• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Opera tarihi üzerine

    Bir zamanlar Devlet Opera ve Balesi’nde seyredilen operaların küçük kitaplar halinde librettoları da yayımlanırdı. Türkçe çevirilerini okurduk.

    Radyolarda, televizyonlarda klasikleşmiş deyişle izahlı müzik programlarının olmayışı, seyircinin bilgilenme isteğini ihmal ediyor.

    Özellikle kültüre ağırlık veren kanallarda konserler ve opera temsilleri için açıklamalar yapılmasını öneriyorum.

    Gene de operaya dair satılmakta olan iki kitabı anımsatayım:

    - Opera Tarihi Cevat Memduh Altar

    Dört ciltlik bir eser olan Opera Tarihi, opera sanatının eski Mısır ve Yunan uygarlıklarıyla Ortaçağ Avrupası’ndaki ilk izlerinden başlayarak Rönesans’la birlikte operaya başlangıç olan müzik hareketlerini inceledikten sonra, 16. yüzyılın ikinci yarısında İtalya’da başlayan gerçek operanın 20. yüzyıl sonlarına kadar geçen 450 yıllık gelişimini aktarmaktadır. Eserin bu cildi, operanın uzak geçmişteki ilkel izlerinden başlayan gelişimini 19. yüzyıldaki Wagner dönemine kadar incelerken, her dönemin dünya çapında ün yapmış bestecilerini ve belli başlı eserlerini de içermektedir.

    Cevat Memduh Altar’ı tanıdım, onun kültür/müzik hayatımızdaki yerini öğrenmek isteyenler, oğlu Ahmet Altar’ın ‘Sanatın Işığında 78 Yıl’ kitabını okuyabilirler. Benim de o kitaba bir giriş yazımı koydular.

    - 100 Opera Faruk Yener

    ÖNSÖZ’den bir bölüm:

    “Şu anda elinizde bulunan bu kitap daima iyi ve güzeli seven Türk aydınının, Türk dinleyicisinin, daha doğrusu Türk milletinin opera sanatına karşı gösterdiği yakın ilginin eseridir. Memleketimizin en büyük şehrinin radyosunda iki yıl müddetle tertip ve takdim ettiğim ‘opera’ programları da yine aynı ilginin etkisiyle devam etmişti. ‘Ünlü Operalar’, Batı’daki örneklerinin uzun zaman incelenmesi, opera metinlerinden çoğunun özetlenmesi, müzik alanındaki çeşitli ansiklopedi ve kaynakların, opera programlarının elenmesi neticesinde meydana geldi.

    Eserlerin seçiminde Türk ve Batı operalarının repertuvarı, dünya radyolarının programları göz önünde tutuldu. Bu durum her operaya verilen yerin genişliğinde de gözetildi. Modern Türk operalarından Devlet Operamıza, sahneye konmuş olanlar kitapta yer aldılar. ‘100 Opera’yı hazırlarken amacım ‘en iyisi’ni vermekti. Gerek ‘Ünlü Operalar’da yer almış olanları yeniden denetlerken, gerek son defa katılan altı eseri seçerken çok düşündüm, çok araştırdım, çok danıştım.”

    Dostumuz olan Faruk Yener, Batı müziğinin, özellikle operaların tanınması, sevilmesi için yazılarıyla da önemli çabalarda bulundu.

    DİSKOTEĞİMDEN

    TRT Türk Sanat Müziği’nin ‘Solo Albümler Serisi’nden.

    Seslendirilen besteler:

    ÇAMLARDA AKORDEON SESİ YANKILANIRDI

    YAZLIKLARDA, partilerde özellikle Türkçe tangoların söylendiği yerlerde akordeon çalınan bir enstrümandı. Adalar’da onu dinlemişliğim çok olmuştur.

    Happy Accordion Sound Sensation, bu tür bir CD.

    Şarkı Listesi

      DEĞİŞİK bir pazar günü listesi yaptım.

     

    Yazının devamı...

    ‘Geyikler, Annem ve Almanya’ 40 yaşında

    Öykü yazarı Nursel Duruel’in ‘Geyikler, Annem ve Almanya’ kitabı
    40 yaşına bastı. Henüz dosya aşamasındayken Akademi Kitabevi Öykü Ödülü’nü almıştı. 1982’de yayımlandıktan sonraysa bir büyük ödüle, ‘Sait Faik Hikâye Armağanı’na değer görülmüştü.
    ‘Yazılı Kaya’daki Burgaç’ öyküsüyle de ‘Yunus Nadi Yayınlanmamış Öykü Ödülü’nü kazandı. İyi bir yazar olmasının yanı sıra Türk edebiyatının takipçisidir. Çeşitli jürilerde birlikte çalıştım, bu yanına da değinmek gerekiyor. Getirdiği yeni duyarlıklar, şiirsel tatlar ve inceliklerle dolu anlatımıyla bilinen Nursel Duruel’in ‘Geyikler, Annem ve Almanya’ kitabı 40’ıncı yılında özel bir baskıyla okurunu
    selamlıyor.
    İçindekiler:
    * Geyikler, Annem ve
    Almanya
    * 03 Nöbeti Ölüm Aralarında Kaldı
    * Fırıncı Şükriye
    * Zaman Aralığında
    * Nereye
    * ‘Minareden At Beni İn Aşağı Tut Beni’
    * Yineleme



    Eleştirmen Füsun Akatlı, Duruel için “Öykücülüğümüzün sessiz ve derinden kaynayan, ama bir o kadar da güçlü ve sağlam akan bir ırmağı sayıyorum bu yazarı. Titiz, ince eleyip sık dokuyan, ayrıntılara yaşarlık kazandıran bir öykücü ile karşı karşıyayız” demişti.
    ‘Geyikler, Annem ve Almanya’ya ilgi hiç eksilmeden sürdü. Kitaba adını veren öykü 1987’de Tuncer Baytok yönetmenliğinde TRT için filme çekildi. Aynı öykü 2005’te de İmge Öyküler dergisinin yazarlar arasında düzenlediği ‘1980’den günümüze en beğenilen on öykü’ soruşturmasında ilk sırayı aldı. Bu sonuç yazarın kendisinden sonra gelen kuşaklar üstündeki etkisini gösteriyordu. Gerçekten de getirdiği yeni duyarlıklar, şiirsel tatlar ve inceliklerle dolu anlatımıyla bilinen Nursel Duruel sanatsal gücünü kitabı her okuyuşumuzda duyurur.
    Yazar Zeyyat Selimoğlu, Milliyet Sanat’ın Eylül 1979 sayısında şöyle yazmıştı kitap için: “Türk Dili dergisinin eylül sayısında -adını yanlış hatırlamıyorsam- ‘Geyikler, Annem ve Almanya’ başlıklı bir öykü okudum. Genç bir yazarın, Nursel Duruel adlı bir kardeşimizin öyküsü yüreğinize sular serpiyor bu tazelik kokan öyküyü okurken.”
    İyi bir öykücünün yapıtlarını yeniden okumanızı salık veririm. Nice yıllara.

     

    Yazının devamı...

    Giyim kuşamın kartpostallardan tarihi

    “Yeme-içme ve barınma ile birlikte örtünme, insanın üç temel ihtiyacından biridir.

    Elyaftan başlayarak iplik, kumaş, boya, baskı ve apre işlemlerini bünyesinde toplayan tekstil sanayisi, giyim ve giyim dışı mamul ürünler için ihtiyaç duyulan kumaşı üretir. Her ne kadar mamul ürünleri ortaya çıkaran konfeksiyon başlı başına bir sanayi dalı olsa da tekstil üretim zincirinin son halkasıdır.

    İlk insanların sadece soğuğa karşı bir tedbir olarak düşündükleri giyim zaman içinde süslenme, sosyal statü, rahatlık, kültür ve din olgularıyla farklılaşmalar sergileyerek gelişmiştir.

    Yirmi yıl boyunca yurtiçi ve yurtdışı müzayedelerden toplanan kartpostallarla hazırlanan bu kitap, Türk tekstil sektörünü kartpostallar üzerinden ve bir koleksiyoncu gözüyle anlatmaktadır.”

    Kartpostal, genç kuşağın şimdilerde kullanmadığı bir iletişim aracı.

    Ana başlıklar:

    Osmanlı Dönemi

    Giyim

    Giyim Dışı Tekstil

    Hammadde

    El Üretimi

    Makineleşme

    Halıcılık

    İç Pazar

    İhracat

    Mağazalar

    Erken Cumhuriyet Dönemi

    Kıyafetlerde Değişim ve Batılılaşma

    Resmi Bayramlar ve Kıyafetler

    Eğitim ve Araştırma

    Hammadde

    Sanayileşme

    Halıcılık

    (İş Bankası Kültür Yayınları)

    FESTİVAL BUGÜN BİTİYOR

    21 yıldır gerçekleştirilen Afyonkarahisar Klasik Müzik Festivali bugün bitiyor. 11 Mayıs’ta başlayan festivalin Sanat Yönetmeni Hüseyin Başkadem.

    Festivale kimler katıldı:

    Nadir Ede

    Metin Celal

    Artun Ünsal

    Kandemir Basmacıoğlu

    Fethi İzan

    Prah String Quartet

    Bülent Özgören

    Ferit Yantur

    Mehmet Ömür

    Haydar Ergülen

    Engin Akın

    Şehrin birçok salonunda ve farklı mekânlarda konserler verildi, konuşmalar yapıldı, fotoğraf sergileri açıldı.

    Üç büyük kentin dışında düzenlenen etkinlikleri, festivalleri desteklemek gerekir.

    Bu açıdan da oranın valisine, belediye başkanına katkılarından dolayı teşekkür ediyorum.

    TÜRK OPERASINA ADANMIŞ BİR ÖMÜR SUAT ARIKAN

    ANDANTE’nin yeni sayısında Suat Arıkan’la İsmail Hakkı Aksu’nun bir söyleşisi var.

    Arıkan bu söyleşide çocukluk dönemini, konservatuvar yıllarını, ona emek veren hocalarını anlatıyor.

    İstanbul’da sahne yaşamı nasıl başladı, neler yaşandı:

    “Yıl 1981, 24 yaşında genç bir solist adayı olarak AKM’nin içine ürkek adımlarla girdim. Müdür Mustafa İktu idi. Onu görünce rahatlamıştım. Piyanonun başına oturarak bana, ‘Ne biliyorsun?’ diye sordu. Ben de büyük bir özgüvenle, ‘Bas aryalarının hemen hemen hepsini bilirim’ dedim. ‘O halde gir bakalım, çalıyorum’ dedi ve Bellini’nin La Sonnambula adlı operasındaki kavatinayı çalmaya başladı. Ben henüz söylemeye başlamıştım ki birden durdum ve ‘Bu doğru ton değil’ dedim. Bunun üzerine Mustafa İktu durarak bana, ‘Aferin! Yarım ton tiz çalıyordum!’ dedi.

    Hem sesimi beğenmiş hem zengin repertuvarımı ve müzik bilgimi denemişti. O an Mustafa İktu’dan geçer not aldım ve stajyer solist olarak göreve başladım.

    Bana doğrudan genel prova verdiler.

    41 yıllık kariyerimde, yurtdışında ve içinde olmak üzere birçok orkestra şefi ve rejisörle çalıştım.

    Çalıştığım orkestra şefleri içinde ilk aklıma gelenler Annovazzi, Ziino, Sasson, Angelov, Palumbo, Pirolli, rejisör olarak da Kara, de Tomasi, del Monaco’dur.

    Resim tutkumu müzikten daha önce keşfettim.

    41 yılda prova ve temsillerde sayısız anılar biriktirdim.

    Sahneye, olmayacak bir anda çıkan kediler... Sahneye çıkması gerekirken kuliste uyuyakalan solistler. Kavga sahnesinde kaza eseri gerçekten yaralananlar...”

    (Andante Müzik Dergisi)

    Yazının devamı...

    Bohem bir melek: Cahide

    Cahide Sonku’nun şaşırtıcı, görkemli dünyasını ustaca yansıtmıştı.

    ‘Beklenen Şarkı’dan bazı görüntüler hâlâ belleğimde, saz heyetini bile anımsıyorum.

    Masamda nicedir yazılmayı bekleyen Eyüphan Erkul’un ‘Cahide’ kitabın okumaya başladım.

    Alt başlığı şöyle: ‘Melekler Yeryüzünde Yaşayamaz’

    Editörden başlıklı yazının imzası İclal Aydın:

    “Sevgili Eyüphan Erkul birkaç yıl önce Cahide Sonku üzerine yazdığı bir senaryonun ilk taslağını göndermişti. Okurken ‘Keşke bu bir roman olsa’ demiştim içimden. Sonra bir cüret, bu fikrimi sevgili Eyüphan’a ilettim. Ne şans, o da fikre sıcak baktı.

    Sinemamızın ilk büyük yıldızı Cahide Sonku çocukken hayal meyal hatırladığım bir ibret hikâyesinin başköşesiydi benim için. Uzak ya da yakın çevremde birinin hal ve gidişatından endişe duyulduğunda, ‘Ne oldum değil ne olacağım demeli. Altın tabakta yemek yiyordu Cahide Sonku, bak ne oldu?’ diye başlardı konuşmalar. Biraz daha büyüdüğümde babamın biriktirdiği çok eski mecmualardan birinde onunlu yapılmış bir röportaj ya da onun hakkında yazılmış bir yazı okumuştum.

    Velhasıl Cahide Sonku’nun hayatına ne kadar hâkim olsam da Eyüphan Erkul’un yazdıklarını sanki ilk kez öğreniyormuşum gibi büyük bir ilgiyle okudum. Sonra kızım da dahil 2000 sonrası doğanların, hatta geçen yüzyılın son on yılında dünyaya gelenlerin hiç bilmediği o görkemli yılları, tanımadıkları o şahane isimleri onlara tanıtmak, unutmamak, unutturmamak gerek diye düşündüm. Kızıma Cahide ile ilgili birkaç şey anlattığımda, ‘Ben bu kitabı okurum anne, hadi hemen çıksın’ dedi. Açıkçası daha da heveslendim.”

    Cahide Sonku’dan:

    “Dudaklarımın arasında kül yığınına dönüşmekte olan şu cıgara var ya; benim hayatım o. Yanmış. Tükenmek üzere. Her şey bitmeden... Sonra düşünüyorum. Her şey ne zaman bitecek diye bir soru takılıyor kafama... Dudaklarımın arasındaki şu cıgara ne zaman sadece bir kül yığını olacak? Bilemiyorum.

    Ama bildiğim bir şey var. Zaman geçtikçe, dostlar, hatıralar, birer birer yok oldukça, bu hayatın yükü bana daha da ağır geliyor... Eziliyorum... Usanıyorum... Bıkıyorum. Yaşamaktan bıkıyorum.”

    Eyüphan Erkul, doğumundan başlayarak yaşamının öyküsünü belgelerle yazmış:

    “Hiç kuşkusuz, Türk sinemasının tek büyük oyuncusu Cahide Sonku’ydu. Ne ondan önce ne de ondan sonra hiç kimse onun mertebesine ulaşamadı. Hiç kimse onun kadar tanınmadı, onun kadar sevilmedi, onun kadar arzulanmadı. Ama onca sevgi selinin ortasında hep köksüz yaşadı Cahide.

    Babasıyla suskunluk nöbetleri tutan Hayriye de hep ah çekerdi zaten. Cahide, annesinin ah çekmesine dayanamaz, gelip onun boynuna sarılır, babaannesinden öğrendiği gibi, ‘Bu da geçer yahu!’ diye onu teskin ederdi. Hayriye, bu lafı minik kızından duyunca komik bulur ve hemen gülümsemeye başlardı. Kısa bir süre de olsa içi rahatlar, kızına sarılır, kokusunu içine çekerdi.

    Küçük Cahide için dünya bir yana, annesi bir yanaydı...”

    Kitabın başında Yaşar Kemal’den bir alıntı:

    “Şu dünyada her bir yaratığın tutunacak bir dalı var, insanın yok. Şu dünyada yalnız olan kimsesiz, çaresiz olan yalnız be yalnız insandır. Herkesin, her şeyin yaşaması, ölümsüzlüğü var, insanın yok. Ağaç, kuş, otlar, böcekler, yılanlar çıyanlar, hiçbirisi yok olmuyor. Ama insan yok oluyor. Çünkü insan kendinde başlayıp kendinde bitiyor.”

    Kitabın bölümleri:

    Birinci Fasıl: Cahide

    İkinci Fasıl: Talat

    Üçüncü Fasıl: Parseh

    Dördüncü Fasıl: İhsan

    Beşinci Fasıl: Cahit

    Altıncı Fasıl: Bohem Bir Melek

    ( Artemis Yayınları )

    BİR HANIMEFENDİNİN ARDINDAN

    SÖZLÜKTEKİ bazı kelimelerin karşısına çağrıştırdığı adları sıralarım. Görgülü ve gusto sahibi kelimelerinin karşısına Belma Simavi adını koyarım her zaman.

    Nezaketi, ağırlamayı abartmadan gerçekleştiren nadir insanlardan biridir.

    Serveti, iktidarı hissettirerek sunan insanlar beni rahatsız eder. İkisini de hazmetmiş kişilerin liste başı Belma Simavi’dir.

    Güneşli’de yapılan eski Hürriyet binasının inşaatı sırasında yakınında bulundum. Bir binanın, bir salonun estetize edilmesini sağlayışına gıptayla bakardım.

    Çalışanların da dostluklarını, motivasyonlarını arttırmak için sık sık buluşmalar düzenlerdi. Yılbaşı gecelerinde çalışanlara günlük telaşı, gerilimi unutturacak en iyi ortamı yaratırdı. Bir başka atmosferi yaşardık gittiğimizde Ayazpaşa’daki evinde.

    Bugün de Hürriyet binasında bulunan tabloların seçiminde onun rolü büyüktür.

    Osman Hamdi’yi evinde misafir eden biri elbette resim dünyasına yabancı değildi. Birçok atölyeyi beraber dolaştık, binanın mimarisine uyum konusunda doğru değerlendirmeler yaptı. Zaten birçok ressamı da tanıyordu.

    Misafir ağırlamanın sanat olduğunu birçok kişi ondan öğrenmiştir. Bir kere sizi ağırladı mı, sofraya getirilen yemeklerden sevilen müziğe kadar mükemmeliyete şaşardınız.

    Domuz Adası için geniş bir listeden seçtiği CD’ler onun müzik konusundaki duyarlığının da göstergesiydi.

    Gazetenin 1 Mayıs kuruluş toplantıları ile Sedat Simavi Ödülleri törenlerini benim gibi anımsayanlar, onun çalışanlarla, kültür dünyası ile ilişkilerinin abartmasız görkemini hatırlayacaklardır.

    Hürriyet’in kurucusu Sedat Simavi’nin mektuplarından karikatürlerine kadar pek çok malzemeyi topladı, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne verdi.

    Kutlama günlerinde bir ayrıcalık söz konusu değildi, kutlamanın getirdiği eşitlik sezilirdi, katılanların da hoşuna giderdi.

    Birçok anımın içinde onun eşsiz, unutulmaz yeri vardır.

    Birlikte çalıştığım, desteğini her zaman hissettiğim Sedat Simavi’ye, hepsini tanıdığım torunlarına ve diğer aile üyelerine başsağlığı diliyorum.

    Belma Simavi, belleğimde silinmeyecek bir yer bıraktı.

    Nurlar içinde yatsın.

    YUNUS EMRE

    EDİTÖRLÜĞÜNÜ Ahmet Yaşar Ocak’ın yaptığı ‘Yunus Emre’ kitabı birçok yazarın Yunus Emre üzerine incelemeleri içeriyor.

    Kitabın başında Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un Önsöz’ü yer alıyor:

    “Asırlardır sözüyle, nefesiyle Anadolu’yu harmanlayan Yunus Emre bu toprakları yoğurmaya devam ediyor. Tarihin içinde hapsolmayan, ışığı ve aşkı tüm çağları aydınlatan o sese kulak vermeye hâlâ ihtiyacımız olduğu için ilk baskısını 2012 yılında yayımladığımız bu kıymetli eseri okuyucularımızla yeniden buluşturmanın mutluluğunu yaşarken, eserin hazırlanmasında emeği geçenleri kutluyorum.”

    Editörün notu:

    “Bu kitap, Yunus’un bu belirtilen yanlarını değişik açılardan vurgulamaya çalışan makalelerden oluşmaktadır. Şüphesiz ki bu makalelerde ileri sürülen görüş ve yorumlar yazarlarına aittir ve onları bağlar. Dolayısıyla okuyucu bunlara katılır veya katılmayabilir. Bu makaleler Yunus’un nasıl bir dönemin insanı olduğunu, nasıl bir siyasi, toplumsal ve beşeri ortamda hayatını geçirdiğini, nasıl bir kültürel çevrede, nasıl bir tasavvuf ortamına mensup bulunduğunu, düşüncelerini ve inanç dünyasını ele almaya çalışıyor.”

    Yazı sıralaması:

    Sufi ve Çevre: Yunus Emre Anadolu’sunda Siyasal ve Toplumsal Ortam / Tuncer BAYKARA

    Yunus Emre’nin Anadolu’sunda Kültürel ve Entelektüel Hayat / Ahmet KARTAL

    Eski Anadolu Türkçesi ve Yunus Emre Şiirlerinin Dili Üzerine / Semih TEZCAN

    Yunus Emre’nin Adı / Semih TEZCAN

    Üç Yunus: Yunus Emre-Âşık Yunus-Bizim Yunus / Turan ALPTEKİN

    Yunus Emre: 13-14. Yüzyıllar Arasında ‘Bir Garip Derviş-i Kalender-reviş’ Yahut Önce Kendi Zaman ve Zemininin İnsanı / Ahmet Yaşar OCAK

    Yunus Emre’nin Şeyhi Tapduk Emre / Haşim ŞAHİN

    Yunus Emre Divanı ve Risaletü’n-Nushiyye’si / Turan ALPTEKiN

    Yunus Emre’nin Tasavvufı Kavramlar Dünyası / Mustafa KARA

    İslam Tasavvuf Düşüncesinde Yunus Emre’nin Yeri / Ahmet T. KARAMUSTAFA

    Alevi ve Bektaşi Edebiyatında Yunus Emre / Turan ALPTEKiN

    Yunus Emre, Türk Folkloru ve Halk Edebiyatı / İlhan BAŞGÖZ

    Halk Kültüründe Yunus Emre / M. Sabri KOZ

    ‘Her Dem Yeni Dirlikte’ Cumhuriyet Sonrası Yunus Emre Yorumları / Beşir AYVAZOĞLU

    Yunus Emre’de Çoğulluk, Tolerans ve İnsancılık İdesi / Onur Bilge KULA

    Güntülü / İskender PALA

    (Kültür ve Turizm Bakanlığı)

    Yazının devamı...

    Halet Çambel’in kayıp Âşık Veysel bantları bulundu

    Kitapta 24 yazarın yazıları var. Anılar, yeni biyografik belgeler, ilk defa gün yüzüne çıkan arşiv dokümanları, notalar, fotoğraflar, diskografik bilgilerin olduğu özgün bir çalışma...

    Kitapta, ilk kez yayınlanan bilgiler ve belgeler çoğunlukta. Ama Süleyman Şenel imzasını taşıyan: ‘Âşık Veysel’in Sahibi Meçhul Ses Hazinesi ve Bir Albümün Oluşum Hikâyesi: Bana da Banaz’da Pir Sultan Derler’ başlığı ile, sevgili dostum Hasan Saltık’a ithaf edilen yazı, beni ayrıca çok mutlu etti.

    Bu yazısında Şenel, 2018 yılında Kalan’dan yayınlanan ‘Bana da Banaz’da Pir Sultan Derler’ albümünde yer alan ses kayıtlarının, Prof. Dr. Halet Çambel’in kayıp bantlarının önemli bir kısmı olduğunu anlatıyor ve bu konudaki keşfini nasıl yaptığını kaleme getiriyor... Kısacası, bugüne kadar kayıp olduğu bilinen Prof. Dr. Halet Çambel’in Âşık Veysel kayıtlarının tamamının bulunduğunu okuyucusuna müjdeliyor.

    Arkeolog Prof. Dr. Halet Çambel, Âşık Veysel ile Adana/Kadirli’de, Karatepe-Aslantaş kazıları sürerken, 26 Mart 1961 tarihinde görüşmüş. Mimar, gazeteci ve şair olan eşi Nail V. Çakırhan ile birlikte Âşık Veysel’den 40’ı aşkın türkü ve eski usta âşıkların deyişlerini kaydetmiş. Âşık Veysel, bantlara kendi şiirlerinden 12 tanesini de kendi sesi ile okumuş ve fıkralar da anlatmış.

    Prof. Dr. Halet Çambel’in sadece Âşık Veysel’den değil, Ruhi Su, Sabahattin Eyüboğlu gibi dostlarından da ses kayıtları yaptığı biliniyor. Halet Hanım’ın diğer kayıp bantları da bulunduğunda yayınlanacak.

    Fikret Otyam’ın Anadolu’da yaptığı gezi kayıtlarının da bunların arasında bulunduğu sanılıyor.

    Ekrem İmamoğlu’nun Sunuş’undan sonra Süleyman Şenel’in ‘Nevruz Çiçeği Veysel’ başlıklı Giriş yazısı var:

    “21 Mart 1973 günü, çok sevdiği Sivas’ın Şarkışla’sına bağlı Sivrialan köyünde sadık yârine sırlanan Âşık Veysel (Şatıroğlu) gibi nice halk sanatkârı da doğup büyüdüğü toprakların, kadim çağlarından evrilen kültür varlığını güçlü hafızlarıyla nesilden nesle aktarır...

    Taşıyan ve üreten sanatkârların dilinden, kaleminden, sazından süzülenler; kültür sanat yaşamımızı ve toplum belleğimizi cömertçe besler ve toplumumuzun birlik, dirlik gıdası olur.

    Âşık Veysel!

    Doğup büyüdüğü toprakların sözlü varlığını geleceğe taşıyan güçlü bir hafıza!”

    Kitabın içerik sıralaması:

    - Birinci Bölüm

    Uzun İnce Bir Yolculuk

    Biyografi, Yetiştiği Çevre

    Âşık Veysel ile Veysel’i Tanımak / Doğan Kaya

    Âşık Veysel’in Yaşamını Etkileyen Olaylar ve Halk Sanatları / Necdet Kurt

    Uzun İnce Bir Yol / Kutlu Özen

    - İkinci Bölüm

    Akılda Kalan, Gönülden Gelen

    Veysel Kaymak, Gülağ Öz, Hüseyin Cılga

    - Üçüncü Bölüm

    İzini Sürenler

    Hayrettin İvgin, Nail Tan, Kadir Pürlü

    - Dördüncü Bölüm

    Veysel Sanatında Musiki

    Sadi Yaver Ataman, Süleyman Şenel, Celal Volkan Kaya, Eray Cömert, İhsan Öztürk

    - Beşinci Bölüm

    Veysel Sanatının Ses Hazinesi

    Kubilay Dökmetaş, Süleyman Şenel, Eray Cömert

    - Altıncı Bölüm

    Bilemedin Beni Beni

    Ahmet Özdemir, Sait Eğrilmez, Caner Işık, Belma Oğul, Serhat Sabri Yılmaz, Zeynel Günbek (Zeyn’el)

    - Yedinci Bölüm

    Popüler Veysel

    Salahaddin Bekki, Şeyma Ersoy Çak, Sait Eğrilmez, Eren Eryol

    UNESCO vefatının 50. yıldönümünde 2023 yılını Âşık Veysel’i anma yılı olarak belirledi.

    Âşık Veysel için önemli bir toplam.

    (İBB Yayınları)

    DİSKOTEĞİMDEN SEÇMELER PLACIDO DOMINGO’DAN ARYALAR

    Arias Placido Domingo

    * Hector Berlioz (1803 – 1809) Beatris et Benedict

    * Jules Massenet (1842 - 1913) Werther

    * Georges Bizet (1838 – 1875) Le pecheurs de Perles

    * Camille Saint – Saens Samson et Dalila

    DG

    Piyanist Helene Grimaud ve Çellist Sol Gabette

    * Robert Schumann

    * Johannes Brahms

    * Claudi Debussy

    * Dmitri Shostakovich

    DG 

    Yazının devamı...

    Doğu ile Batı’nın uyumlu buluşması

    Bizde Doğu ve Batı, kültür tarihimizin her alanında birlikte değerlendirilir. Çoğu zaman da ikisi arasına aşılamayacak setler konur. İkisinden birinin taraftarı olmak zorunda bırakılırız. Oysa insanlık tarihinde kıtaların, zaman dilimlerinin birçoğunda etkileşim kavramı öne çıkar.
    Türkiye nerededir, bütünü görmeden anlamak mümkün değildir. Önce tarih içinde kavramların gelişimini, tarihini öğreneceğiz, sonra da doğru bir karara varacağız. Müzikolog ve yazar Gülper Refiğ’in yeni kitabı ‘Ruh Doğu’dur Beden Batı’ bu açıdan bildiklerimizi ve inançlarımızı gözden geçirmemizi ve tartışmamızı sağlıyor.
    Özellikle genç kuşak bazı unutkanlıklar, ihmaller yüzünden bugünü anlamakta zorlanıyor, çünkü bir platforma oturtamıyorlar meseleyi. Bu kitap özellikle onlara yardımcı olacak, sunulan zengin malzeme içinden seçim yapabilecekler. Kitapları okuyacak, müzikleri dinleyecekler.






    Kitaptan kimi bazı bölümler seçtim. Okurken not alın, üzerine düşüncelerinizi yazın, yararını göreceksiniz.
    “Ruh Doğu’dur Beden Batı” sözü Fransız düşünür/yazar Michel Chevalier’ye aittir. Toplumların ruhunu oluşturan kültürel olguların en başında kuşkusuz inançları ve buna bağlı gelenekleri vardır. Bu kitapta özel olarak dört büyük bestecinin Wolfgang Amadeus Mozart, Richard Wagner, Philip Glass ve Ahmet Adnan Saygun’un farklı zamanlar ve mekânlarda yaşamalarına, inanç ve kültürel farklılıklarına rağmen dünyaya bakış ve yaşam felsefelerinde nasıl ruhsal birlik içinde olduklarını, bu duyarlılığın yaratıcılıklarında nasıl benzer tezahürleri olduğunu anlamaya ve anlatmaya gayret ettik. Çalışırken gitgide puslarından arınan gerçeğin, bütün zahmetlere değecek kadar kıvanç ve umut verici olduğunu görmek coşkulu bir deneyimdi. Özlenen, aranan ‘gerçek’ bize aldığımız nefes kadar yakındı. Hırs ve egodan arınmış, adil, merhametin ve şefkatin ön planda olduğu, birlikte huzur içinde doğayla barışık bir yaşam özlemi her dört besteciyi de aynı hedefte birleştiriyordu: Doğu’nun ‘ruhu’ ile Batı’nın ‘bedeni’nin uyumlu buluşması. Bu hayalin gerçekleştiği dönemler insanlık tarihinin en huzurlu ve uygar kültürlerini yaratmıştır. Anadolu tarih boyunca bu yüksek irfan, soylu insanlık örneğinin temeli ve odak noktası olmuştur. Kitapta ele aldığım dört bestecinin eserlerindeki düşündürücü ve hikmetli irfanın, bugün içinde yaşadığımız kaotik, karanlık ortama yol gösterici rehberler olmasını arzu ettim.
    Mozart, Akhenaton’dan 3.000 yıl sonra, Gandi’den yaklaşık bir asır önce Batı medeniyeti tarihinde aristokrasi ve kilisenin yozlaşmış değer yargılarına, efendi-uşak ayrımına cesaretle karşı çıkan eserleriyle büyük bir onur mücadelesi veren ilk bestecidir.
    Cemil Meriç’e göre Doğu Rönesansı’nın iki büyük müjdecisi Herder ve Goethe’dir. Herder vasıtasıyla Goethe çok erkenden, muhtemelen daha Strasbourg’da 1770-1771 kışında Kur’an okumaları için teşvik edilmişti. Çok geçmeden Hz. Muhammed Peygamber’e ve İslam’a alışılmışın ötesinde bir içtenlikle katıldığına dair belgelere rastlıyoruz. Goethe’nin yaşlılık döneminde kaleme aldığı ‘Batı-Doğu Divanı’nda gösterdiği Kur’an’a saygının altyapısı işte o zamanlarda oluşturuldu. Söz konusu ‘Divan’, İslam ve Kur’an’ın kıyas kabul etmez tarzda onurlandırıldığı bir eserdir.
    Ne yazık ki 19. yüzyıldan başlayarak zengin, saldırgan ve kudretli Batı karşısında acziyet duyan Türk aydını da 19. yüzyıl Alman sanatçıları, düşünürleri örneğinde olduğu gibi kendi gerçeğini araştırmak, aramak yerine Batı’nın önyargılı, peşin hükümlü bilimsel birikimini olduğu gibi almış ve hep geride kalmaya mahkûm olmuştur.

    Yazının devamı...

    Ahmet Say’ın ardından

    Ahmet Say müziğin uygulamasını da bildiği için, kitapları teori ile pratiğin ortak güvencesini içerir.

    Müziğin bir bütün olduğu gerçeğinden yola çıktığı için ülkemizde ve dünyadaki bütün türler üzerine yargıları müziği sevenler ve anlayanlar için bir başvuru kaynağıdır.

    Onun müzikolog kimliği dışında edebiyat dünyasındaki yazarlığı ve dergi yöneticiliği de belirtilmelidir. Edebiyata yeni bir güç getiren, genç yazarların yazılarını yayımlayan adların da yetişmesini sağladı. Onunla ilgili yazılacaklarda bu hareketi ayrıntıyla anlatmaları gerekir.

    Ahmet Say’la son olarak Seferihisar’daki bir toplantıda görüştük. Sanat ve devlet ilişkisi üzerine önemli saptamalarını dinledim.

    Değerlerimiz üzerine yaşarken incelemeler, araştırmalar, onların çalışmalarına dair yazılar çıkmıyor. Aramızdan ayrıldıktan sonra bir övgüdür gidiyor.

    Kitaplarını anımsatmak isterim:

    Müzik Tarihi

    Müzik Sözlüğü

    Müziğin Kitabı

    Müzik Ansiklopedisi

    Müzik Yazıları

    Plak Dolabı için önerileri de diskotek yapmak isteyenler için yararlı olacaktır:

    Türk Halk Müziği

    Geleneksel Türk Halk Müziği

    Uluslararası Sanat Müziği

    Uluslararası Sanat Müziğinde Türk Besteciler

    Caz Müziği

    Pop Müzik

    Bir kitabının başındaki not, kitabın niçin okunması gerektiğini yeterince açıklıyor:

    “Bu kitap müzik bilgisi içinde yer alan temel konuların öğrenmesi kolay ve zevkli olduğunu göstermek için yazıldı.”

    Eski yazımdan da bir alıntı:

    “Değerli müzikolog Ahmet Say’ın ‘Müzik Tarihi’ adlı eseri, müzik eğitimi görenler kadar iyi bir dinleyicinin de yararlandığı temel bir başyapıt.”

    Dostumuz Ahmet Say kitaplarında yaşayacak.

    Oğlu Fazıl Say’a da başsağlığı diliyorum.

    ODA KOMŞUMU KAYBETTİM

    CUMHURİYET’te çalıştığım yıllarda Sami Karaören’le odalarımız yan yanaydı. Cumhuriyet’e uğrayan yazarlar ikimizi de ziyaret ederlerdi. Gazetenin önemli ikinci sayfasının yazılarını düzenler, onları ısmarlar, seçerdi. Cumhuriyet’in kimliğini gösteren bir Cumhuriyet aydınıydı.

    Türk Dil Kurumu’nun kurultaylarında da buluşurduk. Arı bir Türk dili anlayışı vardı. 1962 yılında TDK Dil ve Gazetecilik Ödülü’nü aldı. Birçok şiiri ezbere bilirdi. Cahit Külebi’nin öğrencisiydi.

    Anılarını, gazete dünyasında yaşadıklarını anlattığı, Şükran Sabanuç, Mukadder Özgeç ve Ömer Özgeç’in hazırladığı ‘Güzel Günlerimiz Oldu’ adlı kitabını genç kuşak gazetecilerin okumasını salık veririm. Ben o kitabı okurken elbette içinde anılarımın bir bölümünü de gördüm.

    Anılarımızda adını anacağız.

    Yazının devamı...

    5. Uluslararası Türk Dili ve Edebiyatı Kurultayı toplanıyor

    Önceki dört kurultayda Türk yazı dilini ve edebiyatını konu edinen Elginkan Vakfı, bu yılki kurultayda yazılmayan Türkçeyi ele alıyor. Yazılmayan Türkçe yani bütün zenginliğiyle köylerimizde, yaylalarımızda, ovalarımızda konuşulan Türkçenin ağızları; alabildiğine canlılığıyla sokaklarımızda, mahallelerimizde, semtlerimizde kullanılan Türk argosu; hekimlerimizin, hukukçularımızın, borsacılarımızın meslek dilleri; kuşdili, kalaycı dili, Geygelli, Hazeyince gibi Anadolu’da kullanılan gizli diller kurultayın ana konusu kapsamında yer alıyor. Geçmişten Günümüze Yazılmayan Türkçe-Türkçenin Art ve Eş Zamanlı Değişkeleri- olarak sınırları çizilen kurultayda ölçünlü (standart) Türkçenin yanı sıra hayatın her alanında farklı boyutları, türleri, kapsamları, özellikleri bulunan canlı Türkçe ele alınıyor. Doğallığıyla, içtenliğiyle, gayriresmiliğiyle yaşayan bu canlı dil üretkenliğe, yaratıcılığa, değişime, etkileşime daha da açıktır. Ana hatlarıyla yazı dili ve konuşma dili diye de adlandırılan dilin bu iki cephesinin birbirinden kopuk olması da söz konusu değildir. Daima etkileşim içindeki dilin bu alanları birbirinden etkilenmektedir. Bu canlı dili ve değişkelerini kapsamına alan kurultay, doğrudan doğruya toplumsal dil biliminin alanına girmektedir.

    Türkçenin bölge ağızları bir yandan tarihi Türkçenin izlerini korurken bir yandan da Türkiye dışındaki kardeş Türk lehçeleriyle olan ortaklığımızı, köklerinde barındıran kültür alanımızı oluşturmaktadır. Bölge ağızlarımızda kullanılan kelimeler, deyimler, atasözleri Türk kültürünün zenginlikleridir. Bu zenginlik sözlü dilde yaşamakta, yürütülen ağız bilimi çalışmalarıyla kayıt altına alınmaktadır.

    KİMLER KATILIYOR

    Bu yıl Ankara Kitap Fuarı’nın onur konuğu olan Macar Türkolog Edit Tasnadi, Elginkan Kurultayı’nda Ignac Kunos’un derlemeleri ışığında 130 yıl öncesi İstanbul’unun ağız özelliklerinden örnekler sunacak.

    Sırp Türkolog Marija Djindjic, Batı Balkanlardaki Türk ağızları üzerine konuşacak.

    Gürcistan’dan Ketevan Lortkipanidze, Gürcü konuşma dilindeki Türkçe sözcükleri ele alacak.

    Belgin Tezcan Aksu, Türkçe Sözlük’teki halk ağzı söz varlığını inceleyecek.

    Emine Yılmaz, Tietze’nin etimoloji sözlüğündeki argo söz varlığına değinecek.

    Koray Üstün, Hakan Günday’ın romanında argo ve ticaret jargonunu değerlendirecek.

    Dilek Herkmen, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserlerindeki alt dili inceleyecek.

    Kurultay’ın bir başka konusu ise yazılmayan ancak görsel bir dil olan Türk İşaret Dili. İşitme engelli toplumumuzun doğal iletişim aracı Türk İşaret Dili de çeşitli yönleriyle bilimsel bildirilere konu olacak.

    Kurultay kapsamında Şükrü Haluk Akalın’ın hazırladığı Geçmişten Günümüze Türk İşaret Dili Sergisi’nde Osmanlı Devleti’nde XVI. yüzyıldan itibaren Topkapı Sarayı’nın ikinci resmi dili haline gelen işaret dilinin tarihi arşiv belgeleri, yerli ve yabancı kaynaklar, minyatürler, resimler aracılığıyla gözler önüne serilecek.

    Osmanlı işaret dili el elifbasından Türk İşaret Dili parmak abecesine kadar sergilenecek bütün belgelerin, minyatürlerin, resimlerin, fotoğrafların yer aldığı ve Osmanlı Devleti’nde ilk Dilsiz Mektebinin kuruluşundan Türkiye Cumhuriyeti’ndeki Sağırlar Okullarına kadar Türk işaret dilinin yaşadığı gelişmelerin anlatıldığı Geçmişten Günümüze Türk İşaret Dili kitabı sergi ziyaretçilerine ücretsiz olarak dağıtılacak.

    Elginkan Vakfı 5. Uluslararası Türk Dili ve Edebiyatı Kurultayı ve sergisi üç gün boyunca 11-13 Mayıs günlerinde İstanbul’da Barbaros Bulvarı’ndaki Renaissance İstanbul Polat Bosphorus Hotel’de gerçekleştiriliyor.

    Sergi açılışı yarın 9.30’da gerçekleştirilecek, kurultay oturumları da 10.00’da başlayacak.

    Yazının devamı...