Alman tavrı ve havuç

Zeynep ATİKKAN
Haberin Devamı

Tıkanmış Türkiye-Avrupa ilişkilerine yeni bir soluk verdirmek için düzenlenmiş bir toplantı. Türk ve Avrupalı parlamenterler, bürokratlar (eurocrate), diplomatlar, iş adamları ve gazeteciler.

Yirmi-otuz kişilik bir grup.

Amaç değişik görüşlerin gündeme gelebilmesi. Farklının söylenebilmesi. Ve ‘ne yapılabilir’'in sorulabilmesi. Kısmen de olsa bu amaca ulaşılabiliniyor. Çünkü toplantıda Avrupa'yı eleştirirken aynı zamanda özeleştiri yapabilen Türkler de var.

Konuşmalarda, Avrupa'nın, Türkiye'yi dışlayarak ayrımcılık yaptığını tescil eden Fransızlar çıkıyor. Bir İngiliz, Türkiye'nin dış politikasının istikrarlı bir çizgi izlediğini ve Batı'yı hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratmadığını söyleyebiliyor.

Söz, Almanlar'a gelinceye kadar söylem çeşitleniyor.

Ayrıntılardan yeni bir platform yakalanmaya çalışılıyor. Nedense Alman katılımcıların hiçbir ‘olumlu’yu duymaya, dinlemeye tahammülleri yok.

Garip bir tıkanma noktası bu.

Sanırım bu tıkanma noktasını Başbakan Mesut Yılmaz'ın Almanlar'ı kızdıran demeçleriyle izah etmek epey bir kolaycılık olur. Olayı daha derinlemesine incelemek, bu psikolojinin nedenlerini büyük bir soğukkanllık ve mesafeyle izlemek gerekli.

İlginç olan şu ki her Alman konuşmacının söylemi birbirine benziyor. Sanki aynı merkezden sufle ediliyor gibi.

Toplantı boyunca, Alman katılımcıları gözlüyorum.

Türkiye eleştirilirken can hıraç not alıyorlar. Tek kelimeyi ıskalamamacasına. İş, Türkiye hakkında iki olumlu söz etmeye gelince, kalemi masaya bırakıyorlar. Öfkelerini gizlemeye çalışan alaylı bir gülüşle tavandan sarsan avizelerin kristal parçalarını sayıyorlar.

Böyle bir tavıra kızıp, sinirlenmek, bağrıp çağırmak yerine anlamaya çalışmanın çok daha rasyonel ve de iki ülke açısından da çok daha yapıcı olacağına inanıyorum.

Türkiye'deki Almanya uzmanlarının (eğer varsa) hızla üstlenmesi gereken bir iş bu. Unutmamak gerekir ki Fransız-Alman yakınlaşmasında aydınların büyük çabası olmuştur.

Böyle bir çalışmayı başlatmak yerine, oturup ‘Eğer Almanya’daki seçimleri Sosyal Demokrat Parti'nin başbakan adayı Schröder kazanırsa, Türkiye'ye Avrupa kapısı açılacak' gibi tutarsızlıkları savurmak artık komiklik değil tarihsel bir suç oluyor. Çünkü Almanya'nın Ankara büyükelçisinin de bulunduğu bir toplantıda, ‘Seçimleri kim kazanırsa kazansın Türkiye-Avrupa ilişkilerinde Almanya’nın tavrının hiç değişmeyeceğini' kulaklarımla duydum.

Yani bunun güvencesini verecek kadar açık davranıyorlar.

‘Schröder’in, Türk basınına ‘Bizi destekiliyor’ pembe haberi şeklinde yansıyan demecinin gerçekteki anlamı şudur:

‘Biz elimizde bir havuç tutuyorduk. O havuçla Türkiye’yi oyalıyorduk. Lüksemburg'da bir hata yaptık. Havucu atıverdik. Şimdi yeniden bir havuç gerekli'.

Her Avrupalı liderin, tam üyelik sözünü telaffuz etmeden yaptığı ‘Türkiye’ye Avrupa'nın kapısı açık' anonslarının ardında bu mantık yatıyor. Schröder'in açıklamasının başka bir izahı olamaz.

Türkiye'nin, çok kısa zamanda Avrupa ile yeni bir dialog dili geliştirmesi gerekiyor. Bunun da tek yolu her Avrupa ülkesinin bilinçaltını iyi okumak ve politika geliştirmek.













Yazarın Tüm Yazıları