• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Muhammed hepimize insanlık dersi verdi

    Neden bu filmin bir parçası olmak istediğinizi merak ediyorum açıkçası. Çünkü nadir film yapıyorsunuz. Rolü seçerken sizi neler etkiler? Belirli kriterleriniz var mı... Yönetmenin kim olduğu, senaryonun yazım şekli, hikaye, oyuncu kadrosu gibi?

    - Benim için anlam ifade eden, bana anlamlı gelen bir şey olmalı. Ve bu anlamlı gelen şeyin ne olduğunu, neden anlamlı geldiğini asla açıklayamıyorum. Bu filmi kabul etme sebebim ise oldukça açık. Çünkü mutlaka ve mutlaka anlatılması gereken bir hikayeydi Muhammed’in olağanüstü yolculuğu. Korku ve işkenceyle geçirdiği dönem... Her şeye rağmen inanılmaz derecede insancıl, sevgi dolu, şefkatli, neşeli, sadık bir kişi olması... Bu hikayeyi daha çok kişi bilmeliydi. “Hotel Artemis” bu filmden önce oyuncu olarak yer aldığım son filmdi. Bir tür suç filmiydi. Filmde bana anlamlı gelen o kadar çok şey vardı ki... O karakteri oynamak istedim. Ama bana anlamlı gelen şeyi sana ya da başkalarına anlatabilmem çok zor. Açıklayamam...

    Korkunç bir yılı geride bıraktık. Hâlâ da koronavirüsle savaş halindeyiz. Siz nasıl geçirdiniz karantinayı? Karantinaya kolay adapte olan mı, yoksa nefret eden tarafta mısınız?

    - Evet, korkunç bir yıldı. En zor kısmı, birçok insanın gerçekten acı çektiğini görmekti. Benim ise güzel bir evim var, ailem yanımda. Okumayı seven ve kendi alanında yaşayan bir insanım zaten. Şikayet edemem...İnsanların yaşadıklarını izlemek ve bu konuda hiçbir şey yapamamak çok zordu. Aynı durumda olmayanlar, onların yaşadıkları zorlukları asla anlayamayacak. Bu süreç hepimizi etkiledi ve iz bıraktı. Yaralandık ve umarım bu yaralar bizi daha iyi insanlar yapar.

    EVDE FİLM İZLEMEKTEN YORULDUM

    Sinemaların kapanmasıyla karantina döneminde hepimiz televizyona yöneldik. Sizde durum nasıldı?

    - Televizyon izliyordum. Ama tuhaf bir şekilde pandeminin yarısında televizyon izlemekten sıkıldım. Hatta evde film izlemekten de yoruldum. Bu yüzden artık izlediklerim konusunda biraz daha mantıklıyım. Daha çok yargılayarak seçiyorum neyi izleyeceğimi.

    ANTHONY HOPKINS İLE  OLAĞANÜSTÜ BİR İŞİ PAYLAŞTIK

    Son zamanlarda izledikleriniz arasında sizi çok etkileyen bir yapım var mı?

    - “Time” adında bir belgesel izledim. Genç bir kadın yönetmenin çektiği olağanüstü bir yapım. Kendisi aynı zamanda sanatçı. Hapsedilme ve hapsedilmenin etkileriyle ilgili bir belgesel...

    “Kuzuların Sessizliği”nin 30’uncu yılı bu arada...

    - Evet, hâlâ inanamıyorum. Anthony Hopkins ile yaptığımız birkaç şey var. Arada bir görüşüyoruz. En iyisini yaptığımız ve en iyi olduğumuz olağanüstü bir işi paylaştık. Bazen düşünüyorum da, “Tanrım umarım bu iş son kez elimden gelenin en iyisini yaptığım iş değildir” diyorum. Ama “Kuzuların Sessizliği” geçilmesi çok zor bir iş. Tony’yi (Anthony Hopkins) görmek beni mutlu ediyor. Çünkü birlikte gerçekten önemli bir iş yaptığımız duygusunu hatırlatıyor.

    “Napolyon ve Samantha” filminin devamı ne zaman gelir?

    - Çok büyük bir soru. Yapılmasını 50 yıldır bekliyorum!

    Peki “Maverick” filminizdeki gibi tekrar komedi yapmayı planlıyor musunuz?

    - Hayır, yakın zamanda komedi yapmayı planlamıyorum. Gerçi söylediğimden de şüpheliyim. Asla bilemezsin. Bir proje gelir ve çok etkilenirsem yaparım. Komediyi seviyorum aslında. İyi yazılmış birkaç komedi filmi yaptım. Ama iyi yazılmış bir komedi bulmak çok zor. “Maverick” William Goldman tarafından yazılmış iyi bir hikayeydi. Ayrıca fiziksel olmayan ama daha diyaloğa dayalı komedi tarzını seviyorum.

    14 YIL ALIKONULDU VE İŞKENCE GÖRDÜ

    Son filminiz “The Mauritanian”a gelelim... 11 Eylül saldırısı sebebiyle ABD hükümeti tarafından yıllarca alıkonulup hapsedilen Mohamedou Ould Slahi’nin (Muhammed Veled Salahi) özgürlük mücadelesini anlatıyor film. Etkileyici bir hikaye. Biraz anlatır mısınız?

    - 9/11’in verdiği terör korkusuyla rastgele seçilmiş insanlara verilen ızdırabı gösterdik. Bence filmdeki en büyük ders, Muhammed’in korku ve dehşetle ne yaptığıydı. 14 yıl alıkonuldu. Ülkeden ülkeye götürüldü, işkence gördü, defalarca sorgulandı, ailesinden koparıldı. Ama inancı, insan sevgisi ve hümanizmi sayesinde daha iyi bir insan oldu.

    En kötü koşullarda bile umudu kaybetmemek ve
    her şeye rağmen affetmek...

    - Açıkçası Muhammed’in yaşadıklarını hiçbir şeyle kıyaslayamam. İşkence, korku, alıkonulma... Hiçbir insanın yaşamaması gereken türde muameleden geçti. Yine de      affetti ve daha şefkatli, neşeli,          sevgi dolu bir insan olarak devam etti. Korkunç koşulları ve korkuyu nasıl iyiliğe dönüştürebileceğiniz konusunda hepimize insanlık         dersi verdi.

    NANCY’NİN EN SEVDİĞİM YANI ÇELİŞKİLERİYDİ

    Canlandırdığınız avukat Nancy Hollander için neler söylemek istersiniz?

    - Nancy, bir sürü çelişkiden ibaret ve benim onun en çok sevdiğim yanı da bu çelişkileriydi. Ondan olmasını beklediğiniz şeylerden hiçbiri değildi Nancy. Alışveriş yapmayı seviyor, kırmızı tırnaklarını seviyor ve kırmızı rujunu seviyor. Onu asla kırmızı ruju ve kırmızı ojeleri olmadan görmüyorsun. Yarış arabası sürmeyi seviyor ve country western müziğiyle iki adım dansı etmeyi seviyor. Diğer taraftan da çok korumacı bir kadın. Kendini koruyor ve bu hem iyi hem de kötü. Çok fazla suçlu insanı savunduğu için böyle olmak zorunda kalan biri. Ve ayrıca anayasayı savunma misyonundan da vazgeçmeyen bir kadın.

    Muhammed’i canlandıran Tahar Rahim’i bu projeden önce tanıyor muydunuz?

    - Tahar’ı “A Prophet”te izlemiştim. Şahsen tanışmıyorduk. O filmdeki olağanüstü performansını hayranlıkla izlemiştim. Tahar’ın Mohamedou’yu oynayacağını duyduğumda sevinçten havalara uçtum.

    SLAHI’NİN KİTABINDAN UYARLANDI

    “The Mauritanian” (Moritanyalı) 11 Eylül’ün hemen sonrasında El Kaide ile şüpheli bağlantıları olması gerekçesiyle alıkonulan Kuzey Afrikalı Muhammed Veled Salahi’nin öyküsünü konu alıyor. Filmde Muhammed’i  Tahar Rahim canlandırıyor.  Muhammed Veled Salahi’nin “Guantanamo Günlüğü” kitabından uyarlanan filmde 14 yıl boyunca resmi bir suçlama olmaksızın hapiste tutulan bir adamı savunan Avukat Nancy Hollander’ı ise Jodie Foster hayat veriyor.

    Kevin Macdonald’ın yönettiği filmde Benedict Cumberbatch ve Shailene Woodley de rol alıyor.

    TAHAR İŞKENCEYİ ANLAMAYA ÇALIŞIYORDU

    Zor, duygusal sahneler çektiğiniz günlerde sette rol arkadaşınızla karşılıklı kahve içip sohbet eder misiniz, yoksa tamamen kendi alanınıza çekilip sahneye mi hazırlanırsınız?

    - Her oyuncunun tarzı farklıdır. Bazı oyuncuların sahneden önce dikkatinin dağılması gerekir. Kahve içerler, kitaplar, filmler, müzik hakkında etrafındakilerle sohbet ederler. Bazıları ise daha fazla odaklanıp konsantre olmaya ihtiyaç duyar. Çalıştığınız sette kimin nasıl hazırlandığını ve neye ihtiyacı olduğunu hissedersiniz. Tahar’ın hazırlık süreci bana göre daha zor oldu.

    Neden? Nasıl bir süreçti Tahar Rahim için?

    - Tahar 15 yıl boyunca işkence görmenin yanı sıra psikolojik işkencenin ne olacağını hissetmeye ve anlamaya çalışıyordu. Bu sebepten daha zordu. Ben de sette onu rahatsız etmek istemedim.

    HER ŞEYİ BİR KENARA ATIP CAPE TOWN’DA YAŞAYABİLİRİM

    Nerede çektiniz filmi?

    - Cape Town. Filmin tamamını Cape Town’da çektik. Güney Afrika’da.

    Daha önce Cape Town’da bulundunuz mu?

    - Evet. Eşimin orada akrabaları var.

    Çekimlerden arta kalan vakitlerinizde neler yaptınız Cape Town’da?

    - Yürüyüş yaptık. Çok fazla yürüdük. Muhteşem sahillere gittik. İnanılmaz bir yer buldum, adını söylemek istemiyorum çünkü çok muhteşem.Üzüm bağlarına gittik. Tüm vapurların olduğu liman bölgesinde kaldım.Dürüst olmak gerekirse sahip olduğum her şeyi bir kenara atıp orada yaşayabilirim dediğim birkaç yerden biri Cape Town. Oranın çeşitliliğini seviyorum, insanları inanılmaz. Çok şey yaşamış ama yine de yaptıkları işi gerçekten önemseyen ve daha iyi bir ülke yaratmak için fedakarlık yapmaya istekli insanlar var Cape Town’da. Ve ben öyle insanları gerçekten seviyorum.

     

    Yazının devamı...

    İyi insanlar aslında o kadar da iyi değil

    ◊ Nereden bağlanıyorsunuz?

    - İngiltere’deyim. West Country’de, evimdeyim.

    ◊ Son iki yılın en çok konuşulan konularından biri, kadınların yaşadığı zorbalık ve tacizler. Yönetmen ve senaryo yazarınız Emerald Fennell’ın bu konuyu seçmesinde “Me Too” hareketinin etkisi oldu mu?

    - Evet! Bence çok zamanlı bir film. Yönetmenimiz Emerald “Me Too” hareketine destek verenlerden. Ve nihayet insanlar yaşadıkları korkunç deneyimleri anlattı. Filmde yaşadıklarına rağmen hayata devam edebilen kadınların cesaretinden büyük ölçüde ilham aldığımızı düşünüyorum. Hikaye pek çok yönden daha derinlere uzanıyor. Amacımız da zaten kültürümüzün biraz daha yıkıcı, gri alanda kalmış ve üzerine düşülmeyen kısımlarını ortaya çıkarmaktı. Filmde yer alan adamlar kötü adamlar olduklarını düşünmüyor. Hiçbiri yanlış bir şey yaptığını düşünmüyor.

    ◊ Evet, filmde klasik kötü adamlar yok. Yanlış yaptığını düşünmeyen insanlar gayet güzel tasvir edilmiş...

    - Evet... Ayrıca filmin bir diğer güzel yanı, içinde ahlaki eğitim olmaması. İyi insan olduklarını düşünen, iyi insan olduğu söylenen insanlar ellerine fırsat geçince kötü şeyler yapabiliyor. Aslında o kadar da iyi değiller yani. Filmin içinde yaşananların çoğu insanlara tanıdık geliyor. Hayatımızda olan pek çok şey sadece farklı açıdan gösteriliyor.

    ◊ Hikâyede kadınların suçlandığı, erkeklerin mazur görüldüğü sahneler var. Neden toplumda tolerans erkeklerden yana sizce? Neler yapılmalı bu zihniyeti değiştirmek için?

    - Şimdiden değişimi görüyoruz. Kendi sektörümde kadınlar için artık daha fazla fırsat olduğunu düşünüyorum. Daha geniş kapsamlı konuşmak istemiyorum, çünkü kimsenin bu konuda neler yapılması gerektiğini bir oyuncudan duyması gerekmiyor. Ancak sektör açısından yorumlarsam, görmezden gelinen yetenekli kadınlara fırsat doğduğunu düşünüyorum. Ayrıca ileride böyle zor ve insanları bölen konular hakkında konuşmanın yeni yolları olacak gibi. O yüzden ne kadar bir araya gelirsek ve bu konular hakkında ne kadar çok konuşursak o kadar iyi.

    ◊ Peki karşı cinsiyetin mazur görülüp size tahammül edilmediği durumlar başınıza geldi mi?

    - Belli bir örnekle bu soruyu cevaplamak zor. Ama kesinlikle yaşlandıkça bulunduğun odada biraz daha ağır ve emin hissediyorsun. Gerçekten ne düşündüğünü daha kolay söylüyorsun. Sanırım benim de birçok insan gibi kendime daha fazla güvenmem uzun zaman aldı.

    ◊ Bir oğlunuz, bir de kızınız var. Kadın ve erkek arasında olması gereken saygıyı onlara nasıl öğretiyorsunuz?

    - Bu konular için henüz çok küçükler. 3 ve 5 yaşındalar. Onlara bu yaşta adaleti, empati kurmayı ve nezaketi öğretmeye çalışıyoruz. Aslında söylediğin konu da temel olarak empati ve nezaketle alakalı. Bu filmi yapmanın en ilginç yanı, büyüdüğümüz kültürel normlara da bakıyor olmasıydı. Emerald ile aynı yaştayız. İkimiz de 35 yaşındayız. İkimiz de son 15 yıldır aynı filmleri, aynı dizileri izleyerek büyüdük. Filmde izlediğiniz hiçbir şey aslında yeni değil.

    Herkesin başına bir şekilde gelen şeyler. Sadece farklı bir açıdan izliyorsunuz. Artık bu tarz davranışların kabul edilemez olduğunu anladığımız noktaya geldiğimizi düşünüyorum. Çocuklara dönersem, onların gördüklerinden ve duyduklarından bilgi topladığını hissediyorum. Bu anlamda doğru hikayeler anlatmaktan sorumlu olduğumuzu düşünüyorum.

    ◊ Oyunculuğa başlama hikayenizi merak ediyorum. Aileniz kariyer seçiminizi nasıl değerlendirdi?

    - Ailem çok endişeliydi. Drama okuluna başvurdum. Üniversiteye gitmek istemedim. Gittiğim lisede 93 kişinin 90’ı normal üniversiteye girdi, iki kişi sanat okumayı tercih etti. Üniversiteye gitmeyen tek kişi bendim. Yaptığım seçim, onları gerçekten endişelendirdi. Direndim, çünkü benim için en iyi yolun bu olduğunu biliyordum. Ama son derece sıcakkanlı bir ailem vardı. Her şeye rağmen gerçekten desteklendiğimi hissettirdiler. Büyürken anneme inanılmaz derecede yakındım ve hâlâ çok yakınım. Şu anda içeride çocuklarımla ilgileniyor. Çok şanslı ve harika bir çocuktum. Dünyaya geldiğim andan itibaren çok iyi bakıldığımı hissediyorum.

    ◊ Uzun bir projeden ya da stresli bir rolden sonra kendinizi rahatlatmak için neler yaparsınız?

    - Çocuklarım olduktan sonra kendimi onlara karşı suçlu hissetmemeyi öğrenmek birkaç yılımı aldı. Ne yaparsan yap her zaman yanlarında olmadığın için kendini berbat hissediyorsun. Birkaç hafta önce 1 günlüğüne Londra’ya gittim ve bütün günü en iyi arkadaşımla geçirdim. Arkadaşlarla olmak ve sorumsuz bir gün geçirmek... Arada bile olsa aile hayatımı ve sorumluluklarımı düşünmeden geçirdiğim bir güne sahip olmak beni sıfırlıyor ve tam güçle rutinime geri dönmemi sağlıyor.

    COVID, BAĞIMSIZ FİLMLERE ZOR BİR DÖNEM YAŞATACAK

    ◊ Geçen yıl başlayan pandemi ve beraberinde getirdiği sorunlar hepimizi etkiledi. Sizin için nasıl bir dönemdi?

    - Çok iyi! Tuhaf değil mi bu cevabı duymak? Bir sürü insan için çok zor bir yıl oldu. Geçen yıl iyi deneyim yaşayan birkaç kişiden biri olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Evdeydim. Seyahat etmem ve ailemden uzakta olmam gerekmedi. İki küçük çocuğum var.

    Sadece onlara ayrılmış bir zaman dilimine sahip oldum. Tabii aylarca evden çıkmadan onları eğlendirmeye çalışmak gerekiyordu. Ama bu dönemde çocuklarla gerçekten harika anılarım oldu. Genellikle yılda sadece bir film yapıyorum, çok çalışıyorum diyemem ama yine de bu dönem çok güzeldi. Hatta uçağa binmek zorunda kalmadan evimden röportaj yapabilmek bile harikaydı.

    ◊ Covid sonrası bağımsız sinemaların geleceğini nasıl görüyorsunuz?

    - Sanırım Covid’le birlikte şu anda yapılmakta olan bağımsız filmler hayatta kalmak için mücadele edecekler. Ama diğer taraftan “Promising Young Woman” örneği var. Filmimizin harika bir iş çıkardığını düşünüyorum. Filmi 23 günde, küçük bir bütçeyle çektik. Covid’e rağmen istediğimiz platformu bulduk. Sanırım bu, gerçekten iyi bir film yaparsanız istediğiniz izleyiciye ulaşacağınızın göstergesi. Beklentinin çok düşük olduğu küçücük yerden başlayıp büyük başarılar elde eden ve hafızalarımıza yerleşen bir sürü film var. İleriye dönük hayalim, bağımsız filmlerin geliştiği döneme geri dönebilmek. Son 10 yıldır bağımsız filmler yapıyorum ve bağımsız filmleri seviyorum.  Bence bağımsız filmler en keyifli, en zengin, en yoğun hikayelerin ve karakterlerin çıktığı filmler. Fakat Covid’in bu filmlere zor bir dönem yaşatacağını düşünüyorum. Çünkü küçük filmlerin maddi külfetin altından kalkması zor olacak.

    RALPH FIENNES İLE ÇALIŞMAK BENİM İÇİN BİR FIRSATTI

      Diğer filminiz “The Dig” (Kazı) dijital platformda yayınlanıyor...

    - Evet! “Promising Young Woman”a zıt bir film ve rol... Ki bu oldukça güzeldi, yaptığınız son işten tamamen farklı bir şey yapmak her zaman güzeldir. Sutton Hoo kazılarıyla ilgili gerçek olaylara dayanan harika bir hikâye. Yaşayan en büyük aktörlerden Ralph Fiennes ile çalışmak da benim için bir fırsattı.

     FELICIA MONTEALEGRE’Yİ  OYNAYACAĞIM İÇİN ONUR DUYUYORUM

    Son olarak gelecek projeniz “Maestro”yu sormak istiyorum. Besteci Leonard Bernstein’in oyuncu Felicia Montealegre ile evliliğini anlatıyor film. Benim merakla beklediğim işlerden. Ne zaman çekmeye başlayacaksınız?

    - Bu senenin ortalarında. Ben de çekmeyi merakla bekliyorum ve Felicia Montealegre’yi oynayacağım için onur duyuyorum. Bradley Cooper harika bir yönetmen. İspanyolca öğretmenimle, Felicia’nın çocukluğu ve kültürel etkiden bahsediyoruz. İzlemem gereken filmler var. Felicia’nın çocuklarıyla zaman geçiriyorum ki bu gerçek bir onur. Elimden geldiğince İspanyolca öğrenmeye ve kültürel-tarihsel arka plan hakkında olabildiğince fazla fikir edinmeye çalışıyorum.

     

    Yazının devamı...

    OSCAR HEYECANI

    Union Tren İstasyonu
    1939’da inşa edilen tren istasyonunda birçok ikonik filmin sahneleri çekildi. “The Dark Knight Rises”, “Blade Runner”, “Pearl Harbor”, “Catch Me If You Can”, “Charlie’s Angel” bu filmlerden bazıları...

    Kıyafet konusunda uyarılar yapılıyor
    Bu sene yapılan sanal törenlere evlerinden katılan bazı oyuncuların kostüm kurallarına uymadığı ve spor kıyafetlerle yer aldıklarını görmüştük.
    Akademi, bu konuda hassas. İşi şansa bırakmıyor. Konuklara, törene uygun giyinmeleri için çağrı yapıldı.
    Tüm adayların gündelik kıyafetlerden kaçınmaları gerektiğinin altı çizildi...
    Bu sene Oscar, iki lokasyonda gerçekleşecek.
    Plan şöyle:
    Hem Los Angeles’taki Union Tren İstasyonu hem de Hollywood’daki Dolby Theatre’da yüz yüze tören olacak.
    Tören sonrası yapılan tüm after party’ler ise iptal edildi. Gecenin sunucusu henüz açıklanmadı.
    Henüz açıklanmayan bir konu da kırmızı halı seremonisi...
    Adaylar salonda yer alacağına göre Covid-19 protokollerine uygun bir kırmızı halı geçişi olacak diye düşünüyorum...

    Akademinin açıklaması sektörden tepki aldı

    Akademinin, “Tören kesinlikle sanal olmayacak açıklaması” sinemaseverleri heyecanlandırdı fakat bazı endişeleri de beraberinde getirdi. Özellikle şu anda Amerika dışında çekimde olan bazı adayların, setlerdeki sert Covid-19 protokolleri gereği Los Angeles’a gelmesi ve daha sonra yeniden çekime dönmesi kolay değil.
    Keza zorunlu olmayan bir nedenle yurtdışından Los Angeles’a gelenlere 10 gün karantina uygulaması devam ediyor. Yabancı film kategorisinde yarışan ve yurtdışında bulunan tüm adayların, törene katılabilmek için 10 gün önceden şehre gelmesi gerekiyor.
    Yapımcılar törene oyuncularını göndermek istese de karantina zorunluluğunun ve setlerde uygulanan kuralların çekimleri aksatacağı ayrıca bu durumun maliyetleri yükselteceği tahmin ediliyor.
    Yani Akademi’nin “kesinlikle sanal olmayacak” açıklaması pek de hoş karşılanmadı.
    Bu endişeler Akademi’ye ulaşmış olmalı ki tüm adaylar ve törenin yapımcıları, Zoom toplantısına davet edildi. Toplantıda törene uzaktan katılma seçenekleri değerlendirildi.
    Halbuki birkaç hafta önce törenin sanal olmayacağı açıklandığında ne kadar mutlu olmuştum. Sanal törenler, sanal festivaller, sanal konserlerde his yok. Buz gibi...
    Akademi de aynı şeyi söyledi: “Sanal törenler, aynı hissi vermiyor. O yüzden yüz yüze eğlenceli bir tören yapacağız.”
    Ama koronavirüsün beraberinde getirdiği birçok sorun Akademi’yi kesinlikle sanal olmayacak kararından vazgeçirebilir gibi...
    Bu arada Oscar Ödül Töreni’nin bu seneki yapımcı yönetmenleri Steven Soderbergh, Stacey Sher ve Grammy Ödül Töreni’nin yapımcısı Jesse Collins...

     

    Yazının devamı...

    Bollywood yıldızlarının Hollywood’a ihtiyacı yok

    Nereden bağlanıyorsunuz?

    - Londra’dayım. Neredeyse 1 yıldır buradayım. Sony için çektiğim filmi yeni bitirdim. Amazon için bir TV projesine başlıyorum. İkisi de Londra’da çekiliyor.

    Gerçekten inanılmaz. Diğer her yerde Covid-19 salgını sebebiyle çekimler ertelendi ya da iptal edildi, Londra’da ise her şey devam etti...

    - Yalan söylemeyeceğim, gerçekten korkutucu... Salgın döneminde iki film bitirdim. Her gün test oluyoruz. Set ekibinin maske takma zorunluluğu var. Ve ekip oyuncularla mesafeyi korumaya dikkat ediyor. Çünkü sahneleri çekmek için maskelerimizi çıkaran bizleriz. Herkes son derece duyarlı.

    Geçtiğimiz haftalarda sosyal medya hesabınızda 17 yaşındaki halinizi paylaştınız. O fotoğrafa baktığınızda aklınızdan neler geçiyor? Zamanı geri alabilsek, o genç kadına neler tavsiye edersiniz?

    - Her şeyden önce o fotoğrafa baktığımda “Kahretsin ne kadar zayıftım! O bel nereye gitti?” diyorum. (Gülüyor) O genç kadına ne söylerdim... Miss Hindistan güzellik yarışmasına katılan yarışmacılardan biriydim. Maalesef çok ciddiye alıyordum. Genç Priyanka’ya vereceğim tek tavsiye, “Bu, dünyanın sonu değil” olurdu. “Bu baskıyı omuzlarından kaldır, çıktığın yolculuğun tadını çıkarmaya odaklan” derdim. Sanırım şu anda o duygulara ulaştım.

    BOLLYWOOD BİR FİLM TÜRÜ DEĞİL, BİR SEKTÖR

    Bollywood filmlerinin sinemada özel bir yeri var. O filmleri bu kadar özel ve popüler yapan nedir sizce?

    - Dünyanın her yerinde insanlar “Bollywood” kelimesini bir film türü olarak düşünüyor. Aslında Bollywood bir sektör ve Bollywood’da yapılan çok sayıda film türü var. İnternetten, dijital platformlardan önce Hollywood ile Bollywood arasında bir fikir alışverişi vardı. Doğu’dan alınıp Batı dünyasına yerleştirilen şarkılar vardı mesela. Sanırım artık dünya bir bütün haline geldi. Dünyanın herhangi bir yerinde oturup başka bir ülkenin eğlence kültürünü ya da filmlerini izleyebilirsiniz. Bollywood neden bu kadar ilginç bir yer? Çünkü renkli ama marjinalleştirilmiş hikayeleri bir araya getiriyor. Hint filmleri dili anlamanızı gerektirmeyen ama duyguyu veren bir deneyim.

    Başarı elde edip kariyeri belli bir seviyede tutmak Bollywood’da mı, yoksa Hollywood’da mı daha zor?

    - Dünyanın neresinde olursanız olun, eğlence sektöründe başarılı olmak zor. Eğer işinizde iyiyseniz ve yönetmenin “kayıt” dediği an ile montaj odası arasında yaratılan sihrin sorumluluğunun size ait olduğunun farkındaysanız, her yere uçabilirsiniz.

    Yakın zamanda bir Bollywood filmi projeniz var mı?

    - Evet, var. Hindistan’daki TV şovum 5 yıl önceydi ve ondan sonra kariyerime Amerika’da devam ettim. İşin aslı buradaki projelerime yetişmeye ve Hindistan’da tekrar çalışabilmek için zaman ayarlamaya çalışıyorum. Gelecek yıl için sevdiğim birkaç senaryo okudum ve umarım devam eden işlerimin arasına onları da sığdırabilirim.

    “Pandemi döneminde iki film bitirdim” dediniz, hangileriydi onlar?

    - Evet... Almanya’da “The Matrix 4” filmini çektim, Londra’da Sony için yaptığım “Text For You” filmini bitirdim ve şimdi Russo kardeşlerin (Marvel filmlerinin yönetmen kardeşleri) Amazon Prime için yaptığı seriye başlıyorum. Adı “Citadel” ve bu proje için yılın geri kalanında Londra’da olacağım.

    Hollywood’a geçebilen çok fazla Bollywood yıldızı olmadığını düşünüyorum. Katılıyor musunuz bu düşünceme?

    - Çünkü buna ihtiyaçları yok. Hint film endüstrisi, dünyanın en büyük film endüstrilerinden biri. Dünyadaki her film endüstrisinden daha fazla film üretiyoruz ve pek çok Hint oyuncu başka bir şey yapma ihtiyacı hissetmiyor. Ben farklı bir şey denemeye hazırdım. Ama Hollywood’da çalışmam, hâlâ o inanılmaz Bollywood sektörünün bir parçası olmadığım anlamına gelmiyor.

    Peki Priyanka Chopra’nın gelecek hedefleri neler?

    - Beni rahatsız eden rolleri oynayabilmek istiyorum. Derinlerine inmek istiyorum. Bu benim ilk ve en büyük görevim. Ve ilginç yetenekler yaratan bir film yapımcısı olmak istiyorum. İlginç içerikler, kadın odaklı içerikler ve Güney Asya içeriklerini kullanan bir yapımcı olmak istiyorum.

    Gelelim hem yapımcısı olduğunuz hem de rol aldığınız “The White Tiger” filmine... Nereden geldi bu proje size? Neden bu filmi yapmak istediniz?

    - Öncelikle film 2005’te geçiyor. Şimdikinden farklı bir Hindistan var filmde. “The White Tiger”, Aravind Adiga’nın romanının adaptasyonu. Kitap, Man Booker Ödülü’nü kazandı. New York Times’ın en çok satanlar listesinde uzun süre kaldı. Yani Hindistan dışında da beğenilen bir kitap oldu. Los Angeles’ta bir sabah Twitter hesabıma göz atıyordum ve “The White Tiger”ın film olacağını okudum. Hemen ajansımı arayıp bu filmin bir parçası olmak istediğimi söyledim. Film dünyanın her yerinde var olan içsel sorunlar hakkında kendi kendini incelemeniz için bir ayna veriyor.  Eşitsizlik dünyanın her yerinde var. Bu hikaye Hindistan’da geçiyor, fakat her ülkede bazı insanlar zengin doğar, bazıları fakir ve kaderleri nasıl bir ailede doğduklarına göre belirlenir. Film bunu umutsuzca değiştirmeye çalışan bir adamın hikayesini anlatıyor.

    Kast siteminde alt sınıfın yaşadığı umutsuzluğun korkunçluğu diyebiliriz bence... Umut yok, gelecek yok... Neredeyse kölelik gibi. Film 2005 yılına dayanıyor. Bugün Hindistan ne durumda?

    - Dünyayı dolaştım ve inanılmaz koşullarda yaşayan insanlar gördüm. Sen ve ben rahat evlerimizde oturup her gün sıcak yemek yeme şansına sahibiz. Fakat günümüzde zengin ile fakir arasındaki uçurum büyüyor ve bu soruna çözüm bulmak zorundayız. Soruna dönersem, kitap 2000’li yılların başında yazılmış ve bugünkü Hindistan’ı pek yansıtmıyor. Kast sistemi yasaklandı. Kasta dayalı ayrımcılık Hindistan anayasasında yıllar önce yasaklandı. Ama çoğu kültürde sistemik ve kültürel sorunlar mevcut. Sosyo-ekonomik eşitsizlik tüm dünyada var ve bu filmin konusunu bu kadar evrensel yapan da bu.

    Siz artık tamamen farklı bir kültürde yaşıyorsunuz...

    - Hâlâ iki tarafta da hayatım var. Belki fiziksel olarak Hindistan’da değilim ama içimdeki Hindistan’ı benden alamazsın. Bu filmde yapımcı olmam, modernlik ile gelenekler arasında sıkışmış bir kızı oynamam, toplumdaki değişimin bir yansıması. Güney Asya hikayelerini anlatabilmek en büyük sevincim. Güney Asyalı oyuncu kadrosuna ve hikayeye sahip filmleri global dijital platformlarda olması gerektiği kadar görmüyorsunuz.

     EVLİLİK HEYECAN DOLU

     ◊ Nick Jonas’la muhteşem bir düğünle evlendiniz. Nick ile tamamen iki farklı kültürü paylaşıyorsunuz. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

    - Sanırım ikimiz de birbirimizin kültüründen çok şey öğrendik. Şükran Günü yemeğinin gerekliliklerini bilmiyordum mesela. Amerikan kültürüyle ilgili bir sürü küçük detayı unutuyorum ya da bilmiyorum. Nick’te de aynı durum söz konusu. İkimiz de birbirimizin yetişme tarzını yakalamaya çalışıyoruz.

    Evli olmanın en hoşunuza giden tarafı hangisi?

    - Doğru kişiyi bulduğunuzda, bu bir ortaklık, bir arkadaşlık. Evlilik merak etmek, evlilik macera, evlilik heyecan dolu...

     KİTABIM BENİ DEHŞETE DÜŞÜRÜYOR

     ◊ Kitabınızı sormak istiyorum. Bize birkaç cümleyle “Unfinished”i anlatır mısınız?

    - Adı “Unfinished” (Bitmemiş), çünkü öyle hissediyorum. Kariyerimde bir tür ikinci yörüngeye geçtim. ABD’ye taşındıktan sonra her şeye yeniden başladım. Birazcık anılarım gibi. Çocukluğumdan günümüze kadar geçen dönem. Kariyerimde son 20 yıla dönüp baktığımda, yaptığım seçimleri ve nedenlerini anlattım. Yalan söylemeyeceğim, kitap beni dehşete düşüyor, çünkü zayıf noktalarımın çoğunu gösteriyor. Daha önce hiç bahsetmediğim şeylerden bahsediyorum ve bu çok korkutucu.

     KARANTİNA BANA AİLEMİN DEĞERİNİ ÖĞRETTİ

     ◊ 2020, yaşadığımız en tuhaf, en zor yıllardan biriydi. Size neler öğretti geçtiğimiz yıl?

    - Ailem yanımda olduğu için çok mutluyum, aksi halde üzücü bir yıl olurdu. Pandemide öğrendiğim tek şey, arkadaşlarımla ve ailemle sürekli temas halinde olmam gerektiği. Pandemi öncesi onlarla bu kadar temas halinde değildim. İşim her zaman önceliğimdi. Karantina, ailemin ve arkadaşlarımın değerini öğretti. Üretken bir dönemdi benim için. Kitabımı bitirdim. İki film çektim. Güvende ve sağlıklı olduğum için minnettarım. Bence bana şükretmeyi ve sahip olduğum nimetleri öğretti.

    Yazının devamı...

    Ben hep küçük yaşadım

    Nereden bağlanıyorsunuz?

    - Kuzey Kaliforniya.

    San Francisco mu?

    - Evet, San Francisco’ya yakın. Güney Kaliforniya’da yaşamıyorum, orada sadece çalışıyorum.

    Bana göre “Nomadland” sinematik yılı kurtaran filmlerden biri oldu. Hem film hem de siz Oscar’a aday gösterildiniz, tebrik ederim. Kırsal alanda yaşayan gerçekten güçlü kadınlara birçok kez hayat verdiniz. Bu kadınların özünü nasıl bu kadar iyi yansıtıyorsunuz? Illinois’da doğdunuz, daha sonra Pensilvanya’ya taşındınız. Büyüdüğünüz yerin etkisi olabilir mi? Ya da ailenizin?

    - İşçi sınıfı bir aileden geliyorum. Ailem çoğunlukla kırsal alanlarda ve küçük sanayi şehirlerinde yaşadı. Büyürken tanıdığım ve beni büyüten insanları temsil ediyorum.

    Biraz Fern’ü ve göçebe (nomad) insanları anlatır mısınız bize?

    - Hikâyeyi anlatırken Chloe (yönetmen Chloe Zhao) ve benim ilgilendiğim kısım, izleyiciyi daha önce gitmedikleri ama aynı zamanda yabancı olmadıkları bir yere götürmekti. Nomad’ler çılgın seçimler yapan insanlar değil. Evet, seçimleri onları çılgın gösterebilir, bizi onlara karşı biraz daha endişeli veya stresli hale getirebilir. Çünkü alışılmadık bir yaşam sürüyorlar. Ama nomad’ler evsiz değil. Böyle yaşamak onların seçimi.Bence hikayemizin en ilginç yönlerinden biri, tüm hayatları boyunca çalışan yaşlı Amerikalılardan oluşan bir grubu da göstermesi. Bu şekilde yaşamak hâlâ bir seçenek. Eğer ülkeyi göreceğim ve her gittiğim yerde farklı göçmen işlerinde çalışmaya devam edeceğim diyorsan bu şekilde yaşayabilirsin.Bu insanlar çocuklarının kanepesinde uyumak istemeyen ya da zor kazandıkları paralarını kira veya ev ödemesi için kullanmak istemeyen insanlar. Hikayede aslında bir direnç de var. Her şeye karşı dayanıklılık anlatılıyor.

    Siz Fern’ü oynarken nelere dikkat ettiniz?

    - Fern’ü oynarken kocamla ne kadar süredir ilişki içinde olduğumu, bir anda kendimi yalnız bulmanın ne anlama gelebileceğini düşündüm. Dehşet ve özgürlük, üzüntü ve yalnız olmaya mecbur kalmak üzerine inşa ettiğim bir kadın Fern...

    NE KADAR AZ ŞEYE İHTİYACIMIZ OLDUĞUNU DAHA İYİ ANLADIM

    Çekimlerde siz de göçebelerle birlikte şehir şehir seyahat ettiniz mi, araçlarda yaşadınız mı?

    - Hayır, tamamen değil. 28 kişilik bir ekiptik. En büyük bendim, 61 yaşındaydım ve en küçüğümüz 24 yaşındaydı. Sanırım 12 karavanımız vardı. Çoğunlukla otelde kaldık. Minibüste de kaldım gerçi ama çok değil. Minibüslerde yaşamadık ama bir yerden bir yere karavanda seyahat ettik.

    Filmde göçebelerin minimal hayatlarını görünce, maddi şeylere ne kadar bağımlı olduğumuzu düşündüm. Giydiklerimiz, araba, ev... Siz nasıl değerlendiriyorsunuz yaşadığımız dönemin gösterişe dayalı değer yargılarını?

    - Pandeminin başladığı geçen sene mart ayından bu yana neredeyse her ay yaptığım şeylerden biri, dolaplarımı, kilerimi ve çekmecelerimi temizlemek ve sadeleşmek. Ben ve ailem hep küçük yaşadık. Büyük gösterişli evler yerine hep apartman dairelerini tercih ettik. Şu andaki evim de 100 metrekare civarı. Küçük yaşıyoruz, o yüzden her zaman bir şeyleri temizlemek ve tasfiye etmek gerekiyor. Film için minibüste yaşamayı hayal etmeye başladığımda araçlarında yaşayan insanlarla tanışmaya başladım. Bu insanlardan biri, Toyota Prius’de yaşıyordu. Arabanın içini şimdiye kadar gördüğüm en zarif yaşam alanına çevirmişti. Küçücük arabaya mutfağını, uyku tulumunu, her şeyi elegan bir şekilde yerleştirmişti. Bu insanları gördükçe hayatta kalmak için gerçekten ne kadar az şeye ihtiyacımız olduğunu daha iyi anladım. Sanırım hepimiz kapitalist sistem tarafından manipüle ediliyoruz. Bu, insanlar için korkutucu bir durum ama daha iyi olacağız.

    ÇAMAŞIR, BULAŞIK YIKADIM BEBEK BAKICILIĞI YAPTIM

    Fern, gittiği her yerde farklı işlere girip para kazanmaya çalışıyor. Onu izlerken, sizin hangi işlerde çalıştığınızı düşündüm açıkçası...

    - Ben çalışmaya 15 yaşında başladım. Çoğu oyuncu gibi restoranlarda bulaşık yıkadım. Bebek bakıcılığı yaptım. Üniversitede, yüksek lisansta okurken de çok çalıştım. Kafeteryada, drama okulunda, set mağazalarında ve kostüm bölümünde... Okul tatile girdiğinde yazları bir çamaşırhanede şeflik yapardım. İnsanların çamaşırlarını yıkayıp katlardım. Bir keresinde bir kadının beyazlarını yıkarken içinde kırmızı bir çorap unutmuştum, her şey pembeye dönmüştü. Çamaşırlarını yıkatan kadın için felaketti ama yine de para ödemişti... Drama okulundan mezun olduktan sonra oyunculukla ilgisi olmayan sadece üç işte çalıştım. New York’ta bir restoranda kasiyerlik yaptım. AC/DC için hayran mektuplarına cevap verdim ve yazım yaptım. Sonrasında geçimimi oyunculuk yaparak sağlamaya başladım.

     CHLOE İLE YOLUM KESİŞTİĞİ İÇİN GERÇEKTEN ŞANSLIYIM

     ◊ Chloe Zhao, bu sene en çok konuştuğumuz yönetmenlerden biri. 78’inci Altın Küre Ödül Töreni’nde ‘en iyi yönetmen’ ödülünü kazandı. 38 yaşında, bu kategoride ödül kazanan ikinci kadın ve ilk Asya kökenli yönetmen. Onunla nasıl bir araya geldiniz?

    - Toronto Film Festivali’nde “The Rider”ı izledim. Filmden sonra kendi kendime konuşuyordum. “Kim bu yönetmen, neden ben bilmiyorum, neden tanımıyorum, daha fazlasını görmeliyim!” Ve etrafa bakıp onun hakkında kiminle konuşabileceğimi anlamaya çalışıyordum. Sonra Independent Spirit Award’a gittim. Ben bilmiyordum ama birçok bağımsız filmci Chloe’yi tanıyordu.Chloe ile yolum kesiştiği için gerçekten şanslıyım.Chloe daha önce profesyonel oyuncularla hiç çalışmamış. Bu film onun için de bir ilk.


    Frances McDormand, filmin yönetmeni Chloe Zhao ile...

    NASIL ROL YAPILIR İYİ BİLİYORUM

    Son birkaç filminizde acı ve kayıp yaşayan ama yıkılmayan kadınlara hayat verdiniz. Karakterlerin içindeki yalnızlığı özümseyebilmek için arkadaşlarınızdan ve ailenizden özel istekleriniz oluyor mu?

    - 63 yaşındayım ve son 40 yıldır bu işi yapıyorum. Oyuncuların uyguladığı en önemli yöntemlerden biri, empati kurmak. Bir karakter oluşturmak için oyuncu kendi duygusal ve psikolojik hayatını ortadan kaldırır. Aynı zamanda kendi hayatını yaşar ve karakterin hayatına yayılmasına izin vermez. Bu kuralı çok erken öğrendim. Deliren bir oyuncu olmak istemiyorsan bu kuralı uygulamak zorundasın. Nasıl rol yapılır iyi biliyorum. Gerçekten iyi uyguluyorum.

     DOĞRUCA NEW YORK’A GİTSEM HAYATTA KALAMAZDIM

     ◊ Sadece Amerika’nın değil, dünyanın en başarılı okullarından birinden, Yale’den mezunsunuz...

    - Evet, Yale’e gittim, Yale tiyatro okuluna... Ve mezun olduktan sonra yıllarca okul borcumu ödedim. Umarım yeni başkanımız Amerika’daki üniversite ücretlerinin affedilmesi için bir şeyler yapar.

    Neler kattı size Yale?

    - Yale’de sadece oyunculuk değil, birçok şey öğrendim. Orada bir hayatım vardı. Birçok işte çalışmak ve aynı zamanda oyunculuk pratiği yapmak zorundaydım.

    Yani sizi zenginleştiren sadece Yale’de drama okumak değil, okul yıllarınızda elde ettiğiniz yaşam deneyiminiz oldu. Peki, ‘Frances McDormand’ olmanızda Yale diploması mı, yoksa zengin bir yaşam deneyimi mi etkiliydi?

    - Hayalim, iş planım doğrudan New York’a gidip olabildiğince hızlı şekilde bir tiyatroya üye olmaktı. Her zaman hayalini kurduğum şey buydu. Bunun için eğitilmiştim. Ancak lisans okulumdaki hocalarım tarafından çok akıllıca ve çok haklı bir şekilde eğitime devam etmem konusunda tavsiye aldım. Doğruca New York’a gitmiş olsaydım hayatta kalamayacağımı biliyorlardı. Çok saftım. Bu dünya hakkında yeterli deneyime sahip değildim.Parçası olduğum yüksek lisans programı, bana zanaatı incelemem için daha fazla zaman verdi. Ama aynı zamanda para kazanmak zorundaydım.Kendi evimi buldum ve kendi yemeklerimi pişirdim, aynı zamanda akademik bir programa devam edip genç bir yetişkin olarak yaşadım.Connecticut’ın New Haven şehri, yaşamak için kolay bir yer değildi.

    Yazının devamı...

    Kadın cesaretinin hikayesi

    “Pieces of a Woman”daki muhteşem performansınızla ödül sezonundaki “en iyi kadın oyuncu” adaylıklarınıza Oscar adaylığı da eklendi. Tebrik ederim. Filme geçmeden önce, hayatınızı değiştiren ‘Prenses Margaret’ rolü ve dünya çapında fenomen hale gelen “The Crown” dizisinden bahsetmek istiyorum...

    - “The Crown”, ilk sezonumuzda dizinin Altın Küre kazandığını hatırlıyorum. Claire’nin (Foy) sete gelişini hiç unutmuyorum. İkinci sezonu çekiyorduk, sete gelirken yanında ödülünü de getirdi. Tüm ekip ödüle dokunduk. (Gülüyor) Bizim için aşırı çılgın bir andı.

    Diziye gelecek tepkileri, beğenip beğenilmeyeceğini bilmeden çekmeye başlamıştık. “Annem izler, babam izlerken uyur herhalde” diyordum. Hiçbir şeyi tahmin edemiyorduk. Aslında bu kadar bilinmeyenin içinde olmak, işi daha masum yapıyordu. Sonuç ne olursa olsun ben karakterimi oynamaktan zevk alıyordum. Margaret benden çok daha havalı, çok daha zeki bir kadın. Onu oynayabilme şansına sahip olduğum için mutluydum.

    Dizi başladı ve insanlar gerçekten sevdi. Bu sevgi bizim için oldukça şoke ediciydi aslında. İşte bu yüzden Claire ödülüyle geldiğinde “Aman Tanrım, insanlar dizimizi gerçekten sevdi, vay canına!” demiştik...

    Margaret rolünü sizden devralan Helena Bonham Carter ile hiç konuştunuz mu?

    - Evet, ara sıra mesajlaşıyoruz. “Merhaba Marg. Nasılsın?” diyoruz. (Gülüyor)

    TARİF EDİLEMEYECEK KADAR

    KÖTÜ BİR HİS

    “The Crown”dan sonra iki film yaptınız, “Mission: Impossible”ı çektiniz ve Oscar adaylığı elde ettiniz. Kariyerinizdeki bu yükselişi nasıl değerlendiriyorsunuz?

    - İlginç, çünkü kariyerimin başlarında bir sürü oyun oynadım. İngiltere’nin kuzeyinde, neredeyse hiç kimsenin görmediği yerlerde sürekli tiyatro yapıyordum. Benim içinde bulunduğum ve insanların gerçekten izlediği ilk projem “The Crown”u yapmak oldukça farklı bir deneyimdi. Birçok küçük rol oynamıştım ve doğru zaman geldiğinde filmi ve hikâyeyi yüklenmeye hazır olacağımı biliyordum. “Pieces of a Woman” gelmeden önce başrole gerçekten hazır hissediyordum. Sorumluluğunu biliyordum. Ama bu aslında hiçbir zaman sadece seninle ilgili bir şey değil. Sen takımın bir parçasısın ve bir şekilde liderlik etmen gerekiyor. Senaryoyu okuduktan sonra bu hikayeyi anlatmam gerektiğini düşündüm. Film, kadın cesaretinin hikayesiydi. Dünya çapında aileleri, erkekleri ve kadınları etkileyen bir deneyimdi ve anlatılmalıydı.

    Matem kavramını sormak istiyorum. Film, kaybetmek ve yas tutmak hakkında. Neler kazandırdı size bu proje?

    - Martha gibi bebeklerini kaybeden annelerin çoğunun bana söylediği, bunun nasıl hayal edersen et daha ötesinde bir duygu olduğu. Tarif edilemeyecek kadar kötü bir his... O yüzden duygu seviyesinin derinliğiyle ilgili hayal gücümü hayatımda deneyimlediğim her şeyin çok daha ötesine taşımam gerektiğini biliyordum. Film, insanlar hakkında çok şey öğretti. Üzüntü ve kederin sebep olduğu gerçekten zor, çok yalnız zamanlarda nasıl farklı tepkiler verebileceğimiz gibi... Ve galiba bana fazlasıyla empati kazandırdı.

    BEBEKLERİNİ KAYBETTİĞİ

     İÇİN BU HİKAYEYİ YAZMIŞ

    Bu filmden önce rol arkadaşınız Shia LaBeouf’u tanıyor muydunuz? Çalışılması kolay biri olmadığı söyleniyor, sizin deneyiminiz nasıldı?

    - Yönetmenimiz Kornel Mundruczo ve senaryo yazarımız Kata Weber bu hikayeyi yazmışlar, çünkü bebeklerini kaybettiklerinde çözülmemiş bir şey var gibi hissetmişler. Kata sessizliğini bozması gerektiğini hissetmiş.

    Bu hikaye onun derinliklerinden geldi. Tüm ekip bunu hissetti. İlk 2 gün doğum sahnesini çektik. Tüm ekip sette bir doğumun gerçekleşmesini izledi. Kaybedilen ve doğmamış bebekler... Gerçekten büyük bir sorumluluk duygusu yükledi ve tüm ekip bu sorumluluğu başından sonuna kadar taşıdı.

    Hikayenin verdiği sorumluluk çok büyük. Fakat merak ettiğim; Shia’yı daha önce tanıyor muydunuz? Birlikte çalıştınız mı daha önce?

    - Hayır, hayır, onunla hiç tanışmamıştım. Dediğim gibi hayatını kaybeden bir bebek hakkındaki bu hikaye tamamen profesyonel bir ortamda çekildi. Tüm ekip bu hikayenin manevi bir tarafı olduğunu hissetti. Hikayenin bu manevi unsurunu şimdi hâlâ hissediyorum.

     FİLMİ ÇEKERKEN HER GÜN DUYGULARINI HİSSETTİM

     ◊ Bebek kaybetmek toplumda konuşulmayan, paylaşılmayan konulardan biri, öyle değil mi?

    - Evet! Ben doğum yapmadım ama bu mucizeyi canlandırmak bile büyük bir onurdu. Oyuncu Ellen Burstyn, en kederli dönemin, en derin yasın onu manevi anlamda kendisine daha çok yaklaştırdığını söylüyor. Benim için de öyleydi. Filmi çekerken her gün bu kaybı yaşayan kadının duygularını hissettim. Konuştuğum birçok kadının kaybını hissettim, kendimi genel olarak insanlara ve hatta kendime daha yakın hissettim...

    Umarım film toplumun bakış açısını değiştirmek için de bir adım olur. Peki “Pieces of a Woman” gibi harika bir filmden sonra “Mission: Impossible” gibi dev bir yapıma başlamak nasıldı?

    - “Pieces of a Woman” çok az bütçeyle yapılmış bir film. Çekim yapmak için yeterli günümüz bile yoktu. Birçok sahneyi gerçekten hızlı bir şekilde çekmek zorundaydık. Prova yapmak için sadece 1 günümüz vardı. Oysa “Mission”da çok büyük bir ekiple zaman sorunu olmadan çalışıyoruz. Sahneler için daha fazla hazırlanabiliyoruz.

    “Pieces of A Woman” benim ilk büyük rolümdü ve her dakikasını çok sevdim. Her gün sette olma ve o sahneleri çekmek harikaydı. Kesinlikle şimdiye kadarki en iyi deneyimimdi.

    ZORLUKLARA CESURCA YAKLAŞAN KADIN ROLLERİ İLGİMİ ÇEKİYOR

    “The Crown”da, “Pieces of a Woman”da ve “The World to Come”da bastırılmaya ve sessizleştirilmeye çalışılan kadınları oynadınız. Hayatınızın herhangi bir döneminde kalıplara sokulmaya çalışıldığınız oldu mu?

    - Sanırım “The Crown”da korkunç bir kraliçe Elizabeth olurdum. Margaret ile daha fazla sinerji içindeydim. Her zaman duyulmak isteyen ve kendilerine yapılan yaptırımlara karşı çıkan, zorluklara cesurca yaklaşan kadınları canlandırmak ilgimi çekti. Soruna dönersem; okuldayken yıllarca gerçekten kötü bir şekilde zorbalığa uğradım.

    Kendim olabildiğim yer herhangi bir drama ortamı ya da küçük tiyatrolardı. O tiyatro odalarına girince aniden her şeyi yapabilirdim. Gerçekten şapşal olabilirdim.

    Gerçekten zeki olabilirdim. Gerçekten olmak istediğim kişi olabilirdim ve hiç kimse tepki vermezdi. Yanlış yaptığımı düşünen veya beni herhangi bir şekilde yargılayan bir çift göz bulamazdım. Bu kadınlara ilgim belki de bununla bağlantılıdır.

    ANNEM VE BABAM SAYESİNDE BÖYLE SİHİRLİ BİR İŞİM VAR

     ◊ Anneniz ve babanız, seçtiğiniz mesleği desteklediler mi?

    - Oyuncuların olduğu bir ailede büyümedim. Babam Shakespeare’i çok severdi ve bu yüzden beni sürekli tiyatroya götürürdü. Sanırım bu işi seçme sebebim babam, çünkü çok fazla oyun izletti. 11 yaşında “The Cherry Orchard”da Corin ve Vanessa Redgrave’i izledim. Çok duygulandığımı hatırlıyorum.

    Tiyatrodan, hani bazen sinemadan çıkınca da hissettiğimiz ürpertici hisle ayrıldım. Bu sihir neyse onun bir parçası olmak istedim. Annemle babama izlettikleri tüm tiyatro oyunları ve filmler için teşekkür ederim. Sayelerinde böyle sihirli bir işim var.

    Peki anneniz?

    - Annem gelişmiş hayal gücüne sahip olmayı seviyordu. Bu yüzden beni cesaretlendirdi. Birçok tiyatro dersine ve seçmelere götürürdü. Oyuncu olmak istediğini söylediğinde çoğu anne baba “Aman Tanrım, bu çok zor bir hayat” der. Çünkü rol seçmelerinde o kadar çok reddediliyorsunuz ki, buna alışmanız gerekiyor.

     

    Yazının devamı...

    Canın sağ olsun Avni

    Avni Yıldırım-Saul Canelo Alvarez WBC (Dünya Boks Konseyi) süper orta sıklet şampiyonluk maçını izlemek için iki hafta önce Miami’ye gittim...

    Miami’de otele gider gitmez korona testi oldum, 5 gün boyunca otelde karantinada kaldım...

    Maç günü Miami polisi eşliğinde Hard Rock Stadyumu’na oldukça havalı bir giriş yaptık...

    Organizasyon rüya gibiydi. DJ, havai fişekler, canlı müzik, danslar...

    Boks sporunun en büyük yıldızı, 30 yaşındaki Meksikalı Saul Canelo Alvarez, Kolombiyalı müzisyen J Balvin’in canlı performansıyla ringe çıktı.

    Ön koltukları 8 ila 10 bin dolardan satılan maçın ünlü konukları arasında top model Adriana Lima, Nusret, ünlü şef Guy Fieri de vardı.

    200 ülkede canlı yayınlanan maçta Türk bayrağımızı ringe ben taşıdım... Sonuç istediğimiz gibi olmadı lakin Canelo karşısında o ringe adım atabilmek bile büyük başarı.

    Nusret Miami

    Nusret New York, Nusret Miami, Nusret Boston, sırada Nusret Los Angeles ve Nusret Las Vegas var.

    Nusret, Teksas şubesini 4 Mart’ta açtı.

    Amerika’da et deyince akla ilk gelen eyalet Teksas’tır.

    Şehir dünyanın en iyi et restoranları ile dolu. Nusret Dallas şubesini açarak Amerika’da et restoranlarının başkentinde de yerini aldı...

    Nusret’te yemek yerken İstanbul’daymışım gibi hissetim.

    Miami’deyken rahat atmosferi, lezzetli etleri ve en önemlisi Türk baklavası için Nusr-Et Steakhouse’a gittim.

    Türk müzikleri, Türk çayı, Türk baklavası, Türk çalışanları ve Türk misafirperverliğiyle Miami’nin en lüks ve gözde restoranları arasında yer alan Nusret, menüsünde İstanbul steak, Ottoman (Osmanlı) steak gibi Türk isimlerini de kullanmış.

    Sosyal medya fenomeni şef, sporcumuz Avni Yıldırım’ı maçta da yalnız bırakmadı.

    Maçta gözlerimle tanık oldum, insanlar Nusret’le fotoğraf çektirmek için sıraya giriyordu. Ne yalan söyleyeyim, gurur duydum.

    Kültür ve Turizm Bakanlığı Türkiye’yi tanıtacak 19 şefin arasına Nusret Gökçe’yi de katması yüzde 100 doğru bir karardır.

    Nusret yurtdışında müthiş bir tanıtıma imza atıyor. Yeme içme sektöründe Türkiye’den dünyaya açılarak Nobu, Spago gibi dünyanın dev markaları arasına girmiştir...

     

     

     

     

    Yazının devamı...

    Ted’de olmayan tek şey Ego

    Yazıyorsunuz, yaratıyorsunuz, oynuyorsunuz... Bu verimliliğin sırrı nedir?

    - Kendi tavsiyelerimi uygulamak. UCLA basketbol koçu John Wooden, “Ne kadar çok çalışırsan, o kadar şanslı olursun” demişti. Çok çalışmak, atletizm zamanımdan kalan bir şey. Çok çalışmak zorundaydım, çünkü her zaman bunun için bana bağıran bir adam vardı.

    “Ne kadar çok çalışırsan, o kadar şanslı olursun...”

    - Kesinlikle... İşimi “alçakgönüllülük, neşe, bir başkasının hikayesi için araç olma fırsatı ve bununla birlikte gelen sorumluluğu anlayarak üstlenmek” olarak görüyorum.

    Çok çalıştığımın farkında bile değilim, çünkü yapmayı gerçekten sevdiğim işi yapıyorum. Ayrıca bedava yapmıyorum! (Gülüyor) Bakmam gereken çocuklarım var.

    ÇOCUKSU BİR MUCİZE VE SONSUZ İYİMSERLİK

    Amerika’da doğmuş biri olarak Amerikan futboluyla büyüdüğünüzü tahmin ediyorum. Normal futbol hakkında neler biliyordunuz?

    - Öğrendiklerim yeni sayılır... Gerçi çocukken futbol oynadım. Futbol Amerika’da anaokulunda yapabileceğiniz ilk sporlardan biri. Çünkü çok fazla malzemeye gerek yok. Anaokulundan üçüncü sınıfa kadar oynadım, sonra basketbola başladım ve basketbol aşkım oldu. 2000 yılında Play Station’da FİFA oynayarak futbolla yeniden tanıştım. 2013-2014’te NBC Sport’un futbol reklamlarını yaptım.

    Bu reklamları yapmanın küçük avantajlarından biri profesyonel ligde maçları izleyebilmekti. İzledikçe oyun hakkında giderek daha fazla şey öğrendim.

    Şovu çekerken her hafta sonu maça gittik, çünkü izlerken aklımıza bir sürü fikir geliyordu.

    Bahsettiğiniz gibi 2013’te NBC Sport reklamları için Ted Lasso karakterini yarattınız. Başlarda karakteri TV şovuna dönüştürme fikri var mıydı aklınızda?

    - İkinci reklamı yapana kadar yoktu. Çünkü 2013’te NBC Sports, İngiltere Premier Ligi kontratını aldı ve istediği başarıyı elde etti. Reklam amaçlanan işi yaptı ve o platformda Premier Lig’e ilgiyi çekti. İkinci reklamı yapmamızı sağladı. Sanırım ikinci reklamı yapmak coşkumuzu açığa çıkardı.

    Ted’in masumiyeti, cehaleti ve bir çeşit aptallığı ilk reklamda açıkça ortadaydı, ancak ikincisinde yazması gerçekten daha eğlenceliydi. Ted’de çocuksu bir mucize ve sonsuz iyimserlik vardı. 2013’te başlayan uzun bir yolculuk oldu ama evren bizi buraya getirdiği için mutluyum.

    Diziyi Londra’da çektiniz, değil mi?

    - Evet, Londra’da çektik. Deneyimi gerçekten yaşamalıydım.

    Boş zamanlarınızda neler yaptınız Londra’da?

    - Chicago ve New York’ta yaşama deneyimimin verdiği iyi bir şey var; toplu taşıma konusunda çok iyiyim, beni korkutmuyor. Londra harikaydı. Hafta sonları şehrin kültürünü deneyimledik.

    Londra’nın yerel pub’ları, barda maç izlemek ya da maça gitmek... Sanırım her hafta sonu maça gittim.

    Will Ferrell oradaydı, “Eurovision” filmini çekiyorlardı. Will, büyük bir futbol tutkunu. Amerika birinci futbol liginde (MLS Major League Soccer) LAFC’nin (Los Angeles Football Club) sahiplerinden biri. Ben ve arkadaşlarım ya Arsenal maçlarına ya da Wembley’de herhangi bir maça giderdik. Muhteşemdi. Londra’dayken keşke daha çok tiyatro izleseydim ama...

    ESKİ SEVGİLİYE TEŞEKKÜR

    Jason Sudeikis ve Olivia Wilde, 9 yıllık ilişkilerinin ardından geçtiğimiz aylarda şok ayrılık haberiyle gündem olmuştu. Olivia Wilde pop yıldızı Harry Styles ile yeni bir ilişkiye yelken açtı. Geçen pazar günü yapılan Critic Choice Awards’ta (Eleştirmenlerin Seçimi Ödülleri) Jason Sudeikis ödül aldıktan sonra iki çocuğunun annesi Olivia Wilde’a teşekkür etmeyi ihmal etmedi. Wilde da bu jeste Twitter’dan karşılık verdi.

    MARKETTE ÇALIŞIYORDUM “AKTÖRLÜĞÜ DENEMEK İSTİYORUM” DEDİM

    ◊ Ted hiç bilmediği bir işin içine girdiğinde sudan çıkmış balık gibiydi. Sizin böyle bir şey başınıza geldi mi hiç? Geldiyse nasıl başa çıktınız?
    - Benim en büyük şaşkınlığım, Kansas City’den Chicago’ya taşındığımda oldu. Seçimi yapan bendim. Annemle babamın evinin bodrum katında yaşıyordum.
    Kolejden ayrılmıştım, basketbol oynamayı bırakmıştım. Skeç yazıyor, doğaçlama yapıyordum. Ve bir markette çalışıyordum. Kendi kendime “Aktör olmayı denemek istiyorum” dedim. Benim için bunun yolu Chicago’ya taşınmaktı.
    Chicago’ya taşındığımda her şey tamamen yeniydi. Gerçi orada akrabalarım vardı, anneannemin evinde kalıyordum ve kira derdim yoktu ama senin gibi düşünen, seninle benzer tutkuları olan insanları bulmak zordu.
    Oradaki en büyük doğaçlama ve skeç grubuna girdim. Şehre daldım, her yerde dersler aldım ve yeni arkadaşlar edindim.

    ÇOĞU ZAMAN EGOSU ÖNDE OLAN KARAKTERLERİ OYNAMAM İSTENMİŞTİR

    Ted Lasso tam bir “bay pozitif”. Yaşadığımız zamana bakarsak Ted gibi insanlar neredeyse yok denecek kadar az. Nezaketin, iyi tutumun ve olumlu tavrın önemini de bir şekilde izleyiciye gösteriyorsunuz, öyle değil mi?

    - Ted’in sahip olmadığı tek şey; ego. Ve dizide bu kasıtlı yapılan bir şey. Bu egosuzluk, bir televizyon şovu yazmak için ilginç bir deneyim. Çünkü çoğu zaman egosu önde ve merkezde olan karakterleri oynamam ya da yazmam istenmiştir.

    Burada göstermek istediğim; olumsuz bir şey gördüğünde ya da deneyimlediğinde onun seni alaşağı etmesine izin verme, hatta başa çıkmaya çalış ve sadece onurlandır. Çünkü bu olumsuz şeylerin zaten dünyada var olduğunu biliyoruz. Bir şeyler çirkin yüzünü her gösterdiğinde alevlenmene gerek yok.

    Şovun ilgili olduğu şeylerden biri de, başkalarının bizi görme şekline tepki olarak kendimize koyduğumuz kalıplar. Diğer insanların bizi görme şekline göre belki de hak ettiğimizin bu olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden öyle tepkiler aldığımızı düşünüyoruz. Ama bazen iyi bir koç, iyi bir akıl hocası, iyi bir ortak, iyi bir yönetmen, iyi bir eş değerinizi ve aslında neyi hak ettiğinizi daha iyi görebilir.

    Hayatla ilgili her şeyi okulda öğrenmiyoruz. Herkesten, her şeyden bir şeyler öğreniyoruz.

    “Olumsuzlukların seni alaşağı etmesine izin verme, aksine onlarla başa çıkmayı dene. Çünkü bunların dünyada var olduğunu zaten biliyoruz.” Güzel bir yaklaşım...

    - Dizi, felsefi olarak insan deneyimi hakkında inandığım şeyler üzerine bir meditasyon. Aynı zamanda bir TV programı ve hikaye anlatımı... Benim şakalarım... Benim ve birlikte çalışacak kadar şanslı olduğum çalışma arkadaşlarımın yaptığı birçok şey komik ve ilginç bulundu.

    Yaşadığımız dönemde bölünme ve olumsuzluk içindeymişiz gibi hissediyoruz. Ama bu olumsuzluklar bize aynı zamanda onarmak, adalet anlayışı, yanlışları düzeltmek ve hatalardan ders alma fırsatı da sağlıyor.

     

     

    Yazının devamı...