GeriSeyahat Afrika’nın çay vahasından okyanusun sonsuz mavisine
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Afrika’nın çay vahasından okyanusun sonsuz mavisine

Afrika’nın çay vahasından okyanusun sonsuz mavisine

Afrika’nın güneydoğu sahilindeki Mozambik, yerel kültürlere ve doğaya meraklı gezginlerin uğrak yeri. Ülkeyi güneyinden kuzeyine 23 günde gezen tiyatrocu Filiz Kutlar, iki hafta önce yayımladığımız Seyahat Mektubu’nda güneydeki Bazaruto Adaları ve merkezdeki Gorongosa Ulusal Parkı’nı anlatmıştı. Bu kez sırada ülkenin kuzeyindeki çay üretim merkezi Gurue, cennet adası İbo ve kalesiyle UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne giren Mozambik Adası izlenimlerini yazıyor.

Afrika’nın güneydoğu sahilinde kuzeyden, güneye yaklaşık 1400 kilometrelik bir şerit gibi uzanan Mozambik’in tam ortasındaki Gorongosa Parkı’nda iki gün geçirdikten sonra, kuzeye doğru yolculuğumuzu sürdürdük. Uzun ama bir o kadar da güzelliklerle dolu bir yolculuktan sonra Gurué’ye yaklaşıyoruz. Yeşil alanlar gittikçe çoğalmaya başladı, bu bölgeye hepimiz aşık olduk. Uçsuz bucaksız çay bahçelerinin arasında, köy büyüklüğünde küçücük bir merkezi var Gurué’nin. Oysa 100 bin nüfuslu bir bölge. Gruptan Antonia ve Renzo ile köyün dışına çıkıp yürümeye başlayınca küçük köylerden, kırmızı toprak yollardan geçerek küçük bir şelaleye vardık. Daracık patikalardan geçerek kadınların, çocukların yıkandığı bir nehirde bulduk kendimizi. Her yer öylesine güzel ki. Mozambik’in en güzel yerlerinden biri burası. Köylülerle, çocuklarla şakalaştık, sohbet ettik, onların fotoğraflarını çektik. Dijital makinede fotoğraflarını gördüklerinde çok şaşırdılar, kahkahalarla gülmeye başladılar.

Afrika’nın çay vahasından okyanusun sonsuz mavisine
Gurué’de otel yok, katolik misyonunun misafirhanesinde kaldık. Ertesi gün misyonun kurduğu çay ve un fabrikasını gezdik. Bizde yılbaşında açan Atatürk çiçeği, bu fabrikanın bahçesinde kocaman bir ağaç, kıpkırmızı açmış. Kadın, erkek herkes ya çay bahçelerinde ya da fabrikada çalışıyor, ekmeğini kazanıyor. Çocuk yaşta kadınlar sırtlarına bağladıkları çocuklarıyla fabrikada çalışıyor. Bir işleri olduğu için çok mutlular çünkü Mozambik’e geldiğimden beri gözlemlediğim en önemli şey insanların çok basit bir yaşam sürerek sadece karınlarını doyurma çabasıydı. Bu cennet ülkenin halkı için yaşam hiç de kolay değil. Günlük hayattaki dertlerim sıkıntılarım bir anda gözümden silindi çünkü burada insanların tek derdi var: Karınlarını doyurmak, çocuklarına ekmek bulmak.

400 YILLIK KALENİN FOTOĞRAFINI ÇEKMEK YASAK

Bu arada çocuklar için bizim orada bulunmamız büyük eğlence, kimin fotoğrafını çekmek istesem bir bakıyorum bütün çocuklar kadrajın içinde, nasıl eğleniyorlar anlatamam. Dünyanın en tatlı en şirin çocukları bunlar. Gurue’den ayrılmak hepimiz için çok zor oldu, gönlümüz orada kaldı. Ülkenin kuzeyine doğru ilerledikçe hava iyice ısınmaya başıyor. Büyük bir pazarı olan, 470 bin nüfuslu, Nampula kentinde verdiğimiz kısa pazar molasından sonra üç kilometre uzunluğunda bir köprüden geçerek Mozambik Adası’na vardık. Bembeyaz yapılarıyla Portekiz etkilerinin çokça görüldüğü adanın meydanında bizi Vasco De Gama’nın heykeli karşılıyor. Konaklayacağımız Casa Blanca sömürge döneminden kalma, beyaz, çok güzel bir yapı, odalar çok şık.

Daracık sokaklardan geçerek geldiğimiz adanın uç noktasındaki Sao Sebastiano Kalesi bütün denize hakim. 1558’de inşasına başlanan kaleye son taş 50 yıl sonra koyulabilmiş. Asker fotoğraf çekmenin yasak olduğunu söyledi ama ben yine de başka tarafı çekiyor gibi yapıp kalenin fotoğrafını çekiyorum. Arap etkilerinin de görüldüğü adada sahil boyunca sıra sıra sömürge döneminden kalma evler ve bir tane de küçük cami var. Ada misyonerlerin merkezi olarak gelişiyor, 17’inci yüzyılda Hıristiyanlar, Müslümanlar, Hindular bir arada yaşamış. Deniz yolu ticaret merkezine dönüşen ada, 1991’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girince önem kazanmış. Çocuklar yanımızdan ayrılmıyor, bize rehberlik yapmak istiyorlar. Adada kaldığımız bir kaç gün içinde küçük arkadaşım Abdul’un sattığı kolyelerden aldım, çok istediği ayakkabımı, buluzumu ona verdim, ertesi gün annesinin buluza çok memnun olduğunu söyledi. Çok çocuğun ve dolayısıyla çok okulun olduğu Mozambik’te çocukların yüzde 70’i okula gidiyor ama ilk öğrenim bittikten sonra sadece yüzde 5’i okumaya devam ediyor.
/images/100/0x0/55ea3d59f018fbb8f873589f


Halkın çoğunluğu balıkçılıkla geçiniyor. Akşam üzeri ağ çeken balıkçıları seyretmek çok hoş. Bu adada da leziz deniz mahsülleri bol bol var, öyle ucuz ki kişi başına birer ıstakoz ısmarladık.

Bütün adayı yürüyerek gezmek mümkün. İçinde kutsal sanat yapıtları müzesi olan deniz müzesi ve Sao Paolo Sarayı’nı gezdik. Son akşam bizim için düzenlenen bir dans gösterisi izledik. Cipimizle dar sokaklardan geçerek bir sokağa geldik, sokak sahne olmuş karşısına da sandalyeleri koymuşlar. Yerlilerin otantik dansı olan La rumbayı ayaklarıyla ritm tutarak ve birlikte şarkı söyleyerek sadece kadınlar yapıyor. Yüzlerine sürdükleri beyaz maskelerle kez kıyafet değiştirerek yaptıkları otantik danslar çok farklı. Gösterinin sonunda danslarına bizim de katılmamızı istediler, daha sonra şarkılar söyleyerek cipimize kadar bize eşlik ettiler, unutulmaz bir akşam geçirdik.

TÜRK GAZETECİNİN PEMBA’DAKİ DOSTU

Mozambik’in kuzeyindeki gün batımlarının inanılmaz güzellikte olduğu Pemba’da otellerin çoğu uçsuz bucaksız sahil boyunca kurulmuş, yerleşim alanları iç kısımda. Yıllar önce bir Mozambikli kadınla evlenerek buraya yerleşmiş İtalyan Carlo’nun işlettiği otele yerleşiyoruz. Carlo Türk olduğumu öğrenince bana iyi İtalyanca konuşan çok güzel bir Türk gazeteci Nilgün Cerrahoğlu’nu tanıdığını, İtalyan eşiyle birlikte otelinde kaldıklarını söylüyor, dünya bazen ne kadar küçük.

İBO’NUN KÜÇÜK CENNET ADALARI

Pemba’dan üç kişilik uçaklarla nefis manzarayı, turkuvaz renkli denizi seyrederek bir saatte ulaştığımız İbo Adası’nda çok kuvvetli gel gitlerden dolayı deniz pek cazip değil ama civarda yerleşim olmayan küçük cennet gibi adalara gidip denize girilebiliyor. Halkı balıkçılıkla geçiniyor. Adada akşam üzeri herkes kumsalda balıkçıların dönüşünü bekliyor sonra açık pazar kuruluyor sahilde. Geceleri her yer çok karanlık, yapıların bir çoğu yıkılmış, terkedilmiş. İbo Adası ipek ve pamuklu kumaşların dokunduğu özel bir yermiş ama 19’uncu yüzyılda ticaret sona erince gümüş işçiliği başlamış. Sadece bu adada özgü nefis el yapımı gümüş takılar yapıp satıyorlar. Fransızların ve İspanyolların evleri var adada, yılın belli bir kısmını burada geçiriyorlar. Adadaki köye fotoğraf çekme aşkıyla gittim. Güneşten korunmak için misiro denen ağaç parçasını ıslatıp yüzlerine süren kadınların fotoğraflarını çektim, onlarla biraz sohbet ettim. Mozambikliler çok güzel insanlar, kadınların neredeyse hepsi manken kadar ince ve hoş. Son gün yine adanın kalesinden gün batışını hepimiz büyülenmiş gibi izledik. Pemba’ya uçakla değil de kıyaslanmayacak kadar ucuza, kişi başı 10 dolara tekneyle döndük. Tekneyle yolculuk da son derece zevkliydi.
False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle