• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Bir Upper Cihangir magazini... Diziyi çekerken 6 kere öpüştük o COVID oldu ama ben olmadım

    1- Kanal D’nin başarılı bir başlangıç yapan dizisi “Camdaki Kız” meğer tam anlamıyla bir Upper (Yukarı) Cihangir dizisiymiş.

    *

    Nereden mi çıkardım?

    Bir kere dizinin bazı sahneleri Cihangir Caddesi’ndeki köşkte çekilmiş.



    Ayrıca dizide önemli rolleri olan Nur Sürer, Şerif Erol ve Tamer Levent, Upper Cihangir âleminin kralı Tuğrul Eryılmaz’ın çok uzun süreden beri arkadaşlarıymış ve zaman zaman Firuzağa Camisi’nin avlusunda buluşurlarmış.

    *

    Ama bugün benim diziyle ilgili asıl hikâyem başka...

    Dizinin yayına girişi bir hafta gecikti.

    Bunun nedeni iki ana kahramandan Feyyaz Şerifoğlu’nun COVID pozitif çıkmasıydı.

    Bunlar bilinenler.

    Bir de Cihangir’deki kaynaklarımdan aldığım bir dedikodu var.

    O da “Camdaki Kız”ın meşhur öpüşme sahnesi ile ilgili...

    Daha doğrusu sahneleri...

    Çünkü biz ekranda bir sahne gördük ama onun çekiminde 6 kere tekrarı olmuş.

    Cihangir’de konuşulan şu:

    Hande Ataizi yakınlarına şunu söylüyormuş:

    “Diziyi çekerken Şerifle 6 kere öpüştük. O COVID oldu bana geçmedi...”

    *

    Dizinin bazı sahnelerini ben de seyrettim. Kendi payıma iki ayrı öpüşme sahnesi gördüm.

    Her ne kadar Hande Ataizi “Miş gibi yapıyorduk” diyorsa da bayağı öpüşüyorlar işte.

    Peki nasıl oluyor da Hande Ataizi COVID pozitif çıkmıyor?

    Acaba daha önce geçirdi ve antikor mu oluştu?

    Yoksa COVID cinsiyet ayrımcılığı mı yapıyor...

    Olayın bir de başka boyutu var.

    2- ALTI ÖPÜŞME ÇEKİMİNDE KAÇ MİLYAR VİRÜS YER DEĞİŞTİRİR

    HANDE Ataizi’
    nin sözlerini öğrendiğimde, aklıma Mehmet Yılmaz’ın kitabında okuduğum bir bilgi geldi.

    Hollandalı uzmanlara göre 10 saniyelik bir öpüşme ile 80 milyon bakteri eşler arasında yer değiştiriyormuş...

    Küçük bir hesap yaptım...

    Hande Ataizi ile Feyyaz Şerifoğlu o öpüşme sahnesini 6 kere tekrarlamışlar.



    Demek ki 480 milyon bakteri yer değiştirmiş.

    Yarım milyar bakteri yani...

    Hakikatten bu yarım milyar virüsten bir tanesi bile geçmedi mi Ataizi’ne...

    Çok şanslıymış vallahi...

    3- KONSERVATUARDAKİ ÖPÜŞME DERSLERİ TEORİK Mİ UYGULAMALI MI

    HATTA Hande Ataizi “Camdaki Kız”
    filmindeki öpüşme sahneleri için konuşmuş.

    “Ben oyuncuyum. Konservatuvarda bu tür sahneler için özel (öpüşme) dersleri aldık” demiş.

    Merak ettim.

    Konservatuvarın öpüşme hocası kim?

    Ve bu dersler nasıl veriliyor...

    Teorik sahne sanatları olarak mı?

    Yoksa “uygulamalı performans” olarak mı...

    KİM NE DERSE DESİN İBO İBO’DUR VE İMPARATORDUR

    VALLAHİ hasret kalmışım İbrahim Tatlıses’e...

    Kendisine yapılan silahlı saldırıdan sonra yaptığı ilk şarkısı “Gelmesin” geçen cuma günü streaming platformlarına kondu.

    Kulaklıkla ve yüksek volümde dinledim.

    Kesin bütün Türkiye’yi yeniden masaların üzerine çıkaracak bir şarkı...



    Fıkır fıkır yani...

    Tam İbo...

    Şarkı ustalıkla hazırlanmış.

    Tatlıses’in sesinin eksik kaldığı yerler çok başarılı bir şekilde koroyla desteklenmiş.

    Müzik altyapısı, enstrümanlar tipik İbo...

    Ben çok sevdim ve bu yaz epey dinlerim...

    Hoş geldin İbrahim Tatlıses...

    Senin yerin hep ayrı ve öyle kalacak.

    YENİ ORTA YAŞ
    63 YAŞINDA BİR KADININ ENERJİSİ KAÇ DESİBELDİR

    MADONNA
    ’nın geçen cuma çıkan yeni şarkısı “What It Feels Like For a Girl” herhalde bu haftanın en hızlı disko parçası...

    Jonathan Grant, Paavo Siljamaki, Tony McGuinness’le birlikte söylüyor.

    Remiksi “Above&Beyond” yapmış.

    Yüksek volümde dinlediğiniz zaman insanı resmen uçuruyor. Kabul edelim ki hayatımızda artık “Madonna enerjisi” diye bir şey var. Ve bu enerji bir zamanlar kadının “40 yaşında biter” denilen enerjisini 60’lara taşıyor...




    Plağın kapağı da bunu çok güzel anlatıyor.

    KALBEN’İN YENİ ŞARKISINDA BİR ‘ÇEKMECE’ CÜMLESİ VAR Kİ

    KALBEN
    ’in geçen ay çıkan ve Teoman’la birlikte söylediği “Robot Kozmonot” adlı şarkıyı pek sevmemiştim.

    Bana biraz zorlama gelmişti....

    Ne Teoman tadı vardı ne de Kalben...

    “Bir artı bir eşittir iki” denklemine uygun bir parça değildi yani.

    Ama yeni albümündeki “Çorap” için tam tersini söyleyeceğim.

    Yine harika bir Kalben şarkısı...

    Girişteki elektronik piyano harika...

    Müzik altyapısı çok iyi...

    Bir de şarkıdaki şu cümle var ya:

    “Ayrılmak için aradığım cümle hangi çekmecede...”

    Bir de “Götürmedin beni bir çay bahçesine” cümlesi... Beni 70’li yılların Türkiye’sine götürdü...

    Tam şu günlerdeki ruh halime uygun bir şarkı....

    Kutlarım Kalben...

    SOKAĞIN RUHU
    BAZEN BİR ‘EGE ADASI’ DÜKKÂNI BÜTÜN SOKAĞA YEPYENİ RUH VERİR

    MUDO
    , Urla’daki ilk butik mağazasını açtı.

    Mağaza değil, dükkân demek daha doğru.

    Sanat Sokağı’nın hemen girişinde insana bir Ege adasında olduğu duygusunu veren küçücük çok şirin bir mekân...

    Daha ilk bakışta içime yaz mevsimini getirdi.

    Küçük pencereleri, pencerelerin üzerindeki güneşlikleri ile insana hemen bir sahil kasabası duygusu veriyor. Belki bazınıza garip gelecek ama en çok da kapının girişindeki merdivenlere takıldım.



    Eski Urla evlerindeki gibi bembeyaz bir doğallıkla bırakılmış. Üzerinden kaba bir kireç geçirilmiş gibi kalmış.

    Tasarımı kim yaptıysa yürekten kutluyorum.

    Bir kere daha anladım ki, tasarım çok önemli bir şey. Estetik bir mekân, bir kasabanın değerini arttırıyor.

    Küçücük bir dükkân, bütün sokağın havasını değiştiriyor.

    Ayrıca mağazanın tanıdık afişini de çok sevdim.

    Yaz geliyor...

    Sokaklarımıza Ege ve Akdeniz’in sade güzelliğini taşıyan bütün mekânları tanıtmaya devam edeceğim.

    TEMBEL VE YALNIZ KEDİLER İÇİN MÜTHİŞ BİR OYUNCAK

    DÜN
    sabah Fransa’nın Closer adlı dergisinde okudum. Yarı haber yarı reklam bir yazıydı.

    Kediler için yeni bir oyuncak icat edilmiş.

    İki kanadı olan basit bir pervane. Pervanenin kanatlarının ucunda içinde renkli tanecikler olan iki cam fanus var.

    Kedi basit bir pati vuruşuyla pervaneyi döndürüyor... Yapılan araştırmalar göstermiş ki saatlerce oynuyormuş kediler bununla.



    Özellikle tembel ve obez kediler için çok iyi bir oyuncak deniyor. Bir de evde yalnız kediler için iyi bir vakit geçirme aletiymiş.

    En kısa zamanda bir tane alacağım ama evde kaç kedi olduğunu bilmediğim için büyük bir kavgaya yol açar diye korkuyorum.

    O nedenle yalnız kedicilere duyururum.

    BİR ÇALIŞAN PATRONUN OTURDUĞU MASAYA KAÇ LİRALIK ŞARAP AÇAR

    GOLDEN
    State Warriors basket takımının oyuncusu Stephen Curry, sayı konusunda NBA tarihine geçmek üzere.

    Daha önce iki defa NBA’in en değerli oyuncusu seçildi.

    İşte onun bu başarısını kutlamak için arkadaşları geçen hafta salı akşamı ona bir yemek verdi.

    İşte o yemekte açılan bir şarap medyaya yansıdı ve NBA tarihine geçti.

    ESPN haber sitesinde okuduğuma göre takımın oyuncularından Graymond Green, arkadaşı Curry’ye bir şişe La Tache açmış.

    La Tache, dünyanın en pahalı şarabı olan Romanee Conti’nin yan bağında üretilen bir şarap.

    Green 5 bin dolar ödemiş şişe için.

    40 bin TL yani...

    Romanee Conti ise artık 15 bin (120 bin TL) dolardan ucuza içilemiyor.

    Bir ilginç ayrıntı da şu.

    Curry yemekte kulübün sahibi Joe Lacob’un masasında oturuyormuş.

    Yani kulübün bir çalışanı, patronun masasında böyle şahane bir şov yapmış.

    Acaba patron ne düşünmüştür...

    Yazının devamı...

    Sizce bu 'Reformist Tonton' sayfası hangi gazetede çıktı

    Bugün Turgut Özal’ın ölümünün 28’inci yıldönümü...

    Sabah büyük bir sürprizle uyandım.

    Bir gazete harika bir Özal’ı anma sayfası hazırlamış.

    *

    Tepedeki manşeti şöyle:

    “Reformist Tonton...”



    Üst spotları şöyle:

    - “Hayata veda etmesinin üzerinden 28 yıl geçti ancak yaptıkları hafızalardan hiç silinmedi.”

    *

    Yazının ana haberinin ara başlıkları şöyle:

    - “Yıldızı Devlet Planlama Teşkilatı’nda parladı.”

    - “20 Mayıs 1983’te Anavatan Partisi’ni kurdu. Muhafazakâr, liberal, ülkücü ve sosyal demokrat 4 eğilimi birleştirdi. Eve telefon bağlamak için yıllarca bekleyen bir ülkede telekomünikasyon devrimi yaptı.”

    - “Demokrat tavrını korudu. Genelkurmay Başkanı’nı emekliye sevk etti. Yolsuzluğa karışan bakanını Yüce Divan’a sevk etti, yeğenini bakanlıktan azletti. Eleştirilen çok yönü olsa da ‘Çankaya’nın Şişmanı’ deseler de, aleyhine her gün yazılar yazılıp karikatürler çizilse de, demokrat tavrını korudu. Yüz binler tarafından ‘Tonton’ olarak uğurlandı.”

    *

    Haberin altında üç kişinin görüşlerine yer verilmiş:

    - Eski TBMM Başkanı ve AKP milletvekili Cemil Çiçek: “İdeolojik saplantıları yoktu.”

    - Eski gazeteci ve Özal’ın danışmanı Can Pulak: “Atatürkçü bir devlet adamıydı.”

    - Eski milletvekili Fikri Sağlar: “Kendiyle barışık biriydi.”

    *

    Mükemmel bir Özal sayfası....

    İşte böyle güzel değerlendirmeler, hakkını vermeler...

    Şimdi sıkı durun...

    Bu harika Özal sayfası dün hangi gazetedeydi biliyor musunuz?

    Sözcü gazetesinde.

    *

    Yani iki sayfa önce Emin Çölaşan’ın yazdığı gazetede...

    Yani “Turgut Nereye Koşuyor” gibi haksızlık ve hakaretlerle dolu bir kitabı yazan bir köşe yazarının iki sayfa sonrasında...

    Necati Doğru gibi yeminli Özal muhalifinin yazdığı bir gazetede...

    *

    Haberi yıllarca Özal’ı takip etmiş, çok deneyimli bir Ankara gazetecisi olan Emin Özgönül yazmış.

    Hem Sözcü Yazı İşleri’ni hem Emin Özgönül’ü kutluyorum.

    Yıllarca yerden yere vurulmuş, hakaretler yemiş gerçek reformcu ve devrimci bir siyasetçinin hakkını vermişler.

    *

    Bana göre bu sayfa Türk solunun Özal için yaptığı alkışlanacak bir “iade-i itibar” sayfası...

    Bana yıllarca “Dönek”, “Özköşk” diyenlere de kapak olacak bir sayfa bu.

    *

    Bu sayfa bize başka bir şey daha anlatıyor....

    Tarih en büyük haksızlıkların düzeltildiği yer...

    Eğer işinizi iyi yapıyor, gerçek reformlara imza atıyorsanız...

    Bir gün yeminli rakipleriniz bile sizi kabullenmek zorunda kalıyor.

    Zorunda kalmak bile yanlış...

    İçlerinden gelerek böyle güzel anma sayfaları yapıyorlar...

    *

    Nur için yat Sevgili Cumhurbaşkanımız...

    Bu ülke size çok şey borçlu...

    Bir gün hepimiz sizin o ısrarla anlattığınız üç hürriyet kavramını öğreneceğiz...

    Düşünce ve ifade hürriyeti...

    İnanç hürriyet..

    Girişim hürriyeti...

    Tabii ki adalet...

    Tabii ki vicdan...

    Tabii ki laiklik...

    Büyük ve müreffeh Türkiye işte bu sağlam ayaklar üzerinde yükselecek ve tarih bu Türkiye’yi inşa eden siyasetçileri hep böyle harika sayfalarla anacaktır.

    MARATONDA PANDEMİ Mİ INSTAGRAM MODASI MI

    TÜRKİYE’de ilgiyle izlediğim sporculardan biri de Seda Nur Çelik...

    Tam bir “Iron woman...”

    Artık Datça’ya yerleşti ve Instagram’dan çok güzel maraton paylaşımları yapıyor.

    Ancak dikkatimi çeken bir şey var.



    Maratoncu deyince gözümüzün önüne taytlı veya şortlu bir sporcu geliyor.

    Ancak Seda Nur Çelik’in kıyafetleri çok farklı...

    Mesela son paylaşımındaki bu kıyafet...

    Acaba pandeminin bize verdiği yeni bir ruh hali mi...

    Yoksa Instagram’ın yarattığı yeni bir “fashion” mı...

    Her ne olursa olsun bu rengarenk maraton çok güzel. Şu gri günlerde içimi açıyor.

    FİLİSTİN’İN İLK HAYVAN BARINAĞI GAZZE’DE

    HABERİ
    geçen gün Al Monitor haber sitesinde okudum. Gazze’de ilk hayvan barınağı kurulmuş.

    Pandemi nedeniyle aç kalan sokak köpekleri bir barınakta toplanmış.

    Onun yanına ayrıca bir kedi barınağı da yapılmış.

    Barınağa getirilen köpeklerin yüzde 60’ı ya hastalıklı ya da sakatmış.

    Pandemi dolayısıyla tavuk ve et işletmeleri, restoranlar ve marketler kapanınca barınak da zor durumda kalmış.

    Çünkü buralardaki artık besinler barınaklara gidiyormuş.

    Hayvan hakları için mücadele eden insanlar bakın dünyayı nereye getirdi. Savaş ve işgal altında bile hayvanları korumak için çalışan insanlar var.

    Helal olsun onlara.

    TÜRKİYE’NİN İLK PANDALARI ARASINDA BAKIN KİMLER VAR

    DÜN Prens Philip’
    in davetlilerini anlatan yazımda Türkiye’de WWF’nin (Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın) kurucularından Cemile Garan’ı anlatmıştım.

    O vakıf şimdi Türkiye Doğal Hayatı Koruma Derneği olarak devam ediyor.



    Hâlâ aynı panda sembolü ile faaliyetini sürdüren vakfın Türkiye’deki ilk kurucuları kimlermiş diye baktım.

    İstanbul’un “creme de la creme” denilebilecek bir burjuva kesimi kurmuş.

    Kurucular arasında rahmetli Nejat Eczacıbaşı ile Yapı ve Kredi Bankası’nın kurucu ailesinden Karaca Taşkent de varmış.

    İşte size Türkiye’nin “ilk pandalarının” tam listesi...

    İLK PANDALAR İSTANBUL’UN ‘CREME DE LA CREME’İYMİŞ

    İŞTE
    “panda amblemli” WWF’nin ilk kurucularının tam listesi:

    - Belkıs Acar

    - Turhan Akarca

    - Hasan Asmaz

    - Zekai Bayer

    - Nejat F. Eczacıbaşı

    - William Edmonds

    - Tansu Gürpınar

    - Sırrı T. Hitay

    - Prof. Turhan İstanbullu

    - İsmail İsmen

    - Cemile Garan

    - Nergis Oral

    - Cenan Sahir Sılan

    - Karaca Taşkent

    BİR KUŞ KAFALI TANRI BİR KUŞ BAŞLI TANRI

    MEHMET Yılmaz’
    ın “Aşkın Tarihini Yazsam Yeniden” kitabında ilginç bir bölüm var.

    Başlığı şöyle:

    “Bir erkek ne zaman ölür...”

    Ama yazıda benim asıl ilgimi çeken “kuş başlı bir heykel”...

    Washington’daki Gazetecilik Müzesi’nde kuş başlı bir tanrının heykelcikleri satılıyormuş.

    *

    Antik Mısır’da kuş başlı, insan vücutlu bir tanrı varmış.



    Adı Thoth...

    Antik Mısır’da “iletişim tanrısı”ymış...

    İletişim müdürü, iletişim bakanı vs unvanlar duydum ama iletişim tanrısını ilk defa duyuyorum.

    *

    Bu kuş başlı tanrının görevi insanları yanlış anlaşılmalardan korumakmış.

    “İletişim” kavramını gerçekten tam yerine oturtan bir kavram.

    İletişimin gerçek amacı “doğru anlaşılmayı sağlamak”...

    Bunu yapan tanrı “kuş başlı tanrı” oluyor.

    *

    Ama iletişimi bayağı bir propagandaya çeviren tanrı ise “kuş kafalı tanrı” oluyor.

    .........................

    - Mehmet Yılmaz: “Aşkın Tarihini Yazsam Yeniden”, Nemesis Kitap, 2020

    Yazının devamı...

    Yuhh yahu yuh artık ne diyeyim ben bu kafaya

    Sabah Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın “Hiç Oldum” şarkısı için yaptığı klibin haberi ile uyandım.

    İkincisi ise aynı sabahın akşamı Ahmet Altan’ın serbest bırakılmasıydı.

    *

    Hayatım boyunca devlette görev yapan insanların müzikle, sanatla, sporla ilgilenmelerini çok sevdim...

    Çünkü tanıdığım siyasetçilerin çok büyük bölümünün siyaset dışında hiçbir uğraşısı yoktu...

    Şuna inanıyorum...

    Bir insan sanatla, müzikle, sinemayla ilgilendiği zaman bu onun vicdanına, adalet duygusuna ve üslubuna da yansıyor...

    Nitekim İbrahim Kalın’ın “devlet üslubu” da hep sanatla olan ilgisini yansıttı.

    Klibi büyük keyifle izledim.

    Yönetmen Kemal Başbuğ iyi bir iş çıkarmış.

    En az onun kadar hoşuma giden bir şey de İbrahim Kalın’ın bu klipte Erkan Oğur’la birlikte söylemesi...

    Türkiye’de gitarın hiç şüphesiz en büyüğüdür Erkan Oğur...

    Ayrıca kemençede de bir başka büyük sanatçı Derya Türkan çalıyor.

    O duyguyla aynı gün, yani çarşamba günü Number 1 FM’deki konuşmamda bu klibi övdüm ve çok sevdiğimi söyledim...

    *

    Ama o ne...

    Kendine muhalif diyen bazı insanlar Erkan Oğur’a demedik laf bırakmamış...

    “Sen nasıl Külliye’nin bir adamı ile çalıp söylersin...”

    Yuhh yahu....

    Hakikaten yuh...

    Ne diyeyim ben bu kafaya...

    *

    Yahu arkadaş... Bu ülkede birlikte söyleyeceğimiz bir tek şarkı bile kalmadı mı artık...

    Mahalleleri, mekânları, gazeteleri, televizyonları böldük...

    Şarkılarımızı da mı böleceğiz yani...

    *

    Hadi ona kızıyorsunuz....

    Şarkıya İbrahim Kalın’ın yazdığı şu sözler hiç mi dokunmadı insani bir noktanıza...

    “Geldim dergâhına yüz çevirme bana

     Kapılar kapandı deme

     Vücut nedir ki adem nedir ki

     Varlığında bir hiç oldum...”

    *

    Siz ne derseniz deyin, ben diyeceğim ki...

    Böyle güzel beraberliklere laf etmeyin...

    Tam aksine destekleyin...

    Ülkenizi seviyorsanız siz de katılın bu müziğe...

    *

    Boşver İbrahim kardeşim, Erkan kardeşim bu laflara...

    Siz şarkılarımızı birlikte söylemeye devam edin...

    Bilin ki ikiniz de gözümde daha da büyüdünüz...



    KRALİYET CENAZESİ
    PRENS PHİLİP’İN TÜRKİYE’DE BİR ‘PANDA KARDEŞİ’ VARMIŞ

    YARIN toprağa verilecek olan İngiltere Kraliçesi Elizabeth’in eşi Edinburg Dükü Prens Philip’in meğer Türkiye’de bir “panda kardeşi” varmış.

    Bunu Prens’in öldüğü gün Cemile Garan’dan öğrendim.

    *

    Cemile Garan Milliyet gazetesinin eski sahibi Ercüment Karacan’ın eski eşi... Number 1 FM’in sahibi Ali Karacan ile Mehmet Ali Birand’ın eşi Cemre Birand’ın annesi...

    Bu panda kardeşliğinin hikâyesi de şöyle.

    Kraliçe Elizabeth ve eşi Prens Philip, 1971 yılında Türkiye’ye yaptıkları ziyaret sırasında 24 Ekim akşamı Britannia yatında bir davet verir.

    İşte bu geceye davet edilenlerden birisi de Cemile Garan’dır...

    Davet edilmesinin nedeni de şudur.

    Prens Philip, bütün dünyada panda sembolü ile tanınan WWF’ın (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) İngiltere kolu başkanıdır.

    Gelmeden önce “Türkiye’de doğal hayatın korunması ile ilgili çalışan kimse var mı” diye sorar.

    O sıralarda Kuşadası’nı bir doğal hayat merkezi haline getirmeye çalışan İngiliz vatandaşı Lady Rosemary Baldwin, Cemile Garan’ın adını verir.

    *

    Ancak o tarihte henüz WWF Türkiye’de kurulmuş değildir. Prens Philip yine de onu Britannia yatındaki geceye davet eder. Üstelik, kraliyet geleneklerini aşarak yarım saat doğal hayat üzerine sohbet eder.


    Orada başlayan “panda kardeşliği” Türkiye’de Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın kuruluşu ile devam eder. Vakfın başkanlığına Cemile Garan getirilir.

    Aralarında rahmetli Nejat Eczacıbaşı’nın da bulunduğu birçok ünlü işinsanı bu vakıfta çalışır.

    Vakıf daha sonraki yıllarda genç bir kuşak tarafından “Türkiye Doğal Hayatı Koruma Derneği” olarak çalışmaya devam eder ve çok başarılı işlere imza atar.

    *

    Yarın Londra’da yapılacak kraliyet cenazesinin mazisinde işte böyle küçücük ama güzel bir “panda kardeşliği” hikâyesi de vardır.

    DRAMAX TÜRK SOFT POWER’IN YENİ BİR ‘DRON’ BAŞARISI OLABİLİR

    DEMİRÖREN Medya Grubu önceki gün bana göre harika bir projeyi açıkladı.

    “Dramax” adlı küresel bir streaming platformu tanıtıldı. Kanal D Genel Müdürü Murat Saygı’nın yaptığı tanıtımı Zoom üzerinden izledim.

    Platform Türk dizi ve filmlerini bütün dünyada İspanyolca ve Arapça dublaj ve altyazıları ile yayınlayacak.

    *

    Türk dizileri bütün dünyada 550 milyon seyirciye ulaşıyordu.

    Ancak son zamanlarda dış politikadaki sorunlar nedeniyle bazı Arap ülkeleri Türk dizilerini boykot etmeye başlayınca bu sayı azaldı. Şimdi Dramax, o ülkelerin yayıncılarından bağımsız olarak Türk dizilerini ve filmlerini yeniden bu pazarlara sokmayı amaçlıyor.

    *

    Türkiye açısından alkışlanacak bir girişim bu.

    Bu platform, Netflix, Apple TV, Hulu, Disney Plus gibi dünya devlerinin bulunduğu steraming alanında önemli bir işi başaracak. Bu diziler geçmişte bütün dünyada Türk “soft power”ını, yani “yumuşak gücünü” oluşturuyordu.

    *

    Zamanla bu kayboldu.

    Dramax bunu yeniden sağlayabilir.

    Türkiye’nin savunma sanayinde “dron” teknolojisi ile sağladığı gücü, kültürel alanda yeniden inşa edebilir.

    TARTIŞMA KONUSU: DİZİLER BUZLANMADAN YAYINLANMALI

    TÜRK dizilerinin tekrar soft power’a dönüşmesi için:

    Türk dizi sektörünün senaryo yelpazesi genişlemeli, “Osmanlı övgüsü” sarmalından çıkmalı.

    Tarih dizilerinde “Muhteşem Yüzyıl” cazibesi yeniden sağlanmalı.

    Bir de Türkiye’de artık filmleri izlenemez hale getiren “buzlama” işlemi küresel platformda olmamalı.

    BİR UPPER CİHANGİR HABERİ

    TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK 10 ŞAİRİ KİMLERDİR

    “SÖZCÜKLER” ilgiyle izlediğim bir edebiyat dergisi...

    89’uncu sayısında Turgay Fişekçi’nin ilginç bir yazısı çıktı.

    Başlığı “Şiir Bilmek, Şiir Sevmek”.

    Yazının başlığı biraz sıkıcı gibi hava veriyor ama içinde bol bol “Upper Cihangir tartışması” var...

    Ben Turgay Fişekçi’nin yalancısıyım.

    Yıllar önce ünlü bir tiyatrocu Özdemir İnce’ye sormuş:

    “Sence Türk şiirinin en büyük 10 ozanı kimdir?”

    Özdemir İnce masadaki bir kâğıdı almış ve üzerine 1. Tevfik Fikret, 2. Nazım Hikmet, 3. Özdemir İnce yazmış ve altına bir çizgi çekmiş.

    Yani “Başkası yoktur” demeye getirmiş...

    Turgay Fişekçi bunu anlattıktan sonra, Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya ve daha birçok şairden aklında kalan dizeleri yazıyor ve
    soruyor: “Sizin şiirinizden insanlara hangi dizeler kaldı Sayın İnce...”

    Özdemir İnce arkadaşım, ben bu tartışmaya girmem...

    Ama ister istemez düşündüm...

    Bir sayışta en az 20 şair çıkardım...

    Mesela küçük İskender’i de koydum ‘en büyükler’ arasına...

    ..............................

    NOT: Yazının başlığına niye “Upper Cihangir” lafını koydum diye hemen itiraz edeceklere not. Özdemir İnce de bir Upper Cihangir sakini de ondan...

    BİR TÜRK GENCİ GÜNDE KAÇ KERE TİKTOK’A GİRER, KAÇ DAKİKA KALIR

    DÜN sabaha karşı, dünyanın iki numaralı video paylaşım platformu TikTok’un 2020 rakamları medyaya sızdı.

    TikTok aylık 732 milyon aktif kullanıcıya ulaşmış.

    Bu rakam, Spotify’ın iki katı, YouTube’un ise yarıya yakını...

    *

    Ama en ilginci, kullanıcıların davranışlarıyla ilgili olan şu rakamlar:

    Bir kullanıcı günde 19 kere TikTok sayfasını açıyormuş.

    Yine bir kullanıcı günde 89 dakika TikTok’taki videoları seyrediyormuş.

    *

    Şimdi gelin aynı insanların YouTube, Twitter, Spotify, Facebook, WhatsApp, Snapchat streaming platformlar gibi sosyal mecralar karşısında geçirdiği zamanı da ekleyin...

    Geriye ne kadar zaman kalıyor?

    İktidar ve muhalefet partilerinin iletişim sorumluları medya stratejilerini yaparken bu tabloya bakıp iyice düşünmeliler...

     

    Yazının devamı...

    Bodrum'dan doğan bir özel Türk 'Lirası'

    Ekonomi tarihimizde ilk defa bir şahsın Bitcoin hesabına haciz kondu...

    Bunun anlamı şu...

    Artık hepimizin hayatında “Bitcoin” denilen bir para var...

    Aslında bu para cebimizde...

    Tek farkı ceket cebinde değil cep telefonumuzda olması...

    Üç yıla yakın bir süredir bir insan arıyorum...

    Bana çok basit biçimde “Bitcoin nedir” anlatsın...

    Bir de “Blockchain” nedir onu anlatsın...

    Kime sorduysam, benim anlayabileceğim şekilde anlatamadı bunu...

    Ama birçok kişi de bana şunu söyledi:

    “Bunu sana anlatsa anlatsa bir tek Çağdaş Çağlar anlatabilir...”

    İşte o kişiyi aradım, buldum ve bugün bir podcast sohbetle ona her şeyi soracağım.

    Böylece belki çoğunuzla birlikte bu iki yeni kavramı öğrenebileceğiz...

    1) 4 ÜLKEDE 7 ÜNİVERSİTEDE OKUYUP ‘BİTÇİ’ OLAN BODRUMLU BİR GARAJ ÇOCUĞU

    ÇAĞDAŞ Çağlar kimdir diye sorarsanız benim vereceğim cevap şu:

    “Türkiye’de kripto parayı icat eden kişi...”

    Türkiye’nin ilk kripto para şirketinin kurucusu. Bodrum’da inşaat işleri yapan bir babanın oğlu. Önce İsviçre’ye gidiyor okumak için.

    Oradan Amerika, İngiltere, İtalya... Yani 4 ülkede 7 üniversiteye devam ediyor.

    Ama asıl ilgisi “dijital teknoloji...”

    Yani ailesinin “garaj çocuğu” olmak istiyor ve 2018 yılında “Bitçi Teknoloji” şirketini kuruyor.

    Türkiye’nin belki de ilk özel para basan merkezi olan “Blockchain” şirketini açıyor...

    Arkasından resmen ilk özel “kripto” parasını çıkarma aşaması geliyor...

    Yani bir tür “Dijital Merkez Bankası” gibi oluyorlar.

    Sonra da kendi özel kripto borsasını kuruyor.

    Ama durun önce şu “Bitcoin” nedir... “Blok zinciri” nedir onu hep birlikte bir anlayalım.

    2) BLOKCHAIN SABİT KALEMLE YAZILMIŞ BİR BAKKAL DEFTERİ

    Bana, dünyanın en aptal insanına anlatır gibi anlatır mısın. Bitcoin nedir? Kripto para nedir? Blockchain nedir?

    “Bitcoin bir tür kripto para. 2009’da Bitcoin adıyla çıktı. Blockchain ise Bitcoin’in arkasındaki program. Yani yazılım. Ama Bitcoin’i anlamak için Blockchain’i anlamak lazım. Blockchain dağıtık veri taban yapısı. Yani bir bilgisayarda bulunan verinin aynı anda, aynı şekilde birden fazla bilgisayarda da bulunması. Bu bilgisayarlar çok güçlü şifrelenme yöntemleriyle şifreleniyor. Kırılması çok zor. Bir tanesi kırılsa da her bilgisayarda aynı bilgi olduğu için kırılan bilgisayar sistemden kopuyor, kırılmayanlar birbiriyle devam ediyor. O yüzden sistemin çökme şansı, kırılma şansı ve en önemlisi değiştirilme şansı yok. Mesela devlet kayıtlarından tutun, bildiğiniz bütün her sistem, kişi veya kişiler tarafından değiştirilebilir. Blockchain’de değiştirilemez, ne yazıldıysa o, o şekilde kalır. Sadece yenisi eklenebiliyor. Değiştirilemediği için, kanunları kuralları değiştirilmediği için daha güvenilir, hack’lenemediği için daha güvenilir bir sistem oluyor.”

    3) BİTCOİN BİR PARA DEĞİL 21 MİLYON ADET KREDİ

    “Bitcoin dediğimiz şeye gelince. Para dediğimiz şeyi aslında merkez bankaları yaratıyor. Ama şöyle bir gerçek var. Para dediğimiz şeyin % 97’si aslında dijital. Mesela Türkiye’de banknot olarak gördüğün dolar Türkiye’deki bütün doların sadece yüzde 20’si. Geriye kalan % 80’i dijital. Hiçbiri de gerçek değil. Yani aslında biz çoktan görünmeyen bir para sistemine geçtik.”

    Ama yine de dolar deyince aklımıza bir birim geliyor. Bir dolar eşittir 8 küsur Türk Lirası. Bitcoin ne? Nedir değeri bunun ben hiçbir şey anlamıyorum.

    “En basit şekliyle anlatayım. Bitcoin aslında bir para değil kredi. Bütün dünyada sadece 21 milyon adetle sınırlandırılmış bir kredi. Sizin 1 Bitcoininiz varsa bu demektir ki, dünyadaki 21 milyondan bir adedin sahibi sizsiniz.

    Buna dolarla değer biçiliyor. Şu anda 50.000 $’lara, 57.000 $’lara geldi.”

    4) ASLINDA O PARA CEBİNİZDE AMA YANKESİCİLER BUNU BİLMİYOR

    “Hayır o para cüzdanınızda. Ama ceketinizin cebindeki cüzdanda değil, cep telefonunuzdaki blok zincirinde ve merak etmeyin hiçbir yankesici onu sizden çalamaz. Çünkü o para dijital cüzdanınızda bir bilgi olarak duruyor, sizden başka hiç kimsenin değiştiremeyeceği bir yatırım aracına dönüştü.”

    Bitcoin almak istiyorum ben. Nasıl alacağım?

    “Alım-satım platformları var, borsa dediğimiz. Mesela bizim ‘Bitci.com’umuz var. Diğer rakiplerimiz de var. Bu platformlardan alabilirsiniz. Ya da soğuk cüzdan denilen cüzdanlarda kişiler arasında hiçbir aracı firmaya gitmeden de alım-satım yapabilirsiniz. Yani ben size direkt Bitcoin de satabilirim. Ya da benim borsama gelip işlem yapıp birçok farklı insandan alıp satabilirsiniz.”

    5) 5 BİNDEN FAZLA KRİPTO VAR AMA BAZILARI ÇÖP PARA

    O zaman ikinci adıma geçelim. Döviz büfesinden dolar alırken Türk parası veriyorum. Bitcoin alırken karşılığında ne ödüyorum?

    “Türkiye’de şu anda borsa olarak Türk Lirası’yla, dolarla ve Euro’yla da alabiliyorsunuz. Başka bir kripto parayla da alabiliyorsunuz. Şu anda kabul görmüş 5 binden fazla kripto para var. Çoğu tabii geleceği olmayan, çöp dediğimiz kripto paralar. Bunların hepsiyle satın alabiliyorsunuz. Aslında hepsi kendi aralarında takas oluyor.”

    6) BURASI GERÇEK BİR BORSA MI YOKSA KÜÇÜK DÖVİZ BÜFESİ Mİ

    Sizin en önemli bir özelliğiniz var. Kendi Blockchain sisteminiz var. Yani kendi merkez bankanız. Orada kendi Bitcoininiz var. Yani bastığınız para. Üstüne bir de kendi borsanız var. Soruyu biraz katı soracağım. Bu nedir? Gerçek bir borsa mı yoksa dijital bir döviz büfesi mi?

    “Şu anda bir yasal düzenleme olmadığı için imkânı olan herkes borsa kurabilir.

    Bunun denetimi var mı?

    “Yok şu anda.”

    Yani sadece güven üzerine kurulu.

    “Evet, tamamen bu alım-satım platformlarına güvenmeniz lazım. Başka bir çareniz yok. O yüzden de bir an önce, acilen devletin denetimi başlatması lazım lisans anlamında.”

    7) KONUŞMAYI YAPARKEN 57 BİN DOLARDI YAYINLARKEN 64 BİN DOLAR OLDU

    Bugün itibarıyla bir Bitcoin biriminin dolar karşılığı nedir? Veya Türk parası karşılığı.

    “Şu anda 57 bin $ olması lazım.”

    Evet geçen hafta cuma günü, yani 9 Nisan’da bu konuşmayı yaparken 1 Bitcoin 57 bin dolardı.

    Dün bu sayfayı hazırlarken 64 bin dolar oldu.

    8) BİTCOİN’İN KURUŞLARI DA VAR: BİR KURUŞ EŞİTTİR 1 SATOSHİ

    Bitcoin dediğimiz liranın kuruşları da var mı?

    “Var. Bir Bitcoin’i sıfırdan sonra 18 haneye kadar bölebiliyorsunuz.

    Normalde şu ana kadar kabul görmüş 8 hanesi ama 18’e kadar da uzayabiliyor.”

    Bitcoin kuruşunun adı da var mı?

    “Var. Bitcoin’in kurucusunun adıyla anılıyor ve Satoshi deniyor. Biz kripto paraya inananlar şunu iddia ediyoruz: Bir Satoshi 1 dolar olacak diyoruz, Bir Satoshi 1 olursa bir Bitcoin de 10 milyon $ olacak. Tabii o zaman 100 Bitcoin’i olan da dolar milyarderi olacak.”

    9) TÜRKİYE’DE BİTCOİN MİLYARDERİ VAR MI VE VARSA KİMLERDİR

    “Vardır ama Türkiye’deki yatırımcıların çoğu Türk borsalarından alıyor, ama ondan sonra hemen global borsalara çıkıyor. Yani Türk borsalarına güvenmiyor büyük oyuncular. Türk borsalarını sadece piyasaya girmek için kullanıyorlar. Dünyanın büyük borsalarına gidiyorlar, oralarda daha hızlı, daha büyük işlem limitleri olduğu için.”

    10) CUMHURBAŞKANI’NIN İSTEDİĞİ MİLLİ VE YERLİ PARA OLABİLİR Mİ

    “Bizim çıkardığımız coin yerli ve milli diyoruz. Niye? Açıklayayım. Bütün çalışanlarımız Türk, bu ülkenin insanları. Türkiye’den ilk defa çıkan böyle bir proje var. Ama önce size Coin’le Token arasındaki farkı açıklayayım.

    Günlük dilde bütün kripto paralara coin diyor insanlar. Aslında bu yanlış. Coin olması için o kripto paranın Blockchain’e ait olması lazım. Mesela bizim kendi Blockchainimiz olduğu için bizim paramız coin oluyor. Bizim Blockchain üzerinde veya başka bir Blockchain üzerindeki kripto paralara da Token deniyor. Yani mesela piyasadaki birçok kripto para aslında Token’dir.



    11) MCLAREN, FENERBAHÇE, BEŞİKTAŞ VE NBA’İN ORTAK NOKTASI

    “Çok sayıda projemiz var. Mesela dünyanın en önemli Formula 1 markası McLaren’le bir gelir dağılım projesi yaptık. Proje gelirinin % 75’i bizim, % 25’i McLaren’in. Türkiye’de futbol kulüpleri ile çok önemli gelir projeleri üzerinde çalışıyoruz. Henüz anlaşma yapılmadığı için ayrıntı veremiyorum. Sadece şu kadarını söyleyeyim, bu Blockchain sistemleri üzerinden 100 milyon lira gelir getirecek projeler bunlar. Fenerbahçe ve Beşiktaş’a dedim ki: Kaç taraftarınız var? 25 milyon. Kaçına ulaşıyorsunuz? Stat kaç kişi olsun? 50 bin kişi. Her maç ful çekse kaç kişi alırsınız? Kaç kişiye forma, kaç kişiye atkı satabilirsiniz? Ama bu dijital gelirlerinizi çoğaltırsanız 25 milyon taraftarın 25 milyonuna da ulaşabilirsiniz. NBA’e de proje götürüyoruz.”

    12) GÜNLÜK 450 MİLYON TL’LİK İŞLEM HACMİNİ YAKALADIK

    Türkiye’de Bitcoin piyasasının en büyüğü kim, siz misiniz?

    “En büyüğü biziz diyemem. Şöyle söyleyeyim: Paribu ve BTC Türk’tür en büyükleri. Ama ikisinin toplamından daha fazla insan geliyor bize günde şu anda.

    Sadece benim kendi coinimde, borsamda değil, 450 milyon TL günlük hacmi yakaladık. Borsada 800 milyonu yakaladı. Sadece benim kendi coinim 450 milyondu.

    Bitçi Teknoloji Şirketi. Şirketin içerisinde bizim üç tane markamız var. Bir tanesi bitci.com borsamız. Bir tanesi Bitcichain, bizim Blockchainimiz. Blockchain de Türkiye’de ilk ve tek Blockchain, başka yapılmadı. Tek bizde var.

    Kapalı devre kendi Blockchainlerini kullananlar var. Şu anda Akbank da ripple filan yapıyor, ama şu anda coin yapıp piyasaya çıkmış olan bizden başka hiç
    kimse yok. Tek biziz.”

    KATI SORULAR
    13) TOSUNCUKLAR ÜLKESİNDE İNSANLAR BİTCOİN’E NASIL YATIRIM YAPACAK

    Peki insanlar paralarını emanet ederken güveneceği şirketi nasıl seçecek? Malum burası “Kastelli” olaylarının “Tosuncuk” olaylarının ülkesi.

    “Güvenmek için gerçekten o firmayı iyi tanıyor, biliyor olmanız lazım. Çünkü teknoloji işi olduğu için anında hemen fişi çekip kaybolabilir alım-satım yaptığınız platform. Sahibi kim, arkasında kim var, bunları iyi bilmek lazım. Güvenmek şu anda çok zor. Devlet denetiminde bile olsa, şöyle söyleyeyim, hile yapmaya çok açık bu işler. Yani kötü niyetli birisi çok rahat suiistimal edebilir. Ve ediliyor da Türkiye’de, biliyoruz. Ciddi büyük firmalar yapıyor bu işi.”

    14) ARTIK ŞİRKETLER DE BİTCOİN ALMAYA BAŞLADI

    Değer çok şişti, bu patlayabilir deriyor.

    “Ciddi bir hızla yükseldi, doğrudur. Ama ben o açıklamalara çok ihtimal vermiyorum, niye? Çünkü zaten limitli bir şey. Talep artıyor her geçen gün. Ve Amerika şimdi şöyle kanunlar çıkardı. Amerika’da bir şirket, şirket olarak satın alabiliyor ve milyar dolarlık satın almalar yapıyorlar. Eskiden sadece şahıs olarak alırdık, giderdik. Şu an Amerika’da 1 milyar $, 1.5 milyar $’lık Bitcoin alımları var. Grey Scale diye bir fon var, kripto paraları yönetiyor. 40 bin $’dan, 50 bin $’dan milyar $’lık Bitcoin alımı yapan dev şirketler var. Şu anda Türkiye Merkez Bankası da görüşüyor. Türkiye Merkez Bankası’na belki Bitcoin’i rezerv para olarak koyacaklar. Amerika’da bir fonla görüşüyorlar. Biliyoruz bu görüşmeleri. Adamların şartı verdiğimiz parayı Bitcoin olarak rezervine koy şeklinde.”

    15) ‘BABA HOLDİNGİ YARI FİYATINA SATIP PARAYI BİTCOİN’E YATIRALIM’ DEDİM

    “Babama dedim, holdingi yarı fiyatına satalım, her şeyi Bitcoin’e basalım dedim. 6 ayda 6 katı olacak dedim. 6 ay sonra gittim, baba, dedim böyle demiştim hatırlıyor musun? Evet dedi. 6 katı oldu baba dedim. Ben şöyle söyleyeyim, ben normal mevcut para düzenine inanmıyorum. Çünkü bu altına karşı olmasından sonra, bunun kalkmasından sonra karşılıksız basıldı.”

    16) MİCHAEL JORDAN’A ‘BODRUM’A GEL SENİNLE NFT ÇALIŞIRIZ’ DİYECEĞİM

    “Anlaşırsak Louvre Müzesi’ne özel bir site yapacağız. Bütün eserlerini, neleri varsa... Bunun haricinde British Museum’la görüşüyoruz. Cristiano Ronaldo, Floyd Mayweather, Michael Jordan, Tiger Woods, Nadal, bunların hepsiyle NFT projeleri konuşuyoruz. Ayrıca anlaşma şartı olarak hepsine Bodrum’a gelme maddesi koydum.”

    Yazının devamı...

    Türkiye'nin çaresiz ev kadını hangi okula rüşvet verirdi

    “Türkiye’nin Ivy League okulları hangisidir...”

    O nedenle, araya “Çaresiz ev kadını” ifadesinin girmesinin hikâyesiyle başlayayım.

    *

    Geçen ay bir streaming platformunda, ABD’de 2019 yılında yaşanan “üniversiteye giriş” skandalıyla ilgili belgeseli seyrediyordum.

    ABD’nin önde gelen bazı varlıklı ve şöhretli aileleri çocuklarını en iyi üniversitelere sokmak için rüşvet tezgâhını kurmuş biri aracılığıyla bal gibi rüşvet anlamına gelecek paralar harcıyorlar.

    *

    Onlardan biri de “Çaresiz Ev Kadınları” dizisinde Lynette Scavo rolünü oynayan oyuncu Felicity Huffman...

    Emmy, Altın Küre, SAG ödülleri var.

    “Transamerica” filmindeki rolüyle Oscar adayı da olmuştu...

    Kocası ise Fargo filmindeki rolüyle tanıdığımız William H. Macy...

    İşte bu zengin çocuklarını “iyi üniversitelere torpille sokma çetesi”, FBI’ın “Varsity Blues” adını verdiği bir operasyonla çökertildi.

    Bu işleri düzenleyen “Yetenekli Bay Rick Singer” FBI tarafından yakalandı.

    Singer FBI’la işbirliği yaparak, çocuklarını iyi üniversitelere sokmaya çalışan şöhretli ve varlıklı ebeveynleri de tek tek yakalattı.

    Birçoğu suçlarını kabul ederek üç-beş ay hapis cezaları ile kendilerini kurtardılar. Ama hepsi kamuoyu gözünde rezil oldu, sosyal medyada hayatları boyunca unutamayacakları ağır bir darbe aldılar.

    Aileler aynı zamanda çocuklarını da çok kötü şekilde lekelediler.

    *

    Amerika’da özellikle varlıklı aileler çocuklarını “Ivy League” denilen yüksek prestijli üniversitelere göndermek için büyük bir yarışa giriyorlar.

    Belgesel işte bu sistemi de çok fena halde sorguluyor.

    *

    Seyrederken ister istemez gözünüzün önüne varlıklı Türk aileleri de geliyor.

    “Kimdir Türkiye’nin bu çaresiz kadınları” diye düşünüyorsunuz.

    Bizde böyle bir rüşvet sistemi olmadı. Ama çok daha örgütlü ve siyasi bir skandal yaşadık.

    Geçmişte FETÖ’nün üniversiteye giriş sınavlarına nasıl sızdığını ve milyonlarca çocuğu nasıl bir haksızlık ve adaletsizliğe uğrattığını bir düşünün...

    *

    Kim bilir hâlâ aramızda bu yolla üniversiteye sokturulmuş kaç insan dolaşıyor...

    Kaç çaresiz ev kadını bu FETÖ sistemine bir yerinden girip çocuğuna avantaj sağlamaya kalkmıştır...

    Bir de kaç gerçek çaresiz ev kadını ve gerçek mağdur çocuğu vardır...

    *

    Türkiye’de de bir “üniversiteye giriş skandalı” belgeseli yapma zamanı gelmedi mi sizce de...

    AMERİKAN ÇARESİZ EV KADINI HANGİ SEKİZ ÜNİVERSİTE İÇİN RÜŞVET VERDİ

    AMERİKAN çaresiz ev kadınları çocuklarını “Ivy League” denen okullara sokmak istiyor.

    “Sarmaşık Ligi” ABD’nin kuzeydoğu yakasındaki en prestijli 8 üniversiteye verilen isim.

    Bunlar “Brown”, “Columbia”, “Cornell”, “Dartmouth Kolej”, “Harvard”, “Pennsylvania”, “Princeton”, “Yale” üniversiteleri.

    Bu üniversitelere “Ivy (Sarmaşık) League” denmesinin nedeni, yeni öğrencilerin her öğretim yılı okula sarmaşık dikmelerinden kaynaklanıyor.

    Son 30 yılda özellikle dijital teknolojilerdeki gelişmeler “M.İ.T”, “Stanford” gibi başka üniversiteleri de çok çekici hale getirdi.

    Yıllardan beri hep şunu düşünürüm...

    Acaba Türkiye’nin “Ivy League üniversiteleri” hangileridir....

    BENİM ÇARESİZ EV KADINI ANNECİĞİM NELER YAPTI

    LİSEYİ bitirmiş her Türk çocuğu gibi merkezi üniversite sistemine soktu.

    1965 yılında ODTÜ, Boğaziçi ve İstanbul Teknik Üniversiteleri bu sistemin dışında kendi sınavlarını yapıyordu.

    Bu üç üniversite o yıllarda Türkiye’nin “Ivy League”i.

    Cebime para koyup, İTÜ ve ODTÜ sınavlarına girmem için İstanbul ve Ankara’ya gönderdi.

    Orada hazırlık kurslarına katılıp sınavlara girecektim. Ben o paraları kızlarla partilerde bir güzel yedim ve iki okulu da kazanamadım.

    Merkezi sistemle Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksekokulu’na girdim.

    O iki üniversiteye giremediğim için ailem benden çok üzülmüştü ama şimdi geriye baktığımda kaderin benim adıma yaptığı tercihin çok güzel ve hayırlı olduğunu düşünüyorum.

    BENİM GÖZÜMDEKİ TÜRKİYE ‘SARMAŞIK LİGİ’ ŞU ÜNİVERSİTELER

    Boğaziçi Üniversitesi
    Orta Doğu Teknik Üniversitesi
    Koç Üniversitesi
    İstanbul Teknik Üniversitesi
    Bilkent Üniversitesi
    Hacettepe Üniversitesi
    Sabancı Üniversitesi
    Özyeğin Üniversitesi

    YENİ TREND: İZMİR TULUMUNU PARMESAN GİBİ KIRIP YEMEK

    BİR süredir her yemekte kendimi şöyle bir tartışma içinde buluyorum.

    İzmir tulumu
    genellikle küp veya dikdörtgen şeklinde düzgünce kesilerek servis yapılıyor. Oysa bu peynirin tadını giderek İtalyan parmesanına benzetiyorum.

    O nedenle geçen haftadan itibaren İzmir tulumunu düzgün kesilmiş dilimler halinde değil, parmesan gibi elle kırılmış parçalar halinde yiyorum.

    Tabii ki çatalla değil, parmakla tutarak...

    Sonuç?

    Harika oldu ve iddia ediyorum:

    İzmir tulumu parmesan gibi parçalanıp yenmeli...



    EGE ŞARAPÇILARININ ŞU GÜNLERDE EN ÇOK KONUŞTUĞU FOTOĞRAF BU

    ÜÇ gündür Urla’da şarap üreticileri ile çok güzel sohbetler yapıyorum.

    Şunu haber vereyim.

    2020 yılı Ege’de “Millesime” olmasa da ona yakın bir yıl olmuş.

    Çünkü üzüm verimi çok düşükmüş ama elde edilen şarap harika olmuş.

    Özellikle de Şiraz için çok iyi diyorlar.

    Ama şu sıralar en çok konuşulan konu Fransa’daki bağları vuran ani soğuk...

    Bordeaux, Bourgogne, Rhone, Loire ve Champagne bölgelerini vuran ani soğuk galiba bağları bitirmiş.

    Zaten Trump’un koyduğu ek vergilerle sarsılmış olan Fransız şarap sanayisi bu yıl bir de soğuğun darbesini yiyecek gibi.

    BUNLARDAN EN AZ İKİSİ SİZDE VARSA BİR ‘ROCKNROLLA’ KARAKTERSİNİZ

    BAZI geceler hiç nedensiz bir şekilde, durup dururken bir Guy Ritchie filmi seyrederim.

    Her bir karakter benim gözümde şu sığ ve gri dünyadan bir kaçış kapsülüdür çünkü...

    Önceki gece sıra “RocknRolla” filmindeydi.

    Karakterlerin hepsi, eh işte kendi çapında bir Shakespeare gibi konuşuyor...

    Mesela şu laf:

    “Güzellik zalim bir metrestir...”

    *

    Ama asıl şu “Rocknrolla” tarifine takıldım:

    “Bazı insan vardır, para düşkünüdür... Bazısı vardır, şöhret budalasıdır... Bazı insan vardır seks düşkünüdür... Bazısı vardır gücü sever, güce tapar... Bir de bazısı vardır, bunların hepsini sever... İşte o herif ‘s...min Rocknrolla’sıdır...”

    *

    Ben diyorum ki, bunlardan sadece ikisi varsa bile...

    Kesin bir Rocknrolla’sınız...

    Keyfini çıkarın....

    Pandemide fazla mütevazı olmaya gerek yok...

    Yazının devamı...

    Kim bu 'esrarengiz' Boğaziçili 'sıçan' M.B.

    Gerçi, onunla ilgili sadece kendilerinin konuşma hakkı bulunduğuna inanan bazı çevreler, “Ne alakası var Oğuz Atay’ın Cihangir’le” deyip durmadan bana yükleniyorlar...

    Merakınızı tatmin edeyim. Hepsi biliyor ki “Upper Cihangir” lafını sembolik olarak kullanıyorum...

    *

    (Bu arada Cihangir ahalisi galiba bu “Upper” lafından pek hazzetmedi ki, mahalle baskısı yapmış olmalılar ki, bu kavramın mucidi T24’in düzeyli magazin yazarı Tuğrul Eryılmaz da artık sadece “Cihangir” diye yazmaya başladı.)

    Neyse asıl konuya gelelim...

    Geçen cumartesi T24’te Ayça Atikoğlu’nun bir yazıyla bu “Upper Cihangir polisiyesinin” ikinci sezonu da yayına girdi.

    Türkiye’nin Dostoyevski’si Oğuz Atay’ın yıllardır merak edilen bir kayıp günlüğü olayı vardı. Sefa Kaplan’ın son kitabı ile bu konu yeniden açıldı.

    Konu da şuydu: Bu günlüğü kim ikinci eşinin evinden alıp Milliyet gazetesine sızdırdı?

    Ayça Atikoğlu geçen cumartesi günü “Kayıp günlüğün ortaya çıkışının gerçek hikâyesi” diye uzun bir yazı yazdı.

    Olayla ilgili ilginç ayrıntılar verdi.

    *

    Kendisinin Oğuz Atay’a yakın olduğunu söyleyen bazı kişilerin “Sayın Hırsız” diye alay ettikleri bir Boğaziçili gerçekten varmış.

    Evet defteri o kişi Oğuz Atay’ın ikinci eşinin evinden alıp getirmiş... Ama bu “Sayın Hırsız”ın adı nedense bir türlü verilmiyor.

    Sadece isminin ilk harfleri var.

    M.B...

    *

    Ayça Atikoğlu, bunu doğruladığı gibi ayrıca onun hakkında birkaç ipucu daha vermiş.

    Yani balkondaki esrarengiz adamın profili parça parça ortaya çıkıyor.

    Şimdi gelin Türk edebiyat tarihinin bu en ilginç polisiyesinin ikinci sezonunun ilk bölümünü Ayça Atikoğlu’nun yazısından izleyelim:

    TANIK ANLATIYOR
    1) BALKON OLAYI DOĞRUYDU AMA KISMEN DOĞRUYDU

    “Olay 37 yıl önce oldu. Pakize Barışta (Oğuz Atay’ın ikinci eşi) o sıralar Etiler civarında yönetmen sevgilisi ile yaşıyordu. M.B. adlı arkadaşım da o eve girip çıkıyordu. M.B. ile Boğaziçi’nden arkadaştık. 1983 sonuydu, bir gün Atay’dan bahsederken ‘Biliyor musun Atay’ın günlüğü Etiler’de balkonda bir büronun çekmecesinde duruyor’ dedi... Ben o sıralar Atay’ın iki-üç kitabını okumuş, bir de Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen oyununu seyretmiştim. Bir günlüğü olduğunu kimse bilmiyordu...”

    2) KADIN BALKONDAKİ DEFTERİ BİZE VERMEZ DİYE DÜŞÜNDÜM

    “Pakize’den falan bahsettikten sonra ‘Getir de okuyayım’ dedim ama içimden de herhalde kadın vermez diye düşündüm. Birkaç gün sonra M.B. elinde bir defter ile çıkageldi. Üzerinde ‘Günlük’ yazan bir defter, defterin kapağı deri taklidi plastikti ve günlük kelimesi küçücük bir etiket gibi yapışkan şeritle iliştirilmişti üzerine...”



    3) HEMEN FOTOKOPİ YAPTIRDIM VE ÖMER’LE ENİS’E VERDİM

    “Her neyse, ilk iş o sıralar yeni bir teknoloji olan fotokopi yaptırıldı... Hatta Atay’ın eski bir tanıdığı defteri görmeye bile geldi. Cumhuriyet’te köşe yazıyordu...

    Aradan aylar geçti. ... ‘Ne olacaksa olsun!’ diyerek Ömer’e (Madra) ve Enis’e (Batur) ‘Size bir şey söyleyeceğim ama bana inanmayacaksınız’ dedim. Olayı kısaca anlattım...

    Ertesi gün defteri ikisine teslim ettim... Ömer de Enis de tek bir kelime etmeden dakikalarca karıştırdılar sayfaları. Daha sonra Ömer ‘Bunu yayınlarsak neler olacağını düşündün mü?’ dedi...

    4) PAKİZE: O BOĞAZİÇİLİ SIÇANLARI SÜRÜM SÜRÜM SÜRÜNDÜRECEĞİM

    “Bir ilginç olay da Pakize Barışta’nın baskınıydı: Oldukça öfkeliydi ve bağıra çağıra ‘O Boğaziçili sıçanları nasıl sürüm sürüm süründüreceğini’ anlatıyor, Enis’ten isim istiyordu ısrarla...”

    5) ENİS, SAMİ KOHEN’İN ODASINDA PAKİZE’YE NELER SÖYLEDİ

    Enis kadını bulunduğumuz mekândaki tek camlı oda olan Sami Kohen’in boş odasına aldı. Ben, Enis’in ve Pakize’nin bulunduğu yere çapraz duran masamdan yaklaşık beş metreden dinliyordum konuşulanları... Enis soğukkanlı bir biçimde Pakize’yi dinledikten sonra tane tane ve alçak bir ses tonuyla konuşmaya başladı. O kadar alçak bir ses tonuyla konuşuyordu ki, söylediklerinden bir-iki kelime dışında hiçbir şey duyamıyordum... Biraz sonra Pakize çıktı, hışımla orayı terk etti. Ardından da Enis çıktı. Dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeyle...”

    6) GENÇ DUL GÜNLÜKTEN CÜMLELERİ KENDİSİ YAZMIŞ GİBİ Mİ KULLANMIŞ

    “Hayrola diye sordum... Enis’in nasıl bir koleksiyoncu olduğunu bilirsin. Evinde Cumhuriyet döneminde basılmış dergilerin neredeyse tamamı bulunur. Üstelik, kitap kurdu olarak okumadığı yoktur... Bana Devlet Tiyatrosu’nun ‘Oyunlarla Yaşayanlar’ kitapçığını gösterdi. Pakize Barışta imzası ile yazılmış bir tanıtım yazısını... Daha ilk cümleyi okuduğumda neler döndüğünü anladım... Genç dul, Atay’ın defterlerinden yararlanarak(!) yazdığı bu kısa metinde tırnak içine almadığı birçok cümleyi, sanki kendisine aitmiş gibi göstermekte beis duymamıştı... Pakize konusu böyle kapandı.”



    7) OLAY YERİ SORUSU: GÜNLÜK BALKONDA NASIL ISLANMADI

    “1984’ten yıllar sonra Ziya ile bu konuyu bir kere Paris’te konuşmuştuk. Günlük nasıl yağmurdan etkilenmemiş diye sormuştum. O da ‘Naylona sarılıydı’ demişti. Niye balkona koymuşlar acaba soruma yanıt ise daha acıklıydı: ‘Ev küçükmüş, evde yer yokmuş’.”

    8) İKİNCİ SEZON FİNALİ: KİM BU EKŞİ SÖZLÜK’TEKİ ‘ESRARENGİZ M.B.’

    “M.B.’nin adı bende gizli. Sosyal medyayı pek kullanmıyor, nasıl ulaşacağımı bulamadım. Hakikatin bilinme hakkı vardır. İsterse adını seve seve vermek isterim tabii ki. Ziya çok uzun zamandır burada yaşamıyor. Ekşi Sözlük’te ‘1980’lerde Ziya Derlen gibi bir oyuncu yetiştirip sonra kaybetmişlerdir’ diye yazıyor.”

    ÜÇÜNCÜ SEZON - TANITIM FİLMİ

    Evet şimdi bu “Upper Cihangir polisiyesinin” üçüncü sezonunu bekliyoruz...

    Kim bu sosyal medya kullanmayan, balkondaki esrarengiz M.B...

    Ayça Atikoğlu’nun da dediği gibi çıkıp kendini ifşa edecek mi...

    Tabii başlıktaki “Boğaziçili sıçan” ifadesi bana değil, Oğuz Atay’ın ikinci eşine ait. Yoksa bana göre o günlüğü balkonda bulup getiren esrarengiz Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi M.B. Türk edebiyat tarihine çok önemli bir hizmet yaptı.

    BU KIZA GÜLMEK VE ÇAĞAN IRMAK FİLMİNDE AĞLAMAK AYIP MI YAHU

    BEN daha filmin ilk yarısında yapımcı Necati Akpınar’ı arayıp hem kutladım, hem de teşekkür ettim.

    “Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü” filmi beni iki saat kopardı şu kahredici hakikatlerden...

    Ama ne görüyorum...

    O bildik sinema eleştirmenleri hiç sevmedi filmi...

    Tabii filmi sevmeyince bizim sevmemizi de sevmediler...

    Neymiş...

    “Romantik” ve “apolitikmiş”...

    İyi de hangisi kötü bunların...

    Romantik oluşu mu...

    Kadınların öldürüldüğü, işkencenin zirvelere çıktığı, hayvanlara acımasızca davranıldığı, çevrenin insafsızca tahrip edildiği bir dünyada...

    İki saatlik romantizmin nesi kötü Allah aşkına...

    *

    Neymiş Çağan Irmak filmlerindeki gibi “Hadi şimdi ağlayacağız deyince ağlamak” gibiymiş.

    Evet ağladık Çağan Irmak filmlerinde...

    Hiç de utanmadık...

    Çünkü ağlamak da güzeldir...

    *

    Neymiş?

    Apolitikmiş...

    Ne yani, her filmin denizlerinden ille de bir “Potemkin Zırhlısı” mı geçmeli...

    İlle de bir Yılmaz Güney sahnesi mi olmalı...

    O siyaset denilen şey, ille de dolma gibi parmağını gözümüzün bebeğinin dibine kadar mı sokmalı yani...

    Muhafazakâr bir iklimin üzerimize abandığı, İstanbul Sözleşmesi’nin geri alındığı bir dönemde, bir kız çocuğunun mizahı ile dört haneli sayıları kafasından çarpması ile öğretmenine, kendisine iş verecek patronunu inceden ti’ye alması ile hem de bütün bunları eğlenceli ve komik şekilde yaparak kimseyi incitmeden anlatması ile zaten yeterince kafa tutmuyor mu bu yerleşik düzene...

    *

    Politika sadece kaba saba propaganda mıdır arkadaşlar...

    Bırakın gülelim rahatça şu dudak kıvırmasına bu kızın...

    Ateşböcekli romantizmine...

    Bırakın sinema bazen sadece sinema, bir film sadece bir film olsun...

    KATKIDA BULUNANLAR
    Sayfa Editörü: Firuzan Demir
    Düzeltmen: Metin Usta
    Tasarım ve Uygulama: Selma Songül Zengin

    Yazının devamı...

    O 19 ölü nitrojen dolu 22 cam lahitin laneti mi

    Tahrir Meydanı’ndaki Milli Müze’de bulunan, eski Mısır hanedanına ait 22 mumyayı yeni inşa edilen Mısır Medeniyetleri Müzesi’ne nakletti...

    *

    18 kral, 4 kraliçeye ait 22 mumya, nitrojenle doldurulmuş cam lahitlere konup büyük ve çok renkli bir törenle yeni yerine götürüldü.

    22 lahit 5 kilometrelik yolu 40 dakikada geçti...

    *

    Bu, mumyaların ikinci yolculuğuydu.

    Mısır hanedanlarına ait bu mumyalar 100 yıl önce Luksor’dan Kahire’ye getirilmişti...

    Nakledilenler arasında bütün dünyanın bildiği İkinci Ramses ile Mısır tarihinin en başarılı kraliçesi olarak bilinen Hatshepsut’un mumyaları da vardı.

    İkinci Ramses’inki en iyi korunmuş mumya olarak biliniyor.

    *

    Sisi’nin Mısır’ı şimdi bu törenle övünüyor...



    Haksız da değiller... Pandemi ortasında bütün dünyada yapılan en görkemli iş oldu. Ama bazılarına göre bu olay mumyaların lanetini de getirecek.

    Nitekim mumyaların nakledildiği günlere rastlayan bazı kazalar şimdiden buna bağlanıyor.

    - Mesela Süveyş Kanalı’nın bir gemi tarafından tıkanması...

    - Kahire’de bir binanın çökmesi ve 19 kişinin hayatını kaybetmesi...

    - Tren kazaları...

    Birçok insan bunları “mumyaların laneti” olarak görüyor.

    *

    Mumya lanetlerinin 1922 yılında İngiliz arkeolog Howard Carter’ın Tutankhamun’un mezarını açmasıyla başladığına inanılıyor.

    Bu kazıya katılan birçok insan art arda ölmüştü.

    MISIR ARAPÇA ‘MÜFTÜ’ VE ‘DİYAR’ KELİMELERİNE NEDEN DÜŞMAN OLDU

    ÖNÜMÜZDEKİ
    perşembe günü, Mısır’da önemli bir günün yıldönümü...

    Mısır’ın Osmanlı’ya karşı ayaklanan son lideri bundan 504 yıl önce, 15 Nisan 1517 günü, Sultan Selim tarafından idam edilmişti.

    Al Monitor haber sitesi geçen hafta bununla ilgili bir yazı yayınladı.

    Mısır’da bazı aydınlar bugünlerde ülkede Osmanlı’dan kalan isimlere karşı bir kampanya başlatmışlar.

    *

    Hedefte iki kelime varmış.

    Biri “müftü”, öteki “diyar” kelimeleri...

    Oysa “diyar” kelimesi de “müftü” kelimesi de Arapça kökenli.

    Öyleyse bu itiraz neye?

    *

    Çünkü “Mısır Diyarı Müftüsü” diye bir makamın Osmanlılar tarafından konulduğunu söylüyorlarmış.

    Bu arada 2018 yılından beri bir türlü bitmeyen bir Sultan Selim Caddesi tartışması var.

    Mısır’ın bazı aydınları Sultan Selim’in bir “kolonyalist” olduğunu iddia edip adının değiştirilmesini istiyorlarmış.

    Bilelim ki, bir zamanlar Mısır’da “asalet” anlamına gelen Türk kelimesi yavaş yavaş itibarını kaybediyor.

    BİR ERKEK 22 BİN 219 RESMİ TÖRENDE KAÇ ELBİSE GİYER

    PRENS Philip
    çocukluğumuzdan beri kim bilir kaç defa fotoğrafını gördüğümüz bir uluslararası figürdü.

    Onu hep çarpıcı bir “İngiliz klasizmi” içinde gördük.

    İngiliz Kraliyet Sarayının ilk stil ikonuydu...



    Büyük bir ihtimalle sonuncusu da olacak...

    *

    Bir moda ve tasarım takipçisi olarak onun giyim tarzını hep ilgiyle izledim.

    Dün onun çocukluktan bugüne fotoğraflarını inceledim.

    Geçmişine ait ilk fotoğrafında üzerinde bir kız çocuğu giysisi var.

    İkinci fotoğrafı ise Yunan efsun askeri kıyafetinde...

    *

    Prens Philip 10 Haziran 1921 günü Yunanistan’ın Korfu Adası’nda doğmuştu.

    O doğduğunda babası Anadolu’yu işgal eden Kral Konstantin’in “muzaffer ordusunun” bir subayıydı.

    Doğumundan bir yıl sonra ise aynı Anadolu’da Atatürk tarafından bozguna uğratılıp kaçan bir “hezimet ordusunun komutanlarından” biriydi.

    *

    Philip hiçbir zaman Yunanca öğrenmedi. Danimarka kökeninden geliyordu ama kendini hep derin İngiliz kültürünün çocuğu olarak hissetti.

    Yunan efsun kıyafeti ile başlayan “fashion” yolculuğu onu sonunda Londra’nın terzi sokağı Savile Road’a götürdü.

    *

    Prens Philip, 2017’de resmi görevlerini bıraktı.

    65 yılık resmi hayatı, İngiliz kraliyet ailesine özgü bir “dress code”, yani kıyafet kuralları ile kendi tarzı arasındaki tuhaf bir ilişkiyle geçti.

    Atletik yapılıydı ve vücudu elbiseyi iyi taşıyordu. Bu fiziki özellik, onun moda ve tarz konusundaki tercihi ile birleşince ortaya küresel bir “stil ikonu” çıktı.

    Kraliyet onu aşırı kurallı bir elbisenin içine sokmaya zorladı ama o da kraliyetin tarzını esnetmeye uğraştı.

    *

    Dün New York Times gazetesinde ilginç bir rakam dikkatimi çekti.

    Prens Philip saraydaki görevi sırasında 22 bin 219 davet ve törene yanında kraliçe olmadan tek başına katılmış.

    Bunun anlamı şu.

    Bir o kadar da ayrı kıyafet giyinmiş...

    Peki böylesine elegant ve sık kıyafet değiştiren bir insan nereden giyinir? Ne giyer...

    İşte size bir kraliyet stil ikonunun mahrem giyim bilgileri...

    ALEXANDER MCQUEEN’İN SOKAĞINDAKİ ADAM HANGİ DÜKKANDAN GİYİNİYORDU

    - TAKIM ELBİSE: Takım elbiseleri tabii ki “sur mesure”... Yani ısmarlama.

    Savile Road’un en klasik ve usta terzilerinden John N. Kent dikiyor.

    Savile Road, Londra klas terzilerinin sokağı...

    Ama aynı zamanda modanın en asi çocuğu Alexander McQueen’in eline ilk makas aldığı sokak.

    Tabii ki, “Majestelerinin Casusu” James Bond’un terzisinin de sokağı.

    *

    - GÖMLEKLER: Tabii ki o da ısmarlama. Gömlekler 1919 yılında Regent Street’te kurulmuş Stephens Brothers adlı gömlekçiden. Dükkânın üç katı “premium klasik” denilen tarz için. Yani Prens Philip gibilerin özel katı...

    Ama tabii ki ölçüleri saraya gelen terziler alıyordu.

    *

    - AYAKKABI: Tabii ki John Lobb... Londra’nın en eski ayakkabı imalatçılarından biri. 1866 yılında kurulmuş.

    Ismarlama ayakkabının Rollce Royce’u diyeceğim...

    Ama Rollce Royce’dan eski... Belki Rollce Royce için arabanın John Lobb’u denebilir.

    *

    - KRAVAT: Klasik... Klasik... Klasik... Onu asla bir “novelty tie” yani “yeni moda” bir kravatla görmedik. Keza sarayın o komik şapkalarıyla da görmedik.

    *

    - AKSESUVAR: Genellikle düz ve klasik kol saatini tercih etti. Deri kayış kullandı. Öteki bileğinde ise artrite karşı bakır bir bilezik taşıdı.

    *

    - SPOR KIYAFETİ: Modacıların görüşü şu: Genellikle spor kıyafetleri daha iyi taşıyordu.

    Bunda atletik bir yapıya ve uzun boya sahip olmasının da etkisi var.

    Yatılı okulda hem kriket hem hokey takımı kaptanı.

    40’lı yaşlarının sonlarına kadar polo oynuyor.

    *

    - TIRNAKLAR: Bana benzeyen bir tarafı var. Tırnakları için kaba bir manikür yaptırıyor.

    HAFTA SONUNUN FİLMİ
    FİLMİN YARISINDA YAPIMCISINI ARAYIP TEŞEKKÜR EDERİM DEDİM

    ÖNCEKİ
    gece Yılmaz Erdoğan’ın o harika oyunundan sinemaya düzenlenen “Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü” filmini izledim.

    Çok... Ama çok sevdim bu filmi ve o heyecanla daha filmin yarısında yapımcı BKM’nin yöneticisi Necati Akpınar’ı arayıp hem kutladım hem teşekkür ettim.

    Neden mi sevdim bu filmi:



    - İstanbul Sözleşmesi’nin tartışıldığı şu günlerde bir genç kızın daha okul yıllarından başlayıp şahsiyetli duruşunu çok güzel anlattığı için...

    - Ateşböceklerinin ve hayallerinin peşinden koşan kadınların gözümde ne kadar büyüdüğünü gösterdiği için.

    - Mizah duygusunun kişilikli bir kadında nasıl büyük bir güce dönüştüğünü ispat ettiği için.

    - Çok eğlendirici ve harika bir senaryosu ve diyalogları olduğu için...

    - Yılmaz Erdoğan’la Ecem Erkek’in iş başvurusu sahnesi için...

    - Bir de şu giderek hoyratlaşan, bayağılaşan dünyada, ateşböcekleriyle dolu yalnız gecelerin bana verdiği güzel ve romantik duygu için.

    Bence eve kapandığımız bu hafta sonu için ideal bir film...

    YORUM
    TİYATRONUN ETKİSİNDE KALANLARA KATILMIYORUM

    'SEN Hiç Ateşböceği Gördün mü
    ’ Türk tiyatro tarihinin en büyük gişesini yapmış oyunlarından biri.

    Bir milyona yakın insan izledi.

    Ayrıca DVD’si de çıktı.

    Tabii bir de Gülseren’i tiyatroda Demet Akbağ gibi dev bir sanatçının oynaması var....

    O nedenle bu etkilerden kurtulup filmi seyretmek ve beğenmek kolay değil...

    Ama ben bu yorumlara katılmıyorum.

    Filmin özellikle ilk bölümü olağanüstü...

    Tek itirazım sokaklardaki devrimci sahneleri fazla amatör ve teatral kalmıştı...

    Ama Ecem Erkek ve öteki oyuncuların performansı çok çok iyiydi.

    YENİ MÜZİK 1
    EVE KAPANMA GÜNÜNDE HAFİF JAZZY BİR PARÇA

    Karen Souza:
    “Love’s Not Fair”... Karen Souza özellikle akşamüzerlerinin, yani tam aperatif saatinin şarkıcısı...



    Tam pazarlık.

    YENİ MÜZİK 2
    ÖĞLEDEN SONRA BEACH SAATİNİ ERKEN AÇMAK İÇİN

     Urban Love: “Believe (Club Dider Remix)

    Beach’ler henüz açılmadı. Olsun, siz kafanızdan açın.

    Cuma günü streaming platformlarına konan yeni bir Urban Love parçası. Bana iyi geldi.

    YENİ MÜZİK 3
    HAFTANIN EN GÜZEL YENİ SINGLE KAPAĞI

    Yung Kafa, Küçük Efendi, Cem Adrian: “Kanatlar”

    Şarkı güzel.




    Ama kapağı daha güzel.

    YENİ MÜZİK 4
    EGE MEVSİMİNİ YENİ BİR YUNAN PARÇASI İLE AÇMAK İSTEYENE

    Konstantinos Argiros: “Paraskevi Proi”.

    Tipik mi tipik bir Ege şarkısı...

    Tam ada düğünlerinde çalınacak cinsten.

    Cuma günü bir de Despina Vandi’nin “Petra” ile George Dallaras’ın “Mikri Viografia” adlı yeni şarkıları çıktı. Meraklısına duyururum.

    Yazının devamı...

    İmamı kim istifa ettirdi Türkiye'nin makul aklı mı

    İstifasında “Kendi isteği ile ayrıldığı” belirtiliyor...

    Ama artık orada kendine üç-beş trol dışında müttefik bulamadığı herkesin bildiği bir sırdı...

    Bütün dünyanın gözü üzerinde bulunan bir mabetten her gün tuhaf seslerin yükselmesinin hiçbir makul AKP’linin de hoşuna gitmeyeceği bir gerçekti.

    Nitekim ilk tepki AKP milletvekili Özlem Zengin’den geldi...

    Sonra AKP’nin ağır toplarından da sesler yükseldi...

    Sonunda ayrılmak zorunda kaldı ve çok hayırlı bir iş oldu...

    İstifasını bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın istediği de yazıldı, söylendi.



    Onun istemiş olması beni şaşırtmaz....

    *

    Türkiye’nin hep “sessiz bir makul çoğunluğu” var.

    Sesini yükseltmeyen, sokağa çıkmayan, ama zaman zaman anketlerde kendini gösteren makul bir ortak akıl bu...

    Son günlerde bunun işaretlerini de görüyoruz.

    *

    - Mesela İstanbul Sözleşmesi’nin geri çekilmesini yanlış bulanlar...

    Türkiye’nin en ciddi araştırma kuruluşlarından Metropoll’ün araştırmasına göre çoğunluk İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasını doğru bulmuyor.

    *

    - Bir başka işaret...

    Yine Konda anketine göre halkın yüzde 70’i ABD veya Avrupa Birliği ülkelerine yakın hissediyor ve Türkiye’nin öyle bir ülke olmasını istiyor...

    İslami ülkelere benzeyen bir ülkede yaşamak isteyenlerin oranı yüzde 1’e inmiş.

    *

    Sosyal medyaya baktığımız zaman ortada büyük bir gümbürtü görüyoruz...

    3-5 bin tweet atılıp TT olunca bütün Türkiye yıkılıyor sanıyoruz...

    Ama “Derin Türkiye”yi anlamak isteyen siyasetçiler, sosyal medyanın gümbürtüsüne değil, sessizliğin sesine bakmalıdırlar.

    Çünkü bu sessiz itiraz, aynı zamanda en güçlü mutabakatın sınırlarının da ne kadar geniş olduğunu gösteriyor.

    *

    Türkiye, “itirazını biriktiren” bir halka sahip....

    Gürültüden tasarruf edip biriktirdiği sessiz itirazını sandıkta oya çeviriyor.

    *

    Bence 2023 Türkiye’sine hazırlanan partiler bu sessiz mutabakatı dikkatle okumalı.

    AMİRALLERİN BİLGİSAYARLARININ KOPYALARI ALINIP VERİLDİ Mİ

    GÖZALTINA
    alınan amirallerle ilgili bazı söylentiler dolaşıyor.

    - Sabah saatlerinde evlerinden alınmaları eleştiri konusu yapılmıştı.

    Hatta emekli amirallere kötü muamele edildiği söylenmişti.

    Bana bazı ailelerden gelen bilgilere göre evlere gelen polisler saygılı davranmış.

    *

    - Tek istisna, gözaltına alınan amirallerden biri kansermiş ve kemoterapi görüyormuş.

    Umarım tedavisi için gereği yapılmıştır.

    *

    - Aldığım en ciddi duyum şu.

    Polisler bilgisayarları alırken disketlerin kopyalarını alıp ailelerine vermemiş.

    İşte buna ihtimal vermek istemiyorum.

    Çünkü bu doğruysa geçmişte yaşanan bazı sorunlar tekrar yaşanabilir.

    Umarım bu doğru değildir.

    FRANSA MÜLKİYESİ’Nİ KAPATMAK İKİNCİ FRANSIZ İHTİLALİ Mİ OLDU

    PARİS
    ’te doktoramı yaptığım 1970-76 yılları arasında şu çok “derin Fransız gerçeğini” öğrendim.

    Yeni Fransa devletinin temeli ENA’da atılmıştır.

    ENA, yani açılmış haliyle “Ecole Nationale d’Administration”, Fransa derin siyasetinin ve derin devletinin en cumhuriyetçi evlatlarını yetiştiren okuldur.

    Türkçe adıyla “Milli İdare Okulu”...

    Bir anlamda 1960’ların, 70’lerin bizdeki Mülkiye karşılığıdır. Fransa Devlet Başkanı Macron geçen hafta bu okulun kapatıldığını açıkladı.

    Bana göre bu “ikinci Fransız İhtilali” demek.



    Peki niye kapatılıyor bu efsane okul?

    ENA solcular tarafından “Elit bir okul” olarak görülüyordu. Öbür okullardan mezun çocuklara karşı eşitsizlik yaratıyor deniyordu.

    Yani bir tür sınıfsal avantaj sağlıyordu.

    Macron şimdi Fransız devletinde işe almada, görev vermede, daha liyakate dayalı, daha eşitçi, daha herkese açık bir sistem yaratmak istiyor.

    Bakalım bu “ikinci Fransız Devrimi” nasıl bir sonuç verecek.

    MACRON’UN KENDİ MEZUN OLDUĞU OKUL 4 CUMHURBAŞKANI, 9 BAŞBAKAN ÇIKARDI

    - ENA 1945 yılında yani savaştan sonra bizzat De Gaulle tarafından Strasbourg şehrinde kuruldu.

    - Yılda sadece 80-100 öğrenci alıyordu.

    - Bugüne kadar 6 bin 500 mezunu oldu.

    - Bunlar arasında 4 cumhurbaşkanı vardı (Chirac, d’Estaing, Hollande ve Macron).

    - Dokuz başbakan çıktı.

    - Sayısız bakan, milletvekili, genel müdür ve CEO buradan mezun oldu.

    - Jacques Attali ve Alain Minc gibi düşünürler de bu okulun öğrencileri arasındaydı.

    - Türkiye’nin şu anki Paris Büyükelçisi Ali Onaner de ENA’dan mezundur ve Macron’un sınıf arkadaşıdır.

    ‘FRIENDS’ 16 YIL SONRA NİYE YİNE TÜRKİYE’DE 1 NUMARA

    BANA
    göre dünya televizyon tarihinin en önemli dizisi “Friends”di...

    Öyle bir diziydi ki, adı gösterildiği ülkelerin yerel dillerine bile çevrilmeden hemen her yerde İngilizce adıyla “Friends” olarak gösterildi ve hepimizin hafızasına öyle kazındı.

    *

    17 yıl sonra Türkiye’de iki streaming platform diziyi yeniden gösterime soktu.

    İkincisi geçen hafta başladı...

    Ve önceki gece baktım, en çok izlenenler listesinin bir numarasına yerleşmiş.



    *

    Dizi 1994 ile 2004 yılları arasında yayınlandı.

    Son bölümünün yayınlanmasının üzerinden 17 yıl geçti... Düşünün 2004’te yayınlanan son bölümlerinde bile cep telefonu yok....

    Öyleyse bu dizi niye bütün dünyada hâlâ böylesine büyük bir sükse yapıyor...

    ACABA PANDEMİ BİZE ŞU DUYGULARI MI ÖZLETTİ

    GALİBA
    hepimizin kaybettiği güzel bir şeyler var “Friends” dizisinde...

    Dostluk...

    Dayanışma...

    Modernite...

    Paylaşma...

    Arkadaşlık...

    Kibirsizlik...

    Kıskançlık, haset, kurnazlık gibi duygularla kirlenmemiş bir beraberlik...

    Kadın-erkek eşitliği...

    Bayağılaşmayan bir mizah...

    Arkadaşça takılmanın güzelliği... Ve galiba pandemi hepimize bozuk para gibi hoyratça harcadığımız bu duyguları yeniden hatırlattı...

    O yüzden çok özledik “Friends”in “bembeyaz duygularını”...

    BU YIL OSCAR’I TÖREN GİBİ DEĞİL FİLM GİBİ SEYREDECEĞİZ

    BU
    yıl Oscar törenini ünlü yönetmen Steven Soderbergh hazırlıyor.

    Tören seyircisiz düzenleneceği için yepyeni bir konsept düşünülüyor.

    Soderbergh son 30 yılın en önemli yönetmenlerinden biri...

    Onu ‘Sex, Lies and Videotapes’ filmindeki yenilikçi tarzı ile tanıdık.

    ‘Traffic’ filmi ile ise film akışına yeni bir ritim ve mekânlara farklı renk veren bir anlayışı getirdi.

    O nedenle törende ne yapılacağını çok merak ediyorum. Galiba bunu bir tören değil, film gibi tasarlıyormuş.

    Yani o gece orada bir tören değil, Hollywood filmi seyredeceğiz.

    Bir yönetmenin törenlerde ne yapabileceğini Londra Olimpiyatları’nın açılış seremonisinin tasarımı İngiliz yönetmen Danny Boyle’a verildiğinde görmüştük.

    Dünya gösteri tarihine geçecek harika bir şey yapmıştı.

    Bakalım Soderbergh ne yapacak.

    Yazının devamı...