• KEŞFET
  • EN İYİLER
  • ROTA
  • İLGİ ALANLARI
  • HÜRRİYET ANASAYFA
  • Budapeşte’nin mutlaka görülmesi gereken 8 adresi

    Tuna Nehri’nin iki yakasında olan Budin ve Peşte’nin Chain Köprüsü’yle birleşmesiyle günümüzdeki halini almış Budapeşte… Biz ortalama üç gün içinde görmeyi planladığımız adresleri kolaylıkla gezdik. Sembolik yapılar arasında mutlaka görmenizi tavsiye edeceğim adresleri paylaşıyorum…



    Parlamento binası: Şehrin en yüksek ve en büyük yapısı.

    Zincir köprü: Şehrin simgesi olarak bilinen bu köprü Buda ve Peşte kısımlarını birbirlerine bağlıyor.

    Timewheel: Macaristan’ın Avrupa birliğine kabul edilmesi anısına yapılmış 60 ton ağırlığında dünyanın en yüksek kum saati. City parkın içinde ziyaret edebilirsiniz.

    Szechenyi Termal Hamamı: Hamamlar şehri olarak bilinen Budapeşte’de en ünlü hamam olarak biliniyor. Yaz-kış doğal sıcak suya sahip.



    Manzara için ‘Balıkçı Tabyası’: Orta çağ zamanlarında yakınlarda bulunan balıkçı pazarından ismini almış. Hem mimarisi hem de manzarasıyla oldukça dikkat çekici bir yapı.

    Buda Kalesi: Günümüzde saray olarak kullanılıyor. Macar krallarının sarayı, 1265 yılında tamamlanmış.

    Andrassy Bulvarı: Şehir merkezini kahramanlar meydanı ile bağlayan bulvar. Ayrıca UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne eklenmiş.

    Vaci Caddesi: Alışveriş için tercih ettiğim turistlerin de uğrak noktası. Uzun dönemler Osmanlı toprağı olarak kalmış olduğu için damak zevkimizin benzerlik gösterdiği Macaristan’da yemek seçerken zorlanmayacaksınız. Langos’u mutlaka deneyin…

    Nerede kalmalı?

    Konaklamak için şehrin en güzel otelini tercih etmiştik. Manzarası ve konumu ile tek kelime ile harikaydı. Gresham Sarayı yani namı diğer Four Seasons Budapest. Otelin restoran ve kafe bölümüne de dışardan birçok müşteri geliyor. Çok popüler bir yer.

     

    Yazının devamı...

    Uludağ'ın eteklerinde 700 yıllık Osmanlı köyü: Cumalıkızık

    UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan 700 yıllık Osmanlı sivil mimarisini bozulmadan günümüze taşıyan Cumalıkızık, hafta sonu turlarının popüler adresi. Zamanında bölgede dağ eteklerine kurulan köylere ‘Kızık’ denirmiş. ‘Cumalıkızık’ kelimesi de oradan türemiş. Bursa'dan 20 dakika, İstanbul'dan ise iki buçuk saatte ulaşım sağlayabilirsiniz. Evler eski ama hepsi kullanılır vaziyette. Hem pansiyon hem de restoran olarak kullanılanları da mevcut. Kalmak isterseniz pansiyon tercih edebilirsiniz. Ama genelde iki saatlik gezi tüm köyü gezmek için yeterli.



    ‘Kınalı Kar’ dizisini hatırlayanlar var mı? O da bu köydeki konaklardan birinde çekildi. Diziden sonra da yerli turistlerin odağı haline geldi. Köy içi çok keyifli. Mutlaka yürüyüş yaparak keşfetmeli, meydanda dolaşmalısınız.

    Köy merkezinde yerel eşyalar, kadınların yaptığı el emeği danteller ve harika yemekler var. İlginizi çekecek birçok detayı göreceksiniz. Tabii köy kahvelerinden birinde de kahve molası vermeyi unutmayın. Osmanlı döneminden günümüze gelen macun geleneğimiz Cumalıkızık'ta hâlâ devam ediyor. Sokaktaki macunculardan rengârenk macunlar alıp tadabilirsiniz. Özellikle çocuklar bayılıyor.



    Bir de çok enteresan bir sokağı var: Cin Aralığı… Bir efsaneye göre Kurtuluş Savaşı zamanında Yunan askerleri tüm köylüleri camiye toplar ve camiyi yakmak isterler. Köylüler de camiden kaçarak iki evin arasında ufak bir sokağa girerler. Ama sokak nasıl dar görseniz şaşırırsınız. Uzaktan bakıldığında da çıkmaz sokak gibi görülüyor. Yunanlılar: "Buradan insan geçmesi mümkün değil. Olsa olsa cin işi" demişler. O gün bugündür o sokağın adı ‘Cin Aralığı’ olarak tarihe geçmiş.



    Köyün içindeki müzeyi de gezmenizi öneririm. Bir de çok eski bir camisi var. Atmosferine bayıldım. Biz Kirazlıbahçe'de kahvaltı yapmıştık. Her şey doğal, tam bir köy ortamı, etrafta kuş sesleri, çocuklar için oyun alanı olan müthiş bir keyif noktası. Kalabalıktan da uzak… Kirazlıbahçe ismi de bahçedeki kiraz ağaçlarından geliyor. Kahvaltıdan sonra ağaçlardan kirazları toplayıp yemiştik. Mutlaka burada kahvaltı yapmanızı ya da öğlen yemeği yemenizi öneririm. Pişileri de efsane…



    Yazının devamı...

    Karadeniz'in en güzel 10 adresi

    Kümbet Yaylası / Giresun

    1640 metre rakımda bulunan bu yayla Doğu Karadeniz’in en meşhur yaylası. Giresun'un 50 kilometre  güneyinde yer alır ve ulaşım asfalt olduğu için kolaydır.

    Aybastı - Perşembe yaylası / Ordu

    Doğal gölü ve şelalesiyle oldukça dikkat çekiyor. Her yeri çim kaplı bu yayla 500 metre rakımda yer alıyor. Birbirinden ilginç menderesleriyle insanı adeta büyülüyor. Çevrede konaklamak için tesisler de mevcut.



    Erfelek şelaleleri / Sinop

    2 kilometre uzunluğunda bir vadinin içinde 28 tane irili ufaklı şelalelerin muhteşem görüntüsüne bayılacaksınız. Karadeniz’in cennet doğasını yansıtan manzaraların içindeki göletlere girerek serinleyebilirsiniz. İlk şelaleden son şelaleye tam iki saatte ulaşacağınız muhteşem bir zirve.



    Daday / Kastamonu

    Dört mevsim doğanın tüm renklerini bulunduran saklı bir cennet gibidir. Tedavi edici oksijene sahip ormanları barındırır. Kanyon, mağara, şelale gibi doğal oluşumları gezmek görmek için ideal adrestir.

    Valla Kanyonu / Kastamonu

    Dünyanın en derin ikinci kanyonu olarak adlandırılıyor. Riskli ve çok yüksek olduğu için rehbersiz gezmek yasak. Mutlaka görülmesi gereken doğa harikalarından. Heyecan adrenalin seviyorsanız tek adres burası…

    Pınarbaşı / Kastamonu

    Amasra'ya 2 saat uzaklıkta hem mağaraları hem de Ilıca Şelalesi ile ünlü her tarafı yeşilliklerle çevrili saklı bir cennet gibi burası…



    Pokut Yaylası / Rİze

    Çamlıhemşin’de bulunan bu yaylaya 2100 metre yükseklikte ve zorlu yollardan geçerek ulaşabiliyorsunuz. 4x4 arabalar haricinde zirveye çıkmak oldukça zor. Manzara ise her zorluğa değer. Etrafı çam ormanlarıyla çevrili gökyüzü ve yeşilliğin buluştuğu bir noktada yer alıyor.



    Ayder Yaylası / Rize

    Çamlıhemşin'in en popüler yaylalarından biri. Turistlerin uğrak noktası. Ulaşım oldukça kolay. 1350 mt yükseklikte şahane bir manzaraya ev sahipliği yapıyor. Konaklama ve restoran tesisleri civarda fazlasıyla mevcut

    Huser Yaylası / Rize

    Her köşesi tablo gibi olan bu yaylayı herkes bilmiyor. Rize'ye adım attığınızda ilk durağınız olmalı. Zirvedeki salıncakta uçurumun kenarında bulutların arasında sallanıyor gibi hissedeceksiniz. Gün batımı ise tarifi olamayacak güzellikte…

    Borçka Karagöl Yaylası / Artvin

    Artvin’in en önemli yaylasıdır. Heyelan sonucu oluşan doğal göl yaylanın değerini oldukça arttırmış durumda. Konaklayabilecek tek bir tesis mevcut. Tam bir doğa harikası…

    Yazının devamı...

    İstanbul'un 5 favori oteli

    Six Senses Kocataş Mansion

    Boğaz’ın kıyısında konumlanan Osmanlı döneminden kalma iki yalıdan oluşan bu harika otel şehrin tam kalbinde yer almasına rağmen size büyülü bahçesinde ve tarih kokan her detayında şehrin karmaşasını unutturacak. Defne ve limon ağaçlarıyla çevrili avlusunda otelin iki ayrı restoranını deneyimleyebilirsiniz. Koruyla çevrilmiş bu alanda hem boğazın mavisine hem de yeşile doyacaksınız. Aynı zamanda kahvaltıda otelin kendi tarlasından toplanan taze nane, domates, biber gibi doğal ürünleri tadarak keyfinize keyif katabilirsiniz. En sevdiğim detay ise geri dönüşüme çok dikkat eden bir misyonlarının olması.




    Sumahan On The Water

    Çengelköy'de boğazın tüm güzelliğine sahip eşsiz bir konumda yer alıyor.
    19. yy Osmanlı mimarisinin son örneklerinden biri olan bu otel restore edilerek, modern Türk oteline dönüştürüldüğü için tarihçesi ve tasarımı ile oldukça önemli bir adres… Özellikle otelin spa'sı oldukça başarılı.




    Four Seasons Hotel İstanbul At The Bosphorus

    Avrupa'yı Asya'ya bağlayan İstanbul Boğazı'nın adeta bir tabloyu andıran manzarasında konumlanan, restore edilmiş, 19. yüzyıldan kalma Osmanlı sarayı şimdilerde bu harika lüks otele dönüştü. İstanbul'un antik mimarisini her detayda hissedeceksiniz. Geleneksel hamamlarda rahatlayarak, açık havuzda Boğaz’a karşı yüzerek güneşlenebilirsiniz. Mutfağını da oldukça başarılı buluyorum. Anadolu lezzetlerinin tadını çıkarmanızı tavsiye ederim.



     
    The Stay Bosphorus

    19. yy'da Balyan ailesinin özenle inşa ettiği bu özgün köşkte geçmişin izlerini sürerken konforlu ve lüks bir konaklama deneyimi yaşayabilirsiniz. Aynı zamanda Balyan ailesi, Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi Sarayı ve Ortaköy Camii dâhil olmak üzeri birçok yapının mimarı olup Osmanlı mimarisini şekillendirmeyi başarmıştır.
     
     Hotel Les Ottomans İstanbul

    Osmanlı saraylarını anımsatan modern ve lüksün çarpıcı birleşimdeki tarzı ile geçmişe yolculuk niteliğinde 1-2 gün geçirip Boğazı’n harika manzarasına sahip odalarında keyif yapabilirsiniz.

    Yazının devamı...

    İstanbul'da mutlaka gezilmesi gereken adresler

    Lamartine’in çok güzel bir sözü var: ''Dünyaya son defa bakacaksın deseler bu bakışı İstanbul'un Çamlıca tepesinden yapmak isterdim'' gerçekten de öyle… Bu güzel şehirde gezilecek görülecek oldukça fazla tarihi adres, müze, cami ve dahası var ama birkaç güne sığdırılabilecek bir program için sizlere en çok görülmesi gereken yerlerin listesinden bahsedeyim.

    Tarihi gezilecek en iyi adresler

    Topkapı Sarayı
    Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi
    Sultanahmet Camii
    Süleymaniye Camii
    Yerebatan Sarnıcı
    Dolmabahçe Sarayı
    Galata Kulesi
    İstanbul Arkeoloji Müzeleri
    Kapalıçarşı
    Taksim Meydanı ve İstiklal Caddesi
    Nusretiye camii
    Sultan sarnıç
    Galata köprüsü
    Kapalıçarşı
    Emirgan korusu
    Kız kulesi,
    Çamlıca tepesi



    Eğer bir haftaya yakın bir süre ayırabilirseniz programlı bir şekilde rotanızı belirleyip büyüleyici tarihimizi keşfedebilirsinizİstanbul'da sadece tarihi yerleri gezmek yetmez manzarasında kendinizi bulacağınız, tablolara, masallara konu olmuş İstanbul'u iliklerinize kadar yaşayabileceğiniz en keyifli yeme-içme mekânları da şöyle:

    Sunset Grill & Bar
    Çırağan Sarayı
    Four Seasons Bosphorus
    Pero Yeniköy
    Uskumru Restaurant
    Spago İstanbul
    Firuzende Restaurant
    Kiss The Frog
    Hamdi Restaurant Eminönü
    Azur Yeniköy
    Dem Karaköy
    Cafe Karabatak




    Ayrıca yöresel motiflerle işlenmiş tarihimizi yaşatan küçük aksesuarlar için Paşabahçe'yi ziyaret edebilirsiniz. Hediyelik ürünler de alıp yakınlarınızla tarihimizi paylaşabilirsiniz.

    Lokum tatmadan olmaz

    Osmanlı döneminden bugünlere uzanan lokum, olmazsa olmaz lezzet geleneğimiz… Osmanlı Sarayı tarafından ‘Şekercibaşı’ olarak ilan edilen ‘Hacıbekir’, iki asırlık geleneğin en güzel temsilcisi. 19. yüzyılda İstanbul'da keşfettiği lokumları ülkesine götüren bir turist sayesinde, Türk lokumunun Avrupa'da tanınmasına vesile olan Hacıbekir, Türk lokumunu dünyaya ‘Turkish Delight’ adıyla duyuran isim… Hacıbekir'in Beyoğlu şubesini tercih edip birçok çeşit lokumu tatma fırsatı yakalayabilirsiniz. Diğer favorilerim ise Hafız Mustafa, Cemilzade 1883 ve Şekerci Cafer Erol...




    Osmanlı’dan günümüze gelen gül suyu geleneğimizin kadar önemli ve faydalı olduğunu görüyoruz. Sarayda tonlarca kullanılan gül suyu cildi temizleyip nemlendirirken ciltteki yaraları da iyileştiriyormuş. Osmanlı tıbbında gül yağı ruh hastalıkları tedavisinde de kullanılıyormuş. Hatta İbn-i Sina'nın da kullandığı söyleniyor. Bal ve gül suyu şerbeti kullanılarak hazımsızlıkların giderildiği de Osmanlı’dan günümüze gelen önemli bilgilerden. Haliyle turistlerimizin de ilgisini çekiyor. En güvenilir gül suyu alışverişleriniz içinse bu adreslere uğrayabilirsiniz:

    Gülsha
    Eyüp Sabri Tuncer Gül Suyu
    Akita
    Rebul

     

    Yazının devamı...

    Tam da şu sıralar denize girilecek en güzel 10 yer

    Mimoza Koyu / Karaburun - İzmir

    Her zaman sessizliği ve sakinliği ile bilenen bir koydur. Şu dönemde en çok rahat edebileceğiniz sahillerden biri. Deniz kenarında Çakıl taşları var suyu berrak ve tertemiz. Üç tarafı Ege Denizi ile çevrili eşsiz bir manzara sahip bu sahilde şehirdeki curcunadan uzaklaşabilirsiniz

    Akçakese Köyü Plajı / istanbul

    Eğer İstanbul'dan çok uzaklaşmayacaksanız şehirden sadece 70 km uzaklıktaki bu sahili günübirlik ya da konaklamalı tercih edebilirsiniz. Bölgede bir adet restoran mevcut denizi temiz ve berrak

    Fotoğraf: Bahar Gündoğdu / Hürriyet Seyahat Gezgini

    Faselis / Antalya

    Tarihi MÖ 700'lü yıllara dayanan antik kentte yer alan bu sahil kızılçam ağaçları ile dolu harika bir manzaraya sahip ince çakıl taşlı kumlarda masmavi Akdeniz suyuna karşı keyif yapabilirsiniz.



    İnkumu plajı / Bartın

    Amasra'ya 30 km uzaklıkta ormanın içinde yer alan upuzun bir sahil. Civarda restoranlar ve konaklamak için mekanlar var. Özellikle tepede yer alan restoranları tercih ederseniz harika bir manzara eşliğinde yemek yemiş olacaksınız.



    İztuzu Plajı /  Dalyan

    Deniz suyu ile tatlı su arasında bulunan sayılı plajlardan biri. Yaklaşık 4,5 km uzunluğunda bir sahil. Yürüyüş için oldukça keyifli. Plajda caretta carettaların yumurtalarını bırakmasından dolayı belli bölgeler işaretleniyor. Aksi halde insanlar zarar verebiliyor. Bu sebeple kaplumbağa plajı olarak da adlandırılıyor. Deniz genelde dalgalı ama Ortaca civarlarındaysanız mutlaka ziyaret etmenizi tavsiye ederim

    Ölüdeniz / Muğla

    Hem Türkiye'nin hem de dünyanın en önemli plajlarından biri.

    Sarımsaklı Plajı / Ayvalık - Balıkesir

    Eğer yolunuz Kuzey Ege'ye düşerse Ayvalık'ta bulunan bu plaja gitmenizi tavsiye ederim. 7 km uzunluğundaki plajda berrak bir deniz ve pırıl pırıl kumlar sizi bekliyor. Sahilde hizmet veren tesisler de mevcut

    Kabak Koyu / Muğla

    Fethiye'de doğal bir ortamda keyif yapmak isteyenler için birebir. Barındırdığı kelebek türleriyle ünlü olan bu plajda doğal kamp tesisleri de bulunuyor.



    Ayazma Plajı / Çanakkale

    Bozcaada'nın tertemiz suyu ve yumuşacık kumlarında keyif yapmak isterseniz mutlaka bu plaja uğrayın. Birçok tesis ve arabayı park edebileceğiniz alanlar mevcut. Oraya kadar gitmişken Vahit'in Yerinde kalamar yemeden dönmeyin.

    Ovabükü /  Datça

    The guardian gazetesi tarafından Türkiye'nin en iyi plajı seçildi. Koyun içinde pansiyonlarda mevcut olduğu için konaklayabilirsiniz. Sakin bir yer olduğu için kafa dinleme konusunda harika bir seçenek

    Yazının devamı...

    Noel’in masalsı rotası: Romantik Yol

    Nürnberg Frankfurt'tan arabayla iki buçuk saat uzaklıkta. Ama dilerseniz İstanbul'dan direkt uçuşla da gelebilirsiniz. İlk durağımızda tam meydanda yer alan bir otelde konakladık. Ana meydanda Noel pazarı kurulduğu için harika bir manzara söz konusuydu. Her yer ışıl ışıl, kocaman yılbaşı ağaçları, sıcak şaraplar, sonsuz sayıda Noel baba, kar küreleri ve aklınıza gelebilecek her türlü süsleme mevcuttu. Özellikle vitrinlerin süslemeleri birçok yerde görmeye alışkın olmadığımız derecede özenilmişti. Her vitrinin önünde oldukça vakit geçirdim. Fotoğraf çekmek ve incelemek için can atıyordum! Her yıl yaklaşık 2 milyon turist Noel pazarını ziyaret etmek için buraya ayak basıyormuş. Biz de onlardan biriyiz… Bavyera bölgesinde yer alan Nürnberg bu eyaletin en büyük ikinci kenti. Bavyera; yemek çeşitleri açısından oldukça güzel lezzetler sunan karışık bir kültüre sahip. Avusturya, Almanya ve İsviçre mutfaklarından esintilerle karşılaştığınızda şaşırmayın.



    Romantik yolun en favori şehirlerinden ikinci durağımız Rothenburg ob der Tauber… Arnavut kaldırımlı daracık sokaklar, ortaçağdan kalma üçgen çatılı yapılar ve yerel insanların kıyafetleri bizi geçmişte sihirli bir yolculuğa çıkardı. Romantik Hotel Markusturm şehir merkezindeki en tatlı ve şehrin dokusuna ayak uyduran otellerden birisiydi. Şansımıza burada da Noel pazarına denk geldik. Meşhur Marktplatz (Ana Meydan) kırmızı tenteli, ahşap barakalarla süslenmeye başlamıştı. Her barakada değişik ürünler satılıyor. Şekerlemeler, kurabiyeler, yiyecekler, sıcak şaraplar… Aklınıza ne gelirse her şey var.



    Vaktiniz varsa kukla ve oyuncak müzesini gezmenizi öneririm. Özellikle çocuklu aileler için oldukça eğlenceli bir aktivite. Şehir çok küçük olduğu için her yer birbirine yakın. İçinden çıkamadığım, bir saatten fazla vakit geçirdiğim bu harika mağazaya mutlaka uğramalısınız. Kathe Wohlfahrt… Hayatımda gördüğüm en özenilmiş, en büyülü mağazaydı. Bir saatliğine de olsa aklımdaki her şeyi bir kenara bırakıp kendimi ışıl ışıl beş katlı mağazanın içinde başka bir boyuttaymış gibi hissettim.



    Bir de bu bölgeye özgün Snowball diye bilenen kar topunu andıran bir tatlıları var. Ben de merak edip deneyenler arasındayım ama tadını pek beğenmedim. Bu harika şehir o kadar minik ki sadece bir günde her yeri gezip, fotoğraflarımızı çekip, meydanda yemek ve kahve keyfimizi yaptık. Eğer siz de ziyaret etmek isterseniz bir gün konaklayıp sonrasında romantik yol üzerindeki diğer harika şehirleri ziyaret edebilirsiniz.

    Rapunzelin yaşadığı varsayılan Cochem…

    Mosel Nehri üzerinde yer alan minicik bir yerleşim. Nehir üzerindeki yolda sıra sıra dizilmiş evler ve hemen tepelerinde yer alan muhteşem Reichsburg Kalesi… Bir rivayete göre Rapunzel'in hikâyesi bu kalede yaşanmış. Umarım doğrudur çünkü ben çok inanmak istedim. Böylesine bir aşk ancak bu masalsı kalede yaşanabilirdi...



    Cochem üzüm bağları ile adından söz ettiren bir bölge. Her adımınızda üzüm bağlarına rastlayabiliyorsunuz. Yazın yemyeşil olan bağlar sonbahar olduğu için turuncu ve sarımsı bir hal almış. Doğanın bu renklerine bayılıyorum! Oturup saatlerce izleyebilirim. Cochem'de üretilen şarapların yüzde 80'i beyaz yüzde 20'si ise kırmızıymış. Ana meydanda şarap ve likör satan mağazalara denk gelebilirsiniz. Fiyatlar ise oldukça uygun. Hediye için güzel bir seçenek olabilir.

    Nüfusu sadece 6 bin olan bu minik kasaba için bize bir gün yetti ama ertesi gün Burg Eltz Kalesi’ne gitmek istediğimiz için bir gece daha konakladık. Ana meydandaki yerel restoranlarda ve kafelerde şnitzel yiyebilirsiniz. Bizim gittiğimiz dönemde turist yoğunluğu olmadığı için otellerde çok rahat yer bulup dilediğimizce gezebilmiştik ama orada yaşayan insanlarla konuşmalarımız sonrasında şu sonuca vardık; yaz dönemi iğne atsanız düşmeyecek kadar kalabalık oluyormuş. Kaldığımız otelin önümüzdeki yaz için rezervasyon kotası şimdiden dolmuş bile! Yani elinizi çabuk tutun…




    Beilstein

    Cochem'in neredeyse içinde yer alan, oldukça yakın bir yerleşim. Araba ile kısa sürede vardık. O kadar minik bir yer ki sadece bir kaç restoran ve kafeden oluşuyor. Yine ortaçağ yapıları mevcut. Manzara ise harika! Sezon dışı olduğu için bu bölgedeki her yer kapalıydı. Sadece arabayla önünden geçmekle yetindik.

    Burg Eltz Castle

    Romantik yol rotamızda en çok görmek istediğim ve merak ettiğim yapılardan birisiydi… O kadar heyecanlıydım ki; neredeyse vardığımızda koşarak kaleye sarılacaktım. Mosel Nehri tepelerinde yer alan bu harika kale ortaçağdan günümüze kadar sağlam kalmayı başarabilmiş. Sahipleri Eltz ailesinin günümüzde hâlâ yaşayan üyeleri ise sahipleriymiş. Eski dönemde ailenin 100 üyesi 100 odada konaklıyormuş. O kadar büyük bir aileymiş. Almanlar için oldukça önemli olan bu harika yapı bir zamanlar Avrupa’nın eski para birimi olan Mark'ın üzerinde yer alıyormuş.




    Mörsdorf

    Gelelim en güzel manzaranın olduğu, gözlerimi alamadığım meşhur Geierlay köprüsüne… Cochem'den yarım saatlik bir araba yolculuğu ile Mörsdorf'a vardık. Araba köprüye kadar gidemediği için 20 gidiş 20 dönüş olmak üzere 40 dakika boyunca rüzgar gülleri ve ormanlar arasından yürüyüşümüzü gerçekleştirdikten sonra Geierlay köprüsüne vardık. Yazın adım atılacak yer olmayan ve turistlerin çok ilgi gösterdiği bu harika köprüyü bomboş yakalamak bizim için büyük bir şanstı!




    Bir kişi bile yoktu. Drone çekimi yapabilmek bizim için kaçınılmaz olmuştu! Avrupa'nın en uzun asma köprüsü olan Geierlay 2015 yılında yapılmış. Doğanın ilham veren renkleri ve manzarası eşliğinde 360 metre uzunluğundaki bu asma köprüden yürümek gerçekten inanılmaz bir deneyimdi. Bulunduğu yükseklik içimi ürpertti ama manzaranın güzelliğine şahit olmak için her şeye değerdi.

     

    Yazının devamı...

    Biraz korku biraz eğlence: Cadılar Bayramı

    Yılın her 31 Ekim günü kutlanan eğlenceli bir gelenek olan Cadılar Bayramı aslında Türkiye’de yeni yeni yaygınlaşmaya başladı. Yurt dışında, özellikle Amerika’da yaygın olan bu bayramda minikler çok eğleniyorlar. Bu konuyu oldukça ciddiye alıp çeşit çeşit kostümler giyinip saatlerce süren makyajlar yapıp hazırlanıyorsunuz. ‘Trick or Treat’ yani ‘şekerleme mi korku mu?’ diye sorarak her komşunun kapısı çalınıyor ve şeker ve çikolata toplanıyor. Çocukların en sevdiği bayram olması hiç şaşırtıcı değil… Tabii bu durumu yetişkinler de en az çocuklar kadar ciddiye alıyor. Ana tema korku, bal kabağı, çılgın makyajlar, partiler ve şekerlemeler. Aslında çok saçma ama bir o kadar eğlenceli…



    İster film karakterine bürünün isterseniz vampir olun isterseniz melek olun. O gün kim olmak isterseniz ve nasıl görünmek isterseniz her şey serbest. Kimse “Bu ne giymiş böyle?” deyip yadırgamıyor. Türkiye’de son zamanlarda birçok kişinin en az yurt dışında yapılan hazırlıklar kadar özen gösterdiğini görüyorum. Kimisi çok yadırgıyor, özentilik olarak algılıyor.


    Kimse cadıların varlığını kutlamıyor veya bir bayram olarak algılamıyor. Tamamen eğlence odaklı bir durum olduğunu düşünüyorum. Şahsen her yıl cadılar bayramında yurt dışında olduğumuz için biz de kutluyoruz. Kutlama derken sadece kostüm giyip özel partilere katılıyoruz ve çok eğleniyoruz. Ötesi yok yani… Özellikle Disneyland’da yapılan hazırlıklar inanılmaz. Bir sürü kostümlü çocuk ve yetişkin, her yerde önünüze çıkan devasa bal kabakları, çeşit çeşit animasyonlar… Her detaya o kadar özeniyorlar ki!



    Son zamanlarda favori kostümlerim Taş Devri çizgi filminden Çakıl ve Alice in Wonderland filminden Alice oldu. Ondan önce de Pamuk Prenses olmuştum. Alkan’ın favorileri ise Mad Hatter ve Joker. Bakalım gelecek yıl nerede ve nasıl kutlayacağız.

    Yazının devamı...