuz yaş küçük bir kızla gezip tozmak iyidir ama geceleri motosiklet selesi üzerinde uyumak mümkün olmadığından problem çıkar. Viagra’ya çok güvenmeyin.

    Harley’ci marleyci deyip acımaz adama. Dozu bir kaçırırsınız, o saatten sonra motor yerine namınız dolaşır. Arka seleye oturtulan kızın küçük olması, ayrıca “kuşak çatışmasına” sebep olur. Sen altmış yaşındasın, kız yirmi beş. Üstelik orta ikiden terk. Ne konuşacaksın? Bir mevzuya girer, “O zamanlar rahmetli Menderes’in devriydi” dersin... Kız, herkesin içinde, “Ay Menderes kimdi?” diye sorar. Yahut bir yerde mola verip “iki cola” istersin. Garson ikisini de sizin içeceğiniz ihtimalinden hareket edip “Kızınız da birşey içer mi?” diye dallamalık yapar.

    *

    Motorla birlikte gezersin ama eğlenmeye gittiğinde başın derde girer. Sen “Vıııırrrr! Vıııırrrr!” sesinden yılıp sakin bir yer istersin. Kız “Benim burada ruhum sıkılıyor” diyerek trip yapar.

    *

    EY HARLEY’Cİ ONA UYUP KENDİNİ MAYMUN ETME

    Unutmayın... Arkada oturan kızın yaşı ne kadar küçülürse ruhu da o kadar çok sıkılır. Eğer seçtiğiniz manita “masal anlatabileceğiniz kadar” küçük değilse, bu ruh sıkılma meselesi ile başa çıkamazsınız. Bir diskoya götürürsünüz. Başınızda bandana, kıçınızda deri pantolonla pistte kızın karşısına geçersiniz. Yanı başınızdaki yirmilik bebelerle yarışacağım derken kendinizi maymun ettiğiniz yetmez, bir de “pat!” diye yıkılıp gidersiniz.

    *

    “Hastaneye yetiştirilip kurtulmak da çare değil. İşin yoksa by-pass için bacaktan damar seç. Bu uzun geldi. Bu kısa! Eğer yaşınız kemale ermişse... Verdiğim bu akıllardan sonra içinizde hâlâ bir “Harley’ci ateşi” yanıyorsa sizin için yapacağım bir şey kalmamış demektir. Gidin hayatınızı yaşayın... Varsın atın ölümü arpadan olsun...

    KATKIDA BULUNANLAR
    Sayfa Editörü: Firuzan Demir
    Düzeltmen: Metin Usta
    Tasarım ve Uygulama: Selma Songül Zengin

    Yazının devamı...

    Emin kardeşim ben piyanistim niye hep bana ateş ediyorsun

    Özal’ı müthiş övücü bir manşet ve sayfayla andı.

    Ben de Sözcü yazıişlerini ve bu sayfayı hazırlayan arkadaşımız Emin Özgönül’ü alkışlayan bir yazı yazdım.

    *

    Ama o ne...

    Bütün hayatı boyunca maddi manevi geçimini Özal ve herkese hakaretle sağlayan Emin Çölaşan, gazetesine bir şey diyemeyince hıncını yine benden çıkardı...

    Üstelik yine bir sürü yalan dolanla...

    Neymiş ben ona Turgut Özal’la ilgili kitabını okudum çok beğendim demişim.

    Emin kardeşim ya hafızan istiap haddini doldurdu, taşıyor, ya o hafıza iyice eskidi, ya da seni bıraktığım günden de daha kötü bir insan oldun.

    Bak arkadaşım, ben senin bir tek kitabını bile okumadım.

    Sen de benim yazdığım 10 kitabın tek birini bile okumadın.

    Biz ayrı dünyaların insanıyız Emin.

    Sen hakaretten, nefretten besleniyorsun...

    Bense hayatı güzel yaşamaktan, güzel görmekten, şu fani hayattan keyif almaktan...

    *

    Ama hiç olmazsa burada biraz adil ol yahu...

    Sayfayı yapan ben değilim, senin gazeten...

    Çok da iyi yapmış.

    Rahmetli Özal’a bunca yıl sonra hakkını veren o güzel spotları yazan da ben değilim, senin gazetendeki arkadaşların...

    Helal olsun, çok da güzel yazmışlar...

    Sen ve senin gibilerin hakaretlerini, küfürlerini, haksızlıklarını, vicdansızlıklarını düzeltmişler, rahmetli Özal’ın hakkını ona vermişler.

    Helal olsun onlara...

    *

    İyi de sen yine kalkmış,

    bana saydırıyorsun...

    Don’t shoot the pianist Emin...

    Ben sadece piyanistim...

    Arkadaşların orada, git yapış yakalarına, “Ben onu yerden yere vuran kitaplar yazdım, hakaretler ettim, siz kalkıp niye böyle övüyorsunuz” de.

    *

    Amaa asıl bir de kendine şunu sor...

    “Ben, Emin Çölaşan, niye bu kadar kötü bir insanım...”

    *

    Sen kendine onu de, ben de sana şunu diyeceğim.

    Bak yaşın 79 oldu... Seksene merdiven dayadın, bir basamak daha çıktın mı olacaksın seksen.

    Paran, pulun her şeyin fazlasıyla yerinde...

    Artık sen de “Tonton” bir insan olmayı denesen...

    O karanlık ruhuna bir mum yakıp kapkara dünyanı biraz olsun aydınlatmaya gayret etsen...

    Biraz olsun iyi bir insan olmaya çalışsan...

    *

    Çok fazla bir şeye ihtiyacın da yok.

    Biraz nedamet, biraz özeleştiri, biraz vicdan, birazcık insanlık...

    Yap bunu, gazeteni nasıl alkışladıysam, seni de alkışlamazsam namerdim...

    *

    Ama 80’inde bile böyle kötü olmaya devam edersen...

    Adın gibi emin ol arkandan şu kitabı yazacaklar:

    “Emin Nereden (Amok) Koşuyor...”

    ŞU DOĞRU VE CESUR YAZIYI BEN YAZSAM BANA ‘SNOP’ DERLERDİ

    NAGEHAN Alçı’nın dünkü Haber Türk’teki yazısının başlığı şöyleydi:

    “Türküler hâlâ ‘halk müziği’ midir?”

    *

    Konu, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın “Hiç Oldum” şarkısı üzerine başlayan tartışmayla ilgiliydi.

    Ama o bambaşka bir açıdan yaklaşmış.

    Hem sol, hem sağın “kutsadığı” türküler gerçekten halka hitap ediyor mu diye soruyor.

    Onun kendi cevabının özeti şu:

    “Hayır artık şehirleşen Türkiye’nin halk müziği türküler değildir.”

    *

    Ben bunu uzun yıllardır söylüyorum ama bu ülkede adım “Halktan kopuk snop” bir kişiliğe çıktığı için pek taraftar bulamadım.

    Oysa hepimizin gözümüzün önündeki rakamlar ortada.

    Dün itibarıyla Spotify’ın Türkiye’de en çok dinlenen 50 şarkı listesinde 39 Türkçe şarkı vardı.

    Hiçbiri türkü değildi. Türk sanat müziği de değildi.

    Türk hip hop’ı veya Türk popuydu.

    Yine Spotify’ın 2020 yılında Türkiye’de en çok dinlenen 50 parçası arasında bir tek türkü yoktu.



    BU ÜLKENİN GERÇEK HALK MÜZİĞİ NE TÜRKÜ NE DE TÜRK SANAT MÜZİĞİ

    NAGEHAN’ın sözlerine ben de katılıyorum.

    Bu ülkenin gerçek halk müziği artık türküler değil.

    Ben bir adım daha ileri gidip şunu da diyeceğim:

    Türk sanat müziği de
    değil...

    Ama bu ülkenin gerçek
     halk müziği hâlâ Türkçe müzik...

    Türkiye’nin gerçek halk müziği artık Türk hip hop’ı ve Türk popudur.

    Yani hâlâ yerli bir müziktir.

    Spotify’ın hiçbir ülke listesinde Türkiye Top 50’sindeki kadar fazla yerli dilden müzik yok.

    Buna Hindistan, İtalya, Fransa, Japonya gibi çok köklü kültür ülkeleri de dahil.

    Üç yıl önce Bayrampaşa Belediyesi Kültür Merkezi’nde açılan müzik aleti çalma kurslarında en büyük ilginin gitara olduğunu öğrenmiştim. Peki bu sadece bir müzik meselesi mi...

    Nagehan Alçı “Hayır, şehirleşen Türkiye’nin yeni olgusu” diyor...

    İki yıl önce önemli bir büyükşehirimizin AKP’li bir ilçe belediye başkanı bana “Bize oy verenlerin çocukları Ezhel dinliyor” demişti.

    BİR DUVARCI VE BİR PİZZACI AYNI KADINA ÂŞIK OLURSA NASIL BİTER

    STREAMING harika bir şey...

    Şimdi de eski İtalyan filmleri
    furyası başladı.

    Önceki akşam 1971 yılında Fransa’da seyrettiğim “Kıskançlık Draması” adlı filmi yeniden ve aynı
    keyifle seyrettim.

    Çok sevdiğim yönetmen Ettore Scola’nın 1970 yılında çıkan filminin üç oyuncusu da harika...

    Marcello Mastroianni komünist bir duvar işçisi...

    Çok sevdiğim büyük Antonioni oyuncusu Monica Vitti, bir çiçekçi kız...

    Ve yine çok sevdiğim Giancarlo Giannini ise bir pizza fırıncısı...

    Ve Monica Vitti ikisine birden âşık...

    *

    Film İkinci Dünya Savaşı sonrası, 1950’li-60’lı yıllarda Roma’da geçiyor.

    Komünist Parti yürüyüşleri, mitingleri...

    Lunaparklar...

    Ve bütün film boyunca fonda dinlediğiniz Armando Trovaioli’nin “Paglia nei Capelli” adlı enstrümantal parçası...

    *

    İki erkek bir kadın...

    Aslında hiçbiri kötü insan değil...

    Aslında kimse kimseyi aldatmıyor...

    Aslında yine aşk var...

    Ama tabii ki kıskançlık da var...

    Şu iyice grileşmiş, vasatlaşmış dünyada çok iyi geldi bu Yeşilçam tadındaki film bana...

    ÖLÜYE SAYGI YAŞAYANA SAYGISIZLIK HALİNE GELİRSE

    ÖNCEKİ gün itibarıyla ülkemizde...

    61 bin yeni COVID vakası vardı.

    346 kişi hayatını kaybetmişti...

    Türkiye, COVID vakası bakımından dünyanın 1 numaralı ülkesiydi...

    Ama Nur cemaatinin önde gelen isimlerinden birinin ölümü aynı sorunu bir kere daha önümüze koydu.

    Sadece o mu...

    CHP Torbalı Belediye Başkanı’nın cenazesinde de aynı manzara vardı...

    Kendi koyduğumuz kurallara bile uymuyoruz...

    Ne sosyal mesafe kalıyor, ne en küçük hijyen kuralı...

    Peki ama artık şu soruyu sorma zamanı gelmedi mi...

    Ölüye saygı göstereceğiz diye hep böyle yaşayan insanlara saygısızlık mı yapacağız...

    O saflardaki her bireyin, evine götürdüğü riski düşünüyor muyuz...

    Bence önce siyasetçilerin, toplumda rol modeli olan insanların kendilerine sorması gereken bir soru bu...

    KATKIDA BULUNANLAR
    Sayfa Editörü: Firuzan Demir
    Düzeltmen: Metin Usta
    Tasarım ve Uygulama: Selma Songül Zengin

    Yazının devamı...