GeriEtkinlikler Aile olmaya çalışan bir çiftin hikayesi:Can
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Aile olmaya çalışan bir çiftin hikayesi:Can

Aile olmaya çalışan bir çiftin hikayesi:Can

Film ekibinden Hürriyet Aile'ye özel söyleşi.

Geçtiğimiz hafta vizyona giren Can, aile olmaya çalışan bir çiftin dramatik hikayesini konu alıyor. Çok tanıdık bir öyküye bambaşka açılardan bakmayı başaran filmin kurgusu da onu farklı kılan en önemli özelliği. “Bu film çocuk sahibi olmaya çalışmanın ve aynı zamanda çocuk kalabilmenin hikayesi” diyen Senarist ve Yönetmen Raşit Çelikezer, mesaj kaygısı taşımadıklarını ve ekibin ortak ruhuyla mesajların kendiliğinden oluştuğunu belirtiyor. Sette çay servisi yapan 16 yaşındaki arkadaşlarının, çekimlerin 3. günü merak edip senaryoyu okuması bu ruhun bir göstergesi.

Kadıköy ve çevresinde 3 hafta süren çekimler aslında 11 aylık bir çalışmanın son durağı. Filmde başrolleri, anne-baba-çocuk karakterleriyle Selen Uçer (Ayşe), Serdar Orçin (Cemal) ve Yusuf Berkan Demirbağ (Can) paylaşıyorlar. Çocuğu olmayan Ayşe ve Cemal’in illegal yoldan evlat edinme durumları, gerçekçi bir dille anlatılıyor. 6 yıllık sürecin anne, baba ve çocuğun hayatlarında nasıl bir değişime yol açtığını tüm çıplaklığıyla görmek mümkün.

Toplum baskısıyla insanların ne tip hatalara maruz kaldığını anlatan filmin ekibi, “Seyirci filmi izlerken hayatının hangi noktasındaysa, küçük de olsa kendileriyle varoluşsal bir süreç yaşasınlar istiyoruz” diyor.

"Bu film gösterilmeyenleri gösteriyor"

Bu filmi benzerlerinden farklı kılan nedir sizce?

Selen: En önemlisi gösterilmeyen tarafları göstermesi. Mesela kısırlık sorunuyla karşılaşıldığında ilk olarak kadından kaynaklandığının düşünülmesi gibi. Diğer yandan “kadın anaçtır” bilgisine farklı bir bakış var. Evet, öyledir ama mutsuz bir kadının da tepkileri beklendiği gibi olmayabilir. Kadının bu yönünü görmedik daha önce.

Serdar: Kurgusuyla büyük farklılık yaratıyor. Bir de melankolik durumundan sıyrılıp gerçek yaşamlara girerek anlatıyor. “İyi iyi değil, kötü kötü değil” gibi klişenin dışında. Koşullar insanları ne hale getirir? Bunu gösterebildiği için farklı.

Evlatlık konusu da bu gösterilmeyen taraflardan biri.

Serdar: Kendi doğurduğu çocuğu bile bir süre kabullenmeyen annelerin psikolojisi bilinen bir gerçekken, evlat edinen ve böyle bir sosyo-ekonomik yapıdaki çiftin durumunu anlamak  çok daha zor. Filmde anne-baba olmayı gerçekten isteme hali ele alınıyor. Zaten hikaye Ayşe ve Cemal’i bir yüzleşmenin içine götürüyor. Cemal çok istediği ve evlat edindiği çocuğa tutunmaya çalışırken anne kabul edemiyor. Daha sonra baba vazgeçiyor ve annenin kabulleniş süreci başlıyor ve hayatları değişiyor.

Evlatlık edinmeye yönelik bir araştırmanız oldu mu?

Raşit: Açıkçası filmde legal bir evlatlık durumu olmadığından prosedüre ilişkin bir şey araştıramadım ancak büyük şehirlerde artık bunun azaldığını yaptığım araştırmalarda gördüm. Bu tür açmazları olan ve böyle bir muhafazakar toplumda tutunmaya çalışan ailelerin başvurabileceği en kolay yol bu maalesef. Ayrıca çocukluğumda çok karşılaştım bu durumla. İllegal değil ama dayanışma hukuku içinde, kendi ailelerinde çocuğu olmayanlara 4. ya da 5. çocuklarını veriyorlardı.

Aile olmaya çalışan bir çiftin hikayesi:Can

Erkeğin toplumun ödevlerini yerine getirme tavrına yönelik bir eleştiri var mı?

Raşit: Bir erkek olarak, tüm sorumluluklarda önce erkeğin kaçtığını biliyorum. Filmde de Cemal, Ayşe’nin çocuğu istememesi karşısında pes edip kaçıyor, yeniden var olmak için. Erkelerin %90’ı da bunu yapar. Dolayısıyla bilerek yazıldı bu sahneler. Bu hikayede mecburen ve de isteyerek kadın aksıyla geneli yürütmek zorundaydım. Babanın da gelişim ve değişim sürecini anlattık. Çünkü sadece anne olmak değil baba olmak isteği ve sorumluluğu da var. Bunun sonlanması gerekiyordu.

Bu role hazırlanmak zor oldu mu Serdar Bey?

Serdar: Adamın evi terk etmesi ezber bozan bir davranış ve kabul edilemez bir durum. Senaryoyu okuduğumda Raşit abiye gelip “Biz bunu nasıl kabul ettireceğiz?” dedim. Bizim için bu insanların koşullarını oluşturmak önemliydi. Başarmış olmayız ki “ “Sen niye aramadın o kadını, nasıl bıraktın?” soruları geliyor.

“Erkekler için kaçmak çok kolay”

Ayşe karakterinin sizi cezp eden yönü neydi?

Selen: Ayşe’nin kendine karşı dürüst bir kadın. Kocası ve ailesi tarafından terk edilmiş, koca bir şehirde sorumluluğu omuzlarına yıkılan bir çocukla tek başına kalmış. Tüm bunlara rağmen hayatta kalma güdüsü daha güçlü birçok kadın gibi. Ayşe gibi bir kadının çocuğu sahiplenmesi de çok zor zaten çünkü yeterince kadın olmamış görüyor kendini.

Film size de farklı bir bakış açısı kazandırdı diyebilir miyiz?

Selen: Bu ülkede erkek olmak da zor. Erkeğe bir güç veriliyor ama peşinden sorumluluk da yükleniyor. Onları yerine getiremeyince kısa devre yapışlarını görüyoruz. Şiddet çıkıyor sonra. Kadınlar ise baştan beri hep ikincil konumda kaldıkları için “var olmaya” çalışmanın zorluklarına alışkınlar ve dolayısıyla daha güçlüler. Erkekler için kaçmak çok kolay.

Bu filmle ilk defa baskının büyüklüğünü başka bir boyutuyla düşündüm. Kadın bir şekilde ayakta kalıyor yine, adam ayakta kalamıyor. Bu erkekleri anneler yetiştiriyor bir yandan. Mutsuz kadınlar yani. Filmin en özel yanı Ayşe’nin ve diğer Ayşelerin bu yanını göstermesi.

Filmin kurgusu da farklı. Son dönemde yerli sinemada bu tercih sıklaştı sanki, siz ne dersiniz?

Raşit: Sinema bir arayış olduğundan ve seyirciyi zinde tutabilmek için interaktif yollar deniyoruz elbette. Can’da da seyirciye bir takım bilmeceler sunup, hikayeyi onarlın tamamlamasını istedim ilk 30 dakika. Sonra kendiliğinde çözülüyor zaten her şey.

Yerli sinemada filmin sonunu gösterip sonra başına dönen filmler yapıldı ama bu kadar uzun bir süreci yapan bir örneğine rastlamadım henüz. Dünyada ise 21 Gram gibi örnekler var. Ben bu filmde neden-sonuç ve etki-tepkinin iç içe yürüdüğü bir kurgu yapmak istedim ki seyirci sürekli yeni bir şeyle karşılaşsın. Ama kronolojik olarak çektik sahneleri.

“Filmi anlamayan da oldu”

Gelen yorumlar nasıl?

Serdar: Genel olarak anlaşılan ve beğenilen bir film olduğunu gördük ama birkaç istisna da yok değil. Mesela Amerika’daki gösterimde Türk bir kadın kalktı ve ağlamaktan gözleri şişmiş bir halde dakikalarca filmi methetti. Sonra dedi ki “Yalnız ben anlayamadım. O aldığınız küçük çocuğa ne oldu?” Tüm salondan “Oh my god” nidaları yükseldi tabii (Gülüyorlar).

Aile kavramına farklı bir bakış açısı getirmek gibi bir hedefiniz var mıydı?

Raşit: Hayır sadece tesadüf oldu. Bir çocuğun kalabalık içine bırakılması zorunluluğu üzerinden yola çıkıp, yaşam içinde tüm etkilenmelerim ve birikimlerimin ürünüdür bu film.

Çocuk sayısı ya da aile kavramı öyle direktifle olacak şey değil. Kişinin karakteriyle alakalı tamamıyla. Ben mesela 37 yaşına kadar babayı olmayı kendime uygun görmedim. Bunun da yeterliliğimle bir ilgisi yoktu. Dünyaya getireceğim o insana doğru yaşam standardını, eğitimi ve zamanı verip veremeyeceğimle ilgiliydi.

              

Aile olmaya çalışan bir çiftin hikayesi:Can
              

6 yaşındaki Berkan daha önce Muhteşem Yüzyıl’da Mustafa’nın çocukluğunu oynamıştı. Oyunculuğu seven Berkan, büyüyünce bilim adamı olmak istiyor. Ama hepsinden öte, bir kardeş istemesi var gündeminde.

Berkan ile çalışmak nasıldı peki?

Raşit: Çocuk oyuncuyla çalışmak zordur ama Berkan bu işte beni çok rahatlattı. Toplamda 9 gün çalıştı ve onun sahnelerinin olmadığı kısımlarda benim asistanlarımdan biri sürekli olarak onunla ilgilendi. Canlandırdığı karakterden etkilenir mi diye pedagog ve sosyologlarla da görüştük. Zor bir süreci anlatıyoruz ve uygun bir dille anlatmak gerekiyordu aynı zamanda.

"Can hiç konuşmuyor, ben çok konuşuyorum"

Biraz da seni dinleyelim Berkan. Nasıldı çekimler?

Berkan: Başta zor geliyordu ama alıştım. Bana anlatıyorlardı, olmayınca “Kestik baştan” diyorlardı. Yönetmenimi hiç kızdırmadım o yüzden. Sadece kendi sahnelerim yokken sıkılıyordum ve herkesten telefonunu istiyordum oyun oynamak için. Hatta bir gün oyuncakçının önünden geçerken bir oyuncak gördüm ve çok istedim. Onlar da aldılar.

Can’a benziyor musun hiç?

Berkan: Hayır. O hiç konuşkan değil ama ben konuşmayı seviyorum.

Paylaşımlarından ötürü Raşit Çelikezer, Selen Uçer, Serdar Orçin ve Berkan Demirbağ’a çok teşekkür ederiz.

Röportaj: Hanife Yaşar

Fotoğraf: Melin Kahraman

False