• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Efsanede son perde

    İlk sezonu 2010 yılında yayınlanan ve günümüze kadar ikonik yapısını sürdüren “The Walking Dead” ekranlara veda ediyor. Final olarak belirlenen 11’inci sezon, 8’er bölümlük üç kısma ayrıldı. İlk 8 bölüm 2021’in ağustos ayında, ikinci 8 bölüm de 2022 şubatında seyirciyle buluştu. 26 farklı ülkede gösterilen ve dünyanın en çok sevilen dizileri arasına giren “The Walking Dead”in son 8 bölümü ise ekim ayında yayınlanacak. Dizi ekibiyle San Diego’daki Comic-Con etkinliğinde bir araya geldik ve bu projeden birçok yan dizi çıkacağı müjdesini aldık. İşte ekiple röportajdan geriye kalanlar...

    ◊ Angela Kang, 12 yılda 11 sezon. Final sezonunun ilk 16 bölümü yayınlandı ve geriye 8 bölüm kaldı. Bitiş çizgisine bu kadar yakın olmak nasıl?
    - Angela Kang: Gerçeküstü bir olay. 24 bölümün tamamını çekmek uzun zaman aldı ve sonunda bitiş çizgisine ulaştık. Dizi devam ediyor, daha yapılacak çok kutlama var. Son 8 bölüm henüz yayınlanmadı ve bu anların tadını çıkarıyorum. Bugüne dek yapılanları, tüm zor işleri paylaşmaktan da heyecan duyuyorum.

    ◊ Gelecek 8 bölümde neler var?
    - Angela Kang: Son bloğa başladığımızda, insanlarımız Commonwealth ile şiddetli bir çatışma içinde. Commonwealth, insanları birbirinden ayırmaya meyilli bir toplum. Gerçekten duygusal, büyük kıvrımlar ve dönüşler olacak.




    SONA YAKLAŞTIK VE ACI-TATLI BİR DURUMDAYIM

    ◊ Greg Nicotero, son 12 yıldaki yolculuğunuzdan bahseder misiniz? Son kısmın ilk ve son bölümünü de siz yönettiniz...
    - Greg Nicotero: Bu yolculuk benim hayatımı değiştirdi. Şimdi ise sona yaklaştık. Yani gerçekten acı-tatlı bir durumdayım. Bu insanları her gün görmemeyi, uyanıp çekim yapmamayı hayal etmek bile zor. Ama harika zamanlardı. Finali yönetirken, bu odadaki herkesin beklentisinin tüm ağırlığını omuzlarımda hissettim. Çünkü harika olmasını istedik. 24 bölüm o kadar uzun bir sürede çekildi ki... Ama sona geldiğimizde herkes kollarını sıvadı ve “İzleyicilerimize elimizden gelenin en iyisini çıkarmakla yükümlüyüz” dedi. Ve tüm ekip adına konuşabilirim ki; bu oldukça harikaydı.

    ◊ 1’inci sezonun ilk bölümünden 11’inci sezonun son bölümüne kadar geçen yıllar içinde, projeye olan yaklaşımınız ne yönde değişti?
    - Greg Nicotero: Bu ilginç bir soru... Jeff DeMunn’ın öldürüldüğü bölüm, yönetmenliğini yaptığım ilk bölümdü. Andrew Lincoln dışında kimseye tam anlamıyla korktuğumu söylemedim ama aslında çok korkmuştum. Çünkü bunu daha önce hiç yapmamıştım. Hepimizin birlikte çok iyi çalıştığı o noktada olmak bana her zaman iyi hissettirdi. Dünyadaki her şeyi yönetebilirmişim gibi hissediyordum, hâlâ daha öyle hissediyorum. Herkes harika iş çıkardı.




    SAF BİR BAŞLANGIÇ YAPTIK ETRAFIMIZDA HOLLYWOOD YOKTU

    ◊ Norman Reedus, sizin için nasıl bir süreçti?
    - Norman Reedus: Tüm bu süreç... Ağlayabilirim! En iyi arkadaşlarımdan bazılarını bu dizide edindim. Dizimiz küçük, saf bir başlangıç yaptı. Ormanda çektik. Herkes birbirinin arkasındaydı ve bu çok saf bir şeydi. Menajer yoktu, kimse yoktu. Etrafımızda Hollywood yoktu. Çok saygı vardı. Ve bu büyük bir projeye dönüştü. Milyonlarca kez söyledim; bu sadece birimizin şovu değil, bizim şovumuz. Ve bu ilk günden beri böyle. Biz, sizden yakıt aldık. Şimdi burada olmak ve sona yaklaştığımızı bilmek çok zor.

    ◊ İlk panellerde üzerinizde bir gerginlik vardı. Süreç ilerledikçe diziyi nasıl benimsediğinizi ve bu ailenin bir parçası olduğunuzu gösterdiniz...
    - Norman Reedus: Evet ilk zamanlar gergindim, hâlâ gerginim. Sadece daha iyi gizliyorum sanırım. Tüm kariyerime gergin başlamıştım zaten. Muhtemelen her zaman gergin olacağım ama artık bunu daha iyi saklıyorum.

    ◊ 12 yılın ardından şimdi neler hissediyorsunuz?
    - Norman Reedus: Bu yolculukta olmak gerçekten bir onurdu. Bu dizinin izleyicisi, hayatımızın tamamını milyonlarca farklı şekilde değiştirdi. Siz olmadan, burada olamazdık. Bizim için ne hissediyorsanız, biz de sizin için aynı şeyi hissediyoruz. Bize gelip sarılan, kendileri hakkında kişisel hikâyeler anlatan, farklı konularda onlara nasıl yardımcı olduğumuzu anlatan insan sayısı o kadar fazla ki... Bunlar bizim için çok şey ifade ediyor. Kalbimizin derinliklerinden teşekkür ederiz. Sizleri seviyoruz ve size çok teşekkür ediyoruz

    ◊ Peki Carol-Daryl mı, yoksa Connie-Daryl mı?
    - Norman Reedus: İnanılmaz bir soru. Üçü demek istiyorum! (Gülüyor) Bence Daryl ve Carol hikâyesi henüz bitmedi...

    CAROL’I HERKESİN SEVECEĞİNİ DÜŞÜNMEMİŞTİM

    ◊ Melissa McBride, Carol inanılmaz. Onun bu kadar epik bir karakter olacağını biliyor muydunuz?
    - Melissa McBride: Tüm bu deneyim inanılmazdı... Carol’ın herkesin seveceği bir karakter olacağını düşünmemiştim. Söylemek istediğim çok şey var ama yemin ederim ki gözlerim doluyor. Biraz gerginim ama ben Norman gibi saklayamam.

    ◊ Josh McDermitt, Eugene karakterine çok fazla özellik kattınız. Eugene ile aranızda nasıl bir bağ var?
    - Josh McDermitt: Onun her duruma uyum sağlamasını ve hayatta kalmasını seviyorum. İlk tanıştığımızda çok bencildi. Sadece kendisi için hayatta kalmak istiyordu. Ama bir insan olarak büyüdükçe, arkadaşlarını da hayatta tutmaya çalıştı. Eugene her duruma uyum sağlıyor ve bence bu harika. Ben olsaydım kıyamette hayatta kalamazdım sanırım...

    İLK ANDAN İTİBAREN GERÇEKÜSTÜYDÜ

    ◊ Ross Marquand, siz Aaron rolündesiniz. Bu dizide en çok neyle gurur duyuyorsunuz?
    - Ross Marquand: Ağlamaya başlayacağım... Sanırım benim için tuhaf olan şey, dizinin yıllardır hayranı olmamdı. Sonra sete gittim. İlk önce Andrew Lincoln ile tanıştığımı hatırlıyorum. Bana kocaman sarılmıştı. “Aileye hoş geldin” dediğinde “Aman Tanrım, Rick Grimes!” dediğimi hatırlıyorum. Sonrasında bütün ekiple tanıştım. Gerçek bir aile olduk. İlk andan itibaren gerçeküstüydü ve bu his hiç değişmedi. Bence gerçekten bittiğinde garip olacak. Hayatımın 8 yılı, bu insanların da 12 yılı... Bu dizinin bir parçası olmak harika bir şey.

    ◊ Aaron’un koluna taktığı silah, ağır mıydı?
    - Ross Marquand: Takıp çıkarması zordu ve metal kısmı gerçekten ağırdı. Bir de çok sıkıydı, vidalanıyor çünkü. Birini gerçekten öldürebileceğiniz kadar tehlikeliydi...

    ANAOKULU ÖĞRETMENİYKEN ŞİMDİ BURADA OLDUĞUMA İNANAMIYORUM

    ◊ Seth Gilliam, Peder Gabriel kiliseden çıkmak istemeyen bir adamdı. Şimdi ise daha cesur olduğunu görebiliyoruz. Karakterin değişimi hakkında neler söylemek istersiniz?
    - Seth Gilliam: Gabriel’in ilk zamanlarda yaptığı tek şey; bir kayanın tepesine çıkmak ve ölülerle karşılaştığında çığlık atmaktı. (Gülüyor) İlk dört sezon boyunca izlediğim insanlarla çalışmak benim için gerçeküstü bir olaydı. Ve bu diziyi uzun süredir takip eden binlerce insanla birlikte şimdi burada olmak, gösterdikleri sevgi oldukça büyülü... Karakterimi oynamak da çok eğlenceliydi.

    ◊ Lauren Ridloff, siz bu yolculuğu nasıl tanımlıyorsunuz?
    - Lauren Ridloff: Ben şu an burada olduğum gerçeğine bile inanamıyorum! Anaokulu öğretmeni olduğum günlerde bu dizinin çok büyük bir hayranıydım. “The Walking Dead”i izliyordum, şimdi burada olduğuma ben bile inanamıyorum. Önceleri 15 kişilik bir sınıfın önünde duruyordum, şimdi sınıfım daha büyük. Bence dünyadaki tüm insanlar bunu izliyor ve bir şeyler öğreniyor. Çünkü bu dizi toplumun bir yansıması. COVID ortaya çıktığında birçok insan benden tavsiye istedi. “Kıyametten nasıl kurtuluruz?” soruları geldi. Yani görüyorsun ki ben hâlâ bir öğretmenim... (Gülüyor)

    SİZ OLMASAYDINIZ BURADA OLMAZDIK

    ◊ Cailey Fleming, Judith Grimes hakkında izleyicilere söylemek istediğin bir şey var mı?
    - Cailey Fleming: Hepinize teşekkür etmekten başka ne diyeceğimi bilemiyorum. Çünkü siz olmasaydınız burada olmazdık. Son üç sezondur beni Judith’iniz olarak gördüğünüz için gerçekten minnettarım. Tüm sevginiz ve desteğiniz için teşekkür ederim.

    HER SABAH KENDİMİ ÇİMDİKLEMEM GEREKİYOR

    ◊ Michael James Shaw, diziye son sezonlarda girdiniz ve çok sevilen bir karakter oldunuz. Bunu başaracağınızı düşünüyor muydunuz?
    - Michael James Shaw: “The Walking Dead”in derinliklerine dalmak ve kendimi asla sığdırmayı hayal etmediğim bir karakteri oynamak inanılmazdı.
    Benim için bu bir zevkti. Buna inanmak için hâlâ her sabah
    kendimi çimdiklemem gerekiyor.

    UMUTSUZ BİR DURUMDA NE YAPACAKSIN?

    ◊ Bu zombi kıyametinin nasıl başladığına dair bir teoriniz var mı?
    - Scott M. Gimple: Bir teorim yok. “The Walking Dead” ile ilgili olan şey şu; umutsuz bir durumda sen kim olacaksın? Kiminle olacaksın? Neyi seçeceksin; aşkı mı, nefreti mi? Yoksa hayatta kalmayı mı seçeceksin?

    Yazının devamı...

    ‘Wakanda’ya dönmek eve gelmek gibi

    ◊ Lupita, hayali Wakanda ülkesine dönmek nasıl bir duyguydu?
    Lupita Nyong’o: Wakanda’ya dönmek ve izleyiciye Wakanda’yı yeniden göstermek harika bir duygu. Çok fazla şey söyleyemiyorum ama Wakanda’nın evreni genişliyor ve izleyicinin dört gözle bekleyeceğiniz çok şey var hikâyede.

    ◊ Letitia, aynı soruyu size de sormak istiyorum, geri dönmek nasıl bir duyguydu?
    Letitia Wright: Benim için büyük bir lütuftu. Karakterlerimizle bir aile olduk ve birlikte büyüdük. Bu filmi sunmaktan ve karakterlerimizin ortaya koyduğu “kardeşliği” onurlandırmaktan büyük gurur duyuyoruz.

    ◊ Danai, Black Panther’in yarattığı büyük etkiyi görmek nasıl bir şey?
    Danai Gurira: Benim için en harika anlardan biri; bu muazzam sanatçıları izlemek oldu. Ben Zimbabwe’de büyüdüm. Hep Amerikan tiyatrosunu, sinemasını takip ettim ve işleri gıptayla izledim. Bütün o süper kahraman filmlerini…

    ◊ Şimdi ise bahsettiğiniz o süper kahraman filmlerinden birinde oynuyorsunuz…
    Danai Gurira: Evet, öyle! Şu an bu topluluk içinde olmak, sinema kültürünü birlikte kutluyor olmak, benim için her şey demek. Ben de bu filmin bir parçası oldum, bunun için çok mutluyum.

    ◊ Florence, Wakanda’ya dönmek sizin için nasıldı, hislerinizden bahseder misiniz?
    Florence Kasumba: Eve gelmek gibi… Çünkü birlikte çok zaman geçirdik. Birlikte çok fazla prova yaptık. “Black Panther 2” üzerinde çok uzun süre çalıştık. Birazdan hep birlikte ne çektiğimizi göreceğiz ve izleyeceğimiz için çok heyecanlıyım.

    SİYAHLARA MUAZZAM BİR ENERJİ AKTARDI

    ◊ Winston, filme gösterilen sevgi ve hayranlık gözle görülür bir şekilde çok büyük. Neler hissediyorsunuz, bize anlatır mısın?
    Winston Duke: Çok fazla şükran doluyum. Burada herkesle birlikte olduğum için çok minnettarım. Seçtiğim ailemle burada olmaktan, bu kadar sevgi gösterilen bir projede yer almaktan çok minnettarım. Her bir katılımcının; kamera arkasından kamera önüne kadar, herkesin sevgisi ve emeği var filmde. Ve bunun bir parçası olabildiğim ve izleyicilerimizle paylaşabildiğim için gerçekten minnettarım.

    ◊ Mabel ve Alex, Marvel Sinematik Evreni’ne, Wakanda’ya çağrılmak nasıl bir duyguydu? Bu ânı ilk kimlerle paylaştınız?
    Mabel Cadena: Hatırlıyorum da çok çılgıncaydı! Tüm ailemle telefon görüşmesi yaptım, bu harika haberi paylaştım. Bunun bir parçası olduğuma hâlâ inanamıyorum. Burada olduğum için gerçekten heyecanlıyım.

    ◊ Alex, peki ya siz?
    Alex Livinalli: Çok heyecan vericiydi, hemen annemi aradım. Cevap vermedi. Bu yüzden kız arkadaşımı aradım ama o da cevap vermedi! Sonra annemi tekrar aradım ve şükürler olsun telefonu açtı. Haberi paylaşmak çok heyecan verici bir andı. Bu işe dahil olduğumu bilen tek iki kişi onlardı. 14 ay gibi bir süre gizlemek zorunda kaldım. Bu yüzden, artık herkes bildiği için çok daha mutluyum (gülüyor).

    ◊ Michaela ve Dominique, burada olmak size nasıl hissettiriyor?
    Michaela Coel: Bu seyirciyi görmek bana, “Black Panther”i izlemeye gittiğim zamanları hatırlatıyor. Filmi Gana’da üç ya da dört kez izledim. Yeniden Amerika’da izledim, İngiltere’de izledim. Bu filmin seyirciye kattığı çok benzersiz bir şey var.




    ◊ Ne gibi?
    Michaela Coel: Bana çok yabancı bir enerjiydi bu, ilk kez hissetmiştim bunu. Bir siyah süper kahraman topluluğu tarafından oluşturulan bir enerji bu ve bu enerjinin siyah insanlara aktarılışı muazzam. Gerçekten çok özel hissediyorsunuz. Bütün bunlar bana, “Black Panther”in devam filminin kadrosunda olmanın nasıl büyük bir onur olduğunu hatırlatıyor. Çok hassas ve çok güzel bir sürece destek veriyor olmak diye tanımlayabilirim. Gerçekten böyle hissettiriyor.

    ◊ Dominique, sizin için de aynı duygular geçerli galiba...
    Dominique Thorne: Ben de aynı şekilde hissediyorum. Hepimiz biliyoruz ki, “Black Panther”in dünya üzerindeki etkisi silinmez. Bu tarif edilemez; fiziksel, duygusal, zihinsel ve hepsinden önemlisi ruhsal bir şeydi. Beyazperdeye ikinci filmle dönmenin ve bu güzel, yenilikçi fikirleri sergilemenin bir parçası olduğum için mutluyum. Tüm bunlar, hikâyelerin olması gereken perspektiften anlatılması, hikâyelerin kendisinin çok güzel ve özel olması... Bu bir nimet, bir hediye.

    SEYİRCİLERİN FİLMİ OLAN SEVGİSİ İNANILMAZ

    ◊ Tenoch, siz sahneye çıkmadan önce, hayranlarınız ‘Namor’ diye bağırıyordu. Bu sizi neler hissettirdi?
    Tenoch Huerta: Heyecanlıyım ve burada olduğum için çok mutluyum. Bu büyük bir onur. Seyircilerin filme olan ilgisi ve sevgisi inanılmaz, onlara katılıyorum; Namor harika!

    ◊ Ryan, sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?
    Ryan Coogler: Bu filmi şimdi ilk kez hep birlikte izleyeceğiz. Tüm hayranlarımıza iyi seyirler diliyorum, umarım filmi beğenirler.

    Chadwick Boseman ‘Black Panther’ olarak yaşayacak

    Marvel’in “Black Panther”i olarak dünya çapında şöhrete kavuşan ABD’li oyuncu Chadwick Boseman’in 2020 yılında kolon kanseri nedeniyle hayatını kaybetmesi büyük şok ve üzüntü yaratmıştı. 2016 yılında kansere yakalanan, ancak hastalığını kamuoyundan gizleyen oyuncu, vefatından bir yıl sonra “Ma Rainey’s Black Bottom” adlı filmdeki performansıyla Oscar’a aday olduğunu göremedi. Yapım ekibi, oyuncunun anısına saygıdan dolayı “Black Panther” rolünü kimseye vermedi, hikâyeye başka türlü devam etti.

    Yazının devamı...

    Star Wars hayatımızdaki en özel deneyimlerden biri

    Efsanevi “Star Wars” serisi, “Obi-Wan Kenobi” dizisiyle devam ediyor. “Sith’in İntikamı” filminden 10 yıl sonrasını anlatan 6 bölümlük mini dizide, Jedi ustası Obi-Wan Kenobi’nin yakın dostu Anakin Skywalker’ın karanlık tarafa geçip Darth Vader olmasıyla, ortaya çıkan güç savaşı anlatılıyor. Barbaros Tapan, dizinin iki önemli başrol oyuncusuyla görüştü.

    ◊ 20 yıl sonra yeniden bu karaktere dönmek nasıl bir duyguydu?
    Ewan McGregor: Oldukça heyecan vericiydi. Son filmden bu yana çok zaman geçti. Ama yeniden “Star Wars” dünyasının bir parçası olduğum için çok mutluyum.

    ◊ Hayden, hazırlanmak için filmin animasyon dizileri “Klon Savaşları” ve “İsyancılar”ı izlediğinizi duydum. Bunlarda kimliğinizi mi bulmaya çalıştınız?
    Hayden Christensen: Elimden geldiğince çok araştırma yaptım ve kendimi yeniden tanımak istedim. Animasyon dizilerini çok sevdim. Bu yapımların yönetmeni Dave Filoni ve ekipteki herkes inanılmaz işler yapmış. Bu karakterlere çok daha fazla şey kattılar ve bütün bunları izlemek büyüleyiciydi. Bunun, performansımı nasıl etkilediğinden emin değilim ama onları izlediğim için çok mutluyum. Artık ben de bu filmlerin sıkı bir hayranıyım.

    ◊ Yeniden birlikte çalışmak ve bu karakterleri canlandırmak nasıl bir duyguydu?
    Hayden Christensen: Harikaydı. Geri dönüp Ewan’la tekrar çalışmak ve bu karakterleri tekrar oynamak hayatımdaki en güzel şeylerden biri oldu. Her şeyden önce çok özel bir deneyimdi. Ve bunu sıkı hayranlarımız sayesinde başarıyoruz. Tekrar teşekkürler ederiz.

    DARTH VADER’I KEŞFETMEK HEYECAN VERİCİ

    ◊ Hayden, filmin son bölümünde Anakin Skywalker’i oynuyordunuz şimdi ise Darth Vader’e dönüştünüz. Bu değişikliğin gerçekleştiğini nasıl göreceğiz?
    Hayden Christensen: Karakteri bu kadar çekici yapan şey bu, içinde mevcut olan o çift kimlik. Bir de öz kimliğin içsel çatışması var. Ama geri dönüp karakterle yolculuğuma devam etmek ve zaman çizelgesinin bu noktasında Darth Vader’ı keşfetmek çok heyecan vericiydi. Benim için çok büyük bir olaydı.

    20 YIL ÖNCE SOSYAL MEDYA YOKTU

    ◊ 20 yıl öncesine kıyasla, şimdi filmlere gösterilen ilgiyi görünce şaşırdınız mı?
    Ewan McGregor: Evet çok şaşırdım ve bunu sindirmek biraz zaman aldı. İlk filmler çıktığında sosyal medya yoktu, seyirciyle doğrudan bir bağlantımız yoktu. Seyirciler daha genç bir kitleden oluşuyordu. Şu an gördüğümüz ilgi, yaptığımız filmlerin heyecanını hâlâ hissetmeleri, bizim için çok şey ifade ediyor. Bunu hissetmek özellikle benim için, kişisel olarak da çok şey ifade ediyor. Bugün burada olmamızın, bu diziyi yapmaya karar vermemizin kesinlikle bir nedeni var, kesinlikle. Onu daha iyi anlıyorum şimdi.

    ◊ Obi-Wan’ın şimdiki hali hakkında pek bir şey bilmiyoruz. Ne tür değişiklikler oldu? Onu son gördüğümüzde çok mutlu bir adamdı. Şimdi nasıl bir evrede, biraz bahseder misiniz?
    Ewan McGregor: Hepimiz “Star Wars Episode III – Sith’in İntikamı” filminin sonunda ne olduğunu biliyoruz. Obi-Wan ile A New Hope arasında bir köprü kurmak için Obi-Wan’ı oradan almam gerekti. Ve bunun için beyin fırtınası yaptık. Bunun hakkında epey düşündük, nasıl olur diye. Düşündüğümüz şey aslında bir noktada film olacaktı, ama dizi haline geldi. Deborah Chow yönetmenimiz oldu, ki bunun için şükürler olsun… Çünkü çok yetenekli. Ve tüm bölümleri o yönettiği için, baştan sona aynı benzersiz vizyonu sürdürüyor.

    Yazının devamı...

    Coppola’nın gözündeki tutkuyu gördüm





    ◊ “The Godfather”ı tahminen kaç defa izlemişsinizdir?
    - Bu soruyu cevaplamak için fazla yaşlıyım. Ama uzun süredir izlemedim. Filmin afişi evimin duvarında asılı, onu başkalarına gösteririm.

    ◊ Seyircilerin çoğu, filmi her izleyişlerinde yeni bir şey keşfettiklerinden bahsediyor. Peki sizin için de aynı şey geçerli mi?
    - Dediğim gibi ben izlemiyorum. İzlediğimde ne kadar yeni, ne kadar genç olduğumu görüyorum. Seyircilerin güzel yorumları için çok teşekkür ederim.

    ◊ Filmi ilk kez yönetmen Francis Ford Coppola ile mi izlediniz?
    - Evet, ilk kez Francis ile gördüm. Henüz bitmemişti bile. Ona rağmen bana filmden bir kesit izletti.

    ◊ Peki ilk izlediğinizde film hakkında ne düşündünüz?
    - Güzel olduğunu düşündüm. Aynı zamanda kendi performansıma da baktım tabii.

    COPPOLA VERDİĞİM NOTLARI HİÇ OKUMADI

    ◊ Francis Ford Coppola size düşüncelerinizi sordu mu?
    - Evet, bana film hakkında ne hissettiğimi sordu. Ben de ofisine gidip film hakkında yazdığım notlarımı ona verdim.

    ◊ Notları verdiğinizde Coppola’nın tepkisi nasıldı?
    - Onları okumadı. Hiçbir şey yapmadı. O zaman çok gençtim, filmi anlamaya çalışıyordum. Ama sonuçta ortaya harika bir iş çıktı. Filmi seyirci görmeden hiçbir şeyin nasıl olduğunu bilmiyorsunuz. Seyirci, size yaptığınız filmi anlatır. Sık sık söylediğim gibi, bu durum bir tablo gibidir. Bir resim yaptığımda, geri çekilinceye kadar gerçekten ne yaptığımı görmüyorum. Tuvale çok yaklaştığımda, tabloyu görmüyorum. Film de aynı. Film seyircidir. Seyirci, gerçekte orada ne olduğunu görmenizi sağlar.



    İLK GÖRÜŞMEDEN SONRA 1 YIL HABER ÇIKMADI

    ◊ Francis Ford Coppola ile yollarınız nasıl kesişti?
    - Coppola’yı önceden tanıyordum. Broadway’de bir oyun yapmıştım. Beni orada görmeye gelmiş, haberim yoktu. Bana bir senaryo gönderdi. Senaryo bir aşk hikâyesiydi ve bu aşk hikâyesinde başrol oynayabilmem için hemen San Francisco’ya gitmemi istedi. Çok iyi bir senaryoydu. Francis’le 4 ya da 5 gün takıldım. Sonra geri döndüm. Ondan bir daha haber alamadım.

    ◊ Sonrasında Francis Ford Coppola’dan ne zaman haber aldınız?
    - Aradan 1 yıl geçti. Ondan bir telefon aldım. New York’ta oyuncu olarak çalışıyordum. Kimse beni tanımazdı. Ondan hoşlandığımı, çok zeki ve çok yetenekli olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum. Beni aradı, “The Godfather’ı yapıyorum” dedi. Bu, o dönem piyasadaki en büyük kitaptı, filmi de konuşuluyordu ve büyük film olacağı belliydi. “Bunu bana neden söylüyor?” diye düşündüm. “The Godfather’ı yapıyor olamaz, bu imkansız!” dedim kendime. “Michael’ı oynamanı istiyorum” dedi. Michael rolünü düşündüm. Dışarıda bir sürü büyük film yıldızı vardı. Böyle bir rolü nasıl elde edeceğim diye düşünmeye başladım. Sonrasında kendi kendime “İstemiyorum, ben iyiyim, hayatım tamam” dedim. Yani, basit bir hayatım vardı...

    BENİ FİLMDEN KOVMAK İSTEDİLER

    ◊ Serinin en önemli anlarından biri, restoranda Sollozzo ve McCluskey’nin öldürüldüğü sahneydi. Bu sahne canlandırdığınız Michael Corleone karakteri için de dönüm noktası oldu, değil mi?
    - Evet, “The Godfather 2”deydi o sahne... Aslında o sahnenin serinin diğer filmlerinde olması planlanıyordu ama Francis öne çekti. Çünkü film yapımcıları beni kovmak istiyorlardı. Neler olduğunu, kuliste insanların ne konuştuğunu bilmiyorsun. Her neyse, sahnenin gidişatı sevildi ve bu şekilde filmde kaldım sanırım...

    DEDEM CORLEONE’DE DOĞMUŞ BU TAMAMEN KADER

     ◊ Michael Corleone rolünü aldığınızda heyecanlandığınızı düşünüyorum.
    - Heyecan vericiydi. Yıllar boyunca anlatmadığım bir şey var; ama bunu bu gece söylemek zorundayım, çünkü bir daha ne zaman söyleme fırsatı bulacağımı bilmiyorum. Rolü aldığımda bunu bir tek büyükanneme söyledim. Onu aradım ve ‘Büyükanne, ben ‘The Godfather’dayım’ dedim. Uzun bir duraklama oldu, ‘Oh’ dedi ve telefonu kapadı. Yarım saat kadar sonra geri aradı, ‘Corleone büyükbabamın
    doğduğu yer’ dedi. Oynayacağım karakterin soyadı da Corleone’ydi. Bu kader değil de ne? Tamamen kaderdi.


    BU HARİKA BİR FİLM OLACAK!

    ◊ Filmi çekerken unutamadığınız bir an var mı?
    - Bir gün dışarıda cenaze sahnesi çekiyorduk. Akşam olup ışık gidince sahnenin çekimi ertelendi. Ben mutluydum, çünkü artık eve gidebilirim diye düşünmüştüm. Üzerimi değiştirip New York’a dönmek için yola çıkacaktım. O sırada Francis Ford Coppola’nın mezar taşının üzerinde oturduğunu ve gözlerini benden kaçırdığını gördüm. Hıçkırarak ağlıyordu. “Sorun ne Francis?” dedim. Gözlerinde yaşlarla bana baktı, “Bana başka tuzak kuramayacaklar” dedi. Ona bu film için başka bir şans vermeyeceklerdi ve bunu biliyordu. O an biliyordum; bu harika bir film olacak. Çünkü gözlerinde tutku vardı. İşte bu her şeyin ilacı.

    HEPİMİZ AYNI ODAYI PAYLAŞTIK PAHA BİÇİLMEZDİ

    ◊ Diane Keaton ile oldukça cesur bir sahneniz var. O sahneyi beyazperdede izlediğinizde ne hissettiniz?
    - Dürüst olacağım, kendimi beyazperdede gördüğümde, ben gibi hissetmiyorum. Oynadığım bir karakter olduğunu hissediyorum. “The Godfather”a bakıyorum; bu ben değilim! Kendimden hiçbir şey görmüyorum. İçindeki harika oyunculara bakıyorum. Al Lettieri, Sterling Hayden gibi büyük insanlar vardı. Bu insanlarla aynı odayı paylaştım. Sterling Hayden, kariyeri boyunca bir ikondu, benimle ve Al Lettieri ile aynı odadaydı. Römorklarımız yoktu. Gidecek bir karavanımız yoktu. Gökyüzündeki yıldızlara şikâyet ettiğimi hatırlıyorum. “Neden bir karavanım yok? Neden kimse bizi umursamıyor?” diye. Şimdi baktığımda; paha biçilmez, unutulmaz anılar.”

    Yazının devamı...

    Bu film yetişkinler için hız treni

    2022 Cannes Film Festivali’nde “Triangle of Sadness” filmi büyük beğeni topladı. İsveçli yönetmen Ruben Östlund’un yönettiği film, Cannes’daki gösteriminde yedi dakika ayakta alkışlandı. Alt sınıf ve üst sınıf arasındaki ayrımcılığı mizah yoluyla ele alan filmin yönetmeni Ruben Östlund, başarılı başrol oyuncuları Charlbi Dean, Harris Dickinson ve Woody Harrelson, Barbaros Tapan’ın sorularını yanıtladı.

    Bu sizin ilk tümüyle İngilizce filminiz sanırım. Bu filmin İngilizce olmasının özel bir nedeni olup olmadığını merak ediyorum...

    Ruben Östlund: Tabii ki bir yönetmen olarak, mümkün olduğunca çok kişiye ulaşmak istiyorsunuz. Her ne kadar sinemadaki bu hakimiyeti biraz eleştirsem de, daha da ileri gitmeyi sevdiğimiz bir şey yapmak istedim. İngilizce, benim ikinci dilim. Fransızca veya Almanca da bir film yapmak isterdim, ama İngilizce ikinci dilim. Ve film de insanların birbirleriyle İngilizce konuştuğu bir ortamda geçiyordu. Yani, benim için doğal bir adımdı.

    Felsefi fikirleri eğlence çerçevesinde yansıtıyorsunuz. Aradaki dengeyi nasıl korudunuz?

    Ruben Östlund: Bu soruyu sorduğunuz için çok teşekkür ederim, çünkü bence bu filmle bizim için bir hedef oldu... Yetişkinler için bir ‘hız treni’ yaratmak istedik. Eğlenceli, zorlu ve komik bir şey. Sinemadan çıktığınızda “Ne oldu?” demelisiniz. İstediğimiz şey buydu. İspanya’nın kırsal bölgelerine gidip, sinema deneyimi olmayan 30 kişi getirdik filmi izlemesi için. Ve onlar kahkahalarla gülüp, çığlıklar attılar. “Sonunda geri dönüş alabildiğimiz bir izleyici kitlesi” dedim. Biz Avrupalıların çoğu zaman iyi bir izleyici olmadığımızı kendimize hatırlatmamız gerekiyor. Oysa seyirci olarak bu performansın bir parçasıyız. ABD’de gösterimler yaptığınızda seyirciler, “Vay canına” der. Bu tepkiyi aldığınızda, işte o zaman filmin içeriği hakkında konuşabilirsiniz. Festival anında gelen tepkiler çok güzeldi. İnsanlar sanki futbol maçındaymış gibi alkışladı.

    FİLM BAŞTAN SONA GÜLDÜRÜYOR

    Woody, sizin buna eklemek istediğiniz bir şey var mı?

    Woody Harrelson: Bunun bir parçası olmak bir onur. Bence Ruben dediklerini yapma konusunda usta. Sizi rahatsız edebilir. Sizi düşündürebilir. Size bir duygu verebilir. Aynı zamanda ve belki de daha önemlisi, sizi baştan sona güldürür, ki bu konuda bir numara.

    Peki, sizi bu filmin parçası yapan ne oldu?

    Woody Harrelson: Ruben bir usta. Baştan sonra kadar ilgilendiğim tek şey, sadece onunla çalışmaktı. Sonrasında senaryoyu okuduğumda olağanüstü olduğunu anlamam çok zor olmadı, kesinlikle öyleydi.

    Ruben, sizi moda dünyasına çeken şey neydi?

    Ruben Östlund: Sekiz yıl önce karım Sina ile tanıştım, o bir moda fotoğrafçısı. Tanıştığımızda, moda endüstrisi hakkında her şeyi bilmek istiyordum. Moda endüstrisinin ürünlerini nasıl pazarladığı ve çalışırken modellerin durumu hakkında çok konuştuk. Güzelliğin çekici olduğunu ama aynı zamanda korkutucu olduğunu öğrendim. Güzellik, hiyerarşiyi belirliyor. Bu da filmin başlangıç noktası oldu.

    Ne demek bu...

    Ruben Östlund: Modanın pazarlama stratejisi hakkında çok ilginç bir şey öğrenmiştim. Savan’daki zebralarla ilgili bir araştırmadan geliyor. Zebralara bakan ve sürüdeki zebralardan birini tespit etmeye çalışan bir bilim adamı vardı. Zamanla bunun çok zor olduğu ortaya çıkıyor, çünkü zebraları ayırt edemiyor. Sonra bir zebranın kürküne kırmızı bir boya püskürtüyor. Böylece onu tespit etmek mümkün oluyor ama onu hemen aslanlara kaptırıyor! “Farklı olan hemen ilgi çekiyor” neticede. Bu stratejiyle paralel kuruluyor moda endüstrisinde. Hangi sosyal gruba bağlı olduğumuzun ve o sosyal gruba uyum sağlamak için nasıl giyindiğimizin çok farkındayız.

    HERKESİN BİR PARA BİRİMİ VAR

    Siz, güzelliğin sosyal hiyerarşide oynadığı rol hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Charlbi Dean: İster zenginliğimiz, ister güzelliğimiz, isterse etkimiz ya da gücümüz olsun, herkesin bir para birimi var. Ve o para biriminin artık değerli olmadığı bir duruma gelince, çevredekiler “şimdi elinde neyin var?” sorusuyla geliyor. Moda sektöründeki güzellik hiyerarşisinin durumu bu…

    Harris Dickinson: Karakterim Carl bu anlamda nerede durduğunu çok iyi biliyor. Bence o, bunu kendi yararına kullanıyor. Sanırım Ruben, insan davranışları hakkında çok zekice noktalara değiniyor. İnanılmaz derecede gözlemci ve bu konuşmaların bir parçası olmak hem bilgilendirici hem de eğlenceliydi.

    Yaptığınız komedi türü çok özel. “Triangle of Sadness” filminde Roy Andersson ve Aki Kaurismäki’nin bazı filmleriyle diyalog kurduğu hissine kapıldım. Kendinizi bu ironik/alaycı yönetmen ailesinin bir parçası olarak görüyor musunuz?

    Ruben Östlund: Aki Kaurismäki ve Roy Andersson’ı seviyorum. Onlarda sevdiğim şey aynı zamanda durumların basitliği ve komedisi.

    Çok doğrudan ve çok hümanist. Bazen korkunç şeyler yapsalar bile, tüm karakterlere ve tüm sahnelere nasıl davrandıklarına dair sıcak bir his olduğunu her zaman hissediyorum. Onları seviyorum.

    HAYATIMIN EN BÜYÜK DENEYİMİ OLDU

    Amerikalı olmayan yönetmenlerle yaptığınız işler sinemayla ilişkinizi yeniliyor mu?

    Woody Harrelson: Amerikalı olmayan yönetmenler genel bir kategori. Ruben çok kendine özgü biri. Onunla çalışmak heyecan verici ve derin bir deneyimdi. Benzersiz bir şekilde çalışıyor. Oyunculardan nasıl enerji aldığından ve bunun her şeyi şekillendirdiğinden bahsetti. Onun gibi
    biriyle çalışmak gerçekten canlandırıcı bir deneyim. Hayatımın en büyük deneyimlerinden biriydi.

    Ruben Östlund: Harika sözler Woody, teşekkür ederim.

    YAPIMCILAR SOSYALİST İÇERİĞİN ARKASINDA DURDU

    Bu senaryoyu yapımcılara nasıl sundunuz?

    Ruben Östlund: Yapımcılara filmi anlattım. “Tamam, film moda dünyasında başlıyor. Lüks bir yata gidiyor, ıssız bir adada bitiyor. Bir erkek ve bir kadın modeli takip edeceğiz. Bu yolculuk boyunca bir çift ve bu üç farklı ortamda görünüşlerini para birimi olarak nasıl kullandıklarını göreceğiz” dediğimi hatırlıyorum. Ve yatta Woody Harrelson’ın oynadığı Marksist bir kaptanımız olacak. Ve havanın sertleştiği gün tüm yolcuları deniz tutacak ve bir Rus oligarkla birlikte çok sarhoş olacaklar. Mikrofon sistemiyle oynamaya başlayacaklar ve lüks yatın bu kusan yolcularına komünist manifestodan okuyacaklar ve Batı medeniyetin sonu olacak o cümleler…

    Filmle birlikte taşıdığımız bu sosyalist içeriğin arkasında tüm yapımcılarımızın durması beni çok mutlu etti. Bunun için teşekkür ederim.

    BEN MARKSİST DEĞİLİM ANARŞİSTİM

    Harris, kadınların ödeme yapması gerekip gerekmediğiyle ilgili olan sahneyi konuşmak istiyorum. Bununla ilgili kişisel görüşünüzü öğrenmek isterim.

    Harris Dickinson: Basmakalıp cinsiyet rollerini seven bazı insanlar tanıdığımı düşünüyorum ve insanların ister bir dengesizlik, ister bir denge olsun, buna sahip olmaktan zevk alan ilişkiler içinde olduklarını biliyorum.

    Ve daha eşitlik temelli, modern bir şekilde hareket eden insanlar da tanıyorum. Bu konuda gerçekten söyleyecek başka bir şeyim yok. Ama Ruben’in bu senaryoları tasvir etme şeklini, bizim oynama şeklimizi seviyorum.

    Woody, oynadığınız ‘Marksist kaptan’ karakterine bayıldım. Harris’e bahsettiğim sahneyi bir sürü tartışmanın ışığında nasıl hazırladınız?

    Woody Harrelson: Oynadığım karakter bir Marksist. Ben Marksist değilim, anarşistim. Bu anlamda farklıyız. Ben, tüm bu askeri güce sahip bir süper gücün, hiçbir provokasyon saldırısı olmadan, sadece kışkırtılmadan Irak gibi bir ülkeye saldırmasının iğrenç olduğunu düşünen türden bir adamım, üzgünüm.

    Karakterimi seviyorum. Ve birçok yönden, karakterimin filmin bazı mesajlarının sesi olmasına izin verdiğini düşünüyorum. Güzeldi.

     

     

     

    Yazının devamı...

    Elvis’i onurlandırmak istedik

    ◊ Filmin Cannes’daki gösteriminden sonra olanlarla başlamak istiyorum. Çılgıncaydı, alkış yağmuru dinmedi. Baz Luhrmann, hissettiğiniz bu duyguyu nasıl tarif edebilirsiniz?
    Baz Luhrmann: Cannes, sinema dünyamızı kurtardı ve bence öyle güzel duygunun arasında olmak filmimiz için çok güzeldi. Bu film bir şey için yapıldı; seyirciyi sinemaya çekmek. Bu bir sinema filmi, bence bu alkış, sinema için olduğu kadar sektör için de önemliydi.

    ◊ Çok basit bir soruyla devam edeyim, neden Elvis?
    Baz Luhrmann: Elvis’in hayatını ele almak ve hayranlarının ona olan sevgisini gerçekten onurlandırmak istedik. Aynı zamanda Amerika’nın 50’lerde, 60’larda, 70’lerde gösteri dünyasını yansıtmak istedim. Bütün bu yolculukta, Elvis’i tanıdım. Bu, hayatım boyunca benimle kalacak bir şey.

    ◊ Bay Hanks, belirsiz bir karakteri oynamaktan korkmuyorsunuz, değil mi?
    Tom Hanks: Ben bir profesyonelim. Farklı insanların kıyafetlerini giyip, başka biri gibi davranmam için para alıyorum. Bu yüzden kendimi şanslı hissediyorum. Bunların hepsini bu adama, Baz Luhrmann’a borçluyum. “Baz Luhrmann seninle Elvis hakkında konuşmak istiyor” dediler. Ben de, “Eh, bu zaman kaybı olur” diye düşündüm. İçeri girdiğinde ise “Albay” olmadan Elvis olmayacağını söyledi. Tom Parker yani... Elvis olmadan Albay Tom Parker da olmazdı. Simbiyotik bir ilişkiydi.



    ELVIS OLMA YOLCULUĞUM BÜYÜLEYİCİYDİ

    ◊ Austin, Elvis olmak ve Elvis’i oynamak için ne gerekiyordu...
    Austin Butler: Çok fazla çalışmam gerekiyordu. Hayatımın geri kalanını iki yıllığına duraklattım ve ona ait ne varsa, mümkün olan her şeyi özümsedim. Hayatını, sesini zaman dilimlerine böldüm. Sesinin yıllar içinde nasıl dönüştüğünü ve hareketlerinin yıllar içinde nasıl değiştiği gözlemledim. İki yılımı buna çalışarak geçirdim. Ama zor olan şey şuydu… Elvis’i ikon olarak mı yoksa toplumun poster figürü olarak mı görüyorsunuz? Tüm bunları sıyırıp atmanın ve daha derin olan insan doğasını bulmanın yolunu aradım. Benim için büyüleyiciydi ve bunu keşfetmek kesinlikle hayatıma büyük keyif kattı.

    ◊ Bay Hanks, kariyerinizde sevilmeyen karakterleri pek fazla oynamadınız. Bu rol için nasıl hazırlandınız?
    Tom Hanks: Bence Albay, tonlarca anekdot bilgisinden duyduğum kadarıyla, aslında çok hoş bir adamdı. Girdiği her odayı aydınlattı, Priscilla ve Jerry’nin kendileri bana bugün hayatta olmasını dilediklerini söyledi. Parayla oynayan ucuz bir dolandırıcı mıydı? Evet, biraz ucuz bir dolandırıcıydı ama bunu herkesin mutluluğu için yaptı. Yaptığı her şeye birazcık hırsızlıkla neşe katan bir adamdı.

    ◊ Bu rolü ne kadar benimsediniz?
    Tom Hanks: Beni hemen baştan çıkaran şey; hayatta emsali olmayan bir yeteneği, kültürel bir güç haline getirme fırsatını görmüştü. Bunu gördü. Elvis’in seyirci üzerindeki etkisini gördü. Onu izleyen seyircilerin etkisini dikkatle izliyordu. Adamın yasak meyve olduğunu fark etti ve yasak meyveden çok fazla para kazanabilirsiniz. Ancak bunu daha çok kültürel bir figüre de dönüştürebilirsiniz.
    Albay’a tam da bunu yaptığı için hak veriyorum. Ve bu arada, bunlardan bazılarını şimdi kendi hayatıma dahil ettim. (Gülüyor) Her rolden bir şeyler öğreniyorsunuz. Kimse Albay’ın geçmişini bilmiyordu ve Hollanda’dan neden ayrıldığına dair sıra dışı hikayeler var. Evet, geçmişinin bir yönünden kaçtığını düşünmek hoşuma gidiyor. Küçük kasabasından çıkmak istiyordu. Aramızdan kim, tam da bunu yapmak için bir fırsata atlamaz ki?



    SİYAH TOPLULUKTA BÜYÜMESİ MÜZİĞİNİ OLUŞTURDU

    ◊ Film blues’a, soul müziğe ve özellikle Mahalia Jackson’a inanılmaz bir övgüde bulunuyor. Ritimler ve Elvis’in müziğinin önemi hakkında da birkaç söz söyleyebilir misiniz?
    Baz Luhrmann: Ekibime teşekkür etmek istiyorum, çünkü hiçbir şey üzerinde tek başıma çalışmıyorum. Karakteri için akademik araştırma yaptık. Ve en büyük keşiflerden biri şu oldu... Elvis’in babası hapse girdikten sonra annesiyle birlikte kaldığı bu dönemi öğrenmiş olduk. Elvis ve annesi o kadar fakir ki, siyahlar topluluğundaki birkaç beyaz evden birine taşınıyorlar, çünkü çok fakirler. Hatta dijital olarak haritasını çıkardım. Orada yaşadım. Ve geçen yıl vefat etmiş, Sam Bell adında, belgesellerde pek yer almayan, yaşayan bir beyefendi vardı. Onu bulmaya çalıştık, onunla tanıştım.
    ◊ Size neler anlattı...
    Baz Luhrmann: İyi kalpli, yaşlı, Afro-Amerikalı bir adamdı ve bana yaşadıkları caddenin hikayesini anlattı. Biz de oraya gittik. Elvis, çocukken her gün siyah topluluğun sokaklarından geçmek zorunda kaldı, okuduğu beyazlar okuluna ulaşmak için. Filmde var, görüyorsunuz. Gençlerde şöyle bir şey vardır, her türlü şeyi özümserler. Özellikle kalbinde büyük bir boşluk olan, hayatta kalamayan ikizinin kaybını hep hisseden, annesinden koşullu sevgi gören, her zaman arayışta olan Elvis gibi biriyse bu. Bunları özümsedi ve country müzik sevgisiyle, Gospel müziğini harmanladı.
    Kişilikleri, etrafta olan ve özümsenen şeyler oluşturur. Yani, Elvis’in yarattığı müzik, özümsediği müzik ve ünlü olmayan siyahi müzisyenlerle olan dostluklarından oluşuyor. Görüyorsun, ödevimizi iyi yaptık. (Gülüyor)

    FİLMDEN ÇIKINCA PRISCILLA GÖKYÜZÜNE BAKTI

    ◊ Filmi yapmak istediğinizde eşi Priscilla Presley’in tepkisi ne oldu?
    Baz Luhrmann: Priscilla ile tanıştım. Torunu Lisa Marie ve Riley ile de tanıştım. Sonra COVID yaşandı. Filmin gerçek duygusunu bulmak için sürekli yeniden yazmak zorunda kaldım. Priscilla’nın, Lisa Marie’nin ve Riley’nin, ne yapacağımıza dair yaşadıkları korkuyu, endişeyi ve şüpheciliği anlıyorum. Bir tedirginlik vardı. “Austin’ı görmekten korkuyor” dediler. Her neyse, yaptığın her şeyin eleştirilmesine alışığım ben. Sonra bana bir not yazdı. “Üzgünüm, çok uzun sürdü. Sadece kendimi toplamam gerekiyordu. Bunun için hazır değildim” dedi. Sonra Lisa ile gösterime geldi ve her zaman hatırlayacağım bir şey yaptı. Onu arabaya götürürken, durdu ve gökyüzüne baktı. Onlar için filmin nasıl olacağı önemliydi. O bir babaydı. O bir koca ve bir dedeydi, bir insandı. Ve çocukları var ve çocuklarının çocukları olacak. Mirası devam edecek.

    GENÇLERİN ELVIS’İN MÜZİĞİNİ BİLMESİNİ İSTİYORUM

    ◊ Filmin müziklerinden bahsedebilir misiniz?
    Baz Luhrmann: Elvis olarak şarkı söyleyen Elvis’imiz var. Elvis olarak klasik ‘Hound Dog’u söyleyen Austin’imiz var. Harika bir albümüm olsun diye yapmadım ama daha genç bir dinleyicinin bu dönemin nasıl bir şey olduğunu hissetmesini istedim. Elvis’in ilk kayıtları çok güzel. Güzeller, naif ve çekiciler. Ama elimde Albay Tom Parker ile bir röportajın kaydı vardı. Çok nadir bir kayıt. Ön planda o konuşuyor ve arka planda bazı Country Western şarkıcılarını duyabilirsiniz. Müthiş bir şey.
    Sadece, Elvis’i umursamayan genç seyircilerin orada olmanın nasıl bir şey olduğunu hissetmelerini istiyorum. O yüzden bu işi yapıyorum.

    EŞİNİN MESAJI BENİ AĞLATTI

    ◊ Oyuncuların karakterlerini somutlaştırmada sizin için asıl zorluk neydi?
    Baz Luhrmann: Elvis, bir ikondu, bir posterdi... Ama Elvis’i oynaması için çok sıkı çalışan Austin’inimiz vardı, bu yüzden korkmadık. Bu, şimdiye kadar sahip olduğum en iyi inceleme olacak diye düşündüğüm için hiçbir zaman motivasyonumu da kaybetmedim.
    Austin Butler: İlk başladığımda, kendime gerçekçi olmayan beklentiler koydum. Bir şekilde yeterince sıkı çalışırsam yüzümü Elvis’in yüzüyle aynı hale getirebilirim diye düşündüm. Gözlerimin Elvis’in gözleri gibi görüneceğini ve aradaki farkı anlayamayacağınızı düşündüm. Ve bir noktada bunun balmumu müzesine gitmek gibi olduğunu fark ettim. Asıl önemli olan, ruhunun ortaya çıkmasıydı. Ve her şeyi bir kenara bırakıp, olmak istediğim Elvis’le, olabildiğince spesifik olmak arasındaki dengeyi bulmaya çalıştım. Bu, sadece sonsuz araştırma anlamına geliyordu. Filmden sonra yemeğe giderken Baz, Priscilla’nın mesajını bana okudu, arabada sadece ikimiz vardık.

    ◊ Neler hissettiniz?
    Austin Butler: Mesaj gözlerimden yaşlar getirdi. Çünkü sonuçta, Elvis’ten daha çok sevdiğim, hiç tanışmadığım bir insan olmadı.
    Üç yıldır onunla yaşıyordum. Bu yüzden, bu olağanüstü adama gerçekten hayat vererek, Lisa Marie, Priscilla, Riley ve tüm aileyi hayal kırıklığına uğratmadığım için gururlanma hissi oldu. Bu konuda kendimi çok iyi hissediyorum.

     

    Yazının devamı...

    Türkiye’de 2 ay

    İstanbul’dan başlayan Türkiye maceramın sonraki durağı, dördüncü kez gittiğim ve her gidişimde beni benden alan Gaziantep oldu.
    Gaziantep yolculuğum, Hasan Kalyoncu Üniversitesi tarafından bu sene 7’ncisi düzenlenen Altın Baklava Uluslararası Öğrenci Film Festivali ile başladı.
    Öncelikle Kalyoncu Ailesi’ni Gaziantep şehrine kazandırdıkları bu harika üniversite için tebrik ederim.
    Hasan Kalyoncu Üniversitesi, Amerika’daki bir USC’yi, UCLA’yı, Stanford’u, Michigan Üniversitesi’ni aratmayacak kadar modern bir şekilde inşa edilmiş.
    Altın Baklava Uluslararası Öğrenci Film Festivali de en ince detayına kadar titizlikle organize edilmiş.
    Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ve Hasan Kalyoncu Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Cemal Kalyoncu’nun katılımıyla gerçekleşen ödül töreni gecesinde, dünyanın dört bir tarafından yaptıkları kısa filmlerle festivale gelen genç sinemacı kardeşlerimizin Gaziantep’te yaşadıkları heyecanı görmek çok güzeldi.



    Festival için emeği geçen herkesi ayrı ayrı tebrik ediyorum.
    Tabii ki Gaziantep’e gidince dostları ziyaret etmeden olmazdı!
    Festivalden sonra Gaziantep’teki ilk durağım, şehirle bütünleşen ve sadece ülkemizde değil, baklava denilince ismi dünyada ilk akla gelen İmam Çağdaş oldu.
    Her zaman olduğu gibi içeriye girer girmez altın rengi tepsi baklavalar, iştahla yemeklerini yiyen misafirler, ahenkle servislerini yapan çalışanları görünce bu işin bir kez daha doğru adresinde olduğumu anladım.
    İmam Çağdaş markasını bugünlere getiren Burhan Çağdaş ve Talat Çağdaş işlerinin başında misafirleriyle özel olarak ilgileniyor, güler yüzün ve devamlı kaliteli servisin bu işin olmazsa olmazı olduğu mesajını veriyor.

    Katmerin 1 numarası

    Güler yüz demişken, Zekeriya Usta’nın elinden çıkan katmeri yemeden şehirden ayrılmak olmazdı.
    Bu sefer Zekeriya Usta’nın yanına Gaziantep Belediyesi Dış İlişkiler Müdürü Şahin Çetin ile birlikte gittik.
    Dükkâna girer girmez Zekeriya Usta’nın neşesi bizleri karşılıyor. Dededen kalma mesleğini başarıyla sürdüren katmer ustası, Gaziantep’i tanıtan uluslararası yemek fuarlarında görev alarak tabiri caizse gastronomi elçiliği de yapıyor. Gaziantep’e yolunuz düşerse, kesinlikle güne Zekeriya Usta’nın katmeriyle başlayın derim...

    Ve kahve...

    400 yıla dayanan tarihi ile Sultan IV. Murat’ın bile merakından gidip kahvesini içtiği yerden; Tahmis Kahvehanesi’nden bahsedeceğim.
    Burada sadece kahve ya da çay içmiyor, içeriye girer girmez kendinizi tarihin zaman tünelinde kaybolmuş buluyorsunuz.
    Bu tarihi kahvehanenin işletmeciliğini Mehmet Hilmi Bağcı ve oğlu Selim Bağcı yapıyor.
    Tahmis Kahvehanesi, sabahın ilk ışıklarında ziyaretçilerine kapılarını açıyor.
    Menengiç kahvesinin eşsiz kokusu ve tavşan kanı
    çayların tepsilerce gidip
    geldiği kahvehanede duvar resimleri de ayrı ayrı görülmeye değer.

    Küşlemenin adresi Küşlemeci Mehmet Usta

    Gaziantep’in çok özel lezzetlerinden küşlemeyi yapmak gerçekten çok özel emek istiyor.
    Küşleme, koyunların omurga bölümünde uzunlamasına bulunan ete verilen isim.
    Bir koyundan en fazla 100-150 gram arasında çıkmasına rağmen doyurucu ve lezzetli bir özelliğe sahip. Bu işin Gaziantep’teki ustaları; Mehmet Usta ve şimdilerde kendisinden ustalık mirasını devralan oğlu Yunus Kor.
    Yunus Kor, Instagram ve YouTube üzerinden yaptığı paylaşımlarla bu lezzeti dünyaya da tanıtıyor.

    Gaziantep’e adanmış bir hayat

    Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin, şehri için o kadar çok çalışıyor ki, onun için gece ve gündüzün bir farkı yok. Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin, şehri için o kadar çok çalışıyor ki, onun için gece ve gündüzün bir farkı yok. Başkan’la şehirde geçirdiğim son günün akşamında bir araya gelebildim. 

    Afrika’ya yaptığı gezi sonrası ayağının tozuyla şehre gelmiş ve dinlenmeye fırsat olmadan Gaziantep Basketbol Takımı’nın Darüşşafaka ile yapacağı maç için kendisini spor arenasında bulmuştu. Her zaman olduğu gibi yüksek enerjisiyle şehrin takımını destekleyen Başkan’la devre arasında sohbet etme fırsatım oldu. Şehrin tanıtımını, markalaşmış gastronomisini dünyada daha fazla nasıl üst seviyeye çıkarabileceğimizi konuştuk. Şahin, enerjisi ve emeğiyle belediyecilik anlayışında bütün ülkeye örnek olmaya devam ediyor.

    Rota Bozcaada

    Bozcaada’ya ilk gidişim olacaktı. Bu yolculuğa değerli dostum Ali Dülker’le çıktık.
    Bursa, Balıkesir, Edremit derken Çanakkale üzerinden feribotla Bozcaada’nın yolunu tutuyoruz.
    Adaya vardığımızda bizi değerli heykeltıraş sanatçısı ve duayen gazeteci Haluk Şahin’in eşi Belgin Şahin’in adaya ithafen yaptığı Üzümcü Kız heykeli karşılıyor.
    Elinde adanın simgesi olan çavuş üzümü tutan kız heykeli, adaya gelenlere “hoş geldiniz”, adadan ayrılanlara “güle güle” diyor ve aynı zamanda adalıların ziyaretçilerine sıcak bakışını da ifade ediyor.

    Bozcaada’nın ‘Şermin Abla’sı

    Adanın sokaklarında gezerken kurucusu meşhur Tahir Usta olan Çiçek Pastanesi’nin önünden geçiyoruz. Burnumuza adaya özgü “Tenedos kurabiyesi”nin kokuları geliyor. Dayanamayıp içeri giriyoruz ve bizi güler yüzüyle adada 7’den 70’e herkesin sevdiği Şermin Hanım karşılıyor. Tam bir İstanbul hanımefendisi Şermin Hanım. Kimin derdi olsa, kimin başı sıkışsa hep koşmuş yardımlarına.
    Rahmetli eşi Tahir Usta ile el ele verip hem kendilerini, hem Çiçek Pastanesi’ni hem de dostluklarını adanın simgesi haline getirmişler.
    Şermin Hanım’ın çocukları; Amerika’da görüntü yönetmenliği yüksek lisans yapmış oğlu Cemil ve opera sanatçısı kızı Gökçen Hanım yaz boyunca beraberler. Gökçen Hanım ayrıca kendi tarzını ön plana çıkaran ve adada tek doğal dondurma üreticisi olan Vasil Kafe’nin sahibi. Vasil Kafe kendi ürettikleri sütle, emülgator, kıvam artırıcı, gıda boyası, konsantre ve sentetik salep gibi katkı maddeleri kullanmadan doğal ada meyvelerini kullanarak Bozcaada’nın tek doğal dondurma üretimini yapıyor. Yaz aylarında eğer adaya yolunuz düşerse, biraz soluklanmak isterseniz Vesil Kafe ve Şermin Abla’nın sohbeti en doğru adres.

     

     

    Yazının devamı...

    VIGGO MORTENSEN: Ödüllere takıntılı değilim




    *Bu yıl Cannes Film Festivali’ne David Cronenberg’nin çektiği “Geleceğin Suçları” filmi için geldiniz. Onunla ilk kez çalışmıyorsunuz. Bu film 24 yıl önce yazılmış. Bize David’le ilk nasıl tanıştığınızı anlatabilir misiniz?
    - Onunla 2001’de burada, bu festivalde tanıştığımı söylüyor. Hatırlamıyorum, çünkü partide tanışmışız. “Yüzük Kardeşliği”nin ilk 20 dakikasını burada sundukları dönemdi ve sonra tepede büyük bir yerde bir parti verdiler. Ve belli ki, yıllardır birlikte çalıştığı, besteci ve iyi bir arkadaşı olan Howard Shore, onu partiye davet etti, çünkü “Yüzüklerin Efendisi”nin müziklerini o yaptı. Onunla 2004’te Los Angeles’ta ilk kez oturup “Şiddetin Tarihçesi” filmi hakkında konuştuğumu hatırlıyorum. Ve evet, bu David’le yaptığım dördüncü film. Bu süreçte çok şey değişti. Çünkü “Geleceğin Suçları”nı yazdığından beri dünya çok değişti. Bu da tamamen onun bu sektörde öncü olduğunu gösteriyor.

    DAVID BİR ŞEY SÖYLEMEZ ÇÜNKÜ OYUNCUYA GÜVENİR

    * David’in öncü oluşundan bahsediyorsunuz. İşlerinde bu kadar çok farklı katman varken, bir filmde nasıl davranmanız gerektiği konusunda size ne tür bir bilgi veriyor?
    - Size pek bir şey söylemiyor, ancak ekipteki oyuncu kadrosundaki herkesle konuşmaya çok açıktır. Prova yapmıyor. Doğrudan sete gelip oyuncuların ne yaptığını görmeyi seviyor. Oyunculuğa güveniyor. Oyuncu seçiminde çok titiz. Bir nevi kafasında düzenleme yapıyor. Ve onu tanıdığım 18 yılda bile ne kadar geliştiğini görüyorum. Teknik olarak daha rafine bir hale geldi. Ne istediğini, neye ihtiyacı olacağını çok iyi biliyor. Çektiklerini farklı kurguculara devredebilir ve kurgu seçenekleri açısından benzer bir sonuca ulaşabilirdi. Bir yapım tasarımcısı için bu karmaşık ama özgürleştirici bir durum. Sete bir oyuncu olarak geliyorsunuz ve prova yapmamış olsanız bile ona istediğiniz soruları doğrudan sorabiliyorsunuz. Ve sonra ne yaptığınızla ilgileniyor sadece. Gerçekten ne bulduğunu görmek istiyor ve eğer işe yarıyorsa -tecrübelerimden bildiğim kadarıyla- muhtemelen fazla bir şey söylemeyecektir.

    * Bu filmde sorularınız neydi ve siz nasıl bir yöntem izlediniz?
    -Sorularım azdı. Daha çok nasıl yapacağımızla ilgiliydi. Protezler var ve bazı plastik makyaj çalışmaları vardı. Ve bunlar kullanılan noktalardı. Aktörlerin vücutlarını kesip açıyorsanız ve bağırsaklarını gösteriyorsanız birden fazla çekim yapamazsınız. Altı hafta çekim yaptık. Açıkçası, bir kısmının post prodüksiyonda yapılması ve sizin yaptığınız gibi hayal edilmesi gerekiyordu.

    * Üç kez Oscar ödülüne aday gösterildiniz. Bu tür bir nihai amacı üstlenmek zorunda kalma konusunda bir oyuncu olarak ne hissediyorsunuz?
    - İnsanlar, “ödüller umurumda değil” dediğinde, bu konuda çok açık değiller aslında. Fakat buna çok odaklanmış durumda olanlar da var tabii. Ödül kazanacağını düşünerek film yapmıyorum. Onları yapıyorum, insanların bunu görmesini istiyorum, çünkü her şeyden önce, orada değerli bir şey olduğunu düşündüğüm için bunu yapmanın doğru olduğunu biliyorum. Ve düşündüğüm kadar iyi çıkmamış olsa bile, fikri hâlâ iyi ve izlemeye değer buluyorum. Bu yüzden filmlerimin tanıtımını da severek yapıyorum. Bir film önemli bir ödül için aday gösterildiğinde, bunun önemli olduğunu biliyorum. Oscar’lar var, BAFTA’lar var, Cannes var... Bir film kazanırsa, aday gösterilirse veya bir ödül alırsa, sinemadaki insanların filmi görmesini sağlamak çok daha kolay. Ama ödülü sen kazansan da kazanmasan da bu dünyanın sonu değil. Bazı insanlar buna gerçekten takıntılı oluyor ve kazanamazlarsa çok üzülüyorlar. Acı bir durum.




    * Çok fazla beklenti olması, sanatçıların kırılgan insanlar olmasından kaynaklanıyor bence...
    - ‘Green Book’ filminde yaşadığımız sinir bozucuydu, söylenenler yanlıştı. Gerçek bir hikaye olmadığı söylendi. ‘Bu adamlar arkadaş değillerdi’ falan dendi. Bu çok can sıkıcı bir şeydi.

    * “Geleceğin Suçları”na dönersek... Daha önce Cronenberg’in bu filmi finanse etmek için sekiz yılını harcadığından bahsetmiştiniz…
    - Cronenberg ve ben, uyum sağlama ve üstesinden gelme fikrine inanıyoruz. Başka bir deyişle; ister bedeninizin gerçekliği olsun, ister hayatta karşılaştığınız engellerin gerçekliği olsun, gerçeklikle ilgilenin. Orada olanı kullanın. “Geleceğin Suçları”, Toronto’da çekeceğini düşündüğü bir filmdi. Sonra Macaristan’da çekilecekti. Ama olmadı, sorunlar çıktı. Sonunda Yunanistan’da çektik ve çok sıcaktı. Klimasız eski binalarda çekim yapıyorduk ve bazen bu protezleri takıyordum ve bu siyah pelerinle falan çekim yapmak çok zordu. Eldivenler ve kapalı yüzle etrafta dolanmak çok yorucuydu.

    * Yani, çekimler arasında oldukça ter attınız diyebiliriz.
    - Sadece çok su içtim. Herkes çok içti. Benim için ilginç olan, her koşulda kalbim yavaşladı ve en gerçekten acil olana çok odaklandım.

    YÜZÜKLERİN EFENDİSİ ŞANS OLARAK KUCAĞIMA DÜŞTÜ

    * Kariyerinizin üzerinde durmamız gerektiğini düşündüğüm bir dönem daha var; “Yüzüklerin Efendisi”... Neler söylemek istersiniz bu seri hakkında?
    - Peter Jackson harika biri. Bana birçok şey yapma fırsatı verdi. Bu hikayedeki rollerden biri için beni seçtiği için ona çok şey borçluyum. Bana sık sık soruluyor; bu rolün yükünü taşıyor musunuz hâlâ? Neden yük olsun? Yani, harika bir deneyimdi ama ben de başka birçok şey yapmıştım o ana kadar. Şans kucağıma düştü aslında. Bu sektörde, insanların düşündüğünden daha az gücünüz var. Ve ben şanslıydım. Bazi işler gerçekten iyi deneyimlere dönüştü.


    İYİMSER BİR İNSANIM

    * Çok yönlü bir sanatçısınız... Sanatçı olarak nelerden ilham alıyorsunuz?
    - Bilmiyorum. Aslında şöyle bir bakış açısına sahibim... Diyelim ki kötü bir gün geçirdiniz veya bir şeye üzüldünüz; bu tecrübeler size her zaman doğru olan bir şeyi hatırlatır: Her zaman sizden daha zor zamanlar geçiren birileri var. Yani bu bir ilham kaynağı bence.
    Kötü bir ruh hali içinde olabilirsiniz ve aniden kendinizi bu konudaki olaylardan dolayı gülerken bulursunuz. Bunlar bana ilham veren şeyler.
    Düşük anlarım olsa bile esasen oldukça iyimser bir insanım. Aslında hep ileriye dönük yaşayan bir insanım. Hep insan olarak, eninde sonunda bir şeyleri çözeceğimizi düşünme eğilimindeyim.

    Çıplak dövüş sahnesi dans gibiydi

    * Yaptığınız filmlerden bazıları gerçekten zorlu görünüyor. “Eastern Promises”daki çıplak dövüş sahnesini ve bunu başarmanın ne kadar zor olduğunu düşünüyorum. Bize biraz bu filmden ve David’in sizden ne talep ettiğinden bahseder misiniz?
    - Sahne şöyle yazılmıştı; havlusuna sarılan bir adam ve adamlar içeri giriyor ve kavga ediyorlar. Ben de David’e, “Nasıl yapacağımı bilmiyorum, eğer havluyu yapıştırmazsan, havlu nasıl üzerimde durur” dedim. O da, “Evet. Ne önerirsiniz?” dedi. “Belki de havlu hemen düşmeli” dedim. “Peki bunu nasıl yapacağız?
    Bunu görüntü yönetmenimiz Peter Suschitzky ile ne kadar etkili bir şekilde çekeceksiniz” dedim. Ve bana açıkladılar, “tamam, hadi yapalım” dedim.
    Şanslıyım ki, hepsini bir günde çektiğimiz hatırlıyorum. Temiz bir sahneydi. Gerçekten, dans koreografisi gibiydi.
    Bunu çok prova ettik, doğru yapmak için gerçekten çok çalıştık. Ve diğer oyuncular gerçekten çok iyiydi.
    İçlerinden biri ağır sıklet bir boksör, Türk-İngiliz bir adamdı. Ve diğer adam Gürcistanlıydı.
    Sovyet ordusunda eski bir askerdi, bu yüzden birçok hareket biliyordu ve o filmden önce biraz araştırma yapmak için Rusya’ya gitmiştim ve askerde yaptıkları dövüş sanatları eğitimiyle ilgili bu kitapları bulmuştum. Onları gösterdim ve “Yapmamız gereken bu” dedim. Bu koreografiyi çalışmak gerçekten eğlenceliydi.
    Sonra her şeyi organize ettikten sonra David’e gittik ve küçük bir gösteri gibi ona sunduk. “Bayıldım! Çok şiddetli ve aynı zamanda çok seksi” dedi.

    Yazının devamı...