• GÜNDEM
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • SPOR ARENA
  • VİDEO
  • SEYAHAT
  • KELEBEK
  • YAZARLAR
  • SON DAKİKA
  • Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

    Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

    15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

    Bu affın şartları ne?

    Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

    Peki bu ne anlama geliyor?

    Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

    2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

    Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

    ‘Evlilik’le çerçeve çizilmesine rağmen ERKEN YAŞ EVLİLİKLERİ TECAVÜZDÜR! Hukuken yasak olan bu evlilikler ÇOCUK İSTİSMARIDIR!

    Tecavüzle kastedilen nedir?

    15 yaş altı evlilikler yasak ülkemizde. Medeni Kanun, 16 yaş için aile izni ve hâkim yetkisiyle resmi nikâh yetkisi veriyor. Dolayısıyla, izinsiz ve hukuken yasak olan bu evlilikler, çocuk istismarı sayılıyor. “Evlilik”le çerçeve çizilmesine rağmen bu bir tecavüzdür! Hukukun izin vermediği ve gizli yapılan bu eylem istismardır! Ayrıca eğer sözü edilen bu tasarı kabul edilirse, devletimiz Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları sözleşmesine imza atmış olmanın sorumluluklarını yerine getirmemiş oluyor.

    ÇOCUK İSTİSMARI KONUSU ÇOCUK OYUNCAĞI DEĞİL!

    “ÜLKEMİZDE yaygın şekilde erken yaş evlilikleri var. Özellikle kırsalda, kız çocukları bu olayın mağduru. İmam nikâhıyla yapılan bu evliliklerde oyuncakla oynayacağı yerde, sorumluluklar altında eziliyor kız çocukları. Bilmedikleri bir dünyanın kadınlık rollerini üstleniyorlar. Bu nedenle biz Çocuk istismarı konusu çocuk oyuncağı değil! diyoruz.”

    DEVLET AFFETSE DE BİZ AFFETMİYORUZ!

    Neden 10 yaş fark aranıyor af için?

    Vallahi anlayabilmiş değiliz. TBMM Kadın Erkek Eşitliği Komisyonu’nun elinde Kars ili raporu var. O raporda, 10 yaşında evliliklerin arttığı rapor edilmiş. Şimdi 10 yaşında olup 21 yaşında biriyle evlendirilmiş bir kız çocuğunun halini düşünün lütfen. Devlet diyor ki “Suç! Ama ben affederim!” Devlet affetse de biz affetmiyoruz. 10 yaş farkını ortaya çıkaranlar, konunun vahametinin farkında değiller!

    ÖNLEMEYİ SOSYAL ADALET ÇERÇEVESİNDE YAPIN!

    Nasıl olabilir böyle bir şey?!

    Bilmiyoruz. Devlet, “Affedelim, bundan sonra yola devam edelim!” diyor. Peki “Bundan sonra olmayacak” diye bir madde getiriyor musunuz? Hayır! Önlemeyi sosyal adalet çerçevesinde yapsanız, yani geride kalan mağdura maaş bağlasanız, çocuğuna eğitim yardımı ve yine mağdura iş imkânı yaratsanız, af yerine suç cezasız kalmaz ve bu tür evlilikler azalır. Ama af konuşulduğundan beri hızla artan bu oran, gelecekte de artacaktır. Yeni af isteyeceklerine ne cevap verilecek? Kız çocuklarımız, gelecek nesil demek bizim için. Lütfen onları tecavüz mağduru yapmayalım.

    SUÇ AFFEDİLİRSE AZALMAZ, TERSİNE ARTAR!

    Siz ne diyorsunuz?

    Biz karşı çıkmaya devam ediyoruz ve edeceğiz! Sayın Cumhurbaşkanı’ndan ve Adalet Bakanı’ndan randevu istedik. Barolarımızın Kadın Hakları ve Çocuk Hakları merkez sorumluları ve kadın dernekleri olarak durumu anlatmak ve yanlış bilgileri düzeltmek istiyoruz. Bu sorunun önce rakamsal verilerini tespit etmeli ve ailelerin durumu üzerinden sosyal faydayı hayata geçirmeliyiz. Bunun için biz TKDF olarak üzerimize düşen istihdam edilme sorununu çözmeye hazırız. Onları hayata adapte etmeye psikolojik olarak destek olmaya da hazırız.

    ÇOCUKLARIMIZ BİZİM GELECEĞİMİZ

    Siz nasıl bir çözüm öneriyorsunuz?

    Bir kere, erken yaşta evlendirilen yani istismara uğrayan bu kişilere yaşayamadıkları hayatı anlatacağız. Onların tamamlayamadıkları eğitimi tamamlamaları için olanak sağlamaya ve geri dönüşle kendilerine yeni bir şans verilse ne yapacakları sorusunun cevabıyla yol almaya çalışacağız. İstihdam edilmeleri ve kadınların insan hakları konularında bilgilenmelerini sağlayabiliriz. Altını çizerek tekrar ediyoruz: Suç affedilirse azalmaz. Tam tersine, artar! Çocuklarımızı sahte din tacirlerine, merhameti, adaletle karıştıranlara yem etmeyelim. Onlar bizim geleceğimiz...

    Yazının devamı...

    Trafik kazası değil trafik cinayeti!

    Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

    Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

    Artık yeter ya!

    Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

    Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

    ‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

    İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda. “Oradan buradan biri gelir bana çarpar, bisikletli bindirir, motosiklet vurur kaçar” gibi endişelere kapılmıyorsun! Biliyorsun ki sistem herkes için işliyor. Çünkü insanlar kurallara uyuyor. Uymayanın da vay haline. Yaptırımı ağır. O yüzden herkes paşa paşa sisteme uyuyor.

    Biz ise muz cumhuriyeti...

    Bin yıldır böyle... Trafik katilleri, kurallara uymadıkları için insan öldürüyorlar. Ya alkollü araba kullanıyorlar ya da yapılmaması gereken şeyleri yapıyorlar, araç kullanırken cep telefonlarına mesaj yazıyorlar, insanların içine dalıyorlar, sonra da “İsteyerek yapmadım, kazaydı!” diye yırtıyorlar.

    İnsan evladını bu şekilde kaybetse, anasını-babasını kaybetse delirmez mi? Bunu yapan katil de hiç ceza almasa, elini kolunu sallayıp yaşamaya ve kurallara uymamaya devam etse çıldırmaz mı? Buna adalet denir mi? “Takdiri ilahi” ya da “kader” değil bu, adaletin işlememesi!

    Daha kaç tane trafik cinayeti işlenecek kim bilir, kaç kişi ölecek kim bilir... Ve daha kaç katil yırtacak...

    Yazıktır, günahtır! Lütfen şu trafik cinayetlerini işleyen katillere hak ettikleri ceza verilsin!

    19 YAŞINDAYDI, OTOBÜS BEKLİYORDU. TRAFİK KATİLİ ALKOLLÜYDÜ, OTOBÜS DURAĞINA DALDI VE ONU HAYATTAN SİLDİ!

    Alın size Begüm...

    Daha 19 yaşındaydı...

    Dört ay önce, 21 Temmuz’da kendisi gibi İstanbul Üniversitesi İşletme Bölümü’nde okuyan arkadaşlarıyla birlikte üstünde çalıştıkları projeyi bitirmiş, evine dönmek için otobüs beklerken bir trafik katilinin (adı da Fatih Sezer) kullandığı aracın kontrolden çıkarak bu durakta bekleyenlere çarpmasıyla ağır yaralandı.

    Begüm yoğun bakıma alındı.

    Ama nafile! Tüm müdahalelere rağmen ertesi gün hayatını kaybetti.

    Kaza sonrasında yapılan tespitlerde, trafik katilinin, yani Fatih Sezer’in yasal sınırın 3 katı alkollü olduğu ve aşırı hız yüzünden kazayı yaptığı belirlendi.

    Şimdi biz bu olaya “kaza” mı diyeceğiz? Basbayağı cinayet bu! Ama ne oldu? 19 yaşındaki Begüm’ü aramızdan alan bu olay, ülkemizdeki pek çok örnekleri gibi sıradan bir “kaza” olarak değerlendirilip hafif cezalarla sonlandırıldı.

    Ailesi haklı olarak itiraz ediyor.

    Bizler de...

    Adaletin yerini bulmasının, bu olaya sebebiyet veren o trafik katilinin, yani Fatih Sezer’in en ağır cezayı almasının, başka masum insanların hayatlarını kaybetmemesi için caydırıcı ve önleyici olacağına inanıyoruz.

    #BegümiçinAdalet

    HEPİMİZ İÇİN ADALET

    Ailesi #BegümiçinAdalet adıyla, bir hareket başlatmak istiyor. Tüm kalbimle destekliyorum. Hepimizden adaletin yerini bulması için bu konuda duyarlı olmamızı, susmamamızı, Begüm’ün başına gelenleri bu hashtag’le paylaşmamızı istiyorlar. Ben varım. Elimden geleni de yaparım. Bu arada Begüm’ün ağır ceza mahkemesindeki davası, 4 Kasım’da saat 10.00’da görülecek, bilginiz olsun.

    AİLESİNİN TEK TESELLİSİ: ÖLÜMÜYLE 4 KİŞİYE HAYAT VERDİ

    Ailesi, Begüm Kartal’ın vefatının hemen ardından, kendisinin de isteyeceğini düşünerek organlarını bağışladı.

    Begüm, bu beklenmedik gidişiyle 4 kişiye birden hayat vermiş oldu.

    Ailesinin tek tesellisi bu!

    Bu arada, tesadüfe bakın ki davanın görüleceği hafta, “Organ Bağışı Haftası”na denk geliyor. Çok az insan 4 kişinin hayatını kurtarabilir. Begüm bunu başardı. Kartal ailesine baş sağlığı diliyorum. Ve adaletin yerine bulması için birlik olalım ve sesimizi duyuralım diyorum.

    Yazının devamı...

    29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

    Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

    ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

    HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

    - Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

    Değil Ayşe.

    - Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

    Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

    - Bundan sonra nasıl bir hayat kurmak istiyorsun kendine?

    Sanırım Urla ya da Ayvalık’ta yaşayacağım. Kendi enerjimi üreterek yaşayacağım bir ev yapma hayalim var. Bostanım olsun, tavuklar olsun. Zeytinyağımı kendim çıkarabileyim. Bol bol yazabileyim... 

    - Bu son evliliğinin dilediğin gibi sonuçlanmaması ne kadar kırdı seni?

    Çok... Biraz daha az mutluydum bu yaz. Sonra yine daha mutlu olurum sanırım. Hayat hep böyle değil mi? Mutlu yıllar, zor yıllar, birbiri ardına akıp gidiyor...

    - Aşkın tanımı değişti mi senin için?

    Yoo hayır. Ne benim ne sevdiğimin prangası olmamalı sevmek...

    - Yeni kitabın imzaları, röportajları bittikten sonra ilk yapmak istediğin şey nedir?

    Yine çok sıkışık bir Türkiye turnesi var önümde. Biter bitmez, inşallah birkaç hafta dinlenme şansım olur. Sonra da kızımla seyahatler planladık. Her kıtada görmediğimiz bir yer gezmek gibi hayallerimiz var.

    - O da oyuncu olmak istiyor galiba...

    Evet. Müzikal oyuncusu. Ama bir anlaşma yapmıştık onunla. 18 yaşına kadar okulunu okumadan, eğitimini almadan oyunculuk yok diye. Şimdi yoğun bir şekilde Amerika’da gireceği sınava hazırlanıyor.

    ALKIŞ İNSANIN KENDİSİNE ÂŞIK OLMASINA SEBEP OLABİLİR

    * Okuyucunla özel bir ilişkin var. Kendimi bildim bileli, İclal Aydın fanları var. Damardan ilişkiyi nasıl izah ediyorsun?

    Bunun üzerine çok düşünmemek gerekiyor. Ben her ne yapıyorsam, en iyisini yapmaya çalışıyorum. Alkış insanın kendine âşık olmasına neden olabiliyor. O yüzden bu hayranlığa bir mesafe koymak, arasına da gerçek hayatı yerleştirmek gerekiyor. Ben de öyle yapıyorum.

    * Dört romanı birden kurgulamak ne kadar zor oldu?

    Hiçbir şey kolay değil hayatta. Dördüncü romanım ama yazarlık yolculuğumda henüz birkaç metrelik mesafe alabildim. Herkesin hayatından bir roman çıkar. Ben de 12 yıl kendi hayatımdan, insanların bana benzeyen hasarlarına dokunarak yazdım. Şimdi anlıyorum ki mesele kendi hayatından değil, önünden akıp giden hayatın içinden hikâye çıkarmakmış...

    URLA TÜRKİYE’NİN TOSCANA’SI

    * Urla’ya ‘Türkiye’nin Toscana’sı’ diyorsun. Neden?

    Çünkü ülkemizin en güzel, en bereketli topraklarından biri. Yazı güzel, kışı ayrı güzel. Ben kışını daha çok seviyorum. Evimiz bağ rotasında. Komşu bağlar, şarap evleri, at çiftlikleri, üç yüz beş yüz yaşında zeytin ağaçları ve muazzam lezzet noktalarımız var. Sabah yürüyüşü, akşam yürüyüşü, gün doğumu, gün batımı hepsi birbirinden güzel olur bizim orada.

    * Nasıl bir hayat kurdunuz anne-kız kendinize?

    Urla’da hayatımız, gün doğumuyla başlıyor. Ve bir güne inanılmaz çok şey sığıyor. Tarifi olmayan bir huzur hissediyorum orada. İzmir merkezde de farklı değil. Benim çocukluğuma geri döndük sanki. Ankara Gayret Mahallesi’ndeki apartmanımızda hayat nasılsa, burada da aynı. Pazar fileleri, komşudan gelen yemek tabağı, sabahlıkla içilen günlük kahveler... Laliş okulunda, annem uykusunda, ben de onların arasında, yaşayıp gidiyorum işte.

    * Peki ya İstanbul? Stres oluyor musun İstanbul’a gelince?

    Hem de nasıl! İstanbul’a geldiğim birkaç gün ya da saat bitmek bilmiyor. Trafik, kalabalık, gerginlik... Burada sanki kırk katlı bir gökdelenin tıklım tıkış asansöründeyiz ve asansör her katta duruyor. İstanbul’da yaşamak tam olarak bu!

    Yazının devamı...

    Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

    Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

    - (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

    Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

    - Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

    Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

    - Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...


    BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

    Bu romanları okuyanlara hangi hisler geçsin istiyorsun? Sen, esas olarak neyi anlatmanın derdindesin?

    - Geçenlerde, İclal Aydın Kitap Kulübü yazarlarından Pınar Maro’yla da bunu konuşuyorduk. Romanlarımdaki ‘birbirine bağlı ve düşkün aile’ aslında çoğumuzun hasreti. Bir süredir Kore dizilerine sardırdım. Dizilerin ortak bir erkek tipi var. Kadınını ne olursa olsun sonuna kadar koruyan ve sadece onu korumak için var olan bu erkek orantısız bir aşk yaşıyor. Resmen mitolojik izler taşıyan yarı melek bir varlık! Yani aslında gerçekte olmayan bir insan modeli. “Bu diziler, yorgun beynime acayip iyi geliyor” derken fark ettim ki, benim anlattığım aile hikâyelerindeki bağlılık, aidiyet, koşulsuz sevgi de bugün pek rastlayamadığımız türden. Sanırım ben de aslında artık pek olmayan bir aile türüne duyduğum özlemle, uzak geçmişin izlerini sürerek, ihtiyacımız olan, iç çektiğimiz aidiyet hikâyeleri yazıyorum. Bu yüzden çok seviliyor olmalı.

    HER KİTAP BİTTİĞİNDE ATEŞLENİYORUM, FITIK AĞRILARIM AZIYOR, ALERJİM NÜKSEDİYOR

    Ve oleeeey! ‘Üç Kız Kardeş’ diziye çekiliyor. Ne kadar heyecanlısın?

    - Aslında bu dizi meselesi kitap ilk çıktığı andan itibaren konuşuluyor. İnşallah tamamına erer. Dizi dünyasında, jeneriği görmeden işin olacağına, 10’uncu bölümü görmeden de işin tutacağına inanmak zordur! En azından benim için öyle. O yüzden heyecanlarımın üzerini örtüyorum ki, erken sevinç olmasın...

    Sen oynayacak mısın?

    - Hayır, şimdilik kararım bu. Yazdığım bir şeyi izlemek daha güzel olur.

    İlk defa tecrübe ettiğim bir şey olacak

    Peki kimler oynasın istersin?

    - Kafamda yazarken isimler vardı hep. Ama bilmem ki benim düşündüğümle kanalın, yapımcının düşündüğü aynı olur mu?

    Ceyda Düvenci o üç kardeşten biri olabilir mi mesela?

    - O kadar çok isterim ki! Hatta eşi Bülent Şakrak da çok sevdiğim bir karakter için düşündüğüm isimlerden biriydi. Ama inan olaylar nasıl gelişir bilmiyorum, benim dışımda bütün bunlar...

    Hadi şurada, kalbinden geçen oyuncuları söyle...

    - Kimi, kim için düşündüğümü söylemeyeyim de genel bir liste vereyim o halde. Mesela Aydan Şener, Ceyda Düvenci, Ebru Cündübeyoğlu, Açelya Akkoyun, Zeynep Çamcı... Ama dediğim gibi buna cast direktörü, yapımcı, kanal karar verecek nihayetinde. Bu isimler bana ilham verenlerden sadece birkaçı.

    Dizide senden bağımsız bir dünya kurulacak. İster istemez dizi, romandan farklı olacak. Yazar olarak bu seni rahatsız eder mi?

    - Ufff en korktuğum da bu. Eğer her şey yolunda gider ve ekranda görürsek benim de ilk defa tecrübe edeceğim bir şey olacak.

    HAYAT BİZE BİNLERCE SEBEP VERİR...

    Sen nerelerde, günün hangi zaman dilimde, nasıl bir atmosferde, nasıl bir ruh halinde yazıyorsun?

    - Her kitabın saati, zamanı, kokusu, ışığı, müziği farklı oluyor. Her kitap bitimine yakın hastalanıyorum. Ağzım yüzüm yara içinde kalıyor. Derin bir mutsuzluk ve huzursuzluk içinde editörüm Tolga’yı, temsilcim Tülin’i yiyip bitiriyorum. Ateşleniyorum, fıtık ağrılarım azıyor, alerjim nüksediyor. Bütün ruhumu ve bedenimi bir yetersizlik duygusu sarıyor, birden yazdığım her şeyden pişman oluyorum. Beğenmiyorum. Neyse ki onlar beni çok ciddiye almıyorlar artık. Kitabı elimden söküp alınca onlar oh çekiyor, ben derin bir ayrılık yasına giriyorum. İkisi de her roman sonrasında tekrar eden bu hastalanma, pişman olma, yasa girme ve çiçek açıp okurla kucaklaşma döngüsüne bayılıyor ve çok eğleniyorlar benimle.

    Oynamak mı, yazmak mı... Hangisinin tatmini daha fazla?

    - Kesinlikle yazmak!

    Bu kitapta, kötü bir karakterin kötü olma sebeplerini öğreniyoruz. Pek bu sebepleri anlamak o kişiyi affetmemize yetiyor mu?

    - “Bunu, neden yaptığını şimdi anlıyorum ama hak vermiyorum!” diyor kahramanlardan biri. Hayat bize binlerce sebep verir. Sonucunu biz seçeriz. Senin evine hırsız girmişse sen artık, “Ben de çalabilirim!” diyor musun? Demiyorsun. Ama nedenini öğrendiğinde tepkini şekillendiriyorsun.

    Affetmeyip de ne yapacağım?

    Senin affedemediğin insanlar var mı hayatta?

    - Aman, affetmeyip ne yapacağım? O yükü taşı taşı nereye kadar? O kırgınlık yükü de sökülüyor bir gün insanın içinden. Bana yapılanlar, benim yanlışlarımın sebebi olduysa eğer Allah beni affetsin! Bundan sonra iyiliklerle karşılaştırsın.

    KİLOLARIM, İSTANBUL’A, İSTANBULLUYA DERT OLDU

    Peki İstanbul’a gelince “Bakımlı olmam gerekiyor” hissine kapılıyor musun?

    - Son 2 yılda çok kilo aldım. Beni biliyorsun, alırım veririm, alırım veririm. Zaten insülin direnci ve hipotiroid gibi sıkıntılarım var. Üzerine hayatın sıkıştırması eklenince itiraf ediyorum güzel yedim! İzmir’de yemek yemek bir tören zaten. İlaçlarımı da almadım. Ve 17 sene önceki maksimum kilomun yani hamilelik kilomun da üzerine çıktım. Ama İzmir’de yaşarken bu bir sorun teşkil etmiyor. Gel gör ki benim kilolarım, İstanbul’a, İstanbulluya dert oldu! Mesela saçımı da boyamadım bütün yaz. Saçlarımın akı da İstanbul’a dert oldu. Çok acayip bir şey bu. Şu anda sağlığım için yeniden ilaçlarıma ve beslenme disiplinime döndüm. Eski halime tabii ki döneceğim. Ama şurası gerçek: ‘İstanbul baskısı’ diye bir şey var. Kiloya ve sadeliğe tahammülsüz bir kesim var İstanbul’da. Ve o baskının o kesimdeki herkesi aynılaştırdığını görüyorum her geldiğimde. İzmir’de sahip olduğum hayatı özlüyorum iki saatte. İnşallah İzmir hep böyle kalır benim için.

    EVLİLİĞE BU KADAR İNANIYORUM AMA BİR TÜRLÜ EVLİ KALAMIYORUM

    Gerçekten hayatın, her 7 yılda yeniden mi kuruluyor?

    - Evet. Çok tuhaf ama böyle bir döngüsü var hayatımın. Yedi yılda bir her şey değişiyor. Hayatımdan çok şey gidiyor, kopuyor ama her kopan parçadan sonra, bir bakıyorum ki kopan yer yeniden yeşermiş, filizlenmiş. Allah darda bırakmaz. Melekleri değişik suretlerle gelir yerleşir hayatımıza. Komşun olur, doktorun olur, iş arkadaşın olur. Kimi iyiliğe çağırır, kimi durduğu yerdeki karanlık renge. Hayatımda eksilen ne varsa bin misli güzellikle yeşillendi acıyan,
    ağrıyan yerim…

    Sen, hep aile olmak istiyorsun... Peki neden yürümedi bu son evlilik? Çok âşıktınız. Eksik olan ya da fazla olan neydi? Ya da aşk mı bitti?

    - Evliliğe bu kadar inanıp bir türlü evli kalamayan biri olarak bugünlere geldim! Elbette her güzel şeyin içinde kayıplar, üzücü şeyler de var. Bunlardan biri de Efe’den ayrılmaktı. Birlikte kurduğumuz hayatı seviyordum. Ama daha önce yaşadığım başarı ve başarısızlıklardan, büyük ölçekli hatalarım ve bencilliklerimden sonra seçtiğim sakinlik ve tercihlerimle onun geleceğine set olamazdım. Birlikte geçirdiğimiz beş yıl benim için çok kıymetli. O hatıranın bozulmasını hiç istemem.

    İZMİR’DE 80’LERİN TÜRKİYE’SİNDE YAŞIYORUM

    İzmir’de yaşıyorsun artık. Hadi anlat, diğer şehirlerinden farkı ne?

    - İzmir’e dizi için gittim. Sonra da bir daha İstanbul’a dönmek istemedim! Dizi çekimleri sırasında kiralık ev ararken Urla’da yeni yapılan bir evi çok sevdim. Daha doğrusu evi yapan aileyi çok sevdim. Bir baktık ki evi almışız. Okullar açıldığında dizi çekimleri devam ediyordu. Böylece kızım Lal’i de, İzmir’in en köklü okullarından birine kayıt ettirdik. Lal okulunu ve İzmir’i çok sevdi. Bir süre Urla’dan İzmir’e gidip geldi ama onun için zor oldu. Sonunda okula yakın bir ev tuttuk. Şimdi biz de tipik
    İzmirliyiz. Yazın Urla’da, kışın kent merkezinde yaşıyoruz.

    Yaşadığınız apartman nasıl bir yer?

    - 80’li yılların Türkiye’sinde yaşıyoruz. O kadar saf, sahici ve samimi... Oturduğumuz ev 40 yıllık eski bir apartman. Ve biz de neredeyse, buraya  giren ilk yabancıyız. Üç kuşak yaşıyor apartmanda. Ev sahibimin annesinin eviymiş. O, üst katımda oturuyor. Annesi Nermin Teyze’nin vefatından altı ay sonra, evi kiraya çıkarıyor. Komşular tabii, “Kim gelecek acaba” diye düşünürken sürpriz! Verilen ilanı ilk arayan benim. “İsim benzerliğidir” diyorlar ama sonra hakikaten ben gelince hepsi çok sevindi. Eşyalarımın İstanbul’dan geldiği sabah, saat 06.00’da alt komşum Hülya Ablam sıcak böreğiyle, çayıyla karşıladı bizi. Annemi de Hülya Abla’nın rahmetli annesinin evine yerleştirdik. 24 saat onunla olan bir bakıcısı var. Ben evde yokken bu yoğun imza turnesinde, bakıcı hanımı kontrol eden, kızıma, kedime göz kulak olan, çiçeklerimi sulayıp, güneşliklerimi indiren, imza gününden döndüğümde “Yorgunsundur!” diye çorba pişiren, hastaysam başımdan ayrılmayan, dünya tatlısı komşularım var. Ben şimdi İstanbul’dayım ama aklım hiç orada değil. Anlayacağın İstanbul’dan sonra İzmir’de, ciğerime kadar yaşadığımı hissediyorum.

    Yazının devamı...

    Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?


    Seni tanıyalım...

    Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

    Şimdi peki?

    Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

    Senin derdin neydi?

    Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

    Nedir o?

    Hazırlaması oldukça zahmetli, uzun ve ağır kokulu olan bu gıdaları, ben evde yapıyordum. Ama pişir pişir nereye kadar... Baktım ki benim istediğim gibisi güvenilir marketlerde bulunmuyor, o zaman “Bari ben bunu üreteyim ve en taze haliyle herkesin faydasına sunayım!” dedim.

    İLİKLİ KEMİK SUYU NEDEN Mİ ÖNEMLİ?

    “ZENGİN besin öğeleri sayesinde iyileştirici bir etkiye sahip. İçeriğindeki zengin aminoasitlerle tahribatları hızla onarıyor. İnflamasyonun sakinleştirilmesine yardımcı oluyor. Bağışıklık sistemini güçlendiriyor. O yüzden, soğuk algınlığı ve grip gibi durumlarda ilk başvurulan kemik suyu çorbalarıdır. Ayrıca cilt, diş, tırnak, saç sağlığı, bağırsak, kas, eklem, kemik, tendon sağlığı için de önemli.”

    ‘KAFAYI MI YEDİN! GİRME BU İŞE!’ DEDİLER

    Peki sen bu işi kurarken adım adım neler yaptın?

    Önce bilimsel ve teknik altyapıyı çalıştım. Antibiyotik, hormon, GDO içermeyen, kontrollü, sürdürülebilir hammadde için güvenilir doğal ve yerli besi çiftliği bulmak için Türkiye’yi dolaştım. Sonunda içime sinen iki çiftlikle işbirliği yaptım. Aynı zamanda Faydalı Mamuller Gıda Sanayii AŞ’yi ve üretim tesisimizi kurdum. Sıra geldi marka, ambalaj, tasarım vesaire konularına ve tabii ki aynı zamanda kadromuzu oluşturduk. Eğitim ve sertifikasyonlarımızı tamamladık. ISO, HCPP, helal vs belgelerimizi aldık. Tarım Bakanlığı’ndan onaylandıktan sonra, Türkiye’nin en önemli market zincirlerinin uluslararası denetiminden de yüksek bir puanla geçerek üretime başladık.

    Varını yoğunu buna mı yatırdın?

    Doğrusunu söylemek gerekirse, ufaktan başlamak gibi bir ölçüm yok benim. İnandığım ve kafama koyduğum her iş için elimden gelenin en iyisi yapar, tüm imkânlarımı seferber ederim. Burada da öyle oldu.

    Peki hiç “Deli misin! Girişme bu işe!” diyen çıkmadı mı?

    Ooooo! Hem de çook! “Bu zamanda ne yatırımı, kafayı mı yedin?” dediler, “Üstelik hiç bilmediğin bir alanda!”. Gıda sektörü profesyonelleri de bu hassas, kısa raf ömürlü ürünlerin ticari olarak riskli olduğunu, kâr marjının çok düşük olacağını, üstelik ulusal markette ve soğuk zincirde dağıtılıp satılmasının operasyonel olarak da zor olacağını söylediler. “Sen kırk yıllık süt firması mısın ki taze-günlük ürün operasyonunu yönetebilesin!” dediler. Ben yine da kalbimin sesini dinledim. Ürünlerimi tüketenler acayip memnun. Bu da beni mest ediyor.

    Hayalin neydi? Ulaştın mı?

    Hayalim, bana iyi gelen, iyileşmeme büyük yardımı olan bu kıymetli ürünleri herkesin faydasına sunmaktı. Bir anlamda toplumsal beslenme bilincine katkıda bulunmak. Çok şükür ki değeri anlaşıldı. Hastalık sürecinde kullananlar çok fayda görüyor, duacımız oluyorlar. Bu arada Türk Kanser Derneği de ürünümüzü öneriyor.

    ‘TOPLAYALIM KEMİKLERİ, KAYNATALIM, OLDU SANA KEMİK SUYU’ DEĞİL! BİLİMSEL ALTYAPISI VAR!

    Bu kemik ilikleri nasıl üretiliyor?

    Hayvanlar kesilir kesilmez, etli ilikli kemikler vakumlanarak bize geliyor. Yıkanıp, organik elma sirkeli suda bekletiliyor. Sonra kısa bir süre fırınlanarak dış yüzeyindeki yağlardan arındırılıyor. Ardından belli bir derecede, kaynatmadan, benmari usulüyle pişiriliyor. Sırasıyla taze sebzeler ve baharatlar da eklenerek toplam otuz altı saatlik bir süreçte hazırlanıyor. Hiçbir katkı ve koruyucu kullanmadan sterilize edilen cam kavanozlara dolduruluyor. Hızlıca soğutulup hiç bekletmeden sevk ediliyor. Sakatat çorbalarımız da aynı özenle ustalıkla ve geleneksel yöntemlerle hazırlanıyor.

    “Bilimsel altyapısı var” derken neyi kastediyorsunuz?

    Bizimki öyle, “Toplayalım kemikleri, atalım kaynasın, oldu sana kemik suyu!” işi değil. Yurtdışında kemik suyu tedavi edici besinlerin başında geliyor, “superfood” olarak adlandırılıyor ve konuyla ilgili çeşitli bilimsel araştırmalar var. Bu araştırmalar ışığında, Türkiye’nin önemli iki üniversitesinin değerli hocalarıyla bir araya gelerek, ürünün tüm faydalarını açığa çıkarabilmek için hangi sürede, ne derecede, nasıl pişirmek gerekiyor hepsini planladık. Yaklaşık on ay Ar-Ge çalışması yaptık.

    Her şey güya organik, güya bilimsel günümüzde... Biz bize sunulan şeyin iyi bir şey olduğunu nasıl anlayacağız? Bir yöntem var mı?

    Daha çok araştıracağız. Kimler, nasıl üretiyor? Gıda yönetmeliğine uygun mu üretiliyor? Analizleri var mı? Etiket okumaya zaman ayıracağız, uzun raf ömürlü, beslenme değerleri düşük, ambalaj harikası ürünlerden uzak duracağız. Markaların hikâyelerine kulak kabartıp biraz da hislerimize güveneceğiz.  

    Yazının devamı...

    THE BODRUM CUP

    Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

    Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

    İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

    Burada kalasım, kök salasım var.

    Tek kelimeyle şa-ha-neee...

    *

    Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

    Hep derlerdi de anlamazdım.

    Bu mevsim, o yoğun insan kalabalığından eser yok. Vıcık vıcık değil, yapış yapış değil. Hava nefis. Bunaltıcı olmayan bir yaz sıcağı... Güneş çapkın çapkın gülümsüyor. Maviler daha mavi. Bütün renkler berrak. Yumuşacık bir hava. Deniz desen, yersin, ısırmalık müthiş bir deniz. Denizin suyu hiç olmadığı kadar sıcak. Doyamıyor insan yüzmeye. Çıkmak istemiyorsun sudan.

    “Sarı yaz” diyor Bodrumlular bu mevsime.

    Âşık oldum ben bu ‘sarı yaz’a.

    Bodrum ve Bodrum sevdalıları için ‘sarı yaz’ mevsimi, son 31 yıldır aynı zamanda yılın ‘The Bodrum Cup’ zamanı.

    Müthiş bir organizasyon.

    Bilmeyenler için özet geçeyim:

    1989’da ahşap yat yapımı sanatına yönelik farkındalık yaratma amacıyla bir yat yarışı olarak başlamış. Derken iş büyümüş, büyümüş; binlerce deniz meraklısının katılımıyla, etkinlikler, konserler ve sosyal sorumluluk projeleriyle dallanmış, budaklanmış.

    Her yıl kültürel olarak biraz daha zenginleşmiş.

    Şimdilerde Akdeniz’in en büyük deniz festivali...

    *

    Yatçılık alanında Cannes, Monte Carlo, Barcelona gibi şehirler dünyada öne çıksa da...  Hem Türkiye’den hem de farklı ülkelerden binlerce deniz meraklısı hiç sektirmeden her yıl ekimin 3. haftası The Bodrum Cup’ta buluşuyor. 

    Bodrum’un güzelliklerini tüm dünyaya tanıtan etapların yanı sıra konserler, atölye çalışmaları, yemek yarışmaları ve söyleşileri de kapsayan dopdolu bir hafta sözünü ettiğim...

    Ne mutlu bana ki beni de davet ettiler.

    Bundan sonra her sene gelmeyenin dişi kırılsın!

    *

    The Bodrum Cup’ın fikir babası ve bugün onursal başkanlığını yürüten Erman Aras, son derece alçak gönüllü, Bodrum sevdalısı biri.

    “Bu toprakların, bu denizin yarattığı değerleri, gelecek nesillere aktarmak bizim sorumluluğumuz” diyor.

    Nedir o değerler?

    Mesela ahşap tekne zanaatı.

    Akdeniz bölgesinin ticaretini, kültürünü ve siyasetini binlerce yıldır yönlendiren en önemli unsur. Burada yapılan tekneler, başta zeytin, üzüm ve incir olmak üzere tarım ürünlerinin ticaretini başlatmış. Zamanla da antik Mısır’a kadar genişleyen bir etki alanı yaratmı?.?

    ş. 

    Bodrum’a gelen turistleri -ağırlıklı olarak da yabancıları- mavi yolculuk turlarıyla tanıştıran Erman Aras, aslında Bodrum’un genlerinde ve tarihinde yatan bu potansiyeli tüm dünyaya ulaştırmak için The Bodrum Cup’ı organize ediyor. Taaa 31 yıl önce...

    Daha ilk yarıştan itibaren çılgın bir uluslararası takipçi kitlesi oluşuyor. Bir gelen, bir sonraki yıl tekrar gelmek istiyor. Geliyor da...

    Ama Erman Aras bununla yetinmiyor. Hem gençlere yeni meslekler kazandırmak hem de bu zanaatı gelecek nesillere aktarabilmek için gönüllülerin desteğiyle Türkiye’nin ilk “okul gemisi”ni kuruyor. Bu gemide deneyimli kaptanlar, yeni nesil kaptanlara mavi yolculuk ve ahşap yat kültürünü aşılıyor.

    *

    Hikâye işte böyle başlıyor.

    The Bodrum Cup, tamamen gönüllülerden oluşan bir organizasyon komitesinin gayretiyle düzenleniyor.

    Gerçekten deli bir emek!

    Bir yandan etkinliği her sene yeni etaplarla zenginleştirirken, diğer yandan da Türkiye’de ahşap yat yapımının sosyal ve ekonomik faydalarına ilişkin farkındalık yaratmaya çalışıyorlar.

    Bugün Bodrum Cup, Bodrum’un gururu. Bir geleneği... Ve kendi müdavimlerini yaratmış durumda. The Bodrum Cup’ta tanışanlar, evlenenler var. Bodrum’u ilk kez gören ve buraya yerleşmeye karar verenler var. Hepsinin ortak noktası da Bodrum ruhunu taşıyor olmaları.

    *

    Erman Aras, işleri biraz daha büyüsün diye birkaç sene evvel yine Bodrumlu gençlerden oluşan yeni nesil bir organizasyon komitesine devrediyor.

    Süleyman Uysal, işte bu yeni neslin en tutkulu temsilcilerinden. Artık tüm şehri içine alan bir festival haline gelmişler. Hedefleri, dünyanın önemli şehirleriyle yarışmak. Düşünebiliyor musunuz, geçen yıl 53 milyon kişiye ulaşmışlar. Uysal, bu yıl hedeflerinin en az 60 milyon kişiye The Bodrum Cup’ı tanıtmak olduğunu söylüyor. Bodrumlular haklı bir gurur duyuyorlar. Tıpkı Adanalıların Adana Portakal Çiçeği Karnavalıyla gurur duyduğu gibi.

    *

    Aynı zamanda bir sosyal platform Bodrum Cup. Çünkü festival kapsamında düzenlenen konserlerin gelirleri pek çok sivil toplum kuruluşuna bağışlanıyor.

    Bodrum Engelliler Sağlık Vakfı’nın rehabilitasyon merkezinde eğitim gören çocuklar, festivalin geleneksel onur konukları. Onların boyadıkları bayraklar, yarış sırasında yatlara asılıyor ve yarış boyunca onlar dalgalanıyor. Bu beni çok duygulandırdı. O dünya tatlısı çocukların yaşam enerjileri, tüm etkinlik boyunca organizasyonun gittiği her yere ulaşıyor. 

    Bodrum Cup’ın komitesi çılgın ve çok yaratıcı. O kadar çok şeyi aynı anda hayata geçirmişler ki, insan hangi birini yazacağını şaşırıyor.

    Mesela, ‘Türkiye’nin Da Vinci’si’ olarak tanınan ve eserlerini oluştururken ilhamını denizden aldığını söyleyen heykeltıraş İlhan Koman sergisi düzenlemişler. Koman’ın yıllarca ev ve atölye olarak kullandığı 114 yaşındaki yelkenlisi ‘Hulda’, kendi eserleriyle dolu bir yüzer sergiye ev sahipliği yapıyor. Bodrum Limanı’nda halkın ziyaretine açık. Mutlaka gezin. Sergi yarış etaplarını da takip ediyor. Aynı zamanda sanatçının yaşamına ve eserlerine dair söyleşiler de festivale eşlik ediyor. Müthiş di mi?

    The Bodrum Cup’ın bu yılki ödülü de Koman’a bir saygı duruşu niteliğinde. Yarışların kazananı, İlhan Koman’ın “Sonsuz Sütun” eserinin reprodüksiyonuna sahip olacak. 

    *

    Ben tüm bu etkinliklere inanamadım!

    Bu çabaya, bu emeğe... Gerçekten tebrik ediyorum. Yılın bu zamanda Bodrum’da olmak, Bodrum ruhunu yaşamak gerekiyor diyorum. Bu sene kaçırdıysanız, seneye mutlaka...

    Bu bir haftalık büyük maratonun sonunda da katılımcıları bir Ajda Pekkan sürprizi bekliyor. The Bodrum Cup’ın final konseri süperstar Ajda Pekkan’dan. Vallahi yakışır...

    Yazının devamı...

    Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

    İşte budur!!!

    Kararı alkışlıyoruz.

    Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

    TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

    Cani MÜEBBET hapis aldı!

    Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

    Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

    Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey Emine Bulut’u geri getirmeyecek ama caydırıcı karar budur. Adalet sistemimizden beklediğimiz budur. Bu karar, kadınların canına kast eden erkekleri durduracaktır, durdurmalıdır.

    Bu ülkede yaşayan bir kadın olarak, bir anne olarak teşekkür ediyorum.

    ERKEN TANI ERKEN KURTUL

    BİLİYORSUNUZ, ekim ayı ‘Meme Kanseri Farkındalık Ayı’. Elimden geldiğince kadın kanserleriyle ilgili çalışan, erken teşhisin önemi vurgulayan derneklere, vakıflara destek olmaya çalışıyorum.

    Maalesef 2018’de dünya çapında yaklaşık 2.1 milyon yeni meme kanseri tanısı oldu. Sadece Türkiye’de 22 bin 345...

    Bu çok büyük bir rakam.

    Allah’tan canla başla meme kanseri konusunda farkındalık yaratmaya çalışan dernekler var. Çoğunluğunun yönetiminde de kadınlar var. ‘MEMEDER’, ‘Pembe İzler Kadın Kanserleri Derneği’ ve ‘Pembe Hanım Derneği’ bunlardan birkaçı.

    Dün, Pembe Hanım Derneği’yle bir etkinlikteydik. Seve seve, koşa koşa gidiyorum. Hele bizim iyilik kolyelerinden alıp bu derneklere destek olanlara uçarak gidiyorum. Dün bir farmakoloji şirketi bizden 100 kolye aldı ve Pembe Hanım Derneği’ne 15 bin lira bağışta bulundu. Derneğin başkanı, gazeteci yazar Nevval Sevindi. Kendisi de iki kere meme kanserine yakalandı. O günden beri de kendisi gibi meme kanserine yakalanmış olan derneğin genel sekteri Seda Kansu’yla bu konuyla ilgili farkındalık yaratıyor, erken teşhise yönelik değerli çalışmalarda bulunuyor. Düşünün, Güneydoğu’daki dağ köylerini dahi geziyorlar. Anlatıyorlar, anlatıyorlar, anlatıyorlar... Derneğin isminin ‘Pembe Hanım’ olmasının sebebi de Nevval Sevindi’nin anneannesinin isminin Pembe olması. Bu iki kadını ve meme kanseriyle ilgili çalışma yürüten tüm kadınları kutluyorum.

    Dün şahane bir sloganla sahnede konuşma yaptılar: “Erken tanı, erken kurtul!”

    Evet, yapmamız gereken bu. Sadece elle muayene yeterli değil arkadaşlar, çünkü ele gelecek seviyeye ulaşmışsa epey yayılmış olduğu anlamına geliyor. Lütfen gerekli taramaları ve mamografinizi ihmal etmeyin. Lütfen, lütfen, lütfen...

    Unutmayın, erken teşhis hayat kurtarır. Kontrollerden kaçan bir kesim insan var, hoşlanmıyorlar. Bunu yapmayalım, bu yazıyı okuyup kontrollerini bir süre aksatmış olanlar, bunu bir işaret kabul etsinler ve gidip yol yakınken şu kontrolleri yaptırsınlar. Çünkü kanser sadece sizi değil, sevdiklerinizi, ailenizi de vuruyor. Bunun önüne geçmek de elinizde...

    LONDRA’DA TAHARETLİ TUVALET

    NASIL bir şeydir bu sosyal medya!

    7 haftadır Londra’daydım. Biliyorsunuz Hindistan macerası bitti, artık İngiltere’de yaşıyoruz. Alya orada okuyor. Bizim filmimizin başkahramanı o. Yardımcı oyuncu olarak da ben varım. Ömer ocağa kadar yok.

    7 hafta boyunca daha çok anne ve ev kadınıydım. Bir de başımda yaşadığımız mekânı “ev”e çevirme derdi vardı, ustalarla, inşaatla uğraştım. Ben ara ara fotoğraf paylaşıyordum. Kimin neyi ne kadar gördüğümden de haberim yoktu. Zor bir şeymiş İngiltere gibi bir yerde ustalar ve inşaatla uğraşmak. Bunalıma girdim tabii. Biz Türkiye’de, Avrupa ülkelerine göre çok daha kolay ve lüks bir hayat yaşıyormuşuz. Bu başlı başına bir yazı konusu. Birkaç cümlede anlatamayacağım. Londra’da yaşamanın çok artıları var, ama eksileri de var. Ben epey zorlandım. Çünkü orada her şeyi kendin yapman gerekiyor. Orada pek çok insan parkesini kendi takabiliyor, koltuklarının kumaşlarını değiştirmeyi bile öğrenmişler. Çünkü aksi takdirde ustalara bir servet ödemek gerekiyor. Herkes matkap kullanabiliyor vesaire vesaire... Burada yardım alabiliyorsun. Ben aklımı kaçırıyordum. Neyse, bitti her şey. Altından kalktım. Bunalımım geçti. Ev bitti. İçime sindi.

    Beni şaşırtan, karşılaştığım herkesin başımıza gelen her şeyi en ince ayrıntısına kadar biliyor olmasaydı. Sosyal medya böyle bir şey. Yeni çağın yeni iletişim biçimi. Paylaştığım bütün içeriklerden herkes haberdardı.

    En komiği, en çok da taharetli tuvalet ilgi çekmiş! 6 yıl boyunca farklı kiracılar yaşadığı için tuvaleti değiştirmek istedim. Ama bizdeki gibi taharetli değil orada tuvaletler. Ömer de diretti, “Bu kadarını yaptın. Onu da yaparsın sen!” diye. Epey bir araştırmadan sonra taharetli tuvaletimiz geldi ama ne macerayla... Ve sevgili Bayram Usta sonunda taktı. Evin en değerli mobilyası şu anda.

    7 hafta boşunca yaşadığım bütün saçma sapan, dramatik, komik sıkıntılarımı benimle paylaştığınız için teşekkür ederim.

    EKİMDE BODRUM

    ŞU anda da Bodrum’dayım. Ve dünyanın en güzel yerindeyim. Bu mevsimde harika oluyormuş. Hava nefis. Doğa nefis ötesi. Bu yazıyı bitirip denize girmeyi düşünüyorum. Şükürler olsun. Bana Londra mı, İstanbul mu, Bodrum mu derseniz... Tereddütsüz, kafadan Bodrum derim! Burada neden olduğumu da artık yarın anlatırım...

     

    Yazının devamı...

    İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

    İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

    19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

    Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

    (Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

    Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

    Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

    Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

    Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

    EFSANE ŞAVKAR CİMNASTİK’TEN ÇIKAN ŞAMPİYONLAR

    İzmir’deki Şavkar Cimnastik Kulübü’nün diğer kulüplere göre farkı ne? Fazlası ne? İbrahim gibi başka başarılı sporcular da çıkardınız...

    Bizim kulüp aslında aile kulübü! Ben, eşim, abim Yılmaz ve eşi ve 30 yıllık milli takımdan arkadaşım Özgür Gümüşlü ve eşi, hepimiz bu kulüpte beraberiz. Ben aynı zamanda başkanıyım. Farkımız, hepimizin cimnastiğe deli gibi âşık olması! Öyle böyle değil ama. Bu kulüp ve öğrencilerimizle ve cimnastikle yatıp kalkıyoruz. Daha önemli bir şey yok! Bizim deli ekip bir şey için yaşar: O da Olimpiyatlar’da madalya almak...

    Başarınızın sırrı ne?

    Antrenörlerin de takım olması ve birlikte hareket edebilmesi. Hepimiz yıllardır birbirimizi tanıyoruz. Cimnastik hepimizin ortak tutkusu. Manyaklık derecesinde tutkuluyuz bu spora! Fakat sadece çok sevmek yeterli olmuyor tabii. Emek vermeniz gerekiyor. Bizim ve sporcularımızın da en çok yaptığı şey: Çalışmak, çalışmak, çalışmak...

    Küçükleri başka, yıldızları başka, genç ve büyükleri başka bir antrenör mü çalıştırıyor?

    Abim Yılmaz Göktekin yıldızlardan sorumlu antrenördü, ben ise genç ve büyüklerden sorumluydum. Ta ki 2012’ye kadar. Federasyon seçimlerinde, ben yönetim kurulu üyesi seçildikten sonra artistik cimnastikten sorumlu asbaşkan oldum. Artık abim bizim genç ve büyük sporcuları çalıştırıyor, ben de dışarıdan destek veriyorum. Ama tabii ki her daim yanlarındayım.

    ‘BİR ÇOCUKLUĞU OLDU’ DERSEK, ONA HAKSIZLIK ETMİŞ OLURUZ!

    Neden başkaları olamadı da İbrahim oldu?

    İbrahim çok özel bir sporcudur. Bizim de çocuğumuz gibidir. O kadar güzel bir kalbi vardır ki, arkadaşları madalya alamadığında onlar kadar üzülen ve onları motive etmeye çalışan, antrenörü ne söylerse, hangi programı yaparsa, yüzde yüz itaatle her şeyi uygulayan, asla antrenman yoğunluğunu sorgulamayan ve yoruldum demeyen bir sporcu. Başka sporcular da madalyayı hak ediyor ama İbrahim daha çok hak ediyor!

    Sizce onun bir çocukluğu olabildi mi peki?

    “Evet, oldu” dersek haksızlık yapmış oluruz İbrahim’e! Bence olamadı. Spor salonunda, antrenman öncesi 5 ve antrenman sonrası belki 5 dakika oyun oynayabilen bir çocuktu. Deli antrenörlerinin sürekli antrenman programları içerisinde büyüdü... Ha ama değdi mi? Elde ettiği sonuçlar muhteşem. Her şeye değdi...

    ÖNCE İNANARAK SONRA ÇOK ÇALIŞARAK

    Herkesin merak ettiği bir şey var. İbrahim bu alanda isim yapmış Çinlileri geçmeyi nasıl başardı?

    2014’te federasyon başkanımız Suat Çelen’le Çin şampiyonasını izlemeye gittik. İnanın o kadar moralimiz bozuldu ki! Kime sorsanız, “Bu Çinlileri geçmek mümkün değil!” diyordu. Ama bizim Suat Başkan bizden deli! “Bu ekip yapamazsa kim yapacak!” dedi. Ve sonunda geçtik. Nasıl geçtiniz diye sorarsanız, “Önce inanarak ve sonra çok çok çok ama çok çalışarak!”

    ALTIN KALPLİ İBRAHİM

    İbrahim sadece cimnastikte ve sporda şampiyon değil; efendilikte, kendini bilmekte ve mütevazılıkta da şampiyon... Yaptığı spor, bedeniyle birlikte karakterini de şekillendiriyor mu?

    Cimnastik o kadar güzel bir spor ki, daha küçük yaşlardan itibaren sizi şekillendirir, özgüven kazandırır ve disipline eder. Bizim cimnastikçilerin hepsinin çok güzel bir yüreği vardır. Hepsi alçakgönüllü ve saygılıdır. Bu da küçük yaşta cimnastiğe başlamanın avantajları. Ama İbrahim Çolak ayrı bir kişilik, özel bir vaka. O, altın gibi kalbi olan, karıncayı bile incitmeyecek kadar güzel yürekli bir insan.

    Yazının devamı...