Afyonkarahisar Mevlevihanesi ile Sultan Dîvânî Mevlevihane Müzesi’ni görmelisiniz

Afyonkarahisar Mevlevihanesi, Asitane denilen, çile çıkarılabilen 15 mevlevihaneden biri.

Dünyadaki yüz kadar mevlevihane arasında, Afyonkarahisar Mevlevihanesi, Konya Mevlevihanesi’nden sonraki en önemli mevlevihanedir. Bu etkileyici yeri herkes görmeli!

Çünkü Hz. Mevlana sağlığında iken gittiği ve Çelebi Sülalesi denilen soyunun Konya’dan sonra önemli bir yoğunlukta yaşadığı yer Afyonkarahisar’dır. Torunlarından Sultan Dîvânî’nin icraatları, hem Mevlevilik tarihi hem de Afyonkarahisar Mevleviliği açısından çok önemli. Sultan Dîvânî, Afyonkarahisar Mevlevihanesi’nin en önemli şahsı olup, kabri mevlevihanenin içerisindedir. Ayrıca, mevlevihanelerde 40 hatimli dua ile pişirilen Şifalı Aşure geleneği, Sultan Dîvânî döneminde Afyonkarahisar’da başlamış. Günümüzde de bu gelenek sadece Afyonkarahisar’da devam etmekteymiş.

Afyonkarahisar Mevlevihanesi, Asitane denilen, çile çıkarılabilen 15 mevlevihaneden biri. Çile, nefsi terbiye etmek için yaşanan bir süreç, manevi bir eğitim dönemidir. 1001 gün süren bu dönemde, insan ahlakının olgunlaşması konusunda önemli merhalelerden geçilir. Çile çıkarmak için mevlevihaneye gelen şahıs (can), ilk 3 gün Matbah’da (Mutfak) bulunur ve olan bitenleri izler. Eğer çile için kalmaya karar verirse bunu Kazancı Dede’ye söyler. Kazancı Dede, mevlevihanenin şeyhinden sonra en önemli şahıstır. Bu önemli şahsın mutfakta bulunmasının sebebi; mutfağın ham olan insanın piştiği yer olmasıdır. Görünüşte yemek pişiriliyor gibi ise de, Kazancı Dede’nin rehberliğinde Can’lar pişer.

1001 gün sürecek çile döneminin ana prensibi, insanın insana hizmetidir. Nefs, insan ayırt etmeden hizmet etmeyi pek sevmez. İnsanların kimlik ve şöhretlerine göre yön değiştirir. Fakat mevlihanelerde dervişler, kendi benliğini bir kenara bırakarak, herkese hizmet etme konusunda titiz davranır. Bu hizmet dönemi 18 basamaklı: Pazarcılık ile işe başlar. Tahmisci (kahveci), tahmisci başı, çerağcı (aydınlatma işleri), çerağcı başı, abrizci (su taşıma-temizlik işleri), abrizci başı gibi görevler sırası ile icra edilir. Tuvalet temizlemek de bu görevler arasındadır. Tuvalet temizlemekle, başkasının ayıbını örtmeyi başarmaya çalışır derviş. Başkasının ayıbını örtmek, nefse en ağır gelen şeydir. Çünkü nefs daha çok, kendini övmeyi, başkasının ayıbını ortaya çıkarmayı sever! (Bende de bundan var galiba!)

Çilenin son 40 günü Halvet’te geçer. Halvet; Allah’la baş başa kalmak demekmiş. Bu, Hz. Musa’nın Tevrat’ı almak için Tûr Dağı’nda kaldığı 40 gecenin temsili. Çile çeken can, dua ile halvet odasına alınır ve 40 gün boyunca, abdest, tuvalet ve cuma namazı hariç bu odadan çıkmaz. Artık Nefs Muhasebesi’nin bu son dönemini de başarı ile tamamlarsa, Şeyh Efendi tarafından ona Sikke denilen Mevlevi Külahı giydirilir. Külahı artık onun nefsinin mezar taşıdır. Semazenin beyaz tennuresi de nefsinin kefeni. Siyah hırka dünyayı temsil eder. Sema ayini sırasında semazenler hırkalarını çıkarırlar, yani dünyayı bir kenara bırakırlar. Ahlaki olgunlaşmanın gerçekleşmesi için dünya hırsının bir kenara bırakılması gerekir.

Postnişin; mevlevihanenin şeyhi ve post sahibi kimsedir. Posta oturmak tekkelerde bir gelenek idi. Post; Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etme imtihanı sırasında gönderilen kurbanlığın temsilidir. Yani fedakârlığın sembolüdür. Ayrıca postnişinin postu kırmızı renklidir. Kırmızı; vuslatın (kavuşmanın) rengidir. Güneş batarken ufuk kızarır. Aslında başka bir memlekete kavuşan güneş bize batıyor gibi görünür. Hz. Mevlana’nın, kendi ölümünü, Şeb-i Aruz (kavuşma gecesi) diye adlandırmasının sebebi de budur.
Sema; Hz. Mevlana’nın manevi coşkusunun, ete kemiğe bürünmüş halidir. Sema; kudümzenin kudüme bir-iki darbe vurması ile başlar. Bu vuruş, Allah Teâlâ’nın kâinata “Ol” emrini verişini temsil eder. Yani Sema töreni, önce kâinatın yaratılışını anlatır. Ardından da neyzen, bir taksim yapar ve neyle Allah Teâlâ’nın Hz. Âdem’i yaratırken kendi ruhundan üfleyişini temsil eder. Semazenlerin dönüşü de yedi bölümdür ve sonunda İnsan-ı Kâmil olunur. Kısaca Sema; varoluş ve mükemmelliğe doğru yönelişi ifade eder.

Müzede bulunan temsillerden biri de, Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sini okuyup yorumlayan Mesnevihan’dır. Mesnevi, dünyada en çok okunan kitaplardan biri. Burada hattatlar da çizgi sanatının ustalarıymış. Çünkü harfler çizgilerden oluşur. Kuran-ı Kerim’de “Allah insana kalemle yazmayı öğretti” ayetinden dolayı hattatlar için yazı kutsaldır. Bundan dolayı da hiçbir yazının üzerine basmazlarmış. Onların bu hassas davranışı, yazı yazarken hata yaptıkları duruma da yansımış. Hatalarını parmakları ile yalayarak düzeltirlermiş. Çünkü silmek, saygısızlık ifade eder. Mürekkep yalamak deyimi de buradan gelmekte.
Afyonkarahisar Mevlevihanesi ve Sultan Dîvânî Mevlevihane Müzesi’ne gidip Namık Kemal’in annesinin mezarını, mevlihanenin kadın yöneticilerini, derviş hücrelerini, postnişin, halvet, sema, mesnevihan ve hattat odaları ile birlikte buralardaki etnografik eserler dahil birçok şeyi kendi gözlerinizle görün. Ayrıca Müze Müdürü Lokman Solmaz Bey’in davudi sesinden de buranın tüm sırlarını dinleyin. Çok etkilenecek ve pişeceksiniz!
X

Veda zamanı

Bu köşede sizinle havadan-sudan çok önemli konularda sohbet etmenin sonuna gelmiş bulunmaktayım.

Hürriyet Ailesi’ne veda ediyorum. Bu benim bu köşedeki 473’üncü yazım. Seyahat İlavesi’ndeki maceram 26 Haziran 2003’te başladı. Havadan Sudan Temel Fıkraları hariç hiçbir önemsiz konuda yazmadım! Tüm yazılarım havadan sudan çok önemli konular üzerineydi. O kadar önemli yazılar yazdım ki biri 500, diğeri 10, bir diğeri ise 5 bin TL’lik tazminat talebine konu oldu! Yalan yanlış bir şey yazmadığım için açılan davaların hiçbiri aleyhime sonuçlanmadı...

GÖREVİMİ YAPTIM

Sonuç olarak bir akedemisyen olarak “doğayı korumak insanı korumaktır” ilkesiyle insanımıza doğayı tanıtmak ve halkımızı aydınlatmak benim görevim. Herkes bir şekilde havadan-sudan konuşuyor ama genellikle en temel bilgiden yoksun ve bazen de yanlış oluyor. Yani, ülkemizde düşük olan meteorolojik-iklim okur yazarlığını iyileştirmemiz gerekiyor.
Bu nedenle, halkımızı bilgilendirmek ve aydınlatmak için bana bu fırsatı veren gazete yönetiminden, editörününe, okuruna, yani tüm Hürriyet Ailesi’ne çok teşekkür ederim.
Hoşçakalın!
Cumhuriyet Bayramı’nız kutlu olsun!

Yazının Devamını Oku

Atalarımıza göre tatil ve hava durumu

Malumunuz önümüz kış ve nasıl geçeceğini şimdiden düşünmeye başladık bile. Atalarımız “Güzün gelişi yazdan bellidir” diyor.

Şinasi’ye göre “Atasözleri ki avam (halk) hikmetleridir, halk felsefesidir; dilinden çıktıkları milletin nasıl düşündüğünü, yani fikirlerinin ne mahiyette olduğunu anlatırlar. Osmanlı – Türk atasözlerinin ise hepsi manalıdır.” Oğuzname’de ise “Atalar sözü tutmayan yabana atılır” diyor! Hem yabana atılmamak için, hem de Şinasi’ye inanarak 10 bin 730 Türk atasözü ve deyimini tarayıp havamıza bir baktım.

ASLAN GİBİ YATMA TİLKİ GİBİ GEZ

Önce seyahat konusunu inceleyelim: “Gezen ayağa taş düşer” şeklinde bir uyarı var! Bununla birlikte “Yatan aslandan, gezen tilki iyidir” diyerek, tilki gibi gezmemizi teşvik ediyorlar. “Kışın ocak başı, yazın dağlar başı” sözünden ise atalarımızın kayak ve plajdan pek hoşlanmadığı anlaşılıyor. Atalarımız “Rüzgarlı havanın kuytusu, yağmurlu havanın uykusu” diyerek yağmurlu havada uyuma ile rüzgarlı havada kuytuya gitmeyi tavsiye ediyor. Yağmurlu havada uyuma fikrini çok tuttum doğrusu. Bir sözlerinde “Yazın azıksız, kışın yağmurluksuz yola çıkılmaz” diyorlarsa da başka bir sözlerinde “Gezen kurt aç kalmaz” buyuruyorlar. “Gezenin karnı işler, oturanın başı” sözünden de bir şey anlamadım. Gezmek ve yemekle ilgili en hoşuma giden sözleri ise “Sizde yiyelim içelim, bizde konalım göçelim”...

ÖNGÖRÜNÜN BÖYLESİ

Bu tespit ve tavsiyelerden sonra “Yaz yağmurudur geçer, geçer ama gömleğe” ve “Yaz gününün yağışı, iki sevgilinin dövüşüne benzer; şimdi gelir şimdi geçer” sözlerinin ne kadar doğru ve hoş söylenmiş sözler olduğuna şaşırdım doğrusu. Bildiğiniz gibi yazın, yağış genellikle kısa süreli sağanak şeklinde oluyor. Bunu iki sevgilinin kavgasına benzetmek bir meteoroloji profesörünün bile hiç aklına gelmediğini itiraf etmeliyim.
Atalarımızın kış hakkındaki gözlemleri çok ilginç: ¬ Kış günü kırk türlü.
¬ Kış, kış gerek; yaz, yaz. ¬ Kıştan sonra bahar olur. ¬ Kışın soba al, yazın aba al. ¬ Kış güneşi gibi ayda bir defa doğar. ¬ Padişahım, yazı yaz olsun, kışın kış. ¬ Kışın ekmeksiz, yazın gömleksiz yola çıkma.

Yazının Devamını Oku

Türkiye’de afet turizmi ne alemde

Akçakale ilçesindeki bir beleş tepeden Suriye sınırındaki iç savaşı seyredenler aklıma “afet turizmi”ni getirdi. Pek bilinmese de dünyada böyle bir turizmin örnekleri var.

Meraktan afet bölgesine seyahat, afet turizmi olarak adlandırılıyor. Belki geçekliği tatmak, belki de bazı şeyleri birinci elden yaşamak için afet bölgesine gitmek isteniyor. Aşırı meraklılık, insanları sıra dışı ve tehlikeli şeylere çekebiliyor. Belki de bir trafik kazasını görmek için trafik çok yavaşlıyor ve ne olduğu görebilmek için birbirinin üstüne çıkan, sağdan soldan kafasını uzatanlar da “iyi ki ben değilim” diyerek şükrediyordur. Sorduğunuzda bunu hemen inkar etseler de temel duygu bu!
Ne 17 Ağustos 1999 Kocaeli Depremi’nde, ne de en 2011 Van Depremi’ndeki karmaşada kimin turist olduğu; kimin yardıma geldiği belli değildi. Bununla beraber, dünyada turizm literatürüne giren bazı örnekler var. ABD’deki Katrina tayfunu ve İzlanda’daki Eyjafjallajökull volkan patlaması bunların en önemli örnekleri. Aslında büyük savaşların gerçekleştiği bölgelere gelen tarafların yakınları için de afet turisti diyenler var. Örneğin, Anzakların her sene Çanakkale’ye gelmesi gibi…  Ayrıca geçmişin Pompei felaketi bugünün önemli bir turizm mekanı!
İster inanın ister inanmayın Katriana Tayfunu’ndan sonra New Orleans’da büyük bir afet profesyonel turizm firmaları tarafından turizm hareketi başlatıldı. Büyük hasar gören mahallelere, patlayan sel setlerine ve duvarlarına rehber eşliğinde otobüs turları düzenlendi. Yerel halktan birçok insan, toplumlarının ve ailelerinin içine düştükleri bu kötü durumdan para kazanmaya çalışan tur firmalarını etik davranmadıkları için eleştirmekteydi. Ayrıca tur otobüsleri, enkaz kaldırma ve temizlikte çalışan kamyonların hareketlerini engelledi veya zorlaştırdı. Aynı zamanda, alt yapının hasar gördüğü ve yollardaki trafik işaretlerinin olmadığı bir afet bölgesinde dolaşmak tehlikeliydi. Bu nedenlerden dolayı, afet tur organizasyonları bazı bölgelerde yasaklanmıştı... Bununla beraber, New Orlèans’ın Gentilly, Lakeview ilçelerinde halk organize turist gruplarını kamuoyu yaratarak daha fazla yardım almak için desteklemişti.
2010 yılında Eyjafjallajökull Volkanı patladığında halk bölgeden tahliye edilirken bölgeye afet turisti getirilmesi turizmi patlattı! Tur firmaları patlayan volkanı göstermek için turlar satmaya başlatı ama volkan külleri yüzünden etrafdaki ülkelerin hava alanları kapandı ve hava trafiği aksatı.
İster merak, ister şükür etmek için olsun afet turizmi bir gerçek. Afet turizmini, birilerinin acıları üzerinden para kazanmak yerine, başkalarının acılarından ders almak ve yerel ekonominin yarasını sarmak için iyi bir fırsat diye düşünmek lazım. Yani temel soru şu olmalı: “Afet turizmi için doğru zaman nedir?” Afetzedelerin yas tutmasını ve acil müdahale çalışmalarının tamamlanmasını beklemek gerekir. Yani en az 3 gün...

Yazının Devamını Oku

Tek ve yeni yol iklim risk yönetimi

İklim değişikliği nedeniyle Türkiye’de Milli Güvenlik Kurulu toplanır mı bilemem. Ama iklim değişikliğine uyum ve afet risk yönetimi çalışmaları yapan kurumlar artık toplansa iyi olur!

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve T.C. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın birlikte yürüttüğü İkinci Ulusal Bildirim hazırlık faaliyetlerini desteklemek için yazdığım “Türkiye’de İklim Risk Yönetimi” adlı rapor geçen hafta Ankara’da tanıtıldı. Türkiye’de 12 afetin iklim değişikliğiyle birlikte nasıl değiştiği ve dünyanın kabul ettiği en son çözüm yönteminin ne olduğu ilk defa gözlemlere ve somut önerilere dayalı olarak ortaya konuldu.

RİSK SIRALAMASINDA TÜRKİYE ÜÇÜNCÜ

Bilindiği gibi Türkiye’de iklim değişikliğine bağlı olarak meydana gelen sel hasarlarının neden olduğu maddi kayıplar, depreme yaklaştı. Sadece yıldırımların yol açtığı can kaybı ise son iki yılda yüzlerce kişiye ulaştı. Dolu hasarı ise tarım sigortası ödemelerinde birinci sıraya yerleşti...
Böylece, sosyo-ekonomik yapısı kadar, ekolojik yapısı da çok hassas ve kırılgan olan Türkiye, içinde bulunduğumuz yüzyılın sonlarına doğru Avrupa ve Orta Asya Bölgesi’nde aşırı hava olaylarına en çok maruz kalacak ülkeler listesinde üçüncü sırada gösteriliyor. İklim değişikliği senaryolarına göre ortalama hava sıcaklığında görülebilecek 1-2 derecelik artış, aşırı hava sıcaklıkları ve şiddetli yağışlarda bir kaç kat artış anlamına geliyor. Türkiye de son zamanlarda hızla artan hidro-meteorolojik afetlere ait bir çok somut örnek bulunuyor.

ÇÖLLEŞME VE SELLER EL ELE

İklim değişikliği nedeniyle Türkiye’de çöle benzer bir iklim hâkim olmaya başladı. Bunun en önemli nedenlerinden biri, Sahra Çölü gibi bölgelerdeki yüksek basınç kuşağının kuzeye Türkiye’ye doğru kayması. Değişen iklimle birlikte yaşadığımız düzensiz, ani ve şiddetli yağışlar ve seller; heyelanları, erozyonu ve çölleşmeyi artırıyor. Kuraklıkla birlikte kıtlık, orman yangınları, sıcak hava dalgaları, çekirge istilası, kene, sivrisinek gibi haşereler ve bunlara bağlı olarak yaşanan uzun mesafeli göçler artıyor. Artan rüzgar fırtınaları ise şiddetli yağmur, dolu, hortum, yıldırım, ani sel, şehir selleri gibi afetlerin daha sık ve daha uzun süreli etkili olmasına neden oluyor.
Farkındaysanız bugünler şehirlerimizde yaşanan sel felaketlerine daha birinin bıraktığı izler temizlenemeden her gün yeni bir sel felaketi ekleniyor. Bu nedenle, Türkiye’de de afet risk yönetimi stratejisiyle birlikte iklim değişimine uyum, artık tüm politika, plan ve programlarda “iklim risk yönetimi” adı altında bütünleşik bir şekilde düşünülerek ele alınmalıdır.

BİRLİKTE ÇÖZÜM ARANMALI

Yazının Devamını Oku

Yangın değil, seyahatte en büyük tehlike terördür

Üçüncü bin yılın en önemli insanlık problemlerinden biridir terör. Seyahate çıkanlar da, çıkmayanlar da terör gibi afetlerden korunmayı öğrenmeli ama doğru şekilde!

Artık her gün nerede patlayacağı belli olmayan bomba, silahlı saldırı gibi terör olaylarıyla karşı karşıyayız. Oteller ve bazı duyarlı iş yerleri kendilerine göre acil durum planı yapıyor ama çok yetersiz ve yanlışlarla dolular. Terör ve benzeri afetlerden korunmak için en azından 4 temel davranış şekli doğru uygulanmalı: 1) Çök-kapan-tutun, 2) Yerinde-Sığınak, 3) Kilitlen-Yat 4) İç ve Dış Tahliye... Acil durum planlarında bunları adı bile yok...

PATLAMA SONRASI PENCEREYE KOŞMAYIN

Örnek olarak ve kısaca bina içinde veya dışında patlama meydana gelince yapılması gerekenlerden bahsetmek gerekirse:
* Silah sesi ve patlama duyanlar insan doğası gereği, ilk iş pencereye koşup çevreye bakmak ister. Ancak dikkat: Patlama sesi patlamanın şok dalgasından daha önce size ulaşır.
* Patlamanın olduğu yerde, ses ile şok dalgasının size ulaşması arasında önemli zaman farkı olmasa da patlamayı duyar duymaz sırtınızı pencereye dönük olarak bir masa altına girip başınızı ve boynunuzu düşen şeylerden (çök-kapan-tutun ile) korumalısınız. Masaya sıkıca tutunun, yüzünüzü ve gözlerinizi kollarınıza kapatıp uçuşan cam parçalarından koruyun. Etrafta altına saklanacak bir şey yoksa derhal yere çöküp veya yatıp, başınızı ellerinizin arasına alarak hedef küçültün.
* Patlamadan sonra binada hasar meydana gelmiş ve enkaz altında tozlu bir alanda sıkışmışsanız ayağa kalkmaya, çırpınmaya ve bağırmaya çalışmayın. Ağzınızı ve burnunuzu bir parça kumaş parçasıyla kapatın. Bağırmayı son çare olarak deneyin.
* Dışarısı için başka bir bomba veya terörist tehdit varsa, aksi söylenene kadar içeride “yerinde sığınak” veya “kilitlen-yat” prosedürü uygulanmalı. Tehlike binadaysa, herkes tahliye edilmeli. Bunlar için verilen eğitimde ve planlarda “yapma” değil; “yap” şeklinde talimatlar verilmeli. Örneğin, “dışarı çıkmayın” yerine, “binada önceden belirlenmiş güvenli yerlerde toplanarak bekleyen” demek gibi...

ARKADAŞINIZI HATIRLAYIN

Yazının Devamını Oku

Sabahın köründe iş yerine gitmek zorunda mısınız

Ne diye her Allah’ın günü sabah akşam yollara dökülüp perişan oluyorsunuz? İşinizi yapmak için ille de işyerinize gidip orada bedenen bulunmak zorunda mısınız?

Her sabahın köründe sıkışmış trafikte zorla ilerlemeye çalışıyoruz. Bütün bu uğraşımız sadece ve sadece işyerimize belli bir saatte varmak için. Bir metal kutunun içinde jokey gibi oturup burnumuzdan soluyarak bin bir zorlukla işimizi yapmak için her gün gidip bir ofiste oturmamız gerektiğine inandırılmışız bir kere! Artık bu ezberimizi de bozmalıyız...
Büyük şehirlerimizde özellikle de sabah ve akşam işe gidiş ve dönüş saatlerinde trafik sıkışıyor; hatta felç olup duruyor. Trafikteki durumu gösteren elektronik boardlardaki yazılar da hep aynı: “Yoğun”. Özelliklede okullar açıldıktan sonra “akıcı” kelimesini göremezsiniz. Otomobil sayısı her gün artarken dünyanın her yerinde büyük şehirlerin trafik problemi içinden çıkılmaz hal alıyor. Tekerleği yeniden keşfetmemiz gerekmiyor; bu konuda da dünyada edinilen tecrübelerden yararlanmalıyız.

25 MİLYON ABD’Lİ AYDA 1 GÜN EVDEN ÇALIŞIYOR

Şartlanmışız bir kere, her gün trafik meydan muhaberesi yapmadan rahat edemiyoruz. İşinizi nerede yaptığınızın bir önemi yoksa oturun evinizde; hem işinizi yapın, sinirlerinizi bozmayın, havayı kirletmeyin, hem de trafiği aksatmayın... Kişisel bilgisayarlar ve internet ile evden çalışmak artık çok kolay. Bu nedenle gelişmiş ülkelerdekiler evlerinde yapabileceği iş için artık her gün yollara dökülmüyor. Örneğin ABD’de ayda en az bir gün evden çalışanların sayısı 25 milyondan fazla.
Bunun için ilk adım olarak hangi işlerde çalışanların evden çalışmaya uygun olduğu belirlenmesi gerekiyor. Sonra bu tür işlerde çalışanların en az ayda bir günden en fazla haftada dört güne kadar evden çalışabilmesi programlanmalı. Evden çalışmanın yaygınlaştırılabilmesi için öncelikle özel sektörde işverenlerin ikna edilmesi ve kamuda kanun ve yönetmeliklerin yeniden düzenlemesi gerekiyor.

METEOROLOJİYE GÖRE MESAİ AYARI YAPILABİLİR

İşveren için evden çalışanların getirdiği avantajlar çok açık. Değerli elemanları elde tutar, yeni eleman bulma ve onları eğitme derdi olmaz, park yerinden tasarruf eder, işe almada daha fazla avantajlı olur, verimi artar ve büyümenin önündeki engeller kalkar. Çalışanlar için evde çalışmak, ofisteki dikkat dağıtıcı ve rahatsızlık verici şeylerden uzak kalmak, yol masraflarından tasarruf, daha iyi bir iş ve yaşam dengesi ve motivasyon anlamına geliyor. Daha geniş ölçekte ise evden çalışma daha az tıkalı yol, daha az egzoz kirliliği ve daha fazla rekabet gücü anlamına gelir.

Yazının Devamını Oku

Hem havalı hem de bilgili olsun

Meteorolojistler kapalı ortamlarda çalışanların yanı sıra çiftçi, yolcu, balıkçıya da hitap ettiklerini unutmazlar. Örneğin şiddetli bir yağmurun, sellerin, hasat sonrası tarlada bekleyen ürünün heba olması, ya da otobüs seferlerinin ertelenmesi anlamına geldiğini de hissettirirler.

Gelişmiş toplumlar, birkaç dakika, saat, gün, hafta ve hatta mevsim sonraki hava, iklim, su şartlarını, mümkün olduğu kadar önceden, doğru bir şekilde öğrenmek ister.
İlk teneffüs ettiğimiz havayı ciğerlerimize çektikten sonra çığlık atıp ağlayarak hayata başlayıp, yine son nefesimizde ciğerlerimizdeki havayı vererek hayata sessizce veda ediyoruz. Biz havayla ilgilensek de, ilgilenmesek de; doğum ile ölüm arasındaki bu süreçte hava şartları bizimle sürekli ilgileniyor. Bu nedenle tüm dünyada medya mensupları, hava durumu programlarının herkesi ilgilendirdiği konusunda hemfikirdir.
1879 yılından beri İngiltere’de basın havayla ilgili bilgileri veriyor. 14 Kasım 1922’de BBC, radyodaki hava durumu programlarında Meteoroloji Servisi’nin hazırladığı raporları okudu. 11 Kasım 1936’da dünyada ilk defa BBC, meteoroloji haritalarını TV’de göstermeye başladı. 1953 yılında ise BBC “kişiselleştirilmiş hava durumu programı” için bir meteorolojistin meteoroloji haritaları üzerinden hava durumunu yorumlayıp anlatması uygulamasına geçti. ABD’de de medya, 1950 yılından beri meteorolojist çalıştırıyor. Reyting raporları da, meteorolojistler tarafından sunum yapılan haber programlarının tercih edildiğini gösteriyor. Artık Amerikan Meteoroloji Odası (AMS) ve Avrupa Meteoroloji Örgütü (ECOMET) hava durumu programları için standartlar geliştirip uyguluyor.
Çağdaş ülkelerde hava durumu sunucuları, meteorolojiden satın aldıkları tahminlere kendi yorumlarını katarak sunuyorlar. Aslında hava durumu sunucuları, meteorolojinin kamuya açılan yüzüdür. Bu nedenle meteoroloji teşkilatları, büyük masraf ve emeklerle ürettikleri bilgileri, palyaço, artist, manken vb. yerine meteorolojistler tarafından halka sunulmasını isterler. Meteorolojist sunucular, kapalı ortamlarda çalışanların yanı sıra çiftçi, yolcu, balıkçıya da hitap ettiklerini unutmazlar. Örneğin şiddetli bir yağmurun, sellerin, hasat sonrası tarlada bekleyen ürünün heba olması, ya da otobüs seferlerinin ertelenmesi anlamına geldiğini de uygun bir şekilde hissettirirler. Aksi takdirde orada bulunmalarının hiçbir anlamı olmazdı.

BUGÜN NASIL GİYİNELİM

Ülkemizde de Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nden satın alınan bilginin uzmanları tarafından televizyonda yorumlanarak sunulması, şüphesiz yararlı oluyor ve ilgi çekiyor. Örneğin, önümüzdeki kış günlerinde düşük hava sıcaklıkları kuvvetli rüzgarlar ile birleşince “rüzgar soğuğu” denen üşüme ortaya çıkacak. Sıcaklık ve rüzgar verileri kullanılarak insanların rüzgar nedeniyle hissedeceği sıcaklıklar belirlenip halka “Bugün Nasıl Giyinelim” şeklinde bildirilebilir. Böylece veliler de, çocuklarını okula göndermeden önce “rüzgar ısırığına” maruz kalacak el ve yüz gibi yerleri korumak için tedbirler alabilirler.
Bir hava durumu sunucusu için, tüm ülke hakkında, 30-40 kelimelik bir metin yazmak zordur. Ülkemizdeki ciddi TV kanallarında meteorolog çalıştırılmaya başlandığından beri hava durumu programlarında önemli gelişmeler oldu fakat hâlâ bilgiler “konserve” olarak sunuluyor. Aslında basit bir meteoroloji radarı, yıldırım detektörü, w ebcam, desteği, vb. ile havayla ilgili bilgiler canlı ve daha ilginç olarak verilebilir...

Yazının Devamını Oku

Dünya Ozon ve Arabasızlık Günleriniz şimdiden kutlu olsun!

Kıyamet, mahşer, sevgililer, babalar, anneler, doğum, orman, su, meteoroloji, öykü, eczacılık, mezunlar, altın ve benzeri ne de çok gün varmış! Çok yakında ise ozon ve arabasız günlerimiz var.

Takvime göre 16 Eylül’de “Dünya Ozon Günü” var, ama bundan henüz Türkiye’de pek çok kimsenin haberi yok. Ne yapmalı? Yetkililerimize bu önemli gün için bir çağrıda bulunsak mı? Ya da bu günün tüm dünya ile birlikte ülkemizde de halkı bilinçlendirmek için daha yaygın bir şekilde nasıl kullanılabileceğini anlatsak bir işe yarar mı? Yetkili ve ilgililerimizi buna ikna etmek için atmosferin üst seviyelerinde bulunan dost ozonun yararları ya da yazları büyük şehirlerimizi gri bir perde gibi saran yer seviyesindeki (“yaz sisi” de denilen) ozonun zararlarından mı biraz daha bahsetsek?..
16 Eylül 1987’de yaşamın dostu olan atmosferdeki ozon tabakasını kemiren kimyasal maddelerin azaltılmasını öngören Montreal Protokolü imzalandı. Bu nedenle 19 Aralık 1994 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Eylül’ü “Uluslararası Ozon Tabakasının Koruması Günü” olarak ilan etti. Böylece yıllardır Türkiye dahil Avrupa’yla birlikte birçok ülkede bu gün kutlanıyor. 2012 yılı Ozon Günü’nde ise Montreal Protokolü’nün 25. yılı kutlanacak. (Keşke Montreal Protokolü’nün bir benzeri küresel iklim değişikliği için de imzalanabilse de her sene imzalandığı günü “Dünya İklim Günü” olarak kutlayabilsek!)

OTOMOBİLİNİZİ BİR GÜN KULLANMAYIN

Belediyelerimiz de bu kampanyaya katılsa, şehir içinde çeşitli noktalara elektronik panolar koyarak ozon değerlerini halka gösterseler. Ya da Meteoroloji Genel Müdürlüğü yaptığı ozon sondajlarından elde ettiği değerleri ölçtükçe web sayfasına koyup halkımızı bilgilendirse. Bu tür bilgilendirme bir işe yarar mı? İnsanlarımız ölçülen ve tahmin edilen ozon miktarına giyim kuşamına ve yaşam tarzına dikkat eder mi? ABD’de trafikteki otomobillerin yerde neden olduğu ozon gazını soluyup akciğer kanserinden ölen insan sayısı, trafik kazalarından çok daha fazlaymış. Bu nedenle, yer seviyesinde giderek artan kötü ozonla birlikte diğer hava kirleticilerinin etkisine dikkat çekmek için 22 Eylül günü yıllardır Avrupa’yla birlikte birçok ülkede “Dünya Arabasızlık Günü” (carfree day) olarak kutlanıyor. Bundan bahsetsek birileri özenir de 22 Eylül özel araç kullanımı yerine sadece alternatif ulaşım araçları kullanılır mı? Hiç sanmam ama gördüğünüz gibi şansımı deniyorum yine de! Bazı ülkelerde arabasızlık günlerinde polis dahil olmak üzere herkes işine, alışverişine arabasız gider gelir. Şehirde hiç motor, korna ve lastik sesi olmadığını bir düşünün! Örneğin Üsküdar meydanında sanki Maçka yaylasındaymışsınız gibi bir huzur ve dinginlik olur! Böylece bir gün de olsa bütün şehirlerimize otomobillerin gürültüsü yerine kuşlar ve rüzgarın sesi hakim olurdu! Böylece çok fazla sayıda özel araç kullanımı nedeniyle oluşan yer seviyesindeki ozon ve benzeri hava kirleticilerinin sağlık ve çevre üzerindeki kötü etkileri konusunda bilinç artardı. Şehirlerdeki yaşam kalitesini geliştirmek gibi amaçlar etrafında düzenlenmiş olan huzurlu, keyifli ve yararlı bir kampanyaya katılmış olurduk. Sonuç olarak, 16 Eylül Ozon Gününüz kutlu olsun!.. Ve unutmayalım 22 Eylül günü özel araçları asla kullanmıyoruz.

Yazının Devamını Oku

Futbolun havadan sudan halleri

Futbol gibi açık havada yapılan tüm spor etkinliklerinde hava şartları, sporcuların performansını, maçın sonucunu ve hatta futbolcu transferlerini etkilemekte. Nasıl mı?

“Sepette Güneş” gibi terimler güneşin yüzünü gösterdiği spor faaliyetleri için kullanılır. Örneğin, hava şartları futbol için kötü bile olsa futbolcular çoğu kez sahaya çıkıp maçını oynar. Fakat seyirciler maça gidip gitmemekte serbest. Sonuç olarak açık havada oynanan futbol maçlarına hava şartlarının etkisi çok büyük.
Şiddetli hava şartları, güçleri farklı olan rakipleri biraz dengeler. Zayıf olan takımın bu şartlarda berabere kalmak veya teknik olarak güçlü takımı yenmek için daha fazla şansı vardır. Bunun belli başlı nedenlerinden biri, ağır hava ve saha şartlarında kötü ve isabetsiz paslardır. Kötü bir pas, olmadık bir yerde top kaptırma, diğer oyunlardaki joker gibidir ve çoğu zaman maçı kimin kazanacağını belirler.

HAVA KOŞULLARI AVANTAJ YA DA DEZAVANTAJ OLABİLİR

Bununla beraber, tekniği kuvvetli olan takımlar rüzgarlı günlerde rakip geçmede, adam eksiltmede ve şut atmakta tekniği zayıf olan takıma göre daha avantajlı duruma geçer. Rüzgarlı havalar aynı zamanda kısa paslarla gole gidebilen takımlar için bir avantajdır.
Maç için kötü olan hava şartları yoğun savunma mücadeleli bir maç ve düşük gol sayısı demektir. Yağmurlu havalarda ıslak zeminlerde oynayan futbolcular sakatlanmaktan çekindikleri için de daha yavaş ve savunma ağırlıklı oynamak isterler.
Bazı takımlar kendilerine çok uygun hava şartlarında oynarken diğerleri onlar için ekstrem sayılacak hava şartlarında oynamak zorunda kalabilir. Örneğin, İrlanda Milli takımı için 15 santigrat derecede maç oynamak, Kamerun’a karşı önemli bir avantaj. Benzer şekilde Suudiler için çok sıcak ve kuru bir gün Almanlara karşı büyük avantaj. İyi kondisyon tutmuş bir takım sıcak ve nemli havada, fiziksel olarak daha güçsüz olan bir takıma karşı avantajlı sağlayabilir. Ayrıca yüksek rakımdan gelen takımlar, örneğin Ekvator, Hollanda gibi deniz seviyesinden gelen takımlara karşı daha avantajlı olabilirler. Soğuk havalar genellikle düşük tempolu oyun için uygun değildir; böyle havalarda çok ve daha iyi koşan takım daha fazla avantajlıdır.

EN ÇOK ETKİLENENLER YABANCI FUTBOLCULAR

Bunlar sadece bir kaç faktör, fakat hava şartlarına dikkat etmek ve onu dikkate almak futbolcu performansı ve futbol maçlarının sonucunu tahmin etmenize yardımcı olacaktır. Aslında sadece maçların değil aynı zamanda maçtan maça ve mevsimden mevsime yabancı futbolcuların performansını da daha iyi tahmin edip değerlendirebilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Yaz günü dolu yağdı

Dolu yağışıyla ilgili haberlerin hastasıyım. Dolu yağışı genellikle manşetlere “yazın ortasında, haziranda, ağustosta yağdı” şeklinde çıkıyor. Peki dolu ne zaman yağar?

“Ağustosta Türkiye’ye ne yağdı” diye etrafımdakilerle şöyle bir sordum. Aldığım cevaplara göre hâlâ içinde bulunduğumuz ayda ülkemize “övgü, lanet, tepki, ceza, meşale, gol, ödül, bomba, taş, nur ve dolu” yağmış! Yani herkesin ilgi alanına göre bir şeyler yağmış. Bunların arasından beni daha çok dolu yağışı ilgilendiriyor.

NE ZAMAN YAĞMALI BÜYÜKLÜĞÜ NE OLMALI

Aslında beni ilgilendiren bizim milletin yaz aylarında dolu yağmasına şaşırması! “Ne yani dolu ne zaman yağsın” diye sorduğumda “her mevsimde yağar” deniliyor. Peki gazetelerin şu başlıklarına ne demeli? “Yaz günü dolu yağdı! Ankara’ya haziranda kar yağışı gibi dolu yağdı, Temmuzda Erzurum’a dolu yağdı!” Şimdi beni “dolu ne zaman yağar” diye bir merak aldı ki sormayın! Bir de dolunun büyüklüğü hakkında anlaşmazlıklar var; kimi “ceviz”, kimi de “taş” büyüklüğünde yağdı diyor… Dolu taşı olur mu?
Taş ya da ceviz büyüklüğünde dolu yağınca kafası yarılanla karşılaşmadım, duymadım ama kaçıp bir yere sığınamayanlar da var. Örneğin dolu yağışının özellikle bazı ev ve araçların camlarını kırması, çatılara zarar vermesi çok sık görülen bir olaydır. Benim en çok üzüldüğüm bostanlardaki sebzelerin, bağlardaki üzümlerin zarar görmesi. Hele yazın başında dolu yağarsa kavun, karpuz, lahana, biber, domates ve taze fasulye ile üzümler büyük ölçüde zarar görür. Geçen hafta yağan doludan sonra annem aradı, bahçedeki fındık, elma ve armutların yere döküldüğünü söyledi. Hemen gidip onları toplamam için talimat verdi!.. Yani dolu dolaylı olarak annemi kızdırıp bana da çok zarar veriyor...

İSTATİSTİKLERDEN ÇIKAN SONUÇLAR

Türkiye’de en çok dolu yağışının görüldüğü aylar sırasıyla haziran, mayıs, nisan, temmuz ve ağustos. Kayıtlarımıza geçen dolu afetlerinin yüzde altısı ağustosta görülmekte. Diğer bir deyişle nisan-ağustos aylarında ve de özellikle İç Anadolu’da dolu yağışı çok normal bir olay. Yani anlayacağınız, “Aaaa yazın ortasında dolu yağıyor” demenin hiç bir alemi yok. Bu arada eğer şaşırmamız gerekiyorsa Tarım Sigortaları Havuzu’nun (TARSİM) bitkisel üretim bazında ödediği sigorta kayıplarının başında dolunun gelmesine şaşın. Öyle ki TARSİM’in 2010 yılında ödediği hasarlar, 2009 yılına göre, yüzde 82 artmış.
Tarım sektörü üstü açık bir fabrika. Dolu yağışının sonuçları gelirini tarımdan kazananlar kadar bu ürünlere bağımlı olan biz tüketicileri de yakından ilgilendiriyor. Bu nedenle, dolu tahmini, erken uyarısı ve afet sigortası dahil olmak üzere doludan korunma ve bulutta dolunun büyümesini önleme çalışmalarına önem vermeliyiz.

EN BÜYÜK DOLU NEBRASKA’YA DÜŞTÜ

Yazının Devamını Oku

Türkiye bir yüzen ada cenneti, haberiniz var mı

“Yüzen ada” denilince aklıma lüks yatlar gelirdi. Hani şu okyanustaki küçük adalardan ilham alınarak tasarlanmış olan yatlar. Ama bizimkileri doğa tasarlamış, duba ya da ponton değil!

Doğal oluşmuş yüzen adaları Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İhsan Bulut’dan duydum. Hoca “Türkiye bir yüzen ada cenneti” diyordu. Daha sonra Bingöl’ün il ambleminde yüzen ada olduğunu gördüm. Adı bana bin tane gölü olduğunu düşündüren bu ilimizin yüzen adası da olması normal. Fakat bizim bundan millet olarak habersiz olmamız çok tuhaf. Sonra yüzen adayı yat sanıyoruz!
Hocaya göre, rüzgarla hareket eden yüzen adalar, bitki kök ve saplarının, canlı kök ve çürüklerinin birikmesi ve yapışıp sıkı keçemsi bir doku oluşturmasıyla meydana geliyor. Rüzgarla yer değiştiren adalar, büyüklüklerine göre sırıklarla da itilebiliyor. Oluşumu yüzlerce hatta binlerce yıl süren adaların bilinçsiz yararlanma sonucu kısa sürede yok olabileceğini ve bu nedenle turizme kazandırılması kadar korunması da önemli sayılıyor. Bu doğa harikalarını mutlaka görmeli ve Bulut’a şimdi geç kalmadan kulak vermeliyiz.

ÜSTÜNDE AĞAÇ YETİŞİYOR

Bingöl’ün turizmi doğa güzelliklerine dayanıyor. Solhan ilçesine bağlı Hanzarşah Köyü Aksakal Göl mezrasında da hareket eden, yani yüzen üç ada var. Üstlerine binildiği zaman sal gibi her tarafa hareket ediyorlar. Ekvator civarında kırık mercandan oluşan yüzen adalar da var ama üzerlerinde hiç bitki yok. Örneğin,
Bingöl’de bir adanın üzerinde 5 tane bodur ve dişbudak ağacı var. Buradaki ot köklerinin sarıcı olması nedeniyle toprak tamamen bitki kökleri ile kaynamış ve yapışmış durumda.
Maalesef Türkiye’de yüzen adaları sadece yerel nüfus biliyor. Bulundukları yerlerde halk tarafından farklı adlandırılmışlar. Prof. Dr. Bulut Hoca yüzen adaların yerel adlarını şöyle: Akşehir Eber Gölleri’ndeki yüzen adaya “Giden Ada” demişler. Başka yerlerde Hopa, Hopal, Saz, Sazak gibi isimler de verilmiş. Bunların hepsi bu adaların hareketli olduğunu gösteriyor. Rize’de yüzen adaların adına “Post veya Posti” diyorlar. Yani vücutla ilgisi kalmamış bir deri gibi; adanın hiç bir yerle ilişkisi yok...

TÜRKİYE’DEKİ TOPLAM SAYI 100 CİVARINDA

Bulut’a göre Türkiye’de yüzen adalar yeterince tanıtılamamış. Yüzen adalar biyolog ve zoologlarca çalışılması gereken konular. (Hoca, meteorolog demediği için çalışma konusunu üstüme hiç almıyorum! Ama bana dibe hiç değmeden suyun üstünde yüzen ve üzerinde ağaç yetişen bir cisim ilginç geliyor. Kara parçasına benzeyen bu cisim nasıl oluyor da sudan hafif oluyor?) Tanıtılması ve turizme açılması önemli ama korunması ve sürdürebilirliği daha da önemli. Ülkemizin bir yüzen ada cenneti olduğunu kabul etmemek imkansız. Hoca bu adaların günümüzde bilinen 22 taneden çok daha fazla sayıda örneğin en az 100 civarında olacağını düşünüyor.

Yazının Devamını Oku

Denizden kim 500 milyar ister ?

Sıcak yaz günlerinde denize koşturanımız çoktur ama denizden anlayanımız pek yoktur.

Kim 500 milyar İster bilgi yarışması sadece denizle ilgili olsa kaç lira kazanırdık? Buyurun bir test edelim bakalım kaç kuruşluk deniz bilgimiz var...

(Hora ve Yunus-S Gemilerinin inanılmaz maceraları, Siyah Mercan, Gemi nerede batar, Kardak Şehitleri Parkı gibi pek çok ilginç konu “Deniz Yazıları” adlı kitapta. Prof. Dr. Bayram ÖZTÜRK’ün yazdığı ve 2011’de İlke Kitap’tan çıkan bu kitap kısa yazılarla sizi engin deniz dünyası bilgileriyle zengin ediyor. Tabii ki okursanız!)

- 1) Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın soyadı ile anılan “Nasrallah balığı aşağıdakilerden hangisidir?
· A) Melanurya
· B) Vatoz
· C) Çizgili yayın balığı
· D) Yılan balığı

- 2) Su ürünlerinde 3T nedir?

Yazının Devamını Oku

Islık çalan adam

Kolay olduğunu düşünüp de beceremediklerimden biri de ıslık çalmaktır. Çok işe yarıyor. Bağırsan kimse duymaz ama ıslık çalınca koca otobüs bile hemen duruveriyor. Fakat durmayan şeyler de var!

Evet benim gibi bazı insanlar iki parmağını dudaklarına götürüp tiz bir ses çıkararak ıslık çalamaz. Ama ıslık çalmanın başka bir şekli daha var: Örneğin, herkesin övgüler düzdüğü şeylerin aslında yanlış olduğunu söyleyebilmek de bir çeşit ıslık çalmaktır. Maalesef yanlış uygulamaları bir otobüs gibi şıp diye durdurmak mümkün değil. Olsun durmak yok, ıslık çalmaya devam edeceğiz!

MODEL ABD’DEN STANDART TÜRK

Bence, “Polat Tower Residence yangınını bir uyarı olarak nitelemek lazım” diyen Mehmet Bayramoğlu, çok iyi ıslık çalanlardandır. Kaliforniya’da uzun yıllar yüksek binaların yangın güvenliği konusunda çalışmış bir mühendistir. 10 yıl önce hasta annesiye ilgilenmek üzere Türkiye’ye dönen Bayramoğlu’nu ne zaman görsem Türkiye’deki yangın yönetmeliklerinin eksikliklerini ve yanlış uygulamaları bıkıp usanmadan anlatır durur. Aslında onu yetkililer dinlemeli!
Bayramoğlu’na göre, Türkiye’de binaların yangından korunma yönetmeliği çok genel yazılmış. Ayrıca, büyük alışveriş merkezlerinin üzerinde konut olmaz, diyor. Maalesef, “bu yönetmelikte tanımlanmamış olan ve açıklık gereken hususlarda uluslararası geçerliliği kabul edilen standartlar kullanılır” demişiz ama bu eksik hususların ne olduğu ve bunların uluslararası standartlarda nasıl çözülmüş olduğuyla ilgilenen pek yok.
Ülkemizdeki mevcut yangın yönetmeliği gelişmiş ülkelerdeki benzerleri kadar yüksek binalar konusuna ayrıntılı şekilde eğilmiş değil. Diğer deyişle, Türkiye’deki yangın yönetmeliği ve dolayısıyla bu yönetmeliğe göre ülkemizde yapılan çok katlı binalar dünya standartlarına uymuyor. Örneğin, AVM üstünde konut olmamalı. Gökdelen aslında ofis binasıdır. Çok katlı binaları dış görünüşüyle, örneğin ABD’den, kopyalıyoruz ama insan ve yangın güvenliği için ABD’deki standartları uygulamıyoruz. Türkiye’deki problemin kökünde de zaten bu yatıyor!

YANGIN KONTROL ODASI NEDEN YOK

Örneğin, Amerikan Yangın Yönetmeliği’ne göre, 25 metreden yüksek, 18 bin metrekareden büyük alan kullanan çok katlı binalarda, “Yangın Kontrol Odası” yapılması şart. Bayramoğlu’na göre, bu odalar itfaiyenin yangına müdahalesi için elzem. Ama Türkiye’de böyle bir uygulama yok. Özetle, “akıllı bina yangın söndürmez, yangını her zaman itfaiye söndürür” diyor. Bu konudaki TV açıklamasını dinlemek isterseniz YouTube’da ismiyle aramanız yeterli.

Yazının Devamını Oku

Türkiye’de açık hava ortamları soğutulabilir mi

Bu günlerde “off ne sıcak” deyip evine klima alanların sayısı artıyor. Ama gün ışığında içeri tıkılıp kalmak istemeyenler, sokakların, hatta statların da soğutulmasını istiyor.

2022 Dünya Futbol Kupası organizasyonun Katar’a verilmesi rüşvet iddialarıyla birlikte iklim koşulları tartışmasını da beraberinde getirdi. Dünyayı “bu kadar sıcakta maç nasıl oynanacak, oynansa da stadyuma kim gelir” diye aldı bir düşünce ki sormayın gitsin. Bunun üzerine “radyant soğutma” teknolojisi imdada yetişti. Bazıları buna ne lüzum var, maçlar güneş battıktan sonra oynasın, dediyse de Katar’da harcanması gereken para, kasada durmaz... Zaten toprağı, havası enerji zengini. Al güneş enerjisini, soğut memleketi! Para da var satın alınacak teknoloji de. Türkiye’de de güneş ve para var ama nem işi bozuyor mu ne?

NEM NE OLACAK

İnsan vücudu sıcak bir cisim olarak sürekli olarak etrafına enerji yayar. (Bazıları negatif enerji yayar ama olsun!) Vücudun etrafa yayarak kaybettiği enerji, çevresinde ona gelen enerjiden büyük olduğu zaman soğur. Bu soğuma kışın fazla olunca üşürüz. Yaz aylarında ise hava sıcaklığı vücut sıcaklığına yaklaştığında işimiz zorlaşır. Etraftaki cisimlerin sıcaklığı benzer ya da daha yüksek olduğunda vücut sıcaklığını kontrol etmekte zorlanır ve hatta soğumak yerine aldığı ilave enerji sayesinde daha da ısınır. İnsan gerektiğinde enerjisini dışarıya vermezse ölür. O yüzden yazın güneşte pişmiş yüzeylerden, lambalardan, motorlardan, kompresörlerden, soba, fırın, kurutma makineleri, bilgisayarlardan uzak durulmalı!..
Bu nedenden Türkiye’de klimalar, yani mekanik soğutma sistemleri kullanılır. Katar’daki stadyumlarda ise radyant soğutma sistemleri kullanılacak. Ne de olsa sıcak ve kuru çöl ortamlarında harika çalışıyor. İçinden soğuk bir sıvı dolaşan paneller etraflarındaki canlıların yaydığı enerjiyi yutup onları rahatlatıyor. Boru ve panellerde sıvıyı dolaştırmak için güneş enerjisi yeterli. Açık havada maç seyredenler için havalandırma derdi de yok. Ama nemli ortamlarda soğuk panel ve borular üzerinde nem gidip yoğuşarak rutubete, çok kaygan zeminlere, çürüme ve paslanmalara neden oluyor.
Özetle radyant soğutma sistemlerinin soğuk yüzeyleri havadaki nemin gizli enerjisini yutmaz. Gizli ısı aslında o kadar da gizli değil! Elinizde soğuk bir içecekle sıcak ve nemli günde dışarıda oturduğunuz zaman o hemen bardağın yüzeyinde oluşan su damlacıklarıyla kendini gösterir. Evet, bardağın dışındaki su havanın neminden geldi. Bardağın yüzeyini ıslatan bu suyun enerjisi de bardağa geçer. (İşte bu yüzden bardağa sürekli buz koymak zorundasınız.) Radyant soğutma (havadaki nemin yokluğunda) hissedilen ısıyı, yani kuru sıcaklığı emmek için kullanılır.

ARAPLAR ŞANSLI

Bu nedenlerden dolayı konfor açısından ortam içindeki ısının çekimiyle beraber, iç hava kalitesinin korunması ve hava sirkülasyonunun sağlanması zorunluluğu, panel tesisatlarının havalandırma sistemleriyle beraber kullanılmalarına neden olmakta. Aynı zamanda oda içerisindeki nem seviyesinin kontrolü de panel tesisatları için sınırlayıcı bir unsur. Bu nedenle de ülkemizde mekanik sistemler daha yaygın bir şekilde kullanılmakta.

Yazının Devamını Oku

Farkında değiliz ama iklim değişikliği mühendislik hesaplarını da değiştirdi

Her sel felaketinden sonra, yetkililerin ağzından benzer gerekçeleri duyuyoruz: Bu yağış miktarı neredeyse 5 bin yılda bir gelebilecek boyutta; Bu tür felaketler 40 yılda bir görülür... Oysa köprülerin altından çok su aktı. Günümüzde mühendislik hesapları bile değişti...

Bazen de “Türkiye’de her 8 yılda bir hafif; 16 yılda bir şiddetli kuraklık olur” gibi yüksek makamlarca ifade edilen hayali rakamlar vardır. Bunların yanlış olduğunu bilgi ve belgelerle göstermeme rağmen bu tür ifadeler TBMM İklim Değişikliği Araştırma Komisyonu Raporu’na bile girmişti. Klasikleşen ama temelde yanlış olan bilgi veya inanışı ortadan kaldırmak çok zor!

NELER DİKKATE ALINMALI

Bilindiği gibi su yapılarının projeleri 50-100 yıl veya daha uzun süre verimli kullanılabilecek şekilde tasarlanır. Tasarımda şu ana kadar baş vurulan en temel yöntem, suyun bir noktasında uzun yıllar ve belirli bir zaman aralığında yapılan ölçümlerinin oluşturduğu zaman serilerini kullanmaya dayanmaktadır. Bu tür zaman serileri vasıtasıyla suyun geçmişte ulaştığı en yüksek seviye (değer, debi), bu seviyenin aşılma olasılığı ve en yüksek seviyenin tekrar görülme süresi belirlenip gelecekte de benzer davranışları göstereceği tahmin edilmektedir. Yani uzun yıllar boyunca bir noktadaki su miktarlarına ait zaman serisinin bilinmesi, kuraklık için depolanacak ya da selde kontrol altına alınacak olan suyun planlanmasına yardımcı olmaktadır.

HESAP NEDEN ŞAŞAR

Hidro-meteorolojide zaman serilerinin istatistik analizindeki ana kabul, iklime ve zaman serisine ait (ortalama, varyans, mod, medyan, standart sapma, trend gibi) temel özelliklerin zamanla değişmediği, yani durağan olduğu şeklindedir. Küresel iklim değişikliği, su havzalarındaki şehirleşme ve su yapılarının inşası gibi nedenlerle iklim şartlarının ve zaman serilerinin artık sabit ya da durağan olmadığı; aksine önemli ölçüde değiştiği bilinmektedir.
Böylece istatistiksel özellikleri sabit olmayan bir zaman serisindeki en yüksek ya da en düşük su seviyelerinin tekerrürü, tekrarları, dönüş periyodu, aşılma olasılığı gibi davranışları da zaman içinde önemli ölçüde değişmektedir. Bu nedenle, hidro-meteorolojik proje çalışmalarında yaygın olarak kullanılan klasik “aşılma olasılığı”, “dönüş periyodu” gibi kavramları artık “nonstasyonerlik” koşulları altında geçerliliğini yitirmektedir. Diğer bir deyişle hidro-meteorolojik kayıtlar durağan olmadığı için serinin özelliklerini tanımlayan parametreler zamanla değişmekte ve artık standart istatistik yöntemleri uygulanamamaktadır. Halbuki selden korunmaya yönelik mühendislik çalışmaları belirli bir dönüş periyodu üzerine oturtulmuştur.

EZBER BOZMAK MÜMKÜN MÜ

Küresel iklim değişikliği gibi insan etkilerinden dolayı hidrolik yapı tasarımları yalnızca yapının proje ömrünün sonlarına doğru beklenen rejimi göz önüne almakla kalmamalı, ayrıca yapının tüm yaşamı boyunca geçerli riskleri de içermelidir. Bu nedenlerden dolayı mühendislik uygulamalarında sık sık kullanılan klasik dönüş periyodu kavramının kullanışlılığı sorgulanır hale gelmiştir. Çünkü dönüş periyodunun değeri zaman içinde değişmiştir. “Belli periyotlarla sel ya da kuraklık olur” şeklindeki ifadeler de artık geçerliliğini tümüyle yitirmiştir.

Yazının Devamını Oku

Sıcak hava dalgasıyla dalga geçmeyelim lütfen

Sıcak ve nemli hava sadece bunaltıcı değil, aynı zamanda ölümcüldür. Bu nedenle gelişmiş ülkelerin “Sıcak Hava Dalgası Afet Müdahale Planı” vardır...

Sıcak yaz günlerinde ısı ile nemin birleşimi ölümlere sebep olur. Örneğin, ABD’de 1936-1975 yılları arasında 20 bin kişi hayatını sıcak hava dalgalarından dolayı kaybetmiş. 2003 Ağustosu’nda Fransa ve İspanya civarında sıcak hava dalgaları nedeniyle yaklaşık 35 bin kişi ölmüş. Türkiye’de ise sıcak hava dalgalarının tetiklediği ölümlerle ilgili yeterli veri yok. Yani bu konu kayıt dışı!

KAMUOYU UYARILMALI

Sağlık riski, yalnız yaşayan yaşlılar, depresyondakiler, yatağa bağlı yaşayanlar, kliması olmayan ve şehirlerde apartmanların üst katlarında yaşayanlar, şeker, kalp, damar, böbrek ve solunum yetmezliği, Parkinson, obezite gibi kronik sağlık sorunu olanlar, bebekler ve özellikle dört yaşın altındaki çocuklar için daha yüksek.
Yüksek sıcaklıklar ve nem, insan vücudunun kendi kendini soğutmasını zorlaştırır. Böylece ısı, insan vücudunu sınırlarının ötesine zorlayarak ölümlere neden olur. Normal şartlar altında vücudun iç termostatı ter üretip buharlaştırarak vücudun soğumasına neden olur; ancak aşırı sıcak ve yüksek nemde buharlaşma yavaşlar ve vücudun normal sıcaklığını korumak için daha çok çalışması gerekir. Bu durum en azından ısı bitkinliğine neden olur. Isıya bağlı diğer hastalıklar, aşırı sıcaklık en az iki gün sürünce ortaya çıkar.
Hissedilen sıcaklıklar 40.6 santigratı aştığında buna “sıcak hava dalgası” denir. En az iki gün süreceği belirlendiğinde kamuoyuna meteorolojik uyarı yapılır. Hava sıcaklıkları normal değerinden 6 santigrat yüksek olduğunda “aşırı yüksek hava sıcaklığı” olarak adlandırılır.

KENDİ ÖNLEMİNİZİ ALIN

Maalesef ülkemizde bu tür kriterlerin kullanımı yok ve afet yönetimine de bilimsel bakılamıyor. Deneme ve yanılma yöntemi, el yordamı, ezberlerimizle çalışıyoruz. Hâlâ deprem, sel gibi afetleri kapsayan bir “Ulusal Afet Müdahale Planı”mız bile yok. Bu durumda “Sıcak Hava Dalgaları”nı afet ve acil yardım planları kapsamında ele almak yerine klasik genelgelerle idare etmek zorunda kalıyoruz.

Yazının Devamını Oku

Askeri istihbarat ve hava raporları

Etrafta savaş rüzgârları eserken aklıma Türkiye’de ihmal edilen ama savaşlarda çok önemli rol oynayan askeri meteoroloji konusu geldi....

Tarih meteorolojist ve meteorolojik şartların savaşların kaderinde oynadığı rolün örnekleriyle dolu. Meteorolojinin askeri operasyonlar açısından önemi çok eskiden beri de bilinmekte. Örneğin, MÖ 500 yıllarında Çin Generali Sun Tzu “Yeri bil, havayı bil, o zaman zaferin tamam olacak” diyerek konuya dikkat çekmiş. O zamandan bu yana sonuçlarına meteorolojik hadiselerin etki ettiği pek çok olay yaşandı.

AKILLI SİLAHLAR HAVA KOŞULLARINDAN ETKİLENİYOR

Eskiden klasik silahlar, sadece hava şartları ve iklimin şekillendirdiği fiziksel çevreden etkilenirdi. Şimdi ise elektro-optik silahlar tüm çevre ve atmosferik şartlardan etkilenmekte. Diğer bir deyişle “akıllı silahlar” hava şartlarına daha bağımlı. Örneğin, lazer güdümlü bombalar bulutlu, yağışlı ve sisli havalarda verimli kullanılamıyor. Bu nedenle lazer güdümlü bombalar yerine istenilen hedefi gece veya gündüz ve her türlü hava şartında vurabilmek için GPS (Arz Konumlama Sistemi) güdümlü bomba ve füzeler geliştirilmekte. Bununla beraber, 1991 Martı’nda bir güneş fırtınasının bir GPS uydusunu tamamen, bir çoğunu da geçici olarak devre dışı bıraktığı unutulmamalı.
Gelişen teknolojiyle ilerleyen askeri meteoroloji, savaşlarda komutanlara daha büyük avantajlar sağlamaya başladı. Bu nedenle, ABD’de Hava Kuvvetleri’nin 2025 yılında “Havaya Sahip Olmak” hedefi savaşlarda havayı da kullanmayı, askeri avantajlar sağlamak için askeri operasyonlara entegre etmeyi amaçlamakta. Havayı kazanmak için silah operatörleri ve meteorolojistler artık hem kendilerinin ve hem de düşmana ait silah sistemlerinin hava şartlarına bağlı olarak değişen performansını tahmin etmek zorunda. Silah ve hava şartlarının etkileşimini anlamak askerlere “savaş için doğru havayı seçme” ve “havaya sahip olma” avantajlarını getirecektir.

DESTEK KUVVET OLABİLİR

Ne zaman ve nerede askeri operasyonlara çıkılacağına karar verirken düşmanın meteorolojik bilgilerine de ihtiyaç var. Bu nedenlerden dolayı savaşan ülkeler, savaş anında meteorolojik bilgi ve hava tahminlerini gizli tutar. Bu durumda her ülke kendi yaptığı gözlemlere, barış anında yaptığı bilimsel çalışmalara ve hava durumu istihbaratına göre askeri operasyonlara karar vermek zorunda. Bu nedenle günümüzde, Sun Tzu’nun da söylediği gibi, Askeri İstihbarat = Hava + Düşman + Arazi formülü geçerli. İstihbarat bu şekilde tarif ve organize edilmekte.
Özetle günümüzde meteorolojik bilgileri değerlendirme ve hava şartlarından yararlanması, düşmana karşı düzenlenecek olan operasyonların başarısını belirlemekte. Eğer düşmanın meteorolojik bilgileri analiz edip değerlendirme yeteneği yoksa, her türlü hava şartına göre plan yapmak zorunda kalır ve hava şartlarından yararlanması mümkün olmaz. Diğer taraftan, hava şartlarını anlayan taraf onları etkin bir şekilde kullanırsa, güçlü bir dostun yardımını kendi tarafına çekmiş olur.

Yazının Devamını Oku

Bana esmeyi anlat

Savaş rüzgârları, aşk rüzgârları, şöhret rüzgârları, değişim rüzgârları gibi hayatımızda pek çok çeşit rüzgâr var. Fakat yabancıyız usul usul esen rüzgarlara... Bu nedenle yazıma “Bana esmeyi anlat, esip geçmeyi anlat” diyerek başlıyorum...

Sakin olunca ismi “hava” olan şeffaf ve renksiz şeye, hareket edince “rüzgâr” diyoruz. Dalgalanan çimenler, sallanan ağaçlar, gökyüzünde gezinen bulutlar, denizde köpüren dalgalar, yağmur getiren alçak basınç merkezleri, evlerin köşelerinde vınlaması ile hep onun varlığını iş başındayken yani eylem yoluyla bize haber verir. Böylece hava, dört element içinde en uçarı olanıdır ve sevinçli olduğumuzda (uçaklar, kelebekler, kuşlar, kuru bir gül yaprağı, saçlar, yele, gibi) hep havalarda uçmak isteriz...

HİSSEDİLEN SICAKLIĞI RÜZGAR VE NEM ETKİLER

Rüzgar kabadayılaşıp fırtına şiddetinde estiği zaman, elektrikler kesilip, çatılar uçabilir, kafanıza dal veya tabela düşebilir, trafik kazaları meydana gelebilir, kara, deniz ve hava ulaşımı aksayabilir, iş yeleri ve okullar da tatil edilebilir. En kötüsü de “Soba zehirlenmesi” denilen karbon monoksit zehirlenmesidir. Bu nedenle rüzgârın kabadayı hallerine fırtına diyoruz ama rüzgarın pek çok yararı da var. Örneğin, bizi serinletip konforumuzu artırır, deniz ve havadaki kirleticileri dağıtır...
İnsan ve hayvanlar, havanın nemine ve esen rüzgârın şiddetine göre termometreden farklı olarak hava sıcaklıklarını hisseder. Yükselen binalar ve düşük rüzgâr hızları nedeniyle, dışarıdaki soğuk havanın hareketleri tutulduğu için şehrin havalandırılması ve şehir içindeki hava sıcaklığının düşürülmesi mümkün olamamaktadır. Sıcak, nemli ve lodoslu günlerde şehir çok bunaltıcı bir hal almaktadır. Böyle günlerde giyim kuşamımızı rüzgâr belirler.

RANDEVU VERİRKEN DİKKAT

Genelde ulaşımda ekonomi, düzen, mal ve can emniyetinin sağlanabilmesi, karayolu, demiryolu, denizyolu ve havaalanlarının planlanması, işletilmesi ve bu yollardaki seyrüseferin her aşaması rüzgara bağlıdır. Örneğin, uçakların, helikopterlerin kalkış ve inişlerinde maruz kalacağı rüzgârın hızı, yönü önemlidir. Benzer şekilde, “Denizleri köpük köpük dalgalandıran rüzgar” da deniz trafiğini etkilemekte. Kara yollarındaki trafik akışında ve trafik kazalarında da, şiddetli rüzgârlar etkili oluyor. Öyle ki rüzgâr, asma köprüler ve gökdelenler gibi meteorolojik şartlara çok duyarlı bina ve tesislerde hayati önem taşır. Bu nedenle bir yere gidecekseniz rüzgâra bakmadan randevu vermemelisiniz.

İSTANBUL’UN YÜKSEK BİNALARI RÜZGARI YÜZDE 25 AZALTTI

“Nereden geliyorsun, otur dinlen baş ucuma, belli ki çok yorgunsun” şarkı sözü sanki şehirlerin üzerinde esen rüzgarlar için söylenmiş. Şehirlerdeki yüksek binalar aynı zamanda hava akışını da keserek rüzgarı değiştiriyor. Büyük şehir yüzeyinin düzgün olmayışı nedeniyle rüzgâr hızı şehirlerde azalıyor. Tahminen şu anda İstanbul merkezinde rüzgârlar, kırsal kesimlere göre yüzde 25 azalmış. Düşük rüzgâr hızları nedeniyle, şehrin havalandırılması ve şehir içindeki hava sıcaklığının düşürülmesi artık mümkün değil!

Yazının Devamını Oku

Yılanlar da güneşi takip eder

Yılanın yaşamı, ölümü, bilgiyi ve gizemi temsil ettiği söylenir. Bu günlerde ise yılan özellikle tatile çıkan çocuklar için tehlikeli. Ben de yılan havasını araştırdım!

Son günlerde evlerimize giren, ya da ummadık yerde karşımıza çıkabilen yılanların haberleri arttı. Hatta vatandaşın biri yılan girdi diye kendi evini; diğeri ise yurdun ormanını yakmış! Acaba yılan sayısında mı artış var? Yoksa bu günler yılanlar için en uygun hava şartlarını mı sağlıyor. Merak edip araştırdım.

1956 yılında resmen dünyanın tıp sembolü haline gelen yılan, birçok mitolojik hikayede ve dinlerde geçtiğine göre düşündüğümden de önemli bir hayvanmış. Tevrat’a göre Adem ile Havva’yı kendilerine yasaklanmış olan bilgi ağacının meyvesinden yemesi için kandıran da yılanmış. Günümüzde de anlaşılan insanları ev ya da ormanları yakmak için kandırmaya devam ediyor!..

Bu yıl geçen yıllara göre biraz daha yağışlı ama sıcak günler geçiriyoruz. Sıcak ve nemli havaları yılanlar da çok severmiş. Yani kapalı ve yağışlı günlerden sonra gelen güneşli havaları sadece insanlar değil; kene, yılan, vb. çok hayvan da seviyor. Böyle günlerde kırlara misafirliğe giderseniz orada ev sahibi olan kene, yılan, vb. hayvanların olduğunu da unutmayın. Sakın ha! Ev sahiplerine kabalık yapıp onları öldüreyim filan da demeyin! Aslında zehirli dahi olsa yılan, çevreye ve doğaya insandan çok ama çok daha fazla yararı olan bir canlı! Yılanlar; böcek, fare, vb. kemirgenlerin sayısını dengeleyerek hastalıkların artışını ve ekinlerin yok edilmesini engellerler.

GÖRÜRSENİZ YAVAŞÇA YANINDAN UZAKLAŞIN

Yılanlar genellikle insanları elleri ve ayak bileklerinden; köpekleri de burunlarından ısırır. Aslında yılanlar doğal olarak saldırgan değildir; aksine geri çekilirler. Yılan görürseniz yakalamaya ve yakınına gitmeye filan çalışmayın. Yavaşça yılandan uzak bir güvenli yere gidin ve onu rahat bırakın. Bütün hayvanlar gibi yılanın da özel ve güvenli bir mesafesi var. Bu mesafe onların kırmızı çizgisidir; tehlikeye maruz kalmak istemiyorsanız uzak durun! Yılanın evinizden uzak durmasını istiyorsanız; fare, kertenkele, böcek, vb. onun beslendiği hayvanları barındıracak ot, odun yığını, vb. çer çöp şeyleri eviniz etrafından kaldırın.

Yazının Devamını Oku