“Aman güneşe çıkmayın...”

Dr. Mehmet Öz ile uzun bir sohbet yaptım ve güneşe çıkma konusunda açıkçası paniğe kapıldım. Güneşe çıkmamak moralimi bozuyor.

Dr. Mehmet Öz karşıma oturdu ve konuştukça moralimi biraz daha bozdu. Konumuz, güneşte kalmanın yarattığı sorunlardı.

Öz, bir animasyon hazırlatmış. Fazla güneşte kalan, kötü beslenen ve hiç spor yapmayan bir insanın nasıl çabuk yaşlandığını gösteriyor.

Korktum.

“Güneş ışınları derinizi kurutuyor, mahvediyor. Aman güneşte kalmayın” diyen Öz, yüzerken dahi ince bir fanila giyilmesini tavsiye ediyor. “Hele, yüzünüzü sakın açıkta bırakmayın” diyor. Oysa bronzlaşmak ne güzeldi. Eskiden güneşte kararmak güzellik işaretiydi. Genç kızlar ve erkekler özellikle yanarlar birbirlerine nispet yaparlardı.

Bundan sonra bembeyaz bir tenle dolaşacağız. İnsanın moralini bozmaya yetiyor, ancak yapacak birşey yok. Bağrımıza taş basıp, doktorun dediklerini yerine getireceğiz.

Size de tavsiyem aynı: Aman güneşe çıkmayın. Çıkacaksanız da, iyice örtünün.

* * *

GEMİ İLE KARADENİZ GEZİSİ

Eşim Cemre. 27 Haziran tarihinde Türkiye Denizcilik İşletmeleri’nin (TDİ) son kalan 5 gemisinden biri olan “Karadeniz”le Sochi, Yalta, Sıvastopol, Odessa’ya gitti. Gemiyi TDI işletiyor, bilet satış ve turları bir seyahat acentası üstlenmiş. Bakın neler anlattı:

“Esasında programda Sochi yerine Köstence vardı. Ancak Romenler Avrupa Birliği üyeliklerinin sarhoşluğuyla o kadar zorluk çıkarmışlar ki Romanya iptal olunmuş, yerine Rusya’nın en önemli tatil şehri olan Sochi konmuş. Bize de değişiklik son anda söylenildi.
Keşke konmaz olaymış. Ruslar Komünizmi bırakmışlar ama gümrük eskisi gibi katı ve şüpheci. Gemiden çıkmak istiyorsunuz zorluk çıkarıyorlar, vapura girip çıkamıyorsunuz, tek başınıza şehirde dolaşamıyorsunuz. Zaten Sochi’de sanatoryum ve güzel manzaradan başka hiçbir şey yok. Binlerce Rus buraya tedaviye ve dinlenmeye geliyormuş. Otel sandığınız binaların hemen hepsi “Sanatoryum” diye adlandırdıkları, ancak hastane-dinlenme evi karışımı tesisler. Oradan zor kaçtık. 50 Euroluk turla bir çay bahçesi ile Stalin’in evini gördük, gemide herkes ayaklandı.

Moralimiz Yalta’da yerine geldi. Dağları çamlarla kaplı fevkalade hoş bir şehir. Eski binalar, restore edilmiş eski oteller, palmiyeli uzun bir promenad yeri, renkli, hareketli bir şehir. Zaten Ukrayna’ya geldiğimiz hemen belli oldu; kızlar güzelleşti, gümrük de elinden gelen kolaylığı gösterdi.

1945 Yaho konferansının yapıldığı Livadio sarayını görmek, Churchill, Roosevelt ve Stalin’in etrafında oturduğu masayı ellemek müthiş bir his. Kont Vorontsov’un Alupka sarayı, Çar Aleksandr III’ün Massandra sarayı, 1850’lerde kurulmuş Botanik bahçe ve plajlar... Ne yazık ki 2 gün kalacakken geç geldik ve 1.5 gün kalabildik. Kadınlar sokaklarda ahududu, kiraz, kayısı satıyor. Pazar ve dükkanlarda ise Türk malı satılıyor. Neyi elleseniz Türkiye’den gelmiş, çok iftihar ettim.

Sıvastopol’a vardığımızda Kırım savaşı hakkında kitapları zaten hatmetmiştim. Çok hoş bir liman. Paris’de görebileceğiniz kocaman kocaman şık binalarla dolu caddeleri olan bir şehir. Şehrin en hakim noktasında “1855’den bir gün” diye Kırım harbinin 360 derece yağlıboya panoraması akıllara durgunluk veriyor. Bütün şehir Kırım Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı anıtları ile dolu. Bu millet zaten anıt yapmaya bayılır, muhteşem örneklerini de adım başı görüyorsunuz. En heyecanlısı da İngilizlerin Hafif Süvari alayının yanlışlıkla Rus topçularına doğru hücum ettikleri ve yok oldukları vadiyi görmek oldu. Ayrıca “Sıvastopol önlerinde...” diye bir Osmanlı marşı vardı değil mi?

Sıvastopol’da iki gün kalacakken bir gün kaldık. Yazık da oldu, çünkü “onu da göreyim, buraya da gideyim” diye perişan olduk. Allah’tan tuttuğumuz taksi iyiydi. En acıklısı şehrin dışında unutulmuş bir tarladaki İngiliz anıtıydı.

Odessa ise bambaşka bir yer. “Karadeniz’in incisi” deniliyor ve doğru. Yalta kadar yeşil değil ancak binalar yüzyılın en güzel örnekleri. Çoğu dökülmekle birlikte belli bir restorasyon çalışması var. Ağaçlıklı geniş bulvarları, süslü püslü pasajlar, çiçekli parklar, tam bir Avrupa şehri. İnsanlar açık hava kafelerde Paris’te gibi oturuyor.

Yavuz ve Midilli zırhlısı burayı da topa tutmuş. Birinci Dünya Savaşı’nın başında Opera binasında Şalyapin, Caruso söylemiş, Filarmoni orkestrasını Çaykovski, Rimsky-Korsakov idare etmiş, Puşkin burada yaşamış.

Yatırımların geldiği gün buranın nasıl müthiş bir şehir olacağını gözle görüyorsunuz. Bir de Güzel Sanat Müzesi muhteşem. Kont Marazı binayı Yalta’ya hediye etmiş, bir oda dolusu Ayvazorvski’nin tabloları göz kamaştırıcı. Zaten İstanbul tabloları ile tanıdığımız Ayvazovski 400 tablosunu kendi şehri olan Feodosia’ya hediye etmiş, o da Yalta’ya yakın bir şehir.

TDİ Karadeniz’e gelince 65 gemilik filomuzdan kalan 5 gemimizden biri özelleştirme kapsamına alınmış ama alan yok. Gemi 1997 yapımı ama eskimiş. Bir halı değiştirmek bile devlet daireleri arası yazışmalarla oluyor. Güvertede en adi plastik sandalyeler var, şezlonglar ise yastıksız ve köhne. Fiyatlar birçok bakımdan Yunan ve Karaip seferi yapan gemilerden daha pahalı belki ancak Karadeniz’in bu şehirlerini başka türlü görmenin imkanı yok. Türkçe konuşan, Türkçe çalıp oynayan, Türk televizyonu (TRT 1,2, Show) seyreden, Türk yemekleri veren bir gemi.

Yolcuların çoğu yeşil pasaportlu; hakimleri, öğretim görevlileri, memurları. Birçoğunun 3-4’üncü gezisi. Yabancı turistin gelmesine, gelirse birşey almasına olanak yok. Zaten “devlet” olduğu için bir katı düzen göze çarpıyor. Zırt, pırt hoparlörlü anonslar, merkezden gelen menüler (balık bir gün yenilebilindi, gemi dışardan hiçbirşey alamıyor) ihale ile alınan lokman vişne reçelinin içinden çilek reçeli suyu çıkması pek Avrupa standardı gemilerde göremiyeceğiniz şeyler. Keza “5 çayının yanında bir bisküvi bile yok” diye söylendiğimde, mevzuatta olmadığı anlatıldı! Ancak yemekler pek güzel, personel güler yüzlü ve canla başla çalışıyor. “Biz bize” çok hoş bir yolculuktu.

COCA COLA İLE NEFİS BİR FİNAL İZLEDİM

Dünya kupası, şimdi de Avrupa Kupası sponsorları final maçları için konuklu davetler örgütlerler.

İki yıl önce Dünya kupasını seyretmiştik. Bu defa da Avrupa kupasına gittik.

Coca Cola’nın yaklaşımı farklı. Adeta bir “finalciler grubu” oluşturdular. Gazete-TV yöneticileri, yazarlar ve iş adamlarından oluşan bir grup yapıyorlar. Birbirini tanıyan, iyi arkadaş olan isimlerin buluşup seyahat etmeleri de çok keyifli geçiyor.

Bizim grubun gözü şimdi 2006 Dünya Kupasında. Almanya’da oynanacak olan finale Türkiye kalırsa, işte o zaman tadına doyum olmayacak.

Hala 2002’deki Türkiye-Kore maçını konuşuyoruz. 2006’ya da hevesle hazırlanıyoruz.

GECEKONDU DÖNEMİ KAPANACAK MI?

Yeni Türk Ceza yasasının komisyon düzeyindeki çalışmalarını büyük bir heyecanla izliyorum. Adalet Bakanı Cemil Çiçek’e bravo. Arslanlar gibi mücadele ediyor ve tasarının yozlaşmasını engellemeye çalışıyor.

Beni en çok heyecanlandıran maddeler arasında “Gecekondulara karşı uygulamalar. İçkili araba kullananlara verilecek hapis cezaları ve töre cinayetlerine cezaların arttırılması” konuları var. Daha bir çok değinmek istediğim bölümler bulunuyor, ancak kişisel açıdan bunlar özellikle dikkatimi çekiyor.

Şimdiye kadar herkes gecekondular ile mücadele edilmesi gerektiğini söyler, ancak kimse harekete geçmezdi.

Mafya, kimi zaman devlete ait, kimi zaman tapulu arazileri parselleyip, başını sokacak yer arayan insanlara satar ve ortadan yok olur. Bu insanlar da, sizin benim olması gereken toprağın üstüne otururlar ve suç işlediklerini bilmelerine rağmen devlet malını sahiplenirler. Yetmiyormuş gibi, köydeki akraba ve arkadaşlarını da getirir, ek binalarla kanseri genişletirler.

Sonra da, belediyelerin kapısını çalıp “su, elektrik, yol ve telefon isteriz” demeye başlarlar. Ne kadar ilginçtir ki, sırf birkaç yüz oy kazanabilmek amacıyla, gecekonduları bırakın engellemeyi tüm ihtiyaçlarını karşılayarak tam yerleşmelerini sağlarlar.

İşte ilk defa musluğun belediye bölümü kesiliyor.

Artık gecekondu yapan ve yaptıranın yanısıra, yasa dışı inşaatlar, ruhsatsız yapılara su-elektrik bağlayan belediyeler de cezalandırılacak.

Tek kuşkum, yasanın uygulanıp uygulanamayacağı konusunda. Şimdiye kadar nice yasalar çıkarıldı, oysa bir süre sonra uygulanamadığı görüldü.

Bu yasayı Başbakan istemiş. Eğer o da uygulatamazsa yandık gitti demektir.

TÖRE CİNAYETİ VE SARHOŞLAR

Töre cinayetlerini “canım, bizim halkımızın inancı böyle. Namus anlayışı farklı. O zaman da kalkıp cinayet işliyorlar” mantığı ile uzun yıllar “anlayışla” karşıladık. Oysa açıkça cinayet işleniyor ve bizler de buna seyirci kalıyorduk.

Aynı durum, içkili araba kullanan caniler için geçerliydi. Adam küp gibi içer, başkasının ölümüne neden olur, ardından da sözde bir ceza alıp kurtulurdu.

Aslında, içkili araba kullanıp adam öldürünle, töre gerekçesiyle cinayet işleyen arasında hiç fark yoktur.

Umarım, bu taslak sulandırılmadan yasalaşır ve bu ayıplardan kurtuluruz...

YOLCULUK

“Yolculuk bir anı kitabı değil yalnızca, yazarlıktan fotoğrafçılığa, gazetecilikten iş adamlığına uzaman bir yaşam çizgisinin izdüşümlerini içeren özgün bir anlatı aynı zamanda” işte böyle anlatıyor Cüneyt Ayral, “Yolculuk” adını verdiği kitabını...

Cüneyt Ayral, bir zamanlar Türkiye’nin “Sütyen Kralı” idi. Kapımızı sıkça çalan ekonomik krizlerden birinde battı. Fransa’ya kaçtı. Sokaklarda ikizlere takke sattı. Parasını kaybettikten sonra kendini bulan Cüneyt Ayral’ın öyküsünü merak ediyorsanız kaçırmayın...( Elma yayınevi 0242 242 78 18- 0232 483 32 99)

(Bu yazı, Posta Gazetesinde ve aynı gün Hürriyet Gazetesinin tüm dış yayınlarında, Hürriyet internet sitesinde (www.hurriyetim.com.tr) Milliyet internet sitesinde (www.milliyet.com.tr) ve Daily News ekibi tarafından tercüme edildikten sonra hem ana gazetede, hem de Daily News internet sitesinde (www.turkishdailynews.com.) yayınlanmaktadır.)

X

Bugün hem polis, hem PKK sınavdan geçecek

Bugün Diyarbakır'da büyük tören var. Yüzbinlerce kişi toplanacak En ufak bir olay kan dökülmesine kadar gider. İki muhatabımız var. Biri Pkk diğeri de polis. Bakalım sürecin devamını mı istiyorlar, yoksa dinamitlemek mi?

Bugün yüzbinler Diyarbakır' da toplanacak.
  
İçlerinde çok kızgınları olduğu gibi, üzüntü duyanlar da olacak. Ancak ne olursa olsun, bu bir Kürt Gösterisi şeklinde geçecek.
  
Halk, gücünü gösterecek.
  
BDP yaklaşımını belirledi. Tahrik etmeyecek. Etrafın yakılın yıkılması için tahrik etmeyecek.

Yazının Devamını Oku

Bize bakışlar değişiyor

“İmralı Süreci”nin başlamasıyla, Türkiye'nin bölgedeki "İstikrar reytingini" yükseltmeye başladığının farkında mısınız? Henüz çok erken. Sonucun ne olabileceği de bilinmiyor. Buna rağmen, dış çevreler atılan bu adımı son derece dikkatle izliyor. Çok rahatsız olanlar da var tabi.

Her kişinin, her şirketin, her ülkenin, hatta her örgütün uluslararası bir bakışı, bir reytingi vardır. İç ve dış çevreler kendilerine göre bir algılama yapar, bir puan verirler. Etrafta karneler dolaşmaz belki, ancak kendi kafalarında bir fikir oluşur. Gazetelere hemen yansır. Bir makalede, yapılan bir haberde, toplantılarda sözü edilir. Elle tutulamayan, somut aletlerle ölçülemeyen bir reytingden söz ediyorum.

           

“İmralı Süreci”nin başlamasıyla birlikte, Türkiye'nin "İstikrar reytingi" yavaş yavaş artmaya başladı.

           

Henüz çok erken.

           

Sonucun ne olacağını kimse bilemiyor.

           

Yazının Devamını Oku

Öcalan sıradan bir mahkum değil ki

Neden bir türlü kabul edemiyoruz? Kürt sorunu ve Pkk terörünü çözecek muhatap olarak onu gördük. Bu ülkenin geleceğini şekillendirecek olan bir lider olduğunu kabul ettik. Şimdi de vereceğimiz TV'nin tek kanallı mı, çok kanallı mı olmasını tartışıyoruz. Kendimizle alay ediyoruz.

Neden bazı gerçekleri kabul edemiyoruz, anlamıyorum.

             

Başbakan, Abdullah Öcalan'ın İmralı'daki odasına TV konması direktifini verince kıyametler koptu.

           

Nasıl olurdu da, “Bebek katili” istediği zaman TV seyredebilirdi?

           

O herhangi bir mahkumdan farklı değildi ki...

           

Yazının Devamını Oku

Parmaklar tetikten çekiliyor

Başbakan'ın son açıklamaları İmralı Sürecini rahatlatacak ve daha başlangıçta birçok konudaki tıkanmayı engelleyecek, Ankara'nın bu konuya iyi niyetle yaklaştığını gösterecek önemdedir. Pkk'nın olası bir çekilmesi sırasında, 1999'daki gibi tuzağa düşürülmeyeceği güvencesi " parmakların tetikten çekilmesinin" ilk adımıdır.

PKK’nın korkusu tuzağa düşmekti

Dün bu köşede, tam da Başbakan'ın yaptığı açıklamayla ilgili olarak Pkk'nın kuşku ve kaygılarını anlatmıştım. Hatırlatayım, 1999'da Öcalan Türkiye'den ayrılma direktifi verdikten sonra TSK, çekilmeye başlayan Pkk’lılara saldırdı ve yaklaşık 500’ü öldürüldü. Pkk bunu hiç beklemiyordu ve tuzağa düşürüldüğü sonucuna vardı. TC'ye güvenilmeyeceği izlenimi arttı.Başbakan bu konuşmasıyla son derece önemli bir güvence vermiş oluyor.

xxx

           

Başbakan'ın son açıklamalarını çok önemsiyorum.

           

Bunlar, İmralı Süreci' nin devam edebileceği ümitlerini büyük ölçüde arttırdı.

           

Yazının Devamını Oku

PKK da kuşku içinde...

Türk kamuoyu, İmralı Süreci' nin nasıl ilerleyeceği konusunda haklı olarak kuşku duyuyor. Ancak farklı kuşkuyu PKK' da da görüyoruz . Onlar daha önceki çekilmeyi hatırlayıp Güvenlik Güçlerinden korkuyorlar. Bakın neden...

Başbakan , İmralı ile başlatılan Ön Görüşmeler hakkında fazla bilgi vermedi. Zaten medya'da yeterince ayrıntı var. Hepimiz bu lego parçalarıyla oynayıp bir harita yapmaya çalışıyoruz.
  
Benim dikkatimi çeken, Türk Kamuoyunda giderek yaygınlaşan kuşkucu bakış. Önce heyecanla alkışladık, şimdi " durun bakalım, bu işin sonu ne olacak? Acaba oyuna mı geliyoruz?" diyenlerin sayısı artar oldu.
  
Herkes kendi açısından haklıdır.
  
Bundan önceki ateşkes'lerin nasıl engellendiğini düşünün, barış girişimlerinin nasıl sabote edildiğini hatırlayanlar, bu defa yoğurdu üfleyerek yemek istiyorlar. Zira karşı tarafa güvenilmiyor.

Yazının Devamını Oku

Çetin Doğan, çenesinin kurbanı oluyor...

Balyoz davası aslında "Askeri üstünlük alışkanlığının" yargılanmasıydı. Ancak ne yazık ki, olayla ilgisi olmayanlar da yandılar. Yargı, toplumun vicdanını tatmin edemedi. Hukuk değil, siyasi bir mesaj verilmiş oldu.

Balyoz davası konusunda siz ne düşünüyorsunuz bilemem, ancak benim çok kişisel bir izlenimim var.
  
Gizlice yapılan telefon konuşmalarını da okudum... Gazetelerdeki demeçleri, resmi konuşmaları da tekrar tekrar gözden geçirdim. Tutuklanmadan önce yaptığı TV konuşmalarını da izledim.
  
Vardığım sonuç, Çetin Doğan paşanın büyük ölçüde çenesinin kurbanı olduğudur.
  
Sadece kendini değil, beraberinde 325 kişiyi de - farkına varmadan - kurban etti.

Yazının Devamını Oku

Gerilimsiz hayat beni hasta etti…

Yurt dışına çıkmak, benim sağlığımı bozuyor. Birbiriyle sürekli kavga etmeyen, birbirine hakaret etmeyen insanlarla karşılaşıyorsunuz. Çok hayret verici bir şey. Örneğin, töre adına kızını öldüren yok. Sol-sağ diye, öğrenciler balta ve zincirlerle birbirlerini biçmiyor. Neyse, döndüm de kendime geldim!

Bir süredir yurt dışına çıkmıyordum. Hergün cennet vatanımın haberleriyle yoğruluyor, sabah köşe yazısı, akşam ana haberler derken, kendi dünyamızda yuvarlanıp gidiyorduk.

  

Yılbaşı aralığından istifade edip,  eşim Cemre ile birlikte bir süre Amerika'ya, oradan da Karayipler’e dalmaya gittik. Gitmez olsaydım kardeşim...

  

Pazartesi günü  döndüm.

  

Fena halde rahatsızım!

  

Yazının Devamını Oku

Aldığım en güzel haber

Tam bir hafta süreyle denizin ortasındaydım. Ne gazete, ne telefon, ne de televizyon. Sadece güneş, uyku ve kitap okumakla geçirdim. Miami'de karaya çıkınca ilk işim haber merkezini aramak oldu. Bundan daha keyifli başka haber alamazdım.

Bir hafta süreyle dünya ile ilgimi kestim.

  

Binlerce kilometre uzakta, koskoca bir denizin ortasında, ne telefon çeker, ne internet bağlantısı, ne televizyon. Sadece dalma, uyuma ve kitap okumayla geçen yedi gün.

  

Son gün Miami'de karaya çıkarken, hafif midem burkulmaya başladı. Kimbilir şimdi ne karanlık haberler alacaktım. Haber Merkezini aradım ve Süleyman SARILAR'dan hiç beklemediğim, ancak ilk defa biran önce geri dönme hissimi kamçılayan o haberi aldım.

  

İmralı ile görüşmeler başlamış.

  

Yazının Devamını Oku

Başbakan Erdoğan, nasıl bir Devlet Başkanı olacak

2014 yaklaştıkça, hepimiz Başbakan Erdoğan'ı bir başka türlü izler olduk. Her söylediği sözü, her attığı adımı farklı şekilde değerlendiriyoruz. Bugüne bakıp, yarının Devlet Başkanı Erdoğan'ı hesaplıyoruz. 1.5 yıl sonra nasıl bir Başkan veya Cumhurbaşkanı ile karşılaşacağımızı merak ediyoruz.

Başbakan Erdoğan'ı artık bir başka türlü izlemeye başladık.
 
Vücut diline, genel yaklaşımına ve konuşmalarına farklı bakıyoruz.

Nedeni de, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi.
 
Başbakan'ın aday olacağı artık herkes tarafından kabul ediliyor. Kendi de yalanlamıyor. Ancak henüz, bugünkü yetkilerle Siyasi Parti üyesi bir Cumhurbaşkanı mı, yoksa yetkileri daha da arttırılmış bir Devlet Başkanı mı olacağı belli değil. Bu durum, anayasa değişikliği tartışmalarında anlaşılacak. Ancak adı ne olursa olsun, Erdoğan'ın kişiliği hangi konumda olursa olsun, o mevkiin işleyişini farklılaştırıyor. Kendi kurallarını kendi başına oluşturuyor.

İşte böyle bir insan, büyük olasılıkla 2014-2024 arasında Türkiye'yi yönetecek.

Bu defaki yönetimi farklı olacak, zira Köşk'e çıkınca elindeki güç daha da artacak.

Yazının Devamını Oku

Türkiye bölgedeki bir savaşa hazır olmalı…

Ne zaman çıkar, ne zaman kapımıza dayanır bilemem. Ancak bildiğim bir şey var ki Orta Doğu'da, önümüzdeki 10-15 yıl içinde şurada veya burada bir veya birkaç savaş yaşanacak. Büyük krizlerle karşı karşıya kalınacak. Kısır kavgaları bir yana bırakıp, biraz etrafımıza bakarsak, durumun ne kadar tehlikeli olduğunu görürüz.

Bölgedeki bir savaşa hazır olalım

Bugün dikkatlerinizi Orta Doğu'daki tehlikeli gidişe çekmeyi ve "Alarm çanlarını çalmayı" planlıyorum.

           

O kadar iç kavga yaşıyor, o kadar iç politikanın kısır koridorlarında zaman harcıyoruz ki etrafımızı bir türlü göremiyoruz. Oysa, durum çok ciddi.

           

Bizden başka herkes korku içinde.

           

Bizler ise oralı değiliz. Oysa tam tersine, çok kaygılanmak ve hazırlanmak zorundayız.

Yazının Devamını Oku

Gelin 2013’ün falına bakalım

Dün gece ne yaptınız? Eğlendiniz mi, yoksa erkenden yattınız mı? Ben binlerce kilometre uzakta Karayip Adaları’ndayım. Bir hafta süreyle adaları dolaşıp, dalış yapacağım. Bu arada da önümüzdeki yılda bizi nelerin beklediğini merak ettim. Bakalım, bu yılki fal da doğru çıkacak mı?

Yılın ilk gününe hoş geldiniz.

           

Eminim bir bölümünüz baş ağrısıyla kalkmıştır. Dün gece güç ve geç bitmiş olabilir. Diğer bir bölümünüz ise, biraz TV seyredip yatmıştır. Bir tatil günün keyfini yaşayacaklarından memnundurlar.

           

Ben de çok uzaklardayım.

           

Cemre ile birlikte dalma hobimizin peşinden koştuk ve Karayip Adaları’na geldik. Bir hafta süresince, dünyanın üstünü değil, denizlerin altını izleyeceğiz. Günlerimizi, çok sevdiğimiz bir dünyada deniz canlıları ve köpek balıklarıyla yüzerek geçireceğiz. Haftaya Pazartesi sizlerle hem bu köşede hem de ekranda yine buluşacağız.

           

Yazının Devamını Oku

Bundan böyle falcılık yapacağım

Hepimizin kişisel sorunları var. İçimizde, 2012'yi çok kötü geçirmiş olanlarımız da var. Ancak geneline bakarsak ve bölgedeki diğer ülkelerle karşılaştırdığımızda, Türkiye'nin şanslı olduğu ortaya çıkıyor. Toplum olarak iyi bir yıl geçirdik. Tüm okurlarıma, sağlıklı ve güzel bir 2013 yılı dilerim.

364 günü siyaset kavgaları içinde geçirdikten sonra, artık bugün rahat edelim. Güzel bir günü paylaşalım.

           

Geçen yılın 31 Aralık günkü yazısında, 2012'yi nasıl geçireceğimizin falına bakmıştım. Bu yazıyı hazırlarken korkuyla tekrar baktım. Korktum, zira tahminlerimin ne olduğunu unutup gitmiştim. Ya baltayı taşa vurdumsa kaygısıyla okuyunca yüzüm güldü. Meğer tam isabet kaydetmişim. Üstelik Allah'tan “Sağlık” dileğim de kabul görmüş. Bundan daha güzel ne olabilir ki?

           

"2012'de neler olacak ?" falında şunları öngörmüşüm:

 

            - Başbakan'ın Köşk'e gidiş senaryosu kesinleşecek...

            - PKK ile çatışmalar daha da artacak...

Yazının Devamını Oku

Bu kadar saydınız da, neden hiç dinlemediniz?

Şerafettin Elçi'nin ölümüyle birlikte siyasetçilerimizden bir övgü bir övgü. Ne kadar saygıdeğermiş, ne kadar değerli insanımızmış...vs..vs. O zaman ben de sormak istiyorum: Bunca yıl yanıbaşınızdaki bu insanın görüşlerinden neden hiç yararlanmadınız?

Bizim cennet vatanımızın en büyük alışkanlığı, insanlarının değerini ancak öldükten sonra anlamasıdır. Hayatta iken yerden yere vururuz, işimize gelmediği sürece hapishanelerde süründürürüz. Ne söylerse söylesin dinlemeyiz.
  
Adam ölmeye görsün.
  
Aman efendim bir methiye bir methiye...
  
Rahmetli Şerafettin Elçi'nin cenazesi ve ardından verilen demeçler beni fena halde kızdırdı. Gel de haykırma...

Yazının Devamını Oku

İktidar, Uludere'ye yeterli sevgiyi gösteremedi...

Belki bıktınız, belki çok konuşulmasından yoruldunuz, ancak aradan 1 yıl geçti, o yara hala açık. İktidar partisi insanların gönlünü almakta çok mahirdir, ancak bu defa nedense aynı empatiyi gösteremedi.

Olayın üzerinden tam bir yıl geçti.
  
Uludere 'deki katliamın sorumluları hala belirlenemedi. Hala inceleme yapılıyor, hala yazışmalar sürdürülüyor.
  
Hatırlayın, radarda kalabalık bir gurubun Irak'tan sınırı geçip geldiği tespit edilmişti. Yanlarında, sırtlarına yük vurulmuş hayvanlar vardı. Kimlikleri saptanamayan bu grup -yetkililerin değerlendirmesine göre- ya PKK ya da kaçakçı idi. Sonunda, iş şansa bırakılmadı. Vur emrini verenler risk almak istemediler. Uçaklar kalktı. Bombardıman yapıldı ve 17'si çocuk 34 kişi katledildi. Sonradan anlaşıldı ki, öldürülenler bölgede tanınan, bilinen ve kaçakçılıkla yaşam kavgası veren köylülermiş.
  
Kamuoyuna önce "Terörist avı" diye yansıdı, ancak kısa sürede işin içinde bir garipliğin olduğu anlaşıldı.

Yazının Devamını Oku

Genelkurmay'a dostça bir önerim var ...

Türk Silahlı Kuvvetleri ile, sivil toplum arasında yeni bir döneme girildi. Çok şey yerli yerine oturuyor. Ancak, bazı sembolik adımlar var ki bunları herkesten önce Genelkurmay'ın atmasında büyük yarar var. Örneğin, Ankara'daki Harp Okulu’nu şehir dışına çıkarmak gibi...

Önce sepetteki yumurtaları kırmamak için, bu yazının amacını anlatayım.

Dikkat edecek olursanız, bir süredir Türk Silahlı Kuvvetleri ile sivil kesimin önemli bir bölümü ve iktidar arasındaki ilişkiler yepyeni bir zemine oturuyor.
  
Artık eskisi gibi tepeden bakma yok.
  
Sert demeçlerle ders vermeler, ülkenin nasıl yönetileceğine dair görüş açıklamalar, laiklik konusunda uyarılar da yok.
  

Yazının Devamını Oku

Bu iş sadece madde değiştirmekle olmaz…

Darbeleri önlemek için, iç hizmet yasasını değiştirmek semboliktir ancak yetmez. Asıl yapılması gereken askeri okullardaki eğitimin elden geçirilmesi ve genç subay adaylarının kafalarına "koruma ve kollama" görevinin sokulmamasıdır.

Başbakan Yardımcısı Bozdağ,  Türk Silahlı Kuvvetleri iç hizmet kanunundaki ünlü  “Koruma ve kollama” maddelerinin değiştirileceğini açıkladı. Hatırlarsanız, her darbe öncesi ve sonrasında askerler "Biz ülkeyi iç ve dış düşmanlara karşı korumak ve kollamakla görevliyiz, iç hizmet kanunumuzda var" derlerdi. Hani "Ne yapalım, mecburiyetten dolayı müdahale etmek zorundayız" der gibi bir şey...

  

Şimdi bu maddelerdeki ve asker yeminlerindeki söylem değiştirilecek.

  

İyi, güzel tabii. Sembolik bir önemi var. Ancak işte o kadar. Aklına koyan "Eh, iç hizmet kanunu değişti, bundan böyle darbe yapamayız" diye vazgeçmez.

  

Yıllardır yazarım, asıl önemli olan, askeri liselerde okutulmaya başlanan “Devrim ve Atatürkçülük” kitaplarının elden geçirilmesidir.

  

Yazının Devamını Oku

Trabzonspor’dan özür dilerim

Başbakanımız başta olmak üzere, siyasilerimiz sürekli şekilde " Dediklerimiz çarpıtılıyor, tam açıklama beklenmeden yorum yapılıyor" diye şikayet ederler. Bir zahmet onlar da niyetlerini daha net ve açık anlatsalar, hiç bu anlaşmazlık yaşanmaz

Pazar günü Trabzondaydım. Maça gittim. Son derece keyifsiz, heyecansızdı. GS beraberlikle kurtardığı için memnundu.

  

Neyse, onu bir yana bırakalım. Beni asıl etkileyen, Trabzonspor'lu dostların nerede görseler etrafımı alıp, Beyaz TV'de söylediğim iki cümleden dolayı ne kadar kırıldıklarını-kızdıklarını anlatmaları oldu.

  

Söyleşi sırasında, soru üzerine şu iki sözü sarfetmiştim:

 

"...Aziz Yıldırım'ın çanta içinde şike parası dağıttığına inanmıyorum..." ve "...GS için FB rekabeti çok önemlidir... Ne yani, FB düşerse, liderlik maçını Trabzon ile mi yapacağız?..."demiştim.

  

Yazının Devamını Oku

Neden hiç ders almıyoruz acaba?

Yıllardır aynı senaryoyu izlemiyor muyuz? Bir kaç santim kar yağıyor, etraf savaş alanına dönüyor. Zira belediye zamanında harekete geçmiyor. Kazalar birbirini kovalıyor, kimse kış lastiği takmıyor.

Nedense, hiçbir zaman yaşadıklarımızdan ders alamıyoruz.
  
İşte, şu andaki durum.
  
Lütfen söyleyin, kaç yıldır aynı sözleri duyuyorsunuz.
  
Ben kendimi bildim bileli aynı gazete manşetlerini okurum.

Yazının Devamını Oku

Komplo teorileri bıkkınlık verdi....

Yetti artık. Sadece komploları konuşur olduk. Hele son dönemdeki, Özal ve Kahveci'nin ölümlerinin de derin devlete bağlanması durumu inanılacak gibi değil. Elde ne somut değil var, ne bir şey. Sadece "Düşündürücü kuşkular!" Bırakın şu çözülmemiş her sorunu derin devlete bağlamayı, inandırıcılığınız kalmıyor.

Ayağı yere basan politikacılarımızdan biri de Ak Parti' nin Burhan Kuzu'sudur. Ancak bakıyorum, o da kendini modaya kaptırdı.
 
Moda, geçmişte kuşkulu tüm ölüm olaylarını komplo teorileriyle anlatmak ve derin devleti suçlamak. Kimdir, neyin nesidir, tetiği kimler çekmiştir, bilinmeyen karanlık güçler suçlanıyor.
 
Turgut Özal'ın ölümü dünyanın en komik, çocukların dahi inanamayacağı bir kurguyla anlatılıyor. Efendim, son gece ona kola veren biri zehirlemiş... Hayır hayır, zaman içinde yavaş yavaş zehir verip öldürmüşler.
 
Peki kimdir bunlar?

Yazının Devamını Oku

Başbakan, sözlerine açıklık getirmeli...

Başbakan, kuvvetler ayrılığı prensibinin ülkenin gelişmesini engellediğini söyledi. Ne demek istediği tam anlamıyla anlaşılamadı. " Kuvvetler ayrılığı kalksın ve ülkeyi yöneten kim ise, onun dediği olsun..." mu demek istedi? Sanmıyorum. Olamaz. Mutlaka başka bir şey demek istedi. Öyle ise, mutlaka gerçek fikrini açıklamalı.

Başbakan kuvvetler ayrılığı sisteminin yanlış olduğunu ve ülkenin gelişmesini engellediğini söyledi. Ben söylediklerinin ne anlama geldiğini çözemedim. Konya konuşmasında doğrular da vardı. Örneğin, yargı kararları ve bürokrasi oligarşisinden şikayet etmekte haklıydı. Ancak iş sistemin kaldırılması noktasına gelecekse, işte orada duralım...
 
Demokrasiye inanan bir kişinin, kuvvetler ayrılığının yok edilmesini istemesi düşünülemez bile. Bu ilkenin ortadan kaldırılması, Türkiye'yi yönetecek kişinin ağzından çıkan herşeyin yasa anlamına gelmesini istemektir. Bunun daha açık anlamı "Başbakan veya Başkan olan kişi tek hakim olsun" demektir.
 
Ben Başbakan'ın tek adamlık isteyeceğine inanmak dahi istemiyorum.
 
Başbakan konuşmayı yaptıktan sonra, bakanları tevil etmeye çalıştılar. "Başbakan onu değil, bunu söylemek istedi" dedilerse de ikna edici olamadılar. Eğer bir açıklık getirilemezse, önümüzdeki dönemde gündeme gelecek olan başkanlık sistemi hakkındaki kuşku ve kaygılar daha da artacaktır.

Yazının Devamını Oku