GeriEtkinlikler Zenne ekibinden Hürriyet Aile’ye özel
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Zenne ekibinden Hürriyet Aile’ye özel

Zenne ekibinden Hürriyet Aile’ye özel

Zenne filminin anne ve çocukları anlatıyor.

Cinsiyet farklılığı insanların hayatını nasıl etkiler? Toplumun kuralları mı yoksa doğal olanı kabul etmek mi insanı mutlu kılar? Ailelerimizin bize sürekli öğütlediği “dürüstlük” ne zaman bir riyaya dönüşür? Tüm bu sorulara naif bir dille yanıt veren ve 3 başrol ile 3 ayrı hikayeyi birleştirmeyi başaran Zenne filmi, herkesten önce ailelerin izlemesi ve sonra dönüp aynaya bakması gereken bir yapıt.

Filmin anne ve çocuklarını canlandıran Kerem Can-Tilbe Saran, Erkan Avcı-Rüçhan Çalışkur ile yaptığımız röportaj da işte bu aynaya bakışı konu aldı. 

Filmde konu alınan ailelerin homoseksüelliğe bakışı ve sonrasında gelen cinayet herkesi rahatsız ediyor ve tepki çekiyor. Sizce bu “Benim başıma gelmez” düşüncesinin hakimiyetinden ileri geliyor olabilir mi? Sizin değerlendirmeleriniz nelerdir?

Kerem Can: Hastalık, kaza ya da herhangi bir şey her an başımıza gelebilir. Hele hele cinsiyet farklılığı gibi konularda rehavete kapılmamak gerekir. Tamam, belki bizim ailemizde yaşanmamış olabilir ama başka ailelerde yaşanıyorsa bizim de bir şey yapmamız lazım. Caner ve Mehmet’in bu projeyi hazırlaması bizim de sanatçı olarak katkıda bulunmamızı sağladı. Ama bu her bireyin içinde bir sorumluluk olarak var olmalı.

Erkan Avcı: Aynı düşüncedeyim elbette ve insanların bilincinin bu bahsettiğiniz “Benim başıma gelmez” refleksiyle çalıştığına da hak veriyorum.

Rüçhan Çalışkur: Ben hayatta her şeyin bir gün benim de başıma gelebileceğini düşünerek yaşıyorum. Böyle olunca da birçok olaya duyarlı davranıyorum. O yüzden hiç gözyaşlarım dinmiyor.

“Nasıl mutlu oluyorsan öyle ol çocuğum”

Kerem Bey ve Rüçhan Hanım, sizler de birer ebeveynsiniz. Filmin konu aldığı deneyimi siz yaşıyor olsanız tavırlarınız neler olurdu?

K.C: Benim oğlum henüz çok küçük ama bir gün gelip “Baba ben eşcinselim” dese söylenecek bir şey yok. Çünkü herkesin bir hayatı var ben ona sadece “Mutlu ol, inşallah sevdiğin bir insanla karşılaşırsın” diyebilirim.

R.Ç: Benim de bir oğlum var. Eğer bana böyle bir açıklama ile gelmiş olsaydı, “Nasıl mutlu oluyorsan öyle ol çocuğum” derdim. Bu iddialı da bir laf değil, insan olmanın getirdiği bir şey. Sevdiğimiz insanların mutluluğu ve sağlığı bence her şeyden daha önemlidir.


   

Rollerinizi canlandırdıktan sonra bu konuya olan ilgi ve duyarlılığınızda bir değişim oldu mu?

E.A:  2 yıldır gündemimizde bu film var. Hepimiz bu konuya vakıftık ama işin içine girince birçok farkındalık gelişti aynı zamanda, onların yaşadığı zorluklara, hayatlarına, var olma çabalarına dair. Dolayısıyla daha fazla empati kurup anlıyorsunuz ve bu da temelde olan tüm sorunları ortadan kaldıran bir şey. Şunu belirtmek gerekir ki; bir insanın ölümünü mübahlaştıracak hiçbir şey yoktur, böyle bir hukuk olamaz bu hayatta. 

K.C: Her şeyden önce büyük bir şans olarak görüyorum farklı insanların hayatını canlandırabilmeyi ya da denemeyi hiç olmazsa. Role hazırlanırken bir gazeteci, araştırmacı gibi başlıyorsunuz. Daha detaylı bir araştırma yaptığınızda konuya bakış açınız da daha duyarlı hale geliyor. Almanya’da eşcinsel olan hatta evli olup birlikte yaşayan arkadaşlarım da var. Benim için haliyle çok normal bir durumken elime bu senaryo geldiğinde ve Türkiye’de bu hikayenin yaşandığını öğrendiğimde, artık “Ne yaparız da böyle bir olay bir daha yaşanmaz?” deneyiminin içine girdim.

“Lütfen çocuklarınıza çocuk gibi bakın”

Filmde Rüçhan Hanımın karakterinde çok net gördüğümüz bir aile sevgisinin koşullu olma durumu var. Gerçek hayatta da görüyoruz aslında. Ailenin sevgisi koşullu olabilir mi sizce?

R.Ç: Sevgide koşul olmaz ki zaten, karşılıksızdır ve sonuna kadardır. Kaygı bambaşka bir şeydir ama sevgi hiç bitmez ve hiçbir ayrımı gözetmez. Geçenlerde tanık olduğum bir örnek var bununla ilgili. Yolda yürürken bir anne ve ilkokul çağlarında kızına rastladım. Annesi ne olmak istediğini sordu kızına, o da “ressam” dedi. Anne de “Resim yap ama önce para kazanacak bir işin olsun, sonra ressam olursun” dedi. Ben bu diyalogdan çok rahatsız oldum ve ister istemez anneye “niye?” diye sordum, kızına söylediği gerekçeyi yineledi. Böyle bir anlayış olmamalı. O çocuk ressam olmak istiyorsa olmalı.

K.C: Çocuğunuzla birlikte büyüyüp onunla birlikte birçok şeyi öğreniyorsunuz. Günü gelince de onu serbest bırakmanız gerekecek. “Sen eğer bu mesleği seçersen ya da benim istediğim kararı alırsan seni seveceğim” gibi bir ilişki nasıl olabilir ki! Bu sevgi olamaz. Sorumluluk da bu şekilde öğretilemez. Çocuğun bir gün kendi sorumluluklarını alması gerekecek. Benim de bir ebeveyn olarak görevim bu: “Oğlum sen kendi seçimlerini yapmalı ve bu seçimin sonuçlarıyla birlikte sorumluluğunu almalısın.”

“Altın bilezik” edinme düşüncesi varlığını sürdürüyor hala. Bundan kaynaklanıyor sanırım.

E.A: Modern zamanların aileleri, çocuklarına birer proje olarak bakıyorlar. Çocuk en iyi okullara gitsin, pazartesi keman dersi, ondan sonra başka aktivite derken devam ediyor. Yahu bu senin projen değil ki, çocuğun!

Bir de şu var ki; bir çocuğun karakteri 3 yaşından sonra gelişmiyor. Bu yaştan sonrakiler bilgi ve deneyim olarak birikiyor. Bu gerçekliğe rağmen ailelerin “proje” oluşturma tavrı, kendi eksikliklerini çocuklarında tamamlama eğilimden başka bir şey değil. Bu çok hastalıklı bir durum aslında. O yüzden lütfen çocuklarınıza çocuk gibi bakın.

R.Ç: Maalesef dünya düzeni bu hale getirdi ve ben böyle bir düzende yaşamak istemiyorum. Eskisi gibi sevecen, yalın ve doğru sevgi barındıran düzeni istiyorum.

K.C: Kendi çocuğumdan görüyorum ki küçük bir çocuğun ihtiyaç duyduğu şeyler sevgi, ilgi ve oyun sadece. Mesela şimdi ben oğlumu burada bıraksam, gider 5 dakika oynar geri gelir, sonra yine gider oynar. Ama ben sürekli müdahale edersem onu yapamaz, o serbestliği hissedemez. Erkan’ın yaptığı proje benzetmesi çok doğru ve buna karşıyım. Çocuklar bizlerin yemek yemesini, konuşmasını izleyerek kendileri keşfediyorlar zaten, bizim öğretmemize gerek yok. Kendi davranışlarımıza dikkat etsek yeterli.

"Kimse kimsenin yatak odasını merak etmesin artık"

Zenne’nin konusuna geri dönersek, sizce aileler çocuklarında eşcinsel bir eğilim gördüklerinde nasıl bir tavır takınmalı?

E.A: Önce durumu anlamakla başlıyor her şey. Bir de şunu kesinlikle kabullenmek gerekiyor: Eşcinsellik bir tercih meselesi değil (eşcinseller bu duruma çokça içerliyorlar ve haklılar) bir var oluş biçimidir. Tercih dediğiniz zaman başka şeylere işaret etmiş oluyorsunuz. Nasıl ki ben heteroseksüel olmayı tercih etmeyip böyle doğduysam, onlar da öyle doğuyorlar. Dolayısıyla ailelerin önce bu durumu anlaması ve sonra aklıselim noktasında çocuğu mutluluğa sevk etmesi, ona destek olması gerekiyor.

Bir de kimse kimsenin yatak odasını merak etmesin artık (Gülüşmeler). Şu hastalıklı tavrı anlamıyorum: Bir heteroseksüeli önce kişiliği, davranışları ve yaptıklarıyla anlamaya çalışırken, neden bir homoseksüeli yatağıyla anlamaya çalışır insanlar?

K.C: Bir şey değişmiyor ki… Mehmet ve Caner’in de dediği gibi hepimiz tanrının çocuklarıyız.

           

Zenne ekibinden Hürriyet Aile’ye özel
           

Tek tipleştirme arzusu ön plana çıkıyor sanırım.

K.C: Aslında tarihine baktığımızda Türkiye hiç homojen bir yapıya sahip değildi. Sadece buraya özgü değil Fransa’da da aynı durum varmış. Milliyetçilik akımı ile bu heterojenlik yok edilmeye çalışmış ve tek çatı altında toplanmış. Türkiye’de bu akım 1920’li yıllarda netleşiyor tabii. Üniter yapı düşüncesi yaygınlaşınca ve hayata işleyince artık insanlar o üniter yapı dışındaki farklılıkları bir tehlike olarak görmeye başlıyorlar ama her alanda.

R.Ç: Dünyanın her yerinde baskın bir irade bu. Din yüzünden Katoliklerin, Protestanların yaptıklarını düşünün, tarihin her aşamasında var bu bağnazlık. Sadece Türkiye’de değil. Biz filmimizde bu ülkeye ait bir hikayeye yer verdik ama dünyanın birçok yerinde benzer kıyımlar farklı kimliklerde de olsa yaşanıyor.

E.A: Galiba insanın kendinden olmayanı katletme duygusundan kaynaklanıyor. Farklı olanı tehdit olarak görmek, yeni bir sorun da değil üstelik, ilkel toplumlardan başlar. Bizi bu süreçte hayvanilikten ayıran özellik, muhakeme yapabilme ve ders çıkarabilmemizdir.

Kerem Bey siz Almanya’da yaşıyorsunuz. Ahmet Yıldız’ın eşcinselliğini itirafı Almanya’daki Türkiyeli bir ailede yaşanmış olsa, cinayete kadar giden bir tepki oluşur muydu sizce? Farklı kültüre ait bir ülkede yaşamak etkiler mi töreyi? Gözlemlerinizi dinlemek isterim.

K.C: Size Hatun Sürücü olayını örnek vereyim. Bu Almanya’da yaşayan Türkiyeliler için geçerli değil ama bir yandan da bir simge. Genç kadın, Türkiye’den biriyle zorla evlendiriliyor. Türkiye’ye göç etmek zorunda kalıyor, başı kapatılıyor. Sonra Türkiye’den kaçıp Almanya’ya geri dönüyor ve Alman biriyle tanışıyor. Sonrasında ise Hatun kardeşi tarafından 8 kurşunla öldürüldü Berlin’de. Bunu söylememin nedeni şu: Bu her yerde olabilecek bir olay. Genelleme yapmak istemiyorum. Ben de Türkiyeli bir ailenin çocuğuyum ama benim ailem öyle bir tepki göstermezdi.

"Annelik keçiboynuzu gibi"

Tilbe Hanım sizin canlandırdığınız anne çocuklarını çok seven, aseksüel oğlunu olduğu gibi kabullenen bir yapıda. Öyle ki kadınlığını ve kişisel zevklerini bir kenara itmiş. Sizce bu annenin durumu ne kadar sağlıklı?

Tilbe Saran: Sağlıksız buluyorum ben. İnsan kendini gerçekleştirebildiği oranda etrafına da verici oluyor. Diğer türlü alıcı kalıyor. İki oğluna da sahip çıkmaya çalışan ve kendi arzuları uzak tutmaya, bastırmaya çalışan bir anne var ama o da fazla müdahaleci bir anne. Evet, çocuklarını olduğu gibi kabulleniyor ama bir yandan da özgür bırakmıyor, her şey kontrolünde olsun istiyor. Bence bu annelik aslında çok zor bir şey, keçiboynuzu gibi ne alt kuşağa ne de üst kuşağa yaranabiliyorsun (Gülüyor).

R.Ç: Şu da var aslında: Anne aslında kendi eşiyle yaşadığı birtakım anlaşmazlıklardan sonra ister istemez eşine duyduğu birçok şeyi çocuklarına yansıtıyor ve ister istemez de çocuklarına aşırı sevgi ve baskı uyguluyor. Ben birazcık annelere babalara psikolojik destekten yanayım (Gülüyor).

T.S: Bir de çocukların şöyle bir şanssızlığı var: Daha doğmadan onlar adına hayaller kuruluyor ve hatta o çocuklar, o anne babanın hatta kuşakların yaşamadığı hayalleri sırtlanıp doğuyorlar. O çocuğun kimliğini önceden anne-baba baskın bir şekilde hayal etmiş oluyor. Erkek çocuk annelerine baktığımız zaman en büyük problem kendilerini erkek çocuk üzerinden var etmeleri. Onlar erkek çocuğu sahibi oldukları anda birileri olabiliyor yoksa o hiç kimse zaten.

Zenne ekibinden Hürriyet Aile’ye özel

                

Rüçhan Hanım, Kezban karakterinin kızı da var. Acaba kızı lezbiyen olsa aynı tepkiyi verir miydi bu zihniyetteki bir anne?

R.Ç: Bu kadın tepki verirdi bence. Onun için hiçbir farkı yok.

E.A: Bu coğrafyada erkeğe atfedilen büyük bir sorumluluk olduğu için bence bir kadının lezbiyen olmasından daha büyük bir yıkım olurdu. “Erkeğin erkek olamama hali” sadece cinsiyet olarak olamama hali değil. Birçok şeyi olumsuzlama hali olarak görülüyor. O nesli devam ettirememek, ailenin erkek gibi bir çocuğu varsa ve ailedeki kızların ona bakışı bir sürü şeyin dengesini bozuyor aslında. Kız biraz bunu bazı şeyleri örterek yaşayabilir.

T.S: Zaten onu mutlaka evlendirirlerdi. “Zamanla geçer” diyorlar. Zaten geçmezse yine kabahat kadında oluyor. Bence bu coğrafyada zaten kadın hep suçlu (Gülüşmeler).

K.C: Bu erkek için de geçerli aslında. Evlendirilmiş erkekler de var. Onu da söylemek lazım.

Ahmet Yıldız’ın annesiyle görüştünüz mü hiç?

R.Ç: Görüşemedim ama tabii ki Caner ve Mehmet’ten yeterli bilgileri aldım. Önemli olan önümdeki metin ve hikayeydi. Zaten oraya baktığım zaman Kezban çıkmıştı ortaya.

"Kerem'i ilk gördüğümde yumurta kırıyordu"

Rollere hazırlanırken ya da sahneler çekilirken unutulmayacak anılarınız vardır muhakkak. Paylaşabilir misiniz bizimle?

T.S: Ben Kerem’i ilk gördüğümde yumurta kırıyordu, ben de yardım etmek istedim. O çok önemliydi. Çünkü iki saniye sonra Mehmet gelip “Sizin o yataktaki sahnenizi deneyebilir miyiz?” dedi. Kerem’i hiç tanımıyorum. Eğer aramızdaki o diyalog olmasaydı zor olabilirdi. O yaşanmışlıklar filmin bütününe siniyor. Sinema çekerken buna rastlamak pek kolay değil.

R.Ç: Bir aile gibi olduk. Birlikte yaşadıklarımızı hatırlıyorum; birbirimize kahve ikram etmemiz, sohbetlerimiz, köpeğimiz… O kadar güzeldi ki! Hiçbir sinema filminde bu kadar iyi ağırlandığımı hatırlamıyorum (Gülüyor).

Son olarak filmin ana konusuna geri dönersek, sizce toplum sindiremediği farklılıkları olması gereken normalliğe ulaştırmanın yolları nelerden geçiyor?

R.Ç: Ben sanatın bunda etkili olacağını düşünüyorum.

E.A: Sanatla beraber çeşitli sosyal kurumların üzerine düşen sorumlulukları alması gerekiyor. Devletin, muhalefeti ve hükümetiyle üzerine düşen sorumlulukları alması gerekiyor.

T.S: Örneğin; İç İşleri Bakanı’nın istifa etmesi gerekiyordu yaptığı konuşma sonrasında. İstifa etmiyorsa da Başbakan o dili değiştirmesi konusunda onu uyarmalıydı. Siyasi iradeye ve pozitif ayrımcılığa şiddetle ihtiyacımız var. Mesela kadın sayısının mecliste artması gibi pozitif ayrımcılığa ihtiyacımız var.

"Bir aile olduk" derken ciddi olduklarına inanabilirsiniz. Birbirlerini gördüklerinde sarılışları, birbirlerine hitap ederken kullandıkları ses tonları kamera arkasında kurdukları güçlü bağın göstergesi. Sanırım Zenne o yüzden bu kadar samimi ve gerçekçi bir film oldu. Hem filme hayat verdikleri hem de röportaj esnasındaki paylaşımları için kendilerine çok teşekkür ederiz.

Röportaj: Hanife Yaşar

Fotoğraf: Melin Kahraman (ana sayfa hariç)

False