GeriMehmet Barlas AK Parti eleştirilerden yararlanmayı öğrenmelidir
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

AK Parti eleştirilerden yararlanmayı öğrenmelidir

Bizim Anadoluhisarı’nda çocuklar ve gençler halı sahada futbol oynarlarken top Zeki adındaki delikanlının ayağına geldiğinde, hem oyuncular, hem de seyirciler “Kendine hakim ol Zeki” diye tempo tutmaya başlarlardı.

Çünkü Zeki’nin topu kendi kalesine mi yoksa saha dışına mı atacağını kimse kestiremezdi.

Siyasette de sık sık kendine hakim olamayıp, Zeki gibi topu nereye atacağını şaşıranlara rastlamıyor muyuz? Bunun son öreğini, TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın iktidara dönük eleştiri ve uyarı içerikli konuşmasına AK Parti’ye yakın çevrelerden gelen tepkilerden verebiliriz.

Örneğin TÜSİAD Başkanı’nın yeni Anayasa çalışmalarına ilişkin beş kriter sıralamasına AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Egemen Bağış "TBMM dışında seçmenin hükümeti denetleme yetkisi verdiği bir başka organ yoktur" diye tepki koydu.

 

Beş kriter

 

Yalçındağ'ın belirlediği kriterleri, Radikal’den alarak hatırlatalım:

- Anayasa, cumhuriyet kazanımlarını eksiksiz yansıtmalı. Metnin tümü bir an önce tartışmaya açılmalı. Toplumun tüm katmanlarında tartışılması için zaman tanınmalı. Anayasa’nın toplumsal uzlaşmayı yansıtan metin olduğu unutulmamalı. Anayasa geçmişle hesaplaşma anlayışıyla kaleme alınmamalı.

Hafta sonunda Avrupa Birliği Komisyonu’nun eğilimlerini yansıtan kaynaklardan, Yalçındağ’ın söylediklerine benzer uyarılarla dolu bir görüş açıklaması geldi. Buna göre yeni Anayasa çalışmalarına, Türkiye’deki tüm siyasi görüşlerle Türk toplumunu yansıtan tüm kesimlerin, dahil edilmesi AB’nin de beklentileri arasında.

Önceki gün Star’daki yazısında Yargıtay Onursal Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk ise daha da ileri gitmiş ve şunları önermişti:

 

Kurucu Meclis önerisi

 

- Şimdi soğukkanlı, sağduyulu olma zamanı. Partiler üstü düşünme vakti.Hükümet kurmuyoruz ki, istikrar peşinde olalım. Anayasa yapıyoruz. Anayasa yapıcısına çoğulculuk, özgürlükçülük, katılımcılık ne denli yoğun ve yeğin, halkın iradesi ne denli tam yansırsa, yanılgıların ve ilerideki karşı çıkışların o denli az olacağı sağlıklı bir metin peşindeyiz… Öyleyse her şeyin hakkını verelim... TBMM, yasayla salt Anayasa yapmakla yükümlü herkesi temsil eden bir ‘Kurucu Meclis’ kursun. Herkese açık tartışmalar sonucu Kurucu Meclisçe uzlaşmayla benimsenen metin halkın oyuna sunulsun.Doğru ve sağlıklı yöntem budur.

Yine Star’daki yazısında Prof. Dr. Mustafa Erdoğan ise endişelerini şöyle seslendirmişti:

 

Ne kadar sivil

 

- …Yeni Anayasa’nın sivil girişimin eseri olduğu doğru olmakla beraber, henüz sürecin başında olduğumuzdan bu konuda nihai bir yargıya varmak için vakit henüz erken. Şimdilik şu kadarı söylenebilir ki, bu süreci münhasıran iktidar partisi yürütür ve diğer siyasi partileri ve ‘sivil toplum’u sürecin dışında tutarsa ortaya çıkan belgeye ‘Sivil Anayasa’ demek sadece kısmen doğru olacaktır.

Demek istediğimiz şu.

AK Parti sözcüleri sivil toplum örgütlerinden gelen her eleştiriye, topun nereye gideceğini hesaplamadan şut çekmemelidir. Çünkü bu eleştiriler, nihai değerlendirmede AK Parti’nin de ve dolayısıyla sivil demokrasinin de yararına olacak görüşleri içerebilir.

Örneğin “Sivil Anayasa” arayışlarını birileri de “Laiklik elden gidiyor” diye yorumlamaya hazırlanmıyor mu?

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Egemen Bağış, TÜSİAD Başkanı’nın üslubuna da şöyle tepki koymuş.

- Dernek ve diğer kuruluşlarımızın görüş bildirirken genel protokol kurallarına uymaları tercihimizdir. TÜSİAD'ın Sayın Başkanı'nın konuşmasında 'Sayın Gül' diye hitap ettiği kişinin, 'Türkiye Cumhuriyeti'nin Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül' olduğunu zannediyorum.

Bunları okurken de “Cumhurbaşkanı’na saygı konusunda uyarıda bulunurken Egemen Bağış acaba adresi mi şaşırdı?” diye düşünmeden edemedik.

 ŞAKA

Kraliçe ile Emir ‘Sabırlı’ya karşı mı koştular?

Önceki günkü Hürriyet’teki “Türk’ün atı Kraliçe ve Maktum’u solladı” manşeti, İngiltere Kraliçesi Elizabeth, Dubai Emiri Şeyh Muhammed bin Raşid El Maktum ve Topkapı Koşusu’nu kazanan jokey Halis Karataş’ın bindiği "Sabırlı" adlı atın fotoğrafları ile güçlendirilmişti.

Sanki bu iki devlet başkanı ile Sabırlı koşup yarışmışlar ve at, Kraliçe ile Emir’i geçmiş gibiydi.

Bu manşete Kraliçe ile Emir’in fotoğrafları ile “Sabırlı”nın yerine, gerçekten sabırlı olanCumhurbaşkanı Gül’ün fotoğrafını koysalardı, manşet daha anlamlı olmaz mıydı?

X

Köşe yazarları siyasi lider ve köşeler de siyasi parti midir?

Kökten-devletçilik ekonomiyi de siyaseti de rayından çıkartır.

Kurların, faizlerin ve fiyatların arz ve talebe göre değil Ankaralı bürokratların algılamalarına göre belirlendiği uzun yıllarda, ekonominin nasıl rayından çıktığını, her çeşit krizle yüzlerce defa gördük.

Her alanda “ikincil” piyasalar oluşmadı mı?

Merkez Bankası’nın dövizi tükenince, ithalat “çifte ödemeler”le sürdürüldü. Tefecilerin ağır bastığı finansman pazarının adı “örgütlenmemiş sermaye piyasası” oldu. Gerçek fiyatlar “karaborsa”da belirlendi.

Siyasette kökten-devletçilik ise resmi ideoloji dışındaki düşüncelerin örgütlenmesini yasakladığı için, farklı görüş sahiplerinin her biri birer siyasi parti gibi görülmeye başlandı.

Komünist parti kurmak yasak olduğu için, her çeşit solcu “komünist” olarak görüldü. Milliyetçilik ile “ırkçılık”, muhafazakarlık ile “mukaddesatçılık” karıştırıldı. Her demokratın aynı zamanda “liberal” de olduğu zannedildi.

Turgut Özal’ın yeniden-yapılanma reformları ile ekonomi artık kökten-devletçi değil.

 

Tarihi yanılgılar

Yazının Devamını Oku

Siyasetçilerden nefret eden siyasi yorumcuların işi çok zor…

İnsanın ruhunu en fazla baskı altında hissettiği durumlardan biri de herhalde sevmediği bir işi yapmak zorunda olmasıdır.

Düşünün ki bir gazetede televizyon programlarını izleyip eleştirmekle görevlisiniz.

Ancak televizyondan da, televizyon programlarından da nefret ediyorsunuz.

O diziler, haber ve magazin programları ve hatta reklamlar bile size aptalca geliyor.

Mümkün olsa sadece birkaç tematik kanalı izleyecek ve genellikle evinizdeki televizyon alıcısını kapalı tutacaksınız.

Ama kader sizi “televizyon eleştirmeni” olmaya mahkum etmiş.

 

Adam ne yapıyor

 

Yazının Devamını Oku

Memleket hasretini gidermenin çeşitli yöntemleri vardır...

Avrupa kentlerinden birinde, yolun kenarına park etmiş bir aracın lastikleri başında çömelmiş, lastikleri bıçaklayan bir adam görmüş trafik polisleri.

Koluna girip ayağa kaldırmışlar ve “Neden bu aracın lastiklerini bıçaklıyorsun?” diye sormuşlar.

Adam bir iç geçirmiş ve anlatmış yaptığının nedenini:

- Ben Türk’üm. Çalışmak için ülkenize geldim ve yıllardır memleketime gitmek imkanı bulamadım. Bu aracın plakasına bakarsanız onun Türkiye’nin bir kentinden geldiğini anlarsınız. İşte ben bu aracın lastiklerini bıçakladıktan sonra çıkan havayı içime çekiyordum. Yani memleket havası alıyordum.

Bu fıkranın devamı yok.

Trafik polislerinin bir aracın lastiklerini bıçaklayıp memleket havası alan bu Türk’e ne yaptıklarını bilmiyoruz.

Zaten sade fıkralar değil öyküler de, “sonra ne olmuş” sorusu zihninizde yoğunlaşmışken sona ermez mi?

 

Özlem çekmek kaçınılmaz

Yazının Devamını Oku

Adamı sinirlendirip, sonra ‘Bu adam çok sinirli’ demek de bir yöntemdir...

İçinde bulunduğumuz siyasal ortam, bana yine Amerikalı yazar Joseph Heller’in “Catch-22” romanını ve romanın kahramanı Yossarian’ın çarpıcı gözlemlerinden yansıyan paradoksları hatırlattı.

Yossarian 2’nci Dünya Savaşı’nda Alman cephesini bombalayan filodaki bir savaş pilotudur.

Onun için uçağını düşürmeye çalışan Almanlar ile kendisine daha fazla uçuş emri veren komutanı arasında fazla bir fark yoktur. Çünkü uçuş sayısı arttıkça, öldürülmesi ihtimali de artmaktadır.

Örneğin komutanı ile şöyle bir diyalog geçer arasında:

Yossarian: Korkuyorum.

Binbaşı: Bunda utanacak bir şey yok ki, hepimiz korkarız.

Yossarian: Utanıyorum demedim, korkuyorum.

 

İnsanlar bana düşman

Yazının Devamını Oku

Devrimcilerle karşı devrimciler mi karşı karşıyalar?

Dün söylemiştim, bugün yine tekrarlayayım.

- Türkiye’nin bütün önemli sorunları, aynı zamanda uluslararası meselelerdir.

Bir başka deyişle, eğer dış konjonktürü iyi değerlendirmezseniz, iç siyasetteki gelişmeleri de doğru gözlemleyemezsiniz.

Bu çağda “dış konjonktür” dediğimiz olguyu büyük ölçüde şekillendiren Amerika Birleşik Devletleri de, kendi oluşturduğu uluslararası dengelerin esiridir.

Örneğin başkan seçimine giden yolda Demokrat Parti’nin parlayan yıldızı Barack Obama seçimi kazanıp Beyaz Saray’da otursa, sanki Amerika eski Amerika olmaktan çıkıp, “mazlum milletler” safına mı katılacaktır.

Babası Kenyalı bir Müslüman, göbek adı Hüseyin, ilk adı Arapça’daki “bereket”in   İbranice’nin “barack”ı ve üvey babası da Endonezyalı bir Müslüman olan, çocukluğunda medrese eğitimi aldığı söylenilen Obama ABD Başkanı olursa, sanki El Kaide’nin 11 Eylül 2001 saldırısı hiç olmamış gibi, dünya siyaseti eski günlere mi dönecektir?

 

İdeolojik yapılar

 

Yazının Devamını Oku

Dış konjonktür hesap edilmeden içeride siyaset yapmak akla ziyandır

Erdoğan hükümeti sınır ötesi askeri harekata yetki veren TBMM yazısına dayanarak Silahlı Kuvvetler’i Irak’ta kara harekatına gönderseydi, bugün “türban” dolayısıyla karşısında olan medyanın da desteğini alırdı.

Hatırlamıyor musunuz o günleri?

- Barzani evinde vurulmalı!

- Irak’a vereceğimiz tek taviz Bağdat’tır!

- Gerekirse Amerika ile savaşırız!

Böyle ateşli yorumlar okumadık mı?

Ama Erdoğan bu teşvik ve tahriklere kapılmadı.

1974 Ecevit’i gibi miğferli posterlerini otobüs pencerelerinde görmek hayaline kapılmak yerine, kalktı Amerika’ya, Avrupa ülkelerine gitti.

 

Yazının Devamını Oku

Türbandan ürkenlerin de iktidarı olmayı başarmak meselesi...

Medya tabii ki sadece bir yansıtıcıdır.<br><br>Her çeşit toplumsal oluşumlar, çeşitli nedenlerle gerçekleşir. Medya da bunları belirli açılardan görüp, yansıtır.

Gazetecilik mesleğinin özünü, “tarihin taslağını yazmak” diye nitelemez miyiz zaten?

Neticede her haber ve her yorum bu taslağın bir parçasıdır.

Bütünü görmek ise, ancak “bütün”e bakarak mümkün olabilir.

Örneğin bugün bir kesim gazeteler “türban krizi” dolayısıyla, Türkiye’nin teokratik bir devlet düzenine gittiğini hem yorumlarıyla, hem haberleriyle vurgulamaktalar.

Genellikle kitle gazetesi niteliği taşıyan bu yayın organları, acaba bir gün için eklerini ana gazetelerin yerine geçirseler.

Yani Türkiye’de her alandaki müsamahakarlığı, sanat ve  gösteri dünyasındaki, sosyetedeki geniş hoşgörülü insan ilişkilerini, ekleri yerine ana gazetelerinde işleseler.

Ana gazetelerinde yansıttıkları türban endişeli haber ve yorumları da, magazin eklerine taşısalar…

Yazının Devamını Oku

Tek seslilikten çok sesliliğe geçişe alışmak kolay değil…

İstediğiniz kadar öfkelenin.

Seslendirdiğiniz düşüncelerin tartışılmaz doğrular olduğunu bağırarak söyleyin.

Hatta sizin gibi düşünmeyenleri “hain”, “gerici”, “bölücü” gibi karalamalarla da damgalayın isterseniz.

Hiç gözden kaçırmamanız gereken bir gerçek var.

Bu toplumda görüş sahibi olan tek kişi siz, sesini yükselten tek kesim de sizin içinde bulunduğunuz kamp değil artık.

Sizin görüşlerinizi manşetlerinden köşelerine kadar işleyen gazeteleriniz mi var?

Aynı şekilde sizin görüşlerinizin karşıtı olan görüşleri manşetlerinden köşelerine kadar işleyen gazeteler de var.

Siyaset de, medya da, toplum da çok sesli artık.

“Serbest rekabet”

Yazının Devamını Oku

Demokrasinin en vazgeçilmez zaman göstergesi “eşref saati”dir

Yazılı hafızası olmayan toplumları nostaljik takılmalarla gerçek-ötesi bir alemde yaşatabilirsiniz.

Böyle toplumlar bugüne dair ne varsa “kötü ve yanlış”, düne dair ne varsa “mükemmel ve güzel” olarak görürler.

Toplum bir de içe dönük yaşıyor ve bırakın dış dünyayı, komşu ülkelerde olup bitenlere karşı bile pek ilgi duymuyorsa, dünü cilalayıp parlatmak daha da kolaylaşır.

Böyle ülkelerde özellikle iktidardaki bir siyasetçi iseniz, en önemli işlerinizden birinin, size yönelik eleştirileri içerikleri ve nitelikleri ile tasnif etmek olduğunu bilmeniz gerekir.

Bu eleştirilerden bazıları, siz olsanız da olmasanız da, işgal ettiğiniz koltukta oturmuş ve oturacak  gelmiş geçmiş herkese yöneltilen tekrarlardır. Bunlara karşı sabır ve hoşgörü ile yaklaşmanız ve bunları önemsememeniz daha doğrudur.

 

ÖZGÜN ELEŞTİRİLER

Bu eleştirilerin bir bölümü ise gerçekten yaptığınız hataları saptar. Bunlar  sizi kaçınılmaz hatalara karşı uyaran, önem verilmesi gerekli özgün eleştirilerdir.

Örnekler vermeye çalışalım…

Yazının Devamını Oku

Rejimi korumak için rejimi kargaşaya mı itiyoruz?

Kavramların içerikleri üzerinde herkes kendince bir yaklaşım sergilediği için, sade kavram kargaşalarını değil, gerçek kargaşaları da sık sık yaşamaktayız.

“Laiklik” bu kavramlardan sadece bir tanesi.

Laiklik batı ve Hıristiyan kökenli bir kavram olduğu için, bunun değişik formlarına bakılıp, aramızda anlaşmazlıklar doğması doğaldır. Örneğin demokrasiye örnek olarak gösterilen İngiltere’nin laikliğini (veya “seküler”liğini) bizim koşullarımıza uyarlayarak anlamamız zordur.

Son iki örnekten bu gerçeği  kolayca görebiliriz.

İngiltere’nin eski Başbakanı Blair, ancak görevi sona erince eşinin mezhebini benimseyebildi ve istifa ettikten sonra gidip Katolik oldu… Veliaht Prens Charles’ın büyük oğlunun bir Katolik kızla evlenmesi halinde tahta varis olmasının imkansızlaşacağı haberlerde işlendi.

 

Din devleti mi?

 

Kral veya kraliçenin

Yazının Devamını Oku

En tarafsız yargıç hem bekar ve hem de erkek mi olmalıdır?

Devletin de, yargının da, idarenin de tarafsız olmalarını isteriz.

Aslında kendimiz dışındaki herkesin tarafsız olmasını isteriz.

“Hakem taraf tutuyor” dediğimiz zaman bu, hakemin bizim takımımızın aleyhinde bir karar aldığı anlamına gelmez mi?

Anne ve babanız sizi karşılarına alıp, “hangimizi daha çok seviyorsun” diye sorduklarında, tarafsızlığınızı nasıl belli edersiniz?

Sevdiğimiz, saydığımız Hüsamettin Cindoruk bu “benim ve benim gibi düşünenlerin  dışındaki herkes tarafsız olmalı” beklentisinin varlığını yargıya uyarlayarak, ne güzel(!) anlattı iki gün önce televizyonda.

Cindoruk türbana ilişkin yeni mevzuatın iptal istemi ile Anayasa Mahkemesi önüne gelmesi halinde, eşlerinin başları örtülü olan üyelerin davadan çekilmeleri gerektiğini söyledi.

CNN Türk'te yayınlanan 5N1K adlı programa katılan Cindoruk AK Parti'nin Anayasa Mahkemesi'ndeki eşi başörtülü üyelere güvendiğini ileri sürerken, eşleri başörtülü üyelerin davadan geri çekilmeleri durumunda kalan üyelerin daha objektif karar verebileceğini savundu.

 

Eşlere bikini mi?

Yazının Devamını Oku

Karamsarlığın ve endişenin kağıtları siyaset borsasında revaçta

Toplumu bölen, kamplaşmalara iten, farklılıkları kaşıyıp, ürküntüyü, öfkeyi ve hatta nefreti körükleyen görüşleri seslendirmek daha makbul bugünlerde.

Söze “çok endişeliyim” diye başlayıp arkasından “din devleti olmak tehlikesini atlatsak bile bölünme tehdidini nasıl aşacağız” diye sözlerinize devam ederseniz, sizi dinleyenleri etkilersiniz.

Eğer ailenize, topluma, ülkenize karşı sorumluluk hissetmiyorsanız karamsarlık ticareti yapmaya karar vermek hem kolaydır, hem de ilgi çekicidir.

Ama karamsarlığınızı seslendirirken, daima çerçeveyi geniş tutmaya dikkat etmelisiniz. Yani ülke ve dünya çapındaki karamsarlıkları seslendirmelisiniz.

Bunu ailenize dönük yaparsanız sonunda ailenizi dağıtır, hem onları hem de kendinizi perişan edersiniz.

 

Aile dayanamaz

 

Koca karısına her gün

Yazının Devamını Oku

‘Liberaller kadar başınıza taş düşsün’ demek ayıp kaçar...

Bazen en karmaşık soruna bir cümlelik çözüm ararsınız ve bir özdeyiş içinde aradığınızı bulursunuz ya…

“Gaziantep ağzı”nda böyle özdeyişlerin en çarpıcı olanlarından birisi şöyledir:

- Davacının aptalı derdini mübaşire anlatır!

Türban üzerindeki tartışmalarda dilimin ucuna en sık gelen özdeyiş bu.

Eğitim sorunu çözümlenememiş.

Türkiye'de 15-29 yaş grubundaki kızların yüzde 60'ı, 25-29 yaş grubundaki kızların da yüzde 66'sı ne öğrenim görüyor ne de çalışıyor.

Eğitim görmüş azınlıktaki kızların arasından daha da küçük bir azınlık “türbanlı” olmuş. Onlara da üniversite eğitimi yasaklanmış.

“Bu yasak kalksın mı yoksa kalsın mı” konulu siyaset kavgasını yapanlar, bu büyük ve acı gerçeği nasıl değiştireceklerine değil, kendi taraftarlarının alkışlarına kilitlenmişler.

 

Yazının Devamını Oku

Nasırı ağrıyan Süleyman Efendiler sessiz çoğunluk mu?

Çocukluğumun baba evindeki bir sofrada Nurullah Ataç da vardı.

1950’li yıllardaydık ve bugün siyasetin gündeminde ne varsa, o günlerde de aynı konular tartışılıyordu.

Demokrat Parti iktidarının Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri için düzdüğü bir tekerlemeyi söylüyordu Ataç:

“İleri İleri Tevfik İleri

Atatürk yolundan sola çark geri”

Oysa Atatürk ölümünden 15 yıl sonra Anıtkabir’e Demokrat Parti döneminde taşınmıştı. Demokrat Parti’nin kurucusu Celal Bayar, “Atatürk’ün son başbakanı” olarak O’nun tabutu başında “Seni sevmek milli ibadettir” demişti. Kağıt paraların üzerine yeniden Atatürk’ün resimleri yerleştirilmiş, “Atatürk’ü Koruma Kanunu” Demokrat Parti iktidarında çıkartılmıştı.

Ama o dönemde de kamplaşmanın tarafları, birbirlerine “Sen dincisin-Sen dinsizsin” derler ve kendilerinin daha fazla Atatürkçü olduklarını iddia ederlerdi.

 

Dinciler mi komünistler mi?

Yazının Devamını Oku

Böyle bir alemde tek sesli olmanın dayanılmaz ağırlığı

Bir gerçeğin var olması mı, yoksa onu sizin bilmeniz mi daha önemlidir?

Amerika kıtası Kristof Kolomb onu keşfetmeden önce de vardı. Ama onun var olduğu bilindikten sonra, bu kıtaya dönük oluşumlar başladı.

Galiba bilmek kadar “algılamak” da önemli.

Var olup olmadıkları bilinmeyenleri ifade eden kavramları, bazen insanlar var olanlardan daha fazla benimsemez mi?

Kişiliklerinin ve kaderlerinin yıldız falında, burçlarda bulunduğuna inanlara hiç rastlamadınız mı?

Bunun gibi aynı bilgi ve bulguları elde edenlerin, bunları farklı yorumlaması olayı da var.

Bakın işte… Türbanlıların üniversite eğitimi almaları bazılarına göre eğitim hakkının kullanımında eşitliği sağlıyor, bazılarına göre de laikliği tehdit ediyor.

“Tarih”in yorumlanması da herkese göre farklı değerlendirmelere dayanmıyor mu?

Mesela

Yazının Devamını Oku

PKK konusunda ‘çözüm’ hiç de yakın görünmüyor...

“Taraf” gazetesi, tek gündemli medyanın dışındaki farklı ses olmayı sürdürüyor.

Dün “Taraf”ta Ahmet Altan’la Yasemin Çongar’ın, Kandil Dağı’nda PKK’lılarla yaptıkları söyleşiler vardı.

Bu söyleşiyi ve Kandil Dağı notlarını okurken, terör örgütünün söylemlerine bakarak “çözüm”ün hâlâ uzakta olduğu izlenimini edindik. Örneğin örgüt adına konuşanlar, ancak “Öcalan’ı da kapsayan” bir topluma katılım yasası çıkarsa, evlerine döneceklerini söylüyorlardı.

En fazla dikkati çeken söylem ise PKK’lıların çözümü, Filistin’deki veya İRA’daki gibi uluslararası zemine taşıma niyetleri olmalıydı. “Oslo Barış Konferansı”na atıfta bulunan bir PKK’lı, “Akil İnsanlar Komitesi”ni hatırlatıyor, Marti Ahtisari’nin, Yaşar Kemal’in, Talabani ve Barzani’nin içinde bulunabilecekleri bir kuruldan söz ediyor ve Birleşmiş Milletler’i, Avrupa Birliği’ni devreye sokma gereğinden hareket ediyordu.

Türkiye’nin bir iç sorununu uluslararası bir zemine taşımayı ifade eden bu yaklaşım da, çözümün uzakta bulunduğunun bir diğer kanıtı olabilir.

 

AK Parti’ye güvensizlik

 

Bu arada Yasemin Çongar’ın notlarından anladığımıza göre, PKK’nın AK Parti’den duyduğu rahatsızlığın kaynağında, “tezkere” ile ertesindeki hava bombardımanları ve uluslar arası zeminde PKK’nın izole edilmesine dönük

Yazının Devamını Oku

Türban sorun olmaktan çıkarsa siyasetçiler işsiz mi kalır?

Mutlaka siz de karşılaşmışsınızdır.

Mauritus’da bir markete girdiğimde, karşıma raflardaki Ülker markasını taşıyan bisküviler, gofretler çıkmıştı.

Teksas-Houston’daki bir mağazada Şişe-Cam etiketi taşıyan ürünler görmüştüm.

Fransa’da beğenip aldığım bir gömleğin ambalajını otelde açınca bu gömleğin “Türk Malı” olduğunu anlamıştım.

Muğla’nın mermeri Çin’de işlenip Amerika’ya ihraç ediliyor.

Çocuklukta evden okula giderken ayağınızın ucuna bir küçük taş parçası rast gelir. Bunu tekmeleye tekmeleye sokaklarca öteye sürürsünüz.

Bir taş parçasının bile bulunduğu yerde durmadığını düşünürsünüz sonra.

Anadolu’nun kumu cam, pamuğu kumaş, buğdayı bisküvi olup kıtalar arası yolculuklar yapıyor.

Yazının Devamını Oku

İktidarı eleştirirken mutlaka “Medya susturulmuş” da demelisiniz …

Rahmetli Ahmet Ertegün anlatmıştı…<br><br>Yıllar önce Amerikalı arkadaşlarına Türkiye’yi tanıtmak istiyor. Onlardan bir grubu davet ediyor. Bir Land Rover cipe binip, Karadeniz kıyılarını geziyorlar. Son durak olan Trabzon’da bir köyde duruyorlar.

Amerikalı konuklar hem susamış, hem de acıkmıştırlar.

Cipin direksiyonundaki Ertegün pencereyi açıp, yolda yürüyen bir Trabzon köylüsüne “kardeşim buralarda karnımızı doyurabileceğimiz bir yer var mı” diye soruyor.

Bu sırada araçtaki Amerikalılar aralarında İngilizce konuşup, tartışmaktadırlar.

Trabzon köylüsü kendisine Türkçe “kardeşim buralarda karnımızı doyuracak yer var mı” diye soran Ahmet Ertegün’ün söylediklerine değil, içeride kendi dillerinde konuşan Amerikalılara takılıyor.

-Sen yok anlamak beni… Çok zor senin işin, diyor.

Ertegün üsteleyip, “Kardeşim beni dinlesene, ben Türkçe konuşuyorum” dediyse de, kabul ettiremiyor bunu karşısındakine.

-Yok sen anlamak… Yemek var ama uzak… Ben var sana yol göstermek, benzeri devrik cümleler kuruyor Trabzon köylüsü.

Yazının Devamını Oku

Bir ülkede her kesim kendisini azınlık olarak görebilir mi?

Kendimi bildim bileli kendi düşüncelerinden ve içinde bulundukları sosyal çevrenin düşüncelerinden farklı olan düşüncelerin yüksek tonda seslendirildiğini duyanların “azınlık sendromu” sergilediklerine tanık olurum.

Türban tartışmalarının yine tırmandığı bugünlerde “Çok endişeliyim. Biz bu ülkede azınlıktayız. Onlar çoğunlukta” diyenlere sık sık rastlıyorum.

Aslında türbanlılar da eğitim hakları ellerinden alındığı zaman “Biz bu ülkede azınlıktayız. Onlar çoğunlukta” diye çok endişeli olduklarını anlatıyorlardı kendi çevrelerine.

Veya “sol”un güçlendiği ve Ecevit CHP’sinin iktidar olduğu dönemlerde de sade varlıklı kesimlerin değil, kentli küçük burjuvaların da zaman zaman çok endişelendiklerine ve kendilerini azınlık hissettiklerine tanık olmamış mıydık.

Oysa Türkiye’de “gerçekten azınlık” olanların yaşadıklarını kendilerini dönemlere göre azınlık hisseden çoğunluklar hiç yaşamadılar. “Mübadele”, “Varlık Vergisi”, “6-7 Eylül Pogromu”, “1964-65 Zorunlu Göçü” gibi olayları, bu toplumun insanları uzaktan izledi.

 

Hangi darbe iyidir

 

Demokrasinin rafa kaldırıldığı geçiş dönemlerinde ise, kendilerini azınlık olarak hisseden birbirlerinden farklı siyasal eğilimlere ve düşüncelere sahip insanlar, hep birden azınlık durumuna düştüklerini pek göremediler.

Yazının Devamını Oku

İnsanlar ve toplumlar metallerden daha fazla yorulur

Metaller bile yorulurken insanlar ve toplumlar yorulmaz mı?

Bu “metal yorulması” olgusu Ana Britannica’da şöyle anlatılmış:

-Metal yorulması, makinelerde, taşıtlarda ya da yapılardaki metal parçaların yinelenen gerilimlerin ya da yüklerin altında giderek dayanımını yitirmesi ve aslında dayanabileceğinden çok daha zayıf son bir gerilimin etkisiyle çatlayabilecek ya da kırılacak duruma gelmesidir..

-Metal yorulması daha 19. yüzyılın başlarından beri bilinmekle birlikte bu olguya ilişkin ilk ciddi araştırmalar 20 yüzyılın ortalarına doğru başladı ve özellikle 1954'te İngiliz “Comet” jet yolcu uçağının basınç kabinlerinin yarılması üzerine hızlandı. 1970'lerde, olayın nasıl geliştiği henüz tam olarak anlaşılamamışsa da, deneysel yollarla yorulmanın üstesinden gelecek teknikler geliştirildi. Yorulmaya dayanıklı metaller bulundu ve çeşitli yeni yüzey işlemleriyle bunların dayanımı daha da artırıldı. Bu arada uçak vb taşıtlarda yorulmaya yol açan gerilimleri en aza indirgeyecek yeni tasarımlara geçildi.

 

Bazı çıkarsamalar

 

Bu tanımlamadan ,insanlar ve toplumlar için çıkarsama yapılabilecek öğeleri sıralayalım:

-Metal parçaları yinelenen gerilimlerin ya da yüklerin altında giderek dayanımlarını yitiriyorlar.

Yazının Devamını Oku