• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Günde kaç kez performansınızın ölçüldüğünü düşündünüz mü

    Yani kilonuzu ölçersiniz...

    Osman Hoca’yı dinleyip kendinize günlük 10 bin adım hedefi koyduysanız, kolunuzdaki iWatch veya herhangi bir dijital ölçüm aletinden bakarak onu da ölçebilirsiniz...

    *

    Başka...

    Tansiyon sorununuz varsa sabah akşam bakıp kaydedebilirsiniz...

    Kaç saat uyuduğunuza bakabilirsiniz...

    Trafikte sıkışırsanız aklınıza eve kaç saatte gittiğinizi hesaplamak gelebilir...

    Profesyonel bir spor yapmıyorsanız bundan 4-5 yıl öncesine kadar kendinizle ilgili istatistikleriniz aşağı yukarı buydu.

    Oysa akıllı telefon ve ona bağlı dijital sistemler artık inanılmaz bir kişisel istatistik çağını açtı.

    Peki kolumuzdaki iWatch ve onunla senkronik iPhone’umuz her gün kaç farklı değerimizi ölçüyor?

    *

    Dün oturup kendimle ilgili rakamı çıkardım.

    Kendi arzumla ve kararımla yapılan değer ölçüm sayısı 40’a yakın...

    İstersem bunlara 30-40 ölçü daha ekleyebilirim.

    Bir de ölçülebileceğinden veya ölçüldüğünden haberim bile olmayan değerler var.

    Bunlar teknik olarak üzerimdeki aletlerde var ama ben bilmiyorum.

    ÖLÇÜM 1
    YÜRÜME ASİMETRİM, YÜRÜME DENGEM VE ADIM UZUNLUĞUM

    İŞTE her gün kendi hakkımda kaydedilen kişisel veriler şunlar:

    Günde kaç adım atıyorum.

    Yürüme ve koşma mesafesi (kilometre olarak).

    Yürüme hızı (saatte 6 kilometre).

    Adım uzunluğum (79 santimetre).

    *

    Çift destek süresi (Yüzde 26.9: Yürüme sırasında her iki ayağınızın da yerde olduğu süre. Bu yüzde düşük olduğunda ağırlığı bir ayağınızın üzerine verdiğiniz sonucu çıkıyor).

    Yürüme asimetrisi (Yüzde 22: Bir adımınızı attığınız zaman öteki ayağınızın ondan daha yavaş mı yoksa daha hızlı mı olduğunu gösteren bir rakam. Benimki günüme göre yüzde 66.5 ile yüzde 16.5 arasında değişiyor. Demek ki güne göre farklı olabiliyormuş).

    Yürüme dengesi (İyi - yürüme dengesi yüzdesi düştükçe düşme riskiniz de artıyormuş).

    ÖLÇÜM 2
    MERDİVENLERİ HANGİ HIZLA İNİP ÇIKIYORUM, KAÇ KALORİ YAKIYORUM

    Yüzme mesafesi.

    Kaç kulaç atıyorum.

    Çıkılan kat.

    Merdiven inme hızı.

    Merdiven çıkma hızı.

    Dinlenme enerjisi (kalori cinsinden).

    Aktif enerji.

    ÖLÇÜM 3
    KALP ATIŞ HIZIM KAÇ SANİYEDE BİR DEĞİŞİYOR

    Kalp atış hızı değişkenliği.

    Aktivite: Hareket, egzersiz, duruş (dakika olarak).

    Dinlenirken kalp atış hızım.

    Yürürken kalp atış hızım.

    O anki kalp atış hızım.

    Kardiyo fitness düzeyi.

    ÖLÇÜM 4
    KULAKLIKLA MÜZİK DİNLEMEYE NE ZAMAN ARA VERMELİYİM

    DİNLEME-seyretme değerlerim:

    Kulaklıkla müzik dinleme süresi.

    Ortalama ses düzeyi.

    Günlük ekran izleme süresi.

    Günlük konuşma süresi.

    Spotify veya başka bir streaming müzik sisteminde günlük dinlediğim şarkı sayısı.

    O gün en çok dinlediğim şarkılar.

    Dinlediğim müziğin süresi.

    Eğer açmışlarsa, izlediğim bazı tanıdıklarımın o an Spotify üzerinden dinledikleri şarkılar.

    ÇEKTİĞİM HALAYI KAÇ KİŞİ SEYRETMİŞ, KAÇI BEĞENMİŞ, KAÇI KÜFÜR EDİYOR

    Çektiğim günlük fotoğraf sayısı.

    Çektiğim günlük video sayısı.

    Günlük ekran görüntüleme sayısı.

    Yazdığım yazının satır, harf, paragraf, sayfa olarak miktarı.

    Instagram’da yaptığım paylaşım kaç like almış, kaç kişi görüntülemiş, kaç kişi yorum yapmış...

    Çektiğim halay videosunu kaç kişi seyretmiş, kaç yorum yapılmış, kaçı küfür ve hakaret etmiş, kaçı desteklemiş...

    BAĞIMLILIK ÖLÇÜMÜ
    EKRANA BAKMADAN KAÇ DAKİKA DAYANABİLİRSİNİZ

    ÖLÇÜMLEME, yeni kavramlar yarattı.

    “Kendini Sayılarla Tanı” veya “Quantitative Self” (Sayısal Ben) gibi deyimler günlük hayatımıza girdi.

    Bazen düşünüyorum...

    Bu “Kantitatif Ben” girdabında “Qualitative Self” yani “Niteliksel Ben” kaybolup gidiyor mu...

    Bazen elimdeki telefona ve kolumdaki saate bakıp mırıldanıyorum.

    “Beni benimle bırak...”

    Ne yazık ki artık mümkün değil...

    Uyku dışında akıllı telefonun ekranına bakmadan durabildiğiniz zamanı ölçtünüz mü hiç... On dakika bir rekor sayılabilir...

    Yani suyun altında nefessiz kalabilme süresini aşarsanız bayağı iyisiniz demektir.

    BEBEK ANNESİNİN SAĞ MEMESİNDEN KAÇ DAKİKA VE KAÇ CC SÜT EMİYOR

    BU yazıyı yazmama neden olan şey, dün Le Monde gazetesinde okuduğum bir yazı oldu. Benim ilgi alanım dışında olduğu için takip etmiyordum...

    Bütün dünyada anne ve babaların çocuklarının değerlerini ve performansını izlemeleri için yüzlerce app (uygulama) geliştirilmiş.

    “Baby Plus”, “Baby Tracker”, “Baby Manager” bunlardan üçüymüş...

    Bu uygulamalar aracılığıyla bebeğin annesinin sol ve sağ memesinden hangi aralıklarla, kaç dakika süt emdiği, emdiği sütün kaç CC olduğu takip edilip kaydediliyormuş.

    Ayrıca bebeklerin altına konan bezlerin ıslanma dereceleri takip ediliyormuş.

    Kaç dakika uyudukları, hangi aralıklarla uyandıkları, ağladıkları daha hayatlarının ilk gününden itibaren ölçülüp kayda geçiriliyor.

    Çocuk anne karnındayken yani doğmadan önce “Kantitatif Ben” doğuyor...

    DÜN ÇIKANLAR
    KLASİK ROD STEWART, BİR ‘U2’ ROCK BALLAD’I

    Rod Stewart: “I Can’t Imagine”. Benim gibi Rod Stewart hastasıysanız, bunu da seversiniz. Değilseniz, dinlemenize gerek yok.

    U2: “Your Song Saved My Life - From Sing 2”. Çok alıştığımız bir U2 şarkısı değil. Bono’nun sesi bile farklı bir sound’a girmiş sanki... Ben şarkıyı çok sevdim. Hatta çok çok sevdim. Çabuk sevilen bir şarkı... Sadece rock müzik sevenlere değil, herkese iyi gelir. Barcelona’daki “Joshua Tree 30’uncu yıl konserinden sonra artık bir daha U2 konserine gitmem” diyordum. Bu şarkı fikrimi değiştirebilir.

    GÜNÜN FOTOĞRAFI
    YANLIŞ MI ANLADIM, PİNTEREST BENİM HALAYIMI Tİ’YE Mİ ALIYOR YOKSA

    PINTEREST benim en ilgiyle izlediğim fotoğraf sitesi...

    En güzel tarafı, algoritması sayesinde herkesin ilgi alanlarını buluyor ve ona uygun resimleri sunuyor. Bunu e-mail yoluyla da size bildiriyor.

    *

    Dün benim için hazırladıkları paket çok ilginçti.

    En güzel zeybek fotoğraflarını bulup bir paket yapmışlar.

    Bunu “Günün Fotoğrafı” olarak sunuyorlar.

    Halit Dokuzoğuz çekmiş ve tasarlamış.

    Çok beğendim gerçekten.

    *

    Yalnız pirelendim...

    Zeybek fotoğrafı severim ama ilgi alanımda ne ilk ne sonuncu sırada...  Durup dururken ne bu diye düşündüm...

    Acaba algoritma da halay çektikten sonra başıma gelenleri görüp beni hafiften ti’ye mi alıyor... Bana “Sen Egelisin zeybeğine dön” mü diyorlar...

    Yoksa ben mi çok alıngan oldum.

    REESE WİTHERSPOON’DAN ELİF ŞAFAK’IN KİTABINA SÜRPRİZ DESTEK

    OSCAR ödüllü aktrist Reese Witherspoon, Instagram’daki hesabında Elif Şafak’ın ABD’de yayınlanan kitabını haftanın kitabı seçti ve güzel bir yazı ile tanıttı. Ayrıca kendi adına açtığı Kitap Kulübü sayfasından da tanıttı. Witherspoon’un Instagram hesabının 2.2 milyon takipçisi var. Bu paylaşım 112 bin beğeni aldı. Ünlü aktrist romanı ağlayarak okuduğunu yazdı. Elif Şafak’ın “Kayıp Ağaçlar Adası” adlı yeni kitabı Türkçede yılbaşından sonra yayınlanacak.

    BİR AY MÜSAADE

    Bu sayfada 1988 yılından beri neredeyse hiç tatil yapmadan farklı konularda yazıyorum. Geçirdiğim COVID sırasında farkına vardım ki biraz yorulmuşum. Kafamda İzmir’in 60’lı yıllarından başlayan bir kitap senaryo projesi var. Kitaba bir türlü başlayamıyordum. Yine biliyorum ki başlarsam bitireceğim. O nedenle bir ay izin istiyorum. Bir ay sonra kitabıma başlamanın moraliyle, yepyeni magazin konularıyla dönmek üzere izin istiyorum.

    Yazının devamı...

    O güzelim Lalibela da Şibam olma yolunda

    Biri Yemen’di...

    Özellikle Hadramut bölgesindeki “Şibam” kenti benim için dünyada gidip görülecek yerlerin başındaydı.

    O şehrin fotoğrafını ilk defa National Geographic’te gördüğümde “Buraya mutlaka gitmeliyim” demiştim.

    “Deli misin sen, öldürürler seni” demişlerdi.

    Her türlü tehlikeyi göze alıp gitmiştim. Zırhlı bir arabadaydım. Önümde, arkamda ağır makineli tüfekle donatılmış iki kamyonet dolusu asker vardı.

    Şibam olağanüstüydü...

    Ama herhalde benden sonra oraya giden başka bir Türk olmamıştır. Yemen bugün acımasız bir içsavaş ve dış müdahalelerle enkaza döndü.

    *

    Yemen’den sonra hayatımın gezisi dediğim ikinci yolculuğu Etiyopya’ya yapmıştım.

    Özellikle Lalibela, Assum gibi şehirler...

    Dördüncü yüzyıla kadar uzanan yeraltı kiliseleri...

    Müthiş etkilenmiştim...

    *

    Etiyopya, zulüm gören Yahudilere evini açan ülkeydi... Zulüm gören Hıristiyanlara, zulüm gören Müslümanlara da evini açan insanların ülkesiydi.

    Şimdi o ülke de acımasız bir içsavaşın içinde kaybolup gidiyor...

    Yazık... Sadece turizmle yaşayabilecek kapasiteye sahip olağanüstü topraklar bunlar...

    BU UTANMAZ ADAMLARIN YAPTIĞI, HEPİMİZE HAKARET

    O çubuklu formayı adam kendi mi giydi, yoksa giydirildi mi...

    Hem ay yıldızlı hem de çubuklu formamız...

    Hem de biz Fenerbahçeliler için Lefter’in, Can’ın giydiği formamız...

    Biz Fenerbahçelilerin devletle bir meselesi yoktur.

    Ama devletin içine yuvalanmış çetelerle hep meselesi vardır.

    Başkanımızın bir 3 Temmuz sabahı evinden alınıp götürülmesi ile başlayan kara kumpas, bizim “3 Temmuz”umuzdur...

    O nedenle ay yıldızlı, çubuklu formayı bu pespaye adamın üzerinde görünce büyük tepki duyduk.

    3 Temmuz’u hatırladık.

    *

    Nedense aklıma, Hrant Dink’i katleden adamın utanmadan eline Türk bayrağını alıp sırıtarak poz vermesi geldi.

    O sahneye izin verilmesinin bizde yarattığı utanç duygusunu hâlâ unutmadık.

    Ne zannediyor bu katiller, bu üçkâğıtçılar...

    Türk bayrağını gösterince o cinayeti mazur göreceğimizi mi...

    Çubuklu formayı giyince “Yahu bu çocuk bizden” deyip bağışlayacağımızı mı...

    Hepimize asıl hakaret bu işte...

    HEPİMİZİN HAYATINA UNUTULMAZ HATIRALAR YAZAN İKİ GÜZEL KADIN

    ŞU güzel fotoğrafı geçen gün Instagram’da paylaştılar...

    Ben de düşündüm...

    Hangimizin hayatının bir anında bize dokunmamış bir Sezen, bir Ajda şarkısı yoktur...

    Hangimiz, hayatımızda bir, üç, beş kere, hüzünlü “Sen Ağlama”yı, “Seni Kimler Aldı”yı söylememiş, “Kaybolan Yıllar”ını aramamıştır...

    Hangimiz yalnız bir gecede hayat muhasebemizi yaparken “Kimler Geldi, Kimler Geçti” şarkısının nakaratını söylememiştir...

    Hangimiz meçhul gecelerde eski bir dosta, bir sevgiliye “Unuttun mu Beni” mesajı atmamış, Spotify’dan o şarkıyı göndermemiştir...

    Hangimiz Arabesk damarımız kabardığında, üç kadehten sonra avaz avaz “Ben Tanrı misafiriyim, yersiz bir garibim” diye haykırmamıştır...

    Hepimiz olmasak bile, biz diyelim...

    Hangimizin yani...

    Sezensiz, Ajdasız bir hayatımız olmuştur...

    Cemal Süreyalı, Atilla İlhanlı, Turgut Uyar, İsmet Özel, Edip Cansever, Ece Ayhanlı geceler kadar geceleri, o ikisine de borçluyuz...

    İyi ki varlar...

    İTALYA 1960 FİLMİNİ İKİNCİ DEFA SEYREDERKEN AKLIMDA KALANLAR

    STREAMING platformlarda “1960” isimli bir film var. Bir belgesel ama konulu film tadında yapılmış.

    Tamamen siyah beyaz gerçek görüntülerden oluşuyor.

    Filmin Sicilya doğumlu yönetmeni, İtalya’nın 1960’lı yıllarını anlatıyor.

    Seyrederken şunları fark ettim:

    İtalya o yıllarda neredeyse Türkiye ile aynı az gelişmişlik düzeyinden yola çıkmış.

    İtalya Rock’n Roll’u, Adriano Celentano’nun Elvis Presley taklidi şarkılarıyla keşfederken biz de Erol Büyükburç’la aynı şeyi yapıyormuşuz.

    İtalya, Mina’nın “Il cielo in una stanza” şarkısı ile romantizmini yaşarken ben de İzmir’de Mogambo kulübünün duvarından içeriyi seyrederek aynı şarkı ile kendi romantizmimi yaşıyormuşum.

    İtalya o yıllarda Vespa motosikleti keşfederken; ben de İzmir’de o motosiklet üzerinde, arkama Brigitte Bardot’yu, Monica Vitti’yi almayı hayal ediyormuşum.

    İzmir Tayyare Sineması’nda Antonioni’nin “L’Avventura” filmini seyretmeye başlarken salonda bulunan 35 kişinin, filmin sonunda ben dahil 4 kişiye düştüğünü görüp üzülürken; meğer benim gibi İtalyanlar da kendi sinema salonlarında aynı filmi yarıda terk eden insanları seyrediyormuş.

    Ben İzmir’de Sophia Loren’in o şahane “Mambo İtaliano” ile dans eden kalçalarına takılırken, benim yaşımdaki İtalyan delikanlıları da aynı şeyi yapıyormuş.

    *

    1960’lı yıllar, bizim kuşaklar için, işte böyle yaratıcı bir yoksulluk içinde ve siyah beyaz film gibi geçip gitmiş.

    Yazının devamı...

    Fatih Hoca 'sirkte' o zarfı açınca neden kahkaha attı

    “Gentleman” dergisinin, “Yılın İnsanları” ödülleri verildi.

    *

    Derginin yayıncısı Feyzan Ersinan’ı kutlarım. Mükemmel bir organizasyon yapmış.

    Her yıl ödül töreni tematik bir ambiyansla düzenleniyor.

    Bu yılki tema “Sirk”ti...

    Salonun içine harika bir sirk çadırı havası verilmişti.

    Sanki rengârenk bir tentenin altındaydık.

    Kapıda uzun bacakları üzerinde yürüyen palyaçolar sizi karşılıyordu. Biriyle işte bu fotoğrafı çektirdim.

    Akrobat kıyafetli kızlar yol gösteriyordu. Onlardan birini de fotoğrafın kenarında görüyorsunuz. İstanbul iş ve spor hayatının önde gelen insanlarını bir araya getiren böyle bir davet görmedim. Pandemiden bunalan insanlar sanki bunun keyfini çıkarıyordu.

    *

    Kimler vardı davette, şöyle bir baktım.

    Almatı Havalimanı’nın işletmesini alan TAV’ın CEO’su Sani Şener...

    Geçtiğimiz haftalarda Uluslararası Havacılık Teşkilatı’nın başkanlığına getirilen Pegasus’un CEO’su Mehmet Nane...

    Denizbank’ın CEO’su Hakan Ateş...

    NEF İnşaat şirketinin patronu Erden Timur...

    Spor yayıncılığının gizli devi Sadettin Saran...

    Diyarbakır’da açtığı sergiyle günlerdir Türkiye’yi konuşturan sanatçı Ahmet Güneştekin...

    Türkiye’nin en büyük lojistik şirketlerinden REYSAŞ’ın patronu Durmuş Döven...

    İnşaat, elektronik, havacılık sektörlerinin önde gelen isimleri...

    *

    Salonun spor kanadı ise Galatasaray ağırlıklıydı.

    Galatasaray Kulübü Başkanı Burak Elmas...

    Teknik Direktörü Fatih Terim...

    Efes Pilsen Basketbol Takımı’nın koçu Ergin Ataman...

    Tabii onu da Galatasaray kontenjanından saymak doğru olur.

    Yılın Spor İnsanı Ödülü’nü alırken, iki defa Galatasaraylı olduğunu söyledi.

    *

    Gecenin esprisini, kazandığı son maçtan sonra keyfi yerine gelmiş olan Fatih Terim yaptı.

    İkinci yazıda o espriyi anlatacağım.

    ‘OOO BAKIN BENDEN KİME ÖDÜL VERMEM İSTENMİŞ’

    FATİH Terim ödül vermek için kürsüye çıkıp zarfı açmadan önce bir konuşma yaptı.

    Keyfi çok yerindeydi.

    Ödülü alan kişiyi açıklamak için zarfı açtığında önce bir durdu...

    Sonra gülümsedi...

    Sonra kahkahalar atmaya başladı.

    Epeyce güldükten sonra şu anonsu yaptı:

    “Bana ilginç bir şirketin başkanına ödül vermeyi uygun görmüşler. Şirketin adına bakar mısınız: “GittiGidiyor...”

    Bir kahkaha daha attı ve devam etti:

    “Teknik direktörler için her gün “gitti gidiyor” yazılarının çıktığı bir günde benim için güzel bir ödül oldu...”

    *

    Bu defa hepimiz kahkahayı bastık.

    Güzel bir geceydi.

    TARİHİMİZDE İLK DEFA YILIN ŞEFİ ÖDÜLÜNÜ BİR ‘PET CHEF’ KAZANDI

    BANA göre gecenin en güzel ödülü, “Yılın Şefi” kategorisinde verildi.

    Ödül Şef Rafet İnce’ye gitti.

    Ama bu ödülün bir özelliği vardı.

    Rafet İnce, ev hayvanları için özel mönüler hazırlayan bir şefti.

    Bugüne kadar 20’den fazla kitap yazmış.

    Ama ödül kazanan ilk “Pet Chef” olarak tarihe geçti.

    Yürekten kutlarım.

    BİR MAÇ SONRASI ATTIĞIM KÜÇÜCÜK BİR MESAJ BANA NE OLARAK DÖNDÜ

    COVID-19 sonrası katıldığım ilk davetti.

    Doktorum Prof. Melih Us, ikinci negatif teste kadar izin vermediği için AKM’nin açılışına çok istediğim halde katılamamıştım.

    İkinci test de negatif çıkınca Gentleman’ın gecesine katılabildim.

    Diyarbakır’da kruvaze elbise ile halay çekmiştim.

    Bu davete smokinimi giyerek gittim. Ve gecede beni bekleyen büyük bir sürpriz vardı.

    Efes Koçu Ergin Ataman ödül aldıktan sonra konuşmasını şöyle bitirdi:

    “Konuşmamı burada aramızda bulunan sıkı Fenerbahçeli bir gazeteciye teşekkür ederek tamamlamak istiyorum. Sayın Ertuğrul Özkök’e hepinizin önünde teşekkür ediyorum. Şampiyon olduğumuz gece bana o kadar sıcak ve içten bir mesaj attı ki, unutamadım...”

    *

    O geceyi hatırladım.

    Heyecandan maçın sonunu seyredememiştim.

    Ben bir basketbol hayranıyım. Türkiye basketbolu ile hep gurur duyuyorum.

    Maç bittiğinde ağlıyordum ve Ergin Hoca’ya o anki duygumu yazmıştım.

    Yıllar önce Galatasaray’ı Avrupa şampiyonluğuna götüren Leeds United maçına da Fatih Hoca’nın uçağında gitmiş ve alkışlamıştım.

    *

    O küçücük mesaj önceki akşam bana büyük bir hediye olarak döndü. Teşekkürler Ergin hocam...

    Bana çok iyi geldi...

    GECE ÖDÜLÜMÜ ALIRKEN DUYDUĞUM EN GÜZEL SÖZ

    GECE ödül alanlardan biri de bendim.

    Aldığım ödülleri yazmak pek yaptığım bir şey değildir.

    Ama ödülü alırken söylenen bir söz var ki, o sözü kendim için değil, söyleyen insana duyduğum mesleki hayranlıkla yazıyorum.

    Bana ödülü Gentleman dergisinin yayımcısı Feyzan Ersinan verdi.

    Ersinan, Hürriyet’in, “İmparator” denilen efsane genel müdürü Nezih Demirkent’in torunudur.

    Nezih Bey, Türk medyasını teknolojik olarak dünyanın en ilerisine geçiren yöneticilerden biridir.

    Onun bıraktığı bu olağanüstü teknoloji ve gazetecilik altyapısı üzerinde yürüttüm 20 yıllık genel yayın yönetmenliği görevimi...

    Feyzan Ersinan şunu söyledi:

    “Sağlığında dedemle konuşurken bana hep bir gazeteciden söz ederdi. Onu çok överdi. O gazeteci Ertuğrul Özkök’tü...”

    Aslında bundan da ileri bir şey söyledi ama o cümleyi ben kendi kendime söyleyemedim.

    Belki başka birisi söyler.

    NEZİH BEY’LE KONUŞURSAN ONA ŞUNU SÖYLE LÜTFEN

    BEN de ona karşılık Nezih Bey’le ilgili bir anımı anlattım.

    1970’li yılların sonunda genç bir öğretim üyesi olarak bir panelde konuşma yapmıştım.

    Konuşmam bitince genç bir insan yanıma geldi ve şunu söyledi:

    “Ertuğrul Bey, ben Hürriyet gazetesi muhabiriyim. Genel müdürümüz Nezih Demirkent Bey’in sizden bir ricası var. Yaptığınız konuşmanın tam metnini verebilir misiniz?”

    Hürriyet gibi bir gazetenin en tepesindeki insanın yaptığım konuşmaya ilgi göstermesi beni hem şaşırtmış hem de gururumu okşamıştı.

    Elimde yazılı bir metin yoktu. Ama muhabire o gece yazıp göndereceğimi söyledim.

    Nezih Demirkent daha sonraki yıllarda beni birçok toplantıya konuşmacı olarak bizzat kendisi davet ettirdi.

    Feyzan’a “Nezih Bey’le manevi olarak konuşursan lütfen bana gösterdiği o ilgiyi hiçbir zaman unutmadığımı söyler misin...” dedim.

    Söyleyeceğine söz verdi.

    ŞAHAN BİZE O HARİKA ŞARKIYI HATIRLATTI

    ŞAHAN Gökbakar geçenlerde Instagram hesabından bir video paylaştı...

    Elinde gitarıyla bir şarkı çalıp söylüyordu.

    Mirkelam’ın söylediği “Hatıralar” şarkısıydı.

    O şarkı bana göre Türk popunun klasikleri arasına girdi.

    Teşekkürler Şahan...

    Sayende bu güzel şarkıyı yeniden dinlemeye başladım.

    Mirkelam’ın o albümünün ne kadar güzel olduğunu şimdi daha da iyi anlıyorum.

    GÖKOVA VE GÖCEK KOYLARINA BU SONBAHAR KİM REYTİNG VERİYOR

    GEÇEN bir arkadaşımdan mesaj aldım. Diyor ki:

    “Jeff Bezos yatıyla sizin Akbük Koyu’na gelmiş...”

    Vallahi bilmiyorum...

    Biraz sonra bir başka arkadaşımdan başka bir haber:

    “Bill Gates Cennetkoy’a gitmiş...”

    Yani şu sıralar, Bodrum ve Göcek koylarının reytingi Bill Gates ve Jeff Bezos’un gidip gitmemesiyle belirleniyor.

    Baksanıza, dedikodusu bile bizim koyun reytingini “Triple A”ya çevirdi.

    Bu arada eski bir genel yayın yönetmeni olarak yazmaya pek de hakkım olmayan bir şeyi yazmak istiyorum.

    Bu insanların hepsi tipik Amerikalıdır.

    “Security Freak”tirler...

    Yani güvenlik hastası...

    O nedenle bir centilmenler anlaşması yapıp gittikleri her yerde takip etmekten vazgeçsek...

    BU ‘J-LO’ POZUNA KADINLAR NASIL, ERKEKLER NASIL BAKAR

    ALEYNA Tilki’nin bu fotoğrafını dün Kelebek’in birinci sayfasında gördüm.

    Tam bir “J-Lo” fotoğrafı... Yani Jennifer Lopez...

    İlk defa böyle bir pozunu görüyorum. Bu tür fotoğraflara bakarken hep şunu merak ederim. Acaba erkekler nasıl bakar, ne der? Kadınlar nasıl bakar, ne der...

    Çok farklı olacağına eminim...

    Yazının devamı...

    Metin Bey, Cem, Şahan, Yılmaz, Ferhan, Ata, ve Badi Ekremler

    Önce pazar günü Hürriyet’te Zeynep Bilgehan’ın Abdullah Kiğılı ile yaptığı konuşma...

    Kiğılı insanlarla ilişki kurarken, “Kartvizitimle birlikte gülümsememi de veririm” diyor.

    Gerçekten hayatının her anında gülümseyen bir insandır...

    Kilolu cüssesinin etrafında bir gülücük halesi vardır hep.

    Biraz sonra ise Gallup şirketinin uluslararası “duygu araştırması”nın sonuçları geldi önüme...

    Bütün dünyada “Günün bir anında gülümserim” diyen insanların oranı yüzde 75’ten 70’e gerilemiş.

    Türkiye’de “Dün hiç güldünüz mü?” sorusuna “Hayır gülmedim” diyen insanların oranı yüzde 57’ymiş.

    Yani her 2 Türkiye vatandaşından biri, bir gün boyunca hiç gülmediğini söylüyor.

    Yine Türkiye’de “Dün stresli bir gün geçirdiniz mi?” diyenlerin oranı yüzde 64’e yükselmiş.

    Demek ki dünyada gülmeyenler artıyor, ama bizim ülkemizde daha da artıyor.
    Neden?

    *

    Sonra şunu düşündüm.

    İnsanlar gülmüyor...

    Peki güldürenler ne yapıyor?

    Ferhan Şensoy öldü...

    Metin Akpınar davalarla boğuşuyor.

    Cem Yılmaz kenara çekildi, kendi bile gülmüyor.

    Yılmaz Erdoğan, asık suratlı mutsuz dedektif rollerine geçti, Metin Akpınar’la nostalji sohbetleri yapıyor.

    Ata Demirer, o güzelim Tekirdağ şivesini unutalı epey oldu.

    Şahan, Recep İvedik’i yetim bıraktı. Artık yangınlarla, çevre ve iklim sorunlarıyla savaşan harika bir sosyal sorumluluk insanı.

    Badi Ekrem eşofmanını çıkardı, geride sessiz bir Şener Şen kaldı.

    *

    Onlar kenara çekildi...

    Hâlâ güldürmeye çalışan birkaç genç insan ise, kafeden biraz hallice “stand up” mekânlarına sığındı.

    Gülümseme yeraltına indi...

    *

    Özledik gülmeyi...

    Kahkahaya hasretiz...

    Sayın büyüklerimiz... Lütfen siz de Kiğılı’nın yaptığını yapın...

    Kartvizitlerinize küçük bir gülümseme ekleyin...

    Hani şu emoji’deki kadar küçücük bir gülümseme...

    O bile yeter bize...

    BİZDE 3 KİŞİ
    DENİM CEKET VE SNEAKER’LA SENATO’YA BAŞKANLIK EDİLİR Mİ

    AMERİKAN Senatosu’nun son tartışma konusu bu.

    Arizonalı senatör Krysten Sinema...

    Kolsuz bir denim ceket... Dizin epey üstünde bir etek...

    Bol renkli takılar...

    Kısa kollu bir tişört... Ayakta da sneaker ayakkabılar...

    Krysten Sinema işte bu gördüğünüz kıyafetle geçtiğimiz günlerden birinde Senato’nun bir oturumuna başkanlık etmiş...

    Tabii sosyal medya yıkıldı... Twitter hesabından şöyle bir paylaşım yapıldı:

    “Senato salonunu rodeo pisti mi zannettin?”

    Bir başkası ise şunu soruyor:

    “Benim işyerimdeki 8 saatlik çalışma sürem boyunca bile iş kıyafetim onunkinden daha formal, bu nasıl oluyor?”

    *

    Tabii tartışma başladı... Bunu yazan kişinin işyeri mi gereksiz yere bu kadar formal, yani biçimci...

    Yoksa Senato mu bu kadar lagar...

    Sonuç ne olursa olsun Senato’da bir ilk yaşandı ve demokrat bir kadın senatör, formalite kalıplarını kırdı...

    Yani yine bir kadın...

    Peki bizim Meclis’imizde böyle kalıp kırma olayı var mıdır?

    İKİ KADIN VE BELİNDE KRAVATIYLA BİR ERKEK

    MECLİS kıyafet formlarını kıran iki milletvekili kadın...

    Yıl 1999... Merve Kavakçı... Başörtüsüyle Genel Kurul Salonu’na girerek bir ilke imza attı.

    Meclis’in kıyafet ve yemin kalıplarını ilk kıran yine bir kadındı...

    Yıl 1991... Leyla Zana... Boynunda sarı, kırmızı, yeşil örtüyle Kürtçe yemin etti.

    1965-69... Erkekler arasında formal kalıbı kırmayı deneyen ilk erkek ise yapa yapa kravatını beline bağlayarak girmişti...

    Adı Osman Yüksel Serdengeçti’ydi...

    Kapıda kravatını takması uyarısı yapıldığında, “İçtüzükte kravatın nereye takılacağı belirtilmiyor” demişti.

    İŞYERİNDE KIYAFET
    KRUVAZE TAKIMLA HALAY ÇEKİLMEZ, SİYAH TİŞÖRTLE TRİLYONLUK ŞİRKET YÖNETİLİR

    ŞU an NASDAQ listesindeki en büyük 10 şirketin patronları içinde benim bildiğim kravat ve takım elbise giyen tek kişi yok...

    Bundan 30 yıl önceki ilk 10 şirketin yönetim kurulu fotoğraflarını bulup bir bakın...

    Lacivert elbiselerinin bir ton açığı bile yoktu...

    Koyu lacivertti hepsi...

    İki hafta önce Diyarbakır’da halay çektim...

    Bazıları çıkıp “Kruvaze takımla halay mı çekilir?” diye sordu... “Haa...” dedim; “Demek ki halayın da bir dress code’u yani kıyafet yönetmeliği varmış”...

    SONUÇ: Tutucular, statükocular her yerde aynıdır...

    Meclis salonunu da zapturapt altına almak isterler.

    HARİÇTEN GAZEL
    CADILAR BAYRAMI’NIN BİR KIYAFET YÖNETMELİĞİ VAR DA BİZ Mİ BİLMİYORUZ

    KONU Hürriyet’in “Magazin Konseyi”ne kadar gitti.

    Tartışılan, Derin Talu’nun “Cadılar Bayramı” kıyafeti.

    İki yaklaşım var:

    *

    BİR: İlk grup, “Böyle Cadılar Bayramı kıyafeti olur mu?” diye soruyor...

    Cevabım şu: “Cadılar Bayramı için bir ‘dress code’ yok...”

    Meksika’da yüzünü ve bedenini iskelet şeklinde boyatıyorsun.

    Ama Amerika’da kafana göre takılıyorsun.

    *

    İKİ: İkinci grup ise bu kıyafeti fazla “cesur” buluyormuş...

    Çok iyi bilirim bu “cesur” lafını ben... Arkasında nasıl sırıtık bir “ahlakçılık” vardır, bir bilseniz.

    Kendi adabına uygun bulmadığı her şeyi “fazla cesur” bulur.

    *

    ÜÇ: Bana göre:

    Biraz “Cabaret” filminin afişi havası var.

    “Ben uydurdum, oldu” dersin ve gülüp geçersin...

    Ben de şunu söylerim...

    Sevgili Derin...

    18 yaşında, çok güzel bir kızsın.

    Sana basit bir blucin ve bir tişört de harika gider.

    Hatta daha güzel bile yakışır.

    CHP’Lİ BİR HOCAYA, BİR FUTBOLCU HATIRLATMASI

    CHP Parti İçi Eğitim Sorumlusu Prof. Dr. Aytuğ Atıcı, dün ittifaklar hakkında konuşmuş.

    Dört dörtlük bir konuşma...

    Demokrasilerde “ittifak kavramı”nın ne anlama geldiğini izah eden, çok realist ve her şeyi yerli yerine oturtan açıklamalar.

    Tek itirazım şu:

    Konuşmanın bir noktasında “Ama” deyip şöyle devam ediyor:

    “Ama bu bozulmaz, mezara kadar gidecek bir ittifak değildir...”

    Bu cümleyi önünden ve arkasından gelen cümlelerle okuduğunuz zaman hiç mesele yok...

    Ne var ki ülkedeki psikolojik dengelerin çok kritik olduğu sosyal medya çağında, bazen iki cümle insanları darmadağın edebilir.

    Nitekim bazı internet siteleri hemen bu iki cümleyi alıp başa çıkarmış.

    Bu bana, Fenerbahçe’nin en kritik zamanında edilen gereksiz bir cümleyi hatırlattı.

    3 Temmuz 2011 tarihinde FETÖ’cü Polis-Savcı-Hâkim üçlüsü, Fenerbahçe’ye tam anlamıyla bir el koyma darbesi yapmış...

    Fenerbahçe bu travmayı yaşıyordu ve Aykut Kocaman durup dururken, “Artık Alexsiz bir Fenerbahçe’ye hazır olmalıyız” diye bir açıklama yaptı.

    Bir anda Alex’in dengesi altüst oldu... Taraftarın psikolojisi bozuldu.

    Ve bana göre Fenerbahçe’nin gerilemesi o açıklama ile başladı.

    Diyeceğim, böyle ortamlarda, her cümle kendi başına bir anlam yüklenir...

    Durup dururken virüs gibi girer bünyeye, yayılıp gider...

    ‘SLİM FİT’ İSTEYEN GÖBEKLİ ARKADAŞA: GİYMEK İÇİN ‘SLİM’ VE ‘FİT’ OLMALISIN

    ERKEK giyim anlayışının gelişimini anlatan Abdullah Kiğılı diyor ki:

    “Bugün herkes dar kalıp peşinde. Göbekli de olsa basenli de olsa slim fit dar ceketler istiyor. O zaman da öndeki düğmeler kapanmıyor...”

    Slim fit’in kanunu şudur:

    Slim fit’i kendine uydurmaya değil, kendini slim fit’e uydurmaya çalışacaksın.

    Bunun için de iki şey gerekli:

    BİR: Belli bir kiloda kalmak...

    İKİ: Belli bir kiloda kalmak da yetmez, yan tarafta ve göbekte viskiden dolayı oluşan fazlalıkları da yok etmen gerekir.

    Yani spor yaparak fit kalacaksın.

    Yapamıyorsanız, biraz sabredin. Ceket ve pantolonlar hafiften bollaşmaya başladı.

    BUGÜNLERDE FENA HALDE TAKILDIĞIM BİR ŞARKI

    “TÜRKİYE artık gülmüyor” anketini okuduğumdan beri bir şarkıya takıldım.

    Üç hafta önce çıkan bir şarkı. Umut Adan söylüyor.

    “Güvercin Şarkısı...”

    Kulaklığı takıp dalıyorum...

    Tavsiye ederim...

    Yazının devamı...

    Nil Karaibrahimgil yarın psikiyatrıyla ne konuşacak

    Yazarlarını çok seviyorum. Bana siyasetin dışındaki dünyayı öylesine güzel ve farklı açılarla anlatıyorlar ki...

    *

    Mesela dün Nil Karaibrahimgil’in yazısı... Güzel ve çok medeni bir şey yapmış.

    Yarın (çarşamba), psikiyatrına gidip konuşacağını yazmış. Konuşacağı kişi İstanbul’da iyi tanınan Feriha Dildar...

    Nil, onun için “Uzman pedagog” diyor, ama Google’a baktığınızda unvanı hep “Uzman psikolojik danışman” olarak geçiyor.

    Ben de konuştuğum insanlardan iyi bir çocuk psikolojisi danışmanı olduğunu işitiyorum. Bu konuda birçok kitabı var.

    *

    Nil, onunla ilişkisini şöyle anlatıyor.

    Çocuğu doğduktan sonra birçok kadın gibi zor bir dönem geçirmiş. Sonra kalkıp Feriha Dildar’a gitmiş.

    “Kabuk, kalkan, yaldız ne varsa sehpaya bıraktım. Dedim, ben geldim bir şeyler soracağım...”

    Feriha Dildar, o dönemi aşmasında çok yardımcı olmuş. Nil, “Meleğim o benim” diyor.

    Ancak bu defaki gidişinin nedeni farklıymış.

    Dildar, “En Baştan” isimli bir kitap çıkardı.

    Onu konuşacakmış...

    Çünkü, Dildar kitabında çocuğu ana karnından alıp 3 yaşına kadar getiren süreci anlatıyormuş.

    *

    “Hayatın en önemli yıllarıymış” bu 3 yıl... İşte burada kafam biraz karışıyor.

    74 yaşında bir baba olarak, epeydir kafamı meşgul eden bir soru var...

    Onu ikinci bir yazıda anlatayım.

    ÇOCUĞU FAZLA ‘KURCALARSANIZ’ BOZMA İHTİMALİNİZ ARTMAZ MI?

    10 yıl önce, özellikle 40 yaş annelerinde bir eğilim çok dikkatimi çekmeye başladı...

    Çocuklarınla ilgilenmeyi, onları çok “kurcalama” haline getirdiler.

    Aşırı bir ilgi, aşırı bir psikolojisini anlamaya, çözmeye gayret...

    Hatta biz 68 kuşağı anne ve babalarında kompleks yaratacak bir noktaya geldi bu ilgi...

    *

    Şimdi o kuşak 50’li yaşlarına geliyor. Çocuğu yeterince anlayamadıklarını düşünüyorlar, bu onlarda suçluluk yaratıyor ve sonunda o suçluluk duygusuyla çocuğu daha da kurcalıyorlar...

    Hâlâ kafamdaki şu sorunun cevabını bulabilmiş değilim: Çocuğu bu kadar kurcalamak iyi bir şey mi?

    Çünkü bana küçükken şunu öğrettiler. Fazla kurcalarsan, bozarsın...

    Bana şunu söyleyebilirler, “Kurcalamazsan öğrenemezsin...”

    İyi de biz çocukta neyi öğrenmeye çalışıyoruz? Niye bizim gibi olmadıklarını mı?

    Unutmayın ne çocuğunuz bir oyuncak ne de siz bir oyuncak tamircisisiniz.

    Biraz rahat olun...

    Bırakın çocuğunuz kendi kendine oynasın...

    TAKSİCİ KARDEŞLERİM ARTIK BUNU BİZE ANLATAMAZSINIZ

    GEÇEN gün araba için, oturduğum sitenin taksi istasyonunu aradım. 1998’den beri ilk defa bana taksi yok dediler. Bir buçuk saat boyunca taksi bekledim.

    Gelen görevli sürücü, “Artık yetişemiyoruz” dedi...

    Sonra Hürriyet gazetesinde o haberi okudum:

    Dünyaca ünlü Taksi filminin oyuncusu Samy Naceri İstanbul’da 20 dakika taksi beklemiş. İstanbul’un taksi sorununu sadece Türkiye’ye değil, bütün dünyaya anlatacak daha çarpıcı bir sembolik olay olamazdı...

    O nedenle bugün İstanbul’un taksicilerine seslenmek istiyorum.

    *

    Taksici kardeşim...

    Önce UBER’e direndin...

    Birçok insan için çok iyi ve hayatını kolaylaştırıcı bir çözümdü...

    Üstelik taksilerin konfor düzeyini yükseltecek, temizliği konusunda emsal olacak bir çözümdü...

    Ona direndiniz...

    Hatta dövülen, taciz edilen UBER sürücüleri oldu.

    UBER’i kullanan insanların bile üzerine gidildi...

    Böylece UBER’i devreden çıkarttınız...

    *

    Şimdi İstanbul’da taksi sayısını artıracak, insanları rahatlatacak bir model üzerinde çalışılıyor...

    Ona da karşı çıkıyorsunuz...

    Bakın bunu biz kullanıcılara anlatamazsınız...

    Bu ülkede yıllarca taksimetreye direnildi...

    Sonra taksimetre açmama direnişiyle karşı karşıya kaldık... Sonra yakın mesafeye yolcu almama direnişi geldi.

    Sonra köprüyü geçmem inadını gördük...

    Bilin ki taksi sayısının artmasını engelleme girişimi artık bardağı taşırıyor.

    *

    Olan düzgün çalışan, arabasını temiz tutan, yolcusuna iyi davranan binlerce şoföre de oluyor...

    O nedenle bu defa aynı hatayı yapmayın...

    İstanbul’un yeni taksilere ihtiyacı var.

    Buna direnmeyin...

    Biz taksi kullanıcıları sizin dostunuzuz ama artık bizleri de kaybediyorsunuz.

    GÜNÜN BANKO FİLMİ
    YAŞAYAN ÖLÜ’DE ÇUVALLADI YAŞAYAN SOYGUNCU’DA ŞAHANE

    ÖNCEKİ akşam streaming platformlara konan “Hırsızlar Ordusu” (Army of Thieves) filmini seyrettim.

    Hemen bugün, bu gece seyredin derim.

    Avrupa’nın en emin ve açılamaz denilen 3 kasasının açılma hikâyesi...

    Ta Wagner’in müziğine, Das Ring dörtlüsüne, Nietzsche’ye uzanan bir konu...

    Kurgusu mükemmel.

    Oyunculuk çok iyi...

    Dış mekânlar harika...

    Bir saniye bile durmadan aynı ilgiyle izliyorsunuz.

    *

    Filmin konusunu ünlü yönetmen Zack Snyder vermiş.

    Yönetmeni Matthias Schweighöfer...

    Tam Avrupa işi şahane bir thriller olmuş...

    Bu, Zack Snyder’in “Ölüler Ordusu”(Army of Deads) dizisinin ikincisi...

    Birincisinde bana göre çuvallamıştı.

    Ne komedi olabilmişti ne ciddi bir “Walking Dead” filmi...

    Ama bu... İşte bu tam olmuş.

    BANA GÖRE EN İYİ 5 ZACK SNYDER FİLMİ

    SUCKER PUNCH: Bazı sinema eleştirmenlerine göre onun en kötü filmlerinden biri...

    Bana göreyse en iyisi...

    WATCHMEN: Sinema eleştirmenlerinin çoğuna göre bu da kötü filmlerinden biri.

    Bana göre de en iyilerinden...

    JUSTICE LEAGUE: Bu film konusunda sinema eleştirmenlerinle aynı fikirdeyiz. En iyilerinden biri.

    MAN OF STEEL: Bu konuda da anlaşıyoruz...

    DOWN OF THE DEAD: Birçok sinema yönetmenine göre Zack Snyder’in en iyi filmi...

    Yaşayan ölü filmlerini sevmediğim için kararsızım.

    54 YIL SONRA BÜYÜK BİR THE BEATLES KLASİĞİ DİNLEMEK

    GEÇEN hafta çıkan şarkılardan en ilgi çekenlerden biri Katy Perry’nin yeni şarkısı oldu.

    The Beatles’ın “All You Need is Love” şarkısını söylemiş.

    Grubun 1967 yılında çıkardığı çok önemli bir şarkı.

    Pop müziğin küresel sorunlara dikkat çekme dönemini başlatan şarkılardan biridir.

    Our World” yani “Bizim Dünyamız” hareketi için söylenen bir şarkıdır.

    EMİ stüdyolarındaki kayıt videosu bizim kuşaklar için bir efsanedir.

    *

    Nakarat kısmı çok kolay, akılda kalan bir müziktir.

    Beatles versiyonu o kadar dominant ki, üzerine yorum getirmek hem basit hem de çok zordur.

    Bence, Katy Perry bunu başarmış...

    *

    Geçen cumadan beri dinlerken hep şunu düşündüm.

    Şarkıyı ilk dinlememin üzerinden 54 yıl geçti...

    Ne eskidi ne gücünü kaybetti...

    Çünkü hepimizin hâlâ ihtiyacı olan ve çok özlediğimiz bir şeyi anlatıyor...

    İhtiyacımız olan tek şey sevgidir...

    Aşktır...

    Onu diyor...

    MUZ YEME KAMPANYASINA 7 YIL ÖNCE BEN DE KATILMIŞTIM

    GEÇEN cumartesi günü Al Monitor internet sitesinde, Türkiye’de muz yerken çektikleri paylaşımlar nedeniyle sınır dışı edilen Suriyeli gençlerle ilgili bir haber vardı.

    Tahmin ediyorum bu haber önümüzdeki günlerde dünyada başka medyalara da yansıyacak.

    O haberi okurken, 7 yıl önce paylaştığım bu fotoğrafımı hatırladım.

    Altına şunu yazmışım:

    “BEYAZ MAYMUN.

    Kendini bilmez bir ırkçı, Villarreal-Barcelona maçında Dani Alves’e muz atmış. O da harika bir şey yapıp muzu alıp yemiş.

    İtalya Başbakanı da muz yerken çektirdiği fotoğrafı paylaştı.

    Biraz önce ben de bahçemde bir fotoğraf çektirdim. Yarınki yazımın başlığı da şu: Ben beyaz bir maymunum. Ama bonobo... İnanmayacaksınız ama gerçekten öyleyim...”

    *

    Bu kampanyaya katılan Suriyeli çocuklarla ilgili düşüncem de şu:

    Bu çocukları sınır dışı etme konusunu bir kere daha düşünelim.

    Gerçekçi olalım, Suriyelilerin çoğu artık bu ülkede kalacak.

    Diyorum ki, kalacaksa böyle çocuklar kalsın.

    Yani kendini maymun yerine koyabilen, fikrini söyleyebilen, mizah duygusu olan, cesur çocuklar...

    Emin olun onlardan zarar gelmez...

    Yazının devamı...

    Asya, Volkan ve Derin’i kaç, El Clásico’yu kaç kişi seyretti

    Yarışın bir kulvarında sadece İspanya’nın değil, dünyanın bir numaralı derbi maçı olarak kabul edilen “El Clásico” vardı.

    Yani Barcelona-Real Madrid maçı...

    Öteki tarafında ise bu yıl İspanyol televizyonları arasında sezona en yüksekten giriş yapan “Infiel” dizisi...

    Yani Kanal D’nin süper dizisi “Sadakatsiz”...


    *

    Biri İspanya’da hayatı durduran bir maç...

    Öteki ise haftalardır pazar geceleri reytinginde 1 numarayı bırakmayan dizi...

    Bir tarafta Sadakatsiz’in Asya, Volkan, Derin üçlüsü...

    Öteki tarafta, Real Madrid’in, Benzema-Modriç-Eden Hazard üçlüsü...

    Artı Barcelona’nın Coutinho-Gerard Pique-Dembele üçlüsü...

    Gerçi iki yayın farklı saatlerdeydi ama yine de İspanya’da bütün televizyon çevreleri günün birincisinin kim olacağını tahmine çalışıyordu.

    Ertesi sabah reyting sonuçları geldi...

    İşte 24 Ekim 2021 tarihli büyük yarışın sonuçları:

    *

    - Barcelona-Real Madrid maçını 1 milyon 630 bin kişi seyretmiş.

    Share, yani izlenme payı yüzde 14.4...

    *

    Infiel’i (Sadakatsiz) 1 milyon 838 bin kişi seyretmiş.

    Share, izlenme payı yüzde 14.7

    *

    Evet, o pazar günü İspanya’da bir Türk dizisi, gecenin birinciliğini en büyük futbol olayına bile kaptırmadı.

    Üstelik de Barcelona ve Real Madrid gibi iki devi devirerek birinci oldu.

    Bu da Türk “Soft Power”ının, yani yumuşak gücünün dünyada ikinci yükseliş dalgasının başladığını gösteren en güzel göstergelerinden biriydi.

    *

    Türkiye artık dünyada sadece SİHA’ları, insansız hava araçları ile yok...

    Eğlence alanındaki bu insanlı dizileriyle de var...

    HIP HOP
    TÜRKLER 60 YILDA ‘ŞİDDETSİZ KAVGA’ ETMEYİ ÖĞRENDİ Mİ

    Geçen yıl, Türklerin Almanya’ya göçünün 60’ıncı yılıydı...

    Göç olayının 60’ıncı yılı dolayısıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi çok güzel bir kitap hazırlatmış.

    Goethe Enstitüsü’nün de katkılarıyla hazırlanan kitabın adı “Misafir, Göçmen, Yerli”...

    Yirmi bir bölümden oluşan bir kitap... Her bölümü gerçekten uzman kişiler yazmış.

    *

    En ilgimi çeken bölümlerden biri “Türkçe Hip Hop ve Rap” oldu...

    Verda Kaya’nın yazdığı bölüm gerçekten bu müziğin sosyolojisini çok güzel anlatıyor.

    Verda Kaya’nın Türk hip hop kültürü ile ilgili çok ilginç tezleri var.

    - Hip hop’un, “Türklerin Almanya’daki göç tarihinin en önemli gençlik kültürü olduğunu” söylüyor.

    - Hip hop’un Almanya’da Türk gençleri arasında bir getto müziği olarak doğduğunu ancak bir süre sonra öteki göçmen toplumlarını ve kenarda kalmış Alman çocuklarını bir araya getirip karıştırarak, bir “kültür enternasyonali” haline geldiğini örneklerle anlatıyor.

    - Türk hip hop’çılarının, bizdeki âşık geleneğine benzer şekilde atışmalarına “şiddetsiz kavga” adını takmış.

    Çok şey öğrendim yazıdan.

    TÜRK HIP HOP’U 2
    TÜRK GENÇLERİ AMERİKALILARIN KULÜPLERİNİN KAPISINDAN ÇEVRİLMEYİNCE ORTAK HIP HOP DOĞDU

    Kaya, Almanya’da hip hop müziğinin gelişmesinin temelinde, her mahalledeki gençlik merkezlerinin büyük etkisi olduğunu söylüyor.

    Ama asıl gelişmenin, Almanya’da bulunan genç Amerikan askerleri ile Amerikalı subayların çocuklarının Türk gençleri ile kaynaşmasıyla sağlandığını savunuyor.

    Çünkü Türk gençleri Amerikalı gençlerin gittiği kulüplerin kapılarından çevrilmeyince ortak eğlenme ve ortak söyleme ortamı doğmuş.

    TÜRK HIP HOP’U 3
    TÜRK HIP HOP’ÇULARI TÜRKÇE’Yİ DEFORME ETMEYİ NASIL BAŞARDI

    Türk hip hop’unun önde gelen isimlerinden Tunç “Turbo” Dindaş şu ilginç yorumu yapıyor:

    “Başlarda Türkçe’yi nasıl kullanacağımızı çözememiştik. Yani Türkçe nasıl bozulur, deforme edilir, bilmiyorduk. Çünkü Türk dilinin yapısı farklı.

    Bizde yüklemler sonda, İngilizce ve Almanca’da ise başta.

    O nedenle ilk zamanlar hip hop için gerekli deformasyonu sağlayamıyorduk. Ama sonra öğrendik.”

    TÜRK HIP HOP’U 4
    CARTEL’İ MİLLİYETÇİLİK Mİ SESSİZLİĞE MAHKÛM ETTİ

    Cartel, Almanya’daki ilk mega Türk hip hop grubuydu.

    Türklerin buraya gelişinden 35 yıl sonra Almanya’da ilk kez bir Türkçe-Almanca müzik videosu MTV ve VIVA kanallarında dönmeye başladı.

    Cartel’in şarkısıydı bu ve Solingen’de kundaklanan evde yanan insanları anlatıyordu.

    Alman ve Kübalı iki rap’çi de Türk bayraklı tişörtleriyle destek veriyordu.

    Cartel ırkçılığa karşı müthiş bir işi başarmıştı.

    *

    Sonra Türkiye konserleri başladı.

    Stadyumları doldurdular.

    Ancak Türkiye konserleri sırasında hiç beklemedikleri bir gelişme oldu.

    PKK terörünün yükseldiği bir dönemdi ve onların Almanya’da “Sen Türk’sün, unutma” şeklindeki azınlığı savunan sözleri, Türkiye’de çoğunluğun sesi haline geldi.

    Bir anda MHP ve milliyetçi kesim Cartel’e sahip çıktı.

    Cartel’in varlık nedeni tersine dönmüş ve “Bozkurtlar’ın Grubu” görüntüsü hâkim olmuştu.

    *

    Verda Kaya, “Grubun başarının zirvesindeyken sessizliğe bürünmesinin ve kenara çekilmesinin sebebi buydu” diyor. 

    EKSİK
    YA EZHEL’İN ALMANYA’YA GELİŞİ, ONU NASIL DEĞERLENDİRECEĞİZ

    Kitapta bir eksiklik var.

    Almanya’daki Türk hip hop’çıların Türkiye’ye gelişleri var ama 2010’lu yıllarda Türkiye’dekilerin Almanya’ya gidişleri yok.

    Oysa Ezhel’in Türkiye’den ayrılıp Almanya’ya yerleşme kararı alması önemliydi.

    Böylece Türkiye’deki hip hop muhalefeti Almanya’ya geliyordu.

    PAZAR PROGRAMI
    PAZAR GÜNÜNÜ APTAL BİR SARIŞINLA GEÇİRMEK ACAYİP GÜZEL BİR FİKİR

    Cuma akşamı bir kadeh viski içtikten sonra fevkalade faydalı bir şey yaptım ve 20 yıl sonra “Legally Blonde” filmini dördüncü defa seyrettim. Film, Alice Harikalar Diyarında’daki tavşan deliği yerine yanlışlıkla Harvard Üniversitesi Hukuk Bölümü’ne giren “aptal bir sarışının” hikâyesi.

    *

    Hay Allah, geri zekâlı bir erkek alışkanlığı işte, ağzımdan kaçtı... Aptal sarışın diyorum, aslında sarışın kız acayip akıllı da, sevgilisi olacak oğlan kumral aptalın teki... Filmdeki sarışın akıllı olunca bütün öteki esmerler aptal görünüyordu. Daha doğrusu kendini akıllı sanan aptallar.

    *

    Bir ve ikinci filmleri beIN CONNECT’e koydular... Yirmi yıl önce kumraldım ve aptal olmalıymışım ki anlamamışım, şimdi saçlarım beyazlaşınca kumrallıktan kurtuldum ve fark ettim.

    Filmin Türkçe adı bir tuhaf... “Bu Nasıl Sarışın” diye çevrilmiş. Sanki, o aptal kumral ve esmer erkek önyargısını kabul eden bir çeviri olmuş. Ama mizahi anlamda böyle demişlerse de “MeToo” çağında bunu kadınlara anlatmak kolay değil.

    Çünkü film tam aksine önyargılarla dalga geçiyor...

    *

    Film bana şunu söyledi: Herkes sizden ciddi bir görünüm beklerken siz, kendiniz gibi olarak da başarılı olabilirsiniz. Lolipop gibi çok şeker bir film...Vallahi hem güldüm hem mutlu oldum hem eğlendim.

    GÜNÜN ROCK MÜZİĞİ
    2000’LERİN EN İYİ ROCK GRUPLARINDAN BİRİ

    The War On Drugs: “Change”

    2005’te kurulmuş yeni bir grup.

    Geçtiğimiz yıllarda Montreux Festivali’nde sahnede dinlemiştim. Benim için 2000’lerin en iyi rock gruplarından biri.

    Geçen cuma günü streaming platformlarına “Change” adlı yeni şarkılarını koydular...

    Gitar partisyonlarının zenginliği, rock’ın klasik çizgilerine sadakati...

    Benim için banko haftanın şarkısı...

    ARYA SEVENLERE
    MÜTHİŞ BİR CECILIA BARTOLI YORUMU

    Wolfgang Amadeus Mozart: “Il re pastore, K. 208 / Act 2:” “L’amerò, sarò costante”. Cecilia Bartoli, Maxim Vengerov, Kammerorchester Basel, Muhai Tangrchester...

    Mozart... Bartoli...

    Parça çok güzel... Orkestra çok iyi...

    HAFTANIN SÜRPRİZİ
    BULUTSUZLUK ÖZLEMİ TAM BİR ROCK OPERA YAPMIŞ

    Bulutsuzluk Özlemi, Fırat Tanış: “Dostlar”

    Geçen cuma streaming platformlarına konan şarkılar arasında en çok dikkatimi çekenlerden biri bu oldu.

    Kulaklıkla dinlerken acayip havaya girdim.

    Partisyonlar harika. Koro mükemmel. Tam bir rock opera olmuş. Metnin şiir olarak okunan bölümü çok etkileyici...

    Çok sevdim... İnşallah bir konserde kalabalık içine karışarak dinleme imkânı bulabilirim.

    DÜZELTME

    Dünkü yazımda bu yıl en beğendiğim 29 Ekim paylaşımları arasında Mavi Jeans’inkini de saymıştım.

    O paylaşım Mavi’nin değilmiş. Dikkatsizlik sonucu böyle bir yanlışlık yapmışım.

    Ancak paylaşımın kime ait olduğunu da bulamadım.

    Yazının devamı...

    34 yıl önce çekilen fotoğrafın bir sırrı varmış, bakın o neymiş

    Bugünlerde “1992” adlı bir kitap üzerinde çalışıyormuş.

    O yılın, Türk siyasi hayatında çok özel bir yeri olduğunu anlatacakmış.

    Kitap için çalışırken bulmuş bu fotoğrafı...



    Fotoğraf 18-24 Ocak 1987 tarihli “Yeni Gündem” dergisinin kapağında yayınlanmış.

    *

    Karedeki 3 kişiye uzun uzun baktım.

    Bugün hiçbiri hayatta değil.

    Kahkaha atan kişi Süleyman Demirel...

    O dönemde siyasi yasaklı...

    Güniz Sokak’ta evinde oturuyor. Fotoğraf o evde çekilmiş.

    Bu karenin çekilişinden 9 ay sonra, 6 Eylül 1987 günü yapılacak referandumla tekrar siyasi haklarını elde edecek.

    *

    Yanındaki Türk mizahının en büyüklerinden Aziz Nesin...

    O dönemde askeri rejime karşı “Aydınlar Bildirisi”ni hazırlayıp yayınlayan ekibin başındaki insan.

    *

    Öteki Uğur Mumcu...

    Muhalif köşeyazarı...

    12 Eylül öncesi Demirel’in “Milliyetçi Cephe”sine karşı en güçlü muhalefeti yapan Cumhuriyet gazetesinin kalemi.

    *

    12 Eylül bu üç insanı aynı karede bir araya getirmiş...

    Siyaset-mizah-basın aynı karede...

    Yakın tarihimize ait çok güzel bir fotoğraf bu...

    Ve bu fotoğraf bana şunu anlatıyor:

    Siyasette altına inilmeyecek kurallar olduğu, aradaki köprüler atılmadığı, geçitler kapanmadığı, yollar tıkanmadığı zaman, hem iktidar hem muhalefet hem de ülke için her şey daha güzel oluyor.

    *

    Bu fotoğraf bize bir de şunu anlatıyor:

    Demokrasi, adalet, insan hakları, hoşgörü ve ifade özgürlüğü hepimiz için en iyi yol...

    Ve tek yol...

    Peki nedir bu üç “bir araya gelmez”i bir araya getiren sır?

    Onu da Demirel’den dinleyelim.

    DEMİREL BU FOTOĞRAFIN SIRRINI ŞÖYLE ANLATMIŞTI

    FOTOĞRAFIN hikâyesini araştırırken, Yalçın Doğan’ın 2018 yılında T24 internet sitesinde yazdığı bir yazıyı buldum.

    Demirel bu fotoğrafla ilgili olarak kendisine şunu söylemiş: “Dergideki o fotoğraf, hep karşımda olmuş insanlarla benim bir araya gelişimi gösteriyor.



    Onlar o fotoğraftan sonra da karşımda olmaya devam ettiler.

    Zaten o fotoğrafın sırrı burada. Yazacaklar, çizecekler, ama demokrasi varsa, birbirimize tahammül etmeyi bileceğiz. Benim açımdan, o fotoğraf benim aydınlarla barışmamın sembolüdür.”

    BU 29 EKİM’İN EN GÜZEL DÖRT VİDEO PAYLAŞIMI




    - ULUS ÖZEL MUSEVİ OKULLARI: Cıvıl cıvıl bir Onuncu Yıl Marşı. Sıcak ve samimi görüntüler. Çok etkileyiciydi.

    - MAVİ JEANS: Atatürk Tablosu: Bir ressamın rengârenk fırça dokunuşları ile harika bir Atatürk portresini çizişi çok başarılıydı.

    - PETROL OFİSİ: Sunay Akın’ın hazırladığı Prof. Nüzhet Gün-doğan çizgi filmi, hikâyesi ile insanı alıp götürüyordu.

    - KİĞILI’NIN “Biz Bu Cumhuriyet’i Nasıl Kurduk” videosu, siyah beyaz görüntülerin duruluğu ve mesajının sadeliği ile etkileyiciydi.

    NAMIK KEMAL
    160 SAYFALIK İNTİBAH’I KAÇ SAYFA SÖZLÜKLE OKUDUM

    NAMIK Kemal
    ’in “İntibah” romanı şu iki cümleyle başlıyor:



    “Bahar eyyamı bu köhne cihanın subh-ı safâ-yi nevcivânisidir. Bahar erişince toprağın her tarafı serâpâ tarâvet kesilerek “Yuhyil’arzi bade mevtiha” sırrı aşikâr olur...”

    Öyle de devam ediyor...

    “İntibah”, Namık Kemal’in 1873 ile 1876 yılları arasında 38 ay süren Magosa sürgünü sırasında yazdığı bir roman. Yani 150 yıla yakın bir geçmişi var...

    Can Yayınları bu yıl nisan ayında kitabın orijinalini yayınladı. Okudum ama nasıl okudum...

    *

    Can Yayınevi ilginç bir şey yapmış ve kitabın arkasına bir sözlük eklemiş.

    56 sayfalık bir sözlük bu.

    Her sayfasında 40’a yakın kelime veya deyim var.

    Demek ki 2.250’ye yakın eski kelime varmış.

    Romanın tamamı 160 sayfa...

     Ama 56 sayfalık sözlük gerekiyor okumak için...

    ŞİMDİ HANGİ DİLİ TERCİH EDERİM BUGÜNKÜNÜ MÜ, DÜNKÜNÜ MÜ

    - BİR yazma dili 150 yılda bu kadar değişir mi?

    Değişiyor işte...

    “Kitabı hiç mi anlamadın?” diye sorarsanız, hayır anladım.  Ama “Hangi dili tercih edersin?” derseniz, hiç düşünmeden “Bugünkü Türkçe” derim...

    Çok daha duru, çok daha basit, telaffuzu çok daha kolay, en önemlisi de çok daha rasyonel bir dil.

    GUCCI TANITIM FİLMİ
    BU FİLMİ MERAKLA BEKLİYORUM, ÇÜNKÜ

    MERAKLA
    beklediğim “House of Gucci” filminin ilk tanıtım filmi önceki gün yayınlandı.

    Üç kere seyrettim.

    - BİR: Konu çok çekici... Dünyanın en ünlü moda markalarından birinin sahibinin öldürülüşü, aile ilişkileri...



    - İKİ: Yönetmen Ridley Scott... “Blade Runner” filminden beri hastasıyım.

    - ÜÇ: Lady Gaga, Montreux Festivali’nde ve Las Vegas’ta üç kere sahnede seyrettikten ve çok küçük bir grup içinde sohbet yaptıktan sonra hayranlığımın daha da arttığı sanatçı.

    - DÖRT: Ve filmin kadrosu... Kimler yok ki:

    Al Pacino, Jared Leto, Adam Driver, Salma Hayek, Jeremy Irons, Tom Ford...

    Bakalım nasıl bir şey gelecek...

    NOT
    BİR EKLEME

    DÜNKÜ yazımda Yüksekovalı 117 yaşındaki Muteber Engindeniz’den söz etmiştim.

    “Cumhuriyet ilan edildiğinde günlerce halay çektik” demişti.

    Haberi T24’te gördüğümü yazmıştım. Kaynağı Demirören Haber Ajansı Yüksekova muhabiri Yaşar Kaplan’mış...

    Hem eksikliğimi tamamlıyorum hem de arkadaşımızı bu güzel haberi için kutluyorum.

    FBI’IN LAS VEGAS’TA KAÇ SAHA ELEMANI VARDIR


    - DÜN öğrendim.

    FBI’ın Las Vegas’ta tam tamına 130 elemanı varmış...

    Nereden öğrendiğime gelince: Las Vegas’ta bulunan “Mob Museum”un (Mafya Müzesi) internet sitesinde okudum.

    Bu yıl, FBI’ın Las Vegas’ta büro açışının 60’ıncı yılıymış.



    Müze 9 Kasım günü bir panel düzenliyor. Üstelik panel çok sembolik bir yerde yapılacak.

    Müze, bir zamanlar Las Vegas mafyası üyelerinin yargılandığı mahkeme salonunun bulunduğu binada kuruldu. Panel işte aynen korunan o salonda yapılacak ve FBI’ın o bürosunda görev almış emekli elemanları katılacak.

    *

    FBI 60 yıl önce bu büroyu açıp bir avuç saha elemanını niye göndermişti derseniz, cevabı çok basit.

    Çünkü orası örgütlü suçun yeni merkeziydi.

    O günden bu yana büro, cinayetten bombalamalara, insan kaçırmadan siyasi yolsuzluklara, kara para aklamadan mafyaya birçok suç olayının üzerine gitti ve ortaya çıkardı.

    BUGÜN
    30 EKİM CUMARTESİ
    GÜNÜN KAÇIRILMAYACAK MAÇI

    -

    Liverpool’dan kendi sahasında 5 gol yemiş Manchester United, Londra’da moral bulacak mı?

    Ligin 6’ncı sırasındaki Tottenham kendi sahasında, ligin 7’nci sırasındaki Manchester United’a yerini
    bırakacak mı?

    Orta sıraların bu haftaki en büyük savaşı.

    31 EKİM PAZAR
    GÜNÜN KAÇIRILMAYACAK 2 MAÇI

    - Saat 22.45: Roma-Milan

    Geçen hafta kendi sahasında, Serie A’nın ilk sırasındaki Napoli maçında 1-1 berabere kalıp kırmızı kart gören Mourinho, bu hafta yine kendi sahasında.

    Bu defa karşısında Milan var. Roma 4’üncü sırada, Milan ise 2’nci...

    Arada 9 puan var.

    Mourinho ilk 3’e girebilmek için bu maçı almak zorunda.

    - Saat: 23.00: Real Sociedad-Athletic Bilbao

    La Liga’da Real Sociedad 24 puanla birinci sırada.

    Kendisini takip eden Real Madrid’in puanı 21...

    Real Sociedad, ligin 8’inci sırasındaki Athletic Bilbao ile karşı karşıya...


    BUGÜN
    SEYRETMEYE DEĞER ÖTEKİ ÖNEMLİ MAÇLAR

    - Saat: 14.30: Leicester City-Arsenal

    - Saat: 15.00: Elche-Real Madrid

    - Saat: 17.00:Liverpool-Brighton

    - Saat: 17.00: Manchester City-Crystal Palace

    - Saat: 17.00: New Castle-Chelsea

    - Saat: 22.00: Barcelona-Alavés

    Yazının devamı...

    Erenköy Kız Lisesi’nde başlayan güzel bir cumhuriyet hikâyesi

    Yatakhanenin penceresinden gökyüzüne bakan genç kız yalnızlığını yıldızlarla paylaşır.

    *

    1928 yılında Galata rıhtımında görürüz Nüzhet’i...

    Okulunu birincilikle bitirmiş, Cumhuriyet’in eğitim alması için Avrupa’ya gönderdiği öğrenciler arasına girmeyi başarmıştır...

    *

    Lyon kentinde okuduğu okulda sınıfta en ön sırada oturur.

    Elli kişilik sınıfta, yabancı bir ülkeden gelen tek kız öğrencidir.

    Ülkesinden çok uzakta da olsa tek başına kaldığı yurdunda aynı yıldızların altındadır.

    *

    Matematik eğitimi aldıktan sonra Paris’e gider ve fizik eğitimine başlar.

    Yine yıldızlarla birliktedir.

    Staj yaptığı Paris rasathanesindeki teleskoptan bakmaktadır.

    Matematik ve fiziği birleştirip astronomiyi seçen Nüzhet Gündoğan, kalması yolunda yapılan teklifleri reddeder ve Cumhuriyet’in eğitim almak üzere yurtdışına gönderdiği arkadaşları gibi ülkesinin güzel yarınları için sorumluluk alarak Türkiye’ye geri döner.

    *

    1934 yılında İstanbul Üniversitesi’nde kurulan astronomi bölümüne doçent olarak atanır.

    Fen Fakültesi’nin tarihine 1 numaralı doktora tezi olarak geçer Nüzhet Gündoğan.

    1958 yılında astronomi kürsüsünün başına geçer ve Cumhuriyetimizin ilk kadın dekanı olur.

    Yatağının penceresinden gökyüzüne bakarak yalnızlığını gideren Nüzhet, ülkesine döndüğünde o yıldızları yeryüzüne indirecek ve yetiştirdiği öğrencilerini birer bilim insanına dönüştürerek zamanın ötesine ışık tutacaktır.

    Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet’e ışık olan o güzel yüreklere gökyüzündeki yıldızlar kadar sevgi ve minnet duygusuyla...

    Cumhuriyetimizin 98’inci yılı kutlu olsun...

    *

    Bu hikâyeyi, dün Sunay Akın’ın Instagram sayfasından aldım.

    Cumhuriyet’i anmak amacıyla, Petrol Ofisi için hazırladığı bir çizgi filmin metni bu...

    Çok hoşuma gitti...

    Cumhuriyet’in ruhunu çok güzel anlatan bir hikâye bu...

    Nermin Abadan Unat hocamın da hikâyesi...

    Aziz Sancar hocamızın da hikâyesi...

    Süleyman Demirellerin, Bülent Ecevitlerin, Turgut Özalların, Tayyip Erdoğanların da hikâyesi...

    O Cumhuriyet’tir bu halkın yoksul kız ve erkek çocuklarını, köylerinden, yoksul mahallelerinden, kasabalarından alıp Nobel ödüllerine, bilim insanlarına, başarılı iş insanlarına, sanatçılara, sporculara, başbakanlıklara, cumhurbaşkanlıklarına götürmüştür...

    HER 29 EKİM’DE CUMHURİYETİM İÇİN OKUDUĞUM MİNNET ANDI

    Büyük Atatürk;

    Sen ve arkadaşlarının kurduğu bu büyük Cumhuriyet,

    Beni İzmir’in Kahramanlar Mahallesi’nde matbaa işçisi Bulgaristan göçmeni bir baba ve evladını bir annenin evinden alıp...

    - İzmir’de Gazi İlkokulu’nda, kendisi de bir Cumhuriyet kadını olan rahmetli öğretmenim Hatice Birkan’ın şefkati ellerinde, parasız okuttuğun...

    - Yine İzmir’de Namık Kemal Lisesi’nde, her biri Cumhuriyet hayranı başarılı öğretmenlerin elinde yine parasız okuttuğun...

    - Ankara’da, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Basın ve Yayın Yüksek Okulu’nda, Nermin Abadan Unat, Bahri Savcı, Mümtaz Soysal, Muammer Aksoy, Fahir Armaoğlu, Balent Daver, Ahmet Taner Kışlalı, Ünsal Oskay, İlhan Usmanbaş gibi büyük hocaların verdiği derslerle, yine parasız eğittiğin...

    - Ülkenin bütün evlatlarına açık tarafsız bir sınavla bana burs verip Fransa’da doktora yapmama imkân sağladığın...

    - Dönüşte üniversitenin kapılarını açıp doçent olmamı sağladığın...

    - Bütün bunlarla ülkemin en büyük gazetesinin başına geçmeme götüren bütün yolları eşitçi ve adil bir devletin imkânları ile açtığın için...

    Minnettarım...

    CUMHURİYET COŞKUSU SANKİ 100’ÜNCÜ YIL İÇİN ‘SPRİNT’E KALKTI

    - Dünyada başka hiçbir ülke, Cumhuriyetinin kuruluşunu bu kadar içten, bu kadar coşkuyla kutlamıyor.

    - Dünyanın hiçbir bir ülkesi, kuruluş hikâyesini bu kadar güçlü anlatamıyor...

    - Dünyanın hiçbir milleti, Cumhuriyetinin kurucu babasını bu kadar büyük ve içten gelen bir sevgi ile anmaya, minnetini ifade etmeye devam etmiyor...

    Hiç düşündünüz mü neden?

    Çünkü bu öyle bir kuruluş hikâyesi ki...

    Hepimizin hikâyesi haline gelmiş.

    Cumhuriyetimiz 2 yıl sonra dalya demeye hazırlanıyor...

    Farkında mısınız; içimizdeki coşku 100’üncü yıla doğru ‘sprint’e kalktı...

    Devletin en büyük bayramıydı, milletin en büyük bayramı haline geldi...

    HAYATIM BOYUNCA EN SEVDİĞİM HALAY BUYDU

    Bu fotoğrafı dün T24 internet sitesinde gördüm.

    Adı Muteber Engindeniz...

    Cumhuriyet’in ilan edildiği 1923 yılında 19 yaşındaymış. Bugün 117 yaşında. Yüksekovalı bir kadın...

    “Cumhuriyet ilan edildiğinde çok mutlu olduk, günlerce halay çektik” diyor...

    Önceki hafta Diyarbakır’ı ışıl ışıl görünce keyiflendim, bir halay çektim.

    Başıma gelmedik kalmadı...

    Muteber Engindeniz’in bu sözleri bana o kadar iyi geldi ki... Arkadaşlar...

    Halay çekmek güzel bir şeydir...

    Mutluluğu, birlik ve beraberliği, dayanışmayı anlatır halay...

    Bugün 29 Ekim...

    Yine halay çekme günüdür...

    FARKINDA MISINIZ, BU AŞAĞILIK YARATIK ARTIK BİZİM KAPIMIZI DA TEKMELİYOR

    Denizli'deki cinayeti, Pamukkale Şarapçılık’ın pazarlamasından sorumlu Selda Tokat’ın Instagram hesabından öğrendim.

    “Yeğenimi kaybettik... Yazacak gücüm yok” demiş...

    *

    Bir an düşündüm...

    Kadın cinayetleri ilk defa bu kadar yakınıma gelmişti...

    İlk defa tanıdığım bir insanın yakını öldürülmüştü...

    Pamukkale şaraplarını üreten Tokat ailesinin kızıydı...

    Denizli’nin Güney platosundaki üzüm bağlarının havasını gökyüzü gibi içine çeke çeke büyüyen özgür bir kızdı...

    Pırıl pırıl bir ailede büyümüştü...

    Vicdansız bir magandanın vahşeti onu da buldu...

    *

    O zihniyet, artık Türkiye’nin her köşesinde vuruyor kadınlarımızı...

    Hepimizin kapısına dayandı artık bu vahşet...

    Kimse kalkıp “Benim kızımın başına böyle bir şey gelmez” demesin...

    Geliyor...

    Geldi işte...

    *

    Kapımıza dayanmış bir seri katille karşı karşıyayız...

    Seri katile dönüşmüş bir erkek zihniyeti kapımızı tekmeliyor...

    Bunu önleyemezsek bu matem hepimizin evlerine kadar gelecek...

    YENİ MÜZİK
    İKİ SEVDİĞİM GRUP BİR ARAYA GELİNCE MÜTHİŞ BİR ŞARKI ÇIKMIŞ

    - Bir tarafta ‘The Weeknd’...

    Son 5 yılın Big Bang’i...

    Her şarkısı olay...

    Öteki tarafta “Swedish House Mafia”

    İsveçli bir house müzik grubu...

    ABBA’dan sonraki en iyilerden biri...

    Bir araya gelmişler ve bir şarkı yapmışlar.

    “Mouth To A Flame...”

    Geçen haftanın yeni şarkılarının en iyilerinden biri olmuş.

    NETREBKO’DAN GÜZEL BİR MADAM BUTTERFLY YORUMU

    Puccini: “Madame Butterfly: SC 74: Un bel di vedremo”, Anna Netrebko: “Orchestra Del Teatro Alla Scala”, Milano: Riccardo Chailly...

    Netrebko yine çıkışta...

    Onun yeteneği, Deutsche Grammophon’un titizliği ile birleşince çok güzel bir yorum ortaya çıkmış.

    Tabii Scala Orkestrası da yorumun hakkını vermiş.

    PANDEMİ SIRASINDAKİ EN İYİ YONCA LODİ ŞARKISI

    Yonca Lodi: “Sızı”

    Şarkının akustik versiyonu bana göre geçen haftanın en iyi Türkçe şarkısı.

    TARZ DEĞİŞİNCE GÜZEL BİR ŞARKI ORTAYA ÇIKMIŞ

    İsmail Özkan: “Kıyım”

    İsmail Özkan’ı, TRT’deki müzik programlarından izliyorum.

    Türk sanat müziğinin klasik çizgisini iyi bilen, o kulvardaki şarkıları tanıtan programlar bunlar.

    Kendi tarzı da buna yakın.

    2016’da çıkardığı “Satılacak Adam mıydım” şarkısıyla arabesk tarzında bir çıkış yapmıştı.

    Bu hafta çıkardığı yeni şarkısı “Kıyım” ile, tarzını modernleştirmiş...

    Şarkıya gitarı sokmuş. Müzik altyapısı da öyle... Tarzı arabeskten uzaklaşmış. Sonuçta çok güzel bir şarkı ortaya çıkmış.

    Yazının devamı...