GeriEtkinlikler “Benim Çocuğum” diyen herkese…
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

“Benim Çocuğum” diyen herkese…

“Benim Çocuğum” diyen herkese…

Bu film çok konuşulacak ve belki de artık tabular yıkılacak!

Şu sıra uzun metraj bir belgesel çekiliyor. Web sitesinde sizi karşılayan “Koskoca dünyaya benim çocuğumu mu sığdıramadılar?” cümlesi, yüzünüzün tam ortasına indiriyor tokadını. Belli ki acı bir ya da birkaç hikaye oturmuş bekliyor sizi. Can Candan’ın yönettiği Benim Çocuğum (My Child) belgeseli, bireyi olduğumuz toplumun henüz sindirmeyi başaramadığı cinsiyet farklılığını konu alıyor. Eşcinsel eğilim yaşayanların karşılaştığı zorlukları ise onların ebeveynleri anlatıyor bir bir “benim çocuğum” diyerek…

2010 yılında Bursa’da transseksüel olduğu için öldürülen İrem Okan’ın annesine (Melek Okan) ait, filme adını veren cümle. Ancak filmin içinde LİSTAG (LGBTT Aileleri İstanbul Grubu) ailelerinin konuşmaları dışında değinilmiyor bu cinayete. Yönetmen Can Candan, belgesel kararını LİSTAG aileleri ile tanışması sonrasında aldığını ama Melek annenin sözlerinden çok etkilendiği için filme Benim Çocuğum adını verdiğini söylüyor. Şimdi yuvarlak bir masanın etrafında Can Candan, Pınar (Özer) ve Sema (Yakar) anne ile otuyoruz, etkilenme sırası bizde ve dolayısıyla sizde.

Fragman için tıklayın

Kalp kalbe karşıymış

LİSTAG 2008’in başından beri lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel bireylerin aileleri/arkadaşlarına yönelik bir destek ve dayanışma grubu olarak çalışmaktadır. Candan, öğretim görevlisi olduğu Boğaziçi Üniversitesi’nde bu kapsamda yapılan bir panelde tanışır onlarla. Hikayelerini dinleyince kamuoyunun da bu deneyimlerden haberdar olması gerektiğini düşünen Candan, şöyle devam ediyor:

“LGBTT bireylerinin en temel yaşam haklarının elinden alındığı, şiddete maruz kaldığı bir toplumda yaşıyoruz. 2011 yılı içinde 30’un üzerinde insanın, sırf LGBTT bireyi oldukları için öldürüldüğü tespit edilmiş durumda. Dolayısıyla bu hikayelerin böyle bir durumda ortaya çıkmasını çok önemsedim. Bu benim 3. uzun metraj belgesel projem. Daha önce Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra oradaki Türkiyeli göçmenlerin durumunu anlatan Duvarlar-Mauern-Walls (2000) ve ÖSS’ye hazırlanan 6 lise öğrencisinin 1 yıllık macerasını anlatan 3 Saat (2008) adlı belgeselleri çekmiştim ama LİSTAG'lıların hikayeleri kadar etkileyen olmadı beni. İşin ilginç yanı ise onlar da biri gelip filmlerini yapsa diye düşünüyorlarmış. Müthiş bir rastlantı oldu.”

 

“Benim Çocuğum” diyen herkese…
 

Seyirci sanki filmin bir parçasıymış gibi olacak 

Hikayelerden hem bir ebeveyn hem de bir evlat olarak etkilenmiş Candan. 7,5 yaşında bir oğlu var. Çocuklarını olduğu gibi kabullenip toplumun tabularına karşı kendilerini çocuklarına kalkan eden bu aileleri görünce, “Ben çocuğumu ne kadar kabulleniyorum?” diye sormuş kendine. Bir evlat olarak da aile hiyerarşisi içinde ne kadar kendimiz olabildiğimizi düşünmüş. Belgeselin içeriğini ve mesajını sorduğumuzda ise şunları anlatıyor:

“Filmdeki 7 ebeveynin deneyim ve hikayelerini seyirciyle paylaşmak istiyoruz çünkü LGBTT aileleri sanki bambaşka bir konuymuş gibi algılanıyor ve ne genel kültürümüzde ne de medyada pek rastlayamıyoruz onlara. Bu belgeselle ilk defa bu aileler kendi isimleriyle basında yer alıyorlar. Önceleri ‘Aman kimse duymasın başımıza böyle bir şey geldiğini’ diye yaklaşırlarken, artık ‘Biz çocuklarımızın yanındayız ve her şekilde bu hikayeleri anlatabiliriz’ diyebiliyorlar. Filmde kesinlikle canlandırma yok. Ebeveynlerin çocukları da yer almıyor, sadece onlar anlatıyor seyircinin gözünün içine baka baka. Siz anlatılanları dinlerken boşlukları kendiniz dolduruyorsunuz. Şöyle düşünün; sanki çocuğunuz gelip size eşcinsel olduğunu söylemiş. Bu andan sonraki süreci yaşıyorsunuz onlarla birlikte. Ve çekimler İstanbul’da yapılıyor. Yalnızca Sema annenin geçen sene Newyork’taki onur yürüyüşünden görüntüleri var farklı bir şehir olarak.”

Sema anne: "Sözüm ona çocuğunu çok seven ve kollayan bir anneydim ama..."

“Acılı bir süreç yaşadığımız kesin. Bunun nedeni aslında hep bir koşullanma ve toplum baskısıyla yaşıyor olmamız. Sözüm ona çocuğunu çok seven ve kollayan bir anneydim ama 16 yaşında onun cinsel eğilimini öğrendiğimde allak bullak oldum. Bize normalde her şeyini anlatmasına rağmen ergenlik döneminde tavırları değişmişti. Kız arkadaş konusu açılınca kaçıyor, kıyafetlerini bana aldırtıyordu. Efemine halleri olmasına rağmen konduramıyordum. Konuşmak istedim ve bana gay olduğunu söyledi. İlk olarak ‘El alem ne der?’, ‘Acaba başına bir şey geldiği için mi böyle oldu?’ gibi sorular geldi aklıma. Bir yerde hata yaptığımı düşünüyordum. Çocukla az zaman geçirdiği, ilgilenemediği için eşimi suçladım. Hormonlarının bozuk olduğunu düşündüm. Çünkü hiçbir şey bilmiyordum bu durum hakkında. TV’de Bülent Ersoy, Zeki Müren örneği dışında bir deneyimim de yoktu.

Çocuğum ise o konuşma sonunda çok rahatlamıştı ve bir anne çocuğunun yalan söyleyip söylemediğini anlar. Doğruyu söylediğini biliyordum gözlerinden. Çocuğumu kaybetmiş gibi hissediyordum o yüzden. Araştırdıkça ve psikologlardan destek aldıkça bunun bir var oluş biçimi olduğunu öğrendim. Ve en önemlisi çocuğuma o güne kadar koşullu bir sevgi verdiğimi fark ettim. Bu durum bende kendimi sorgulama penceresi de açtı. O 16 yaşında “Ben kimim?” diye sorabilmişken ben 43 yaşına gelmiş ama kendime bu soruyu hiç sormamıştım. Bu sorgulama başlayınca da içim acıdı çünkü ben o güne kadar annemin kızıydım, kocamın eşiydim, gelindim, ablaydım, anneydim ama Sema olmadım hiç. Bu belgeselle kendi deneyimlerimizi anlatıp bunu herkesin yaşayabileceğini anlatmaya çalışıyoruz. Bizler de bilgisizdik, saydığımız tüm bu soruları hiç sormamıştık daha önce.”

Pınar anne: “Ben bir trans annesiyim!”

      

“Benim Çocuğum” diyen herkese…
      

“6 yıldır transseksüel annesiyim ama halk dilinde dönme deniyor tabii. Ama aslında ben sadece bir anneyim. Biyolojik olarak 2 erkek çocuğum varken biri 16 yaşındayken gelip bana ‘Anne bedenim erkek ama ben aslında bir kızım’ dedi. Başıma gelen kadar ben de bir transfobiktim. Ben de hormonlarla, tacizle, ergenlikle alakalı diye düşündüm, türbelere bile gittim düzelsin diye. Ama her tezim çürüdü ben araştırdıkça ve mantıklı düşündükçe. Yoksa toplumun çoğunun eşcinsel olması gerekirdi. Sonunda ‘O niye heteroseksüel değil?’ diye dövünürken, kendime neden heteroseksüel olduğumu sorunca anladım her şeyi. Neden heteroseksüel olduğumu bilmiyordum çünkü, sadece öyleydim.

Lisedeyken itiraf etmişti bana ve ben o uzun süreç sonrası çocuğumun yanında olmayı seçtim. Hissettiği bedende olmak istiyordu haklı olarak. Diğer çocuklara emsal teşkil edeceğini düşündüklerinden, okul yönetimi istemedi okula devam etmesini. Ben de açık liseye kaydettirdim. Trans bir çocuğun da okumaya hakkı vardı. Liseyi başarıyla bitirdi, şimdi Sinema-TV 3. sınıfta okuyor yeni kimliğiyle birlikte. Özetle kızım bana kadınlığı öğretti aslında ve beni bir aktivist yaptı.”

      

“Benim Çocuğum” diyen herkese…
      

Önce kırmızı, sonra kara kuşak derken sıra gökkuşağındaymış…

Annelerin uzlaştıkları bir nokta var ki toplumsal baskı onlara ve diğer ailelere, çocuklarını olduğu gibi sevme hazzını yaşatmıyor. Geleneksel anlayışla yetişmiş olduğunu ifade eden Pınar anne, bu durumu ve belgeselle neyi amaçladıklarını şöyle anlatıyor:

“Ben de geleneksel bir şekilde büyütüldüm sonuçta. Kırmızı kuşak 3 kere belimde döndü bağlandı, eşimden boşandığımda kara kuşak sahibi oldum, sonra da gökkuşağının altından geçtim çocuğum vesilesiyle. Bu belgeselle amacım sadece kendi çocuğuma değil, tüm transseksüel çocukların ailelerine dokunabilmek, çocuklarını anlamalarını ve onları sevgiyle kucaklamalarını sağlamak. Belgeselde de çok duygulu anlar yaşandı, hiç kimseye anlatamadığım şeyleri anlattım.”

Onların diğer ailelerden tek farkı cesur olmaları

Sadece filmde rol alan aileler değil, onlarca aile var çocuğunun yanında olan. Ama diğer yandan çocuğunu onların deyimiyle koşullu sevdiği için ötekileştiren ve sahiplenmeyen ebeveynlerin sayısı oldukça fazla. Sema anne, “Tanrı onları da böyle göndermiş bize. Ben nasıl çocuğumu dışarı atayım, nasıl öldüreyim? Ben kendi ön yargılarımı kırdım, ailemin ön yargılarını kırmasını sağladım, onlar da kendi çevresindekilerin kırmasını sağladı” derken, Pınar anne de “İnsanın karşısına 2 seçenek geliyor bu durumda. Ya el alemi ya da çocuğunuzu seçeceksiniz. Biz çocuğumuzu seçtik çoğu insan el alemi seçerken” diye ekliyor.

Yönetmen Can Candan’a göre ise onları, çocuklarını sahiplenmeyenlerden ayıran tek fark, cesur olmaları. Candan, “El alemi seçerek hem kendilerini hem de çocuklarını süresiz bir mutsuzluğa mahkum ediyorlar. Benim ümidim filmimizi izleyenlerin bu sonsuz mutsuzluktan kurtulabileceklerinin farkına varmaları. Yeryüzünde cenneti vaat ediyor bu film. Niye cehennemi yaşayalım ki?” diyor.

        

“Benim Çocuğum” diyen herkese…
        

Köstek değil, destek olma zamanı

Haziran ayında büyük bir sorumluluk ve heyecanla başlayan film tamamlanmadan bütçesi bitmiş tabii bağımsız bir proje olduğu için. Bu yıl içinde tamamlamayı isteyen Candan, bağımsız belgeselcilerden kurduğu 5 kişilik ekiple çalışmalarını sürdürecek destekler gelmeye devam ettikçe. Şu anda internet üzerinden başlattıkları kampanya (listagfilm.com) var. Amerika merkezli bir proje destekleme sitesi bu. Bireylerin yaptıkları yardım 10$ ile 1000$ arasında değişiyor. Kampanya 9 Nisan’a kadar devam edecek. Destekler sadece buraya gönderilen paralarla sınırlı değil. Bazı müzik ve tiyatro grupları da gösterilerini bu projeye atfetmişler ve bunun devamı da gelecek. Candan ise gelen maddi yardımların katkısı yanında asıl güzelliğin, insanların bu projeyi sahiplenmiş olması olarak görüyor.

Aynı deneyimi yaşayan ya da çocuğunda benzeri bir eğilim olabileceğini düşünen ve bunu kimseyle paylaşamayan ebeveynler, 0531 467  77 53 numaralı telefondan LİSTAG ailelerine ulaşabilir, bilgi alabilirler. Bu numara nöbetleşe olarak her bir LİSTAG üyesinde bulunmaktadır. Ayrıca listag.wordpress.com adresinden de onların deneyimlerini paylaştıkları makalelere ulaşabilirsiniz.

Röportaj: Hanife Yaşar

Haber fotoğrafı: Melin Kahraman

False