GeriKorkut GÖZE Adrenalin patlaması
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Adrenalin patlaması

MİLAN Baros, Kayserispor maçında G.Saray’ın dördüncü golünü attı ve gündeme hemen bir soru düştü...

G.Saray, Süper Lig’de F.Bahçe’nin 103 gollük rekorunu kırabilir mi?

İlk 3 haftanın rakamları ve ortalamaları böyle bir olasılığa kafa yoranları şimdiden umutlandırıyordu.

Bana göre, biraz erken.!

Başkaları kalkıp ellerindeki belgelerle üzerime gelirlerse, bir şey söyleyemem...

Süper Lig’de 3 maçta 11 gol. Ve 3.66’lık bir ortalama...Yine bu sezon 8 resmi maçta (5 Avrupa-3 lig) 29 gol. Ve 3.62’lik bir ortalama!

G.Saray’a gönül verenler bu rakamlara güvenerek, ezeli rakip F.Bahçe’nin 1988-89 sezonunda ligde yakaladığı 103 gollük rekoru hasır-altı edeceğine inanıyorlar.

Gördüğünüz gibi... Hep ezeli bir rekabet ve hiç bitmeyecek kıyasıya bir yarış!

Bu, madalyonun bir yüzü. Bir bakıma manevi değerler taşıyan yüzü... Çevirelim diğer yüzünü. Orada Adnan Polat‘ın sitem dolu sözlerini dinleyeceksiniz. Diyor ki sayın Başkan...

F.Bahçe forma satışında 30 bini geçti. Biz daha yeni 25 bine geldik. Geçmeliyiz Fener’i!

Gördüğünüz ve işittiğiniz gibi herkes bir yerinden sarılıyor G.Saray’a. Taraftar, bir rekor için gazlıyor G.Saray’ı...

Başkan Polat ise, G.Saray’ın sıraladığı golleri ve farklı galibiyetleri paraya dönüştürme çabasında.

Bana göre, haklı!

Elano, Keita, Leo Franco ve Mustafa Sarp gibi yıldızları izlemenin elbette bir bedeli olacak. Başkan da forma yarışında F.Bahçe’nin adını ortaya atarak taraftarı ateşliyor. Açıkcası... Pamuk eller cebe! diyor Sayın Polat.

Bakalım, bu rekabetten nasıl bir sonuç çıkacak. G.Saray’ın nefesi, uzun lig maratonunda Fener’in 103 gollük rekorunu kırmağa yetecek mi...

Ve Adnan Polat‘ın ateşli sloganları ile G.Saray forma satışında F.Bahçe’yi geride bırakacak mı?

* * *

BEŞİKTAŞ’ta herkes burnundan soluyor.

Başkan, "Sorunu birlikte çözelim. Revizyon gerekliyse, revizyon yapalım" diyor.

Taraftar, "İpin ucu kaçıyor diyerek" hayıflanıyor.

Rakamlar, Son 5 yılın en kötü Beşiktaş’ı diye basbas bağırıyor.

Ve Mustafa Denizli, "Geçen sezon olduğu gibi biz bu takımın neler yapabileceğini biliyoruz" diyerek yüreklere su serpiyor.

Dünkü sohbet toplantısının bir bölümünde de bu iyimserliğini perçinleyen sloganlar attı Denizli...

Takımıma olağanüstü güveniyorum. Taraftarımız da bu takımın neler yapabileceğini biliyor.

Uzun soluklu yarışta, Beşiktaş kendisini şampiyonluktan alıkoymayacak kadar puan kaybeder. Çeşitli senaryolara gerek yok.

Hiç düşünmediğimiz sakatlıklar yaşandı. Bunları değerlendirdiğim zaman, 3 haftada yaşananların büyük bir kayıp olmadığını düşünüyorum.

Herbirine katılıyorum. Ancak Denizli, sohbetin bir bölümünde sanki Adrenalin patlamısına uğruyor. Ve kan beynine sıçrıyor.

Bir kere okudum, sonra üç kez daha tekrarladım. Bir bölümüne yürekten katıldım. Ama bazı söylemlerine şaşırdım. Hadi, daha net belirteyim, bir-kaçına inanamadım... İşte, hocamdan diziler...

* * *

Ne olmuş yani. Son 5 yılda çok iyi başlangıç yapılmış da sonra ne olmuş.

Evet, doğru. Beşiktaş, çok iyi başlangıç yaptı da 5 yılda sezonu nasıl kapattı!

Büyük takımları 3 haftada yok etme durumuna getiremezsiniz.

Buna da katılıyorum. Eleştirebilirsiniz. Ama silip atamazsınız.

Bizi küme düşürenlerin G.Saray’ı şimdiden şampiyon ilan etmesi doğaldır.

Doğru. İkisi de saçma bir yaklaşım.

Şimdi 7 puanda olsaydık, kimse ulemalık taslamayacaktı.

Adamına göre hocam. 7 puanın cilasına aldananlar öyle yorumlayabilir.

Bugün kimse çıkıp bizden fazla sevdiğini, düşündüğünü söylemesin.

Herkesten çok düşündüğünü biliyorum hocam. Ama iş sevgiye gelince... Ne kara sevdalılar var!

Eleştirenlerin bildiği kadar benim unutmuşluğum var.

Estağfurullah hocam. Adına-kimliğine saygılılar. Ama lütfen... Onların da eleştiri hakkı var.

Kargalar bana kılavuzluk yapamaz. O zaman burnumuz kötü yerlere gider.

İşte bu olmadı hocam. Burnuma kötü kokular gelmeye başladı.

Leş kargaları vardır. Bir de kılavuz kargaları. İkisinden de hayır gelmez!

Eyvah, eyvah... İpin ucu kaçtı. Bu iş uzayıp gidecek. Burada kesiyorum hocam...

* * *

VE Denizli’nin sohbet toplantısında söylediklerini okuduktan sonra Beşiktaş için yazdığım 3 lig maçının eleştiri yazılarını arşivden indirip bir göz attım.

İstanbul BŞB beraberliğinden sonra yazımın başlığı: Esprinin sırası değil!

Antalya galibiyetinden sonra şöyle bir başlık atmışım: Geç oldu hocam!

Ve G.Birliği beraberliğine de karamsar bir başlıkla dokunmuşum: Bu ne hal!

Şimdi herkes gibi beni de bir düşüncedir aldı. Daha doğrusu merakım kabardı...

Acaba bu öfke hocam kimlere dokunduruyor. ve Kimleri kargalar aleminde uçurup, verip-veriştiriyor!

Bunca lafı söyledikten sonra, bir-kaç da isim verseydi... Bu öfkesine saygı duyardım.

 

X

Kartlar işi bozdu

Galiba, birileri uyardı... Ve başkan beklenmedik çıkıştan 24 saat sonra bir pişmanlık bülteni yayınladı...

Yanlış anlaşılmasın, oyuna gelip bölünmeyin dedim!

Dün gece merakla İnönü’ye koşanlar iki soruya yanıt aradılar. Demirören’in sözleri, zaten burnundan soluyan tribün kalabalığını nasıl etkileyecekti?

Ve binbir parçaya bölünen grupların Denizli maçındaki öfkesi Kasımpaşa maçına da taşacak mıydı?

Kuşkular boşunaymış... Tribünler uslu uslu oturdu. Bölünüp, parçalanmadan ve o çirkin geceyi bir kez daha yaşatmadan tek yürek Beşiktaş’ı alkışladılar.

¡  ¡  ¡

Beşiktaş, tribünlerden aldığı moralle oynadı. Moral, Beşiktaş’ın iyi oynaması için yeterli miydi, bir bakalım...

1-

Yazının Devamını Oku

Notu siz verin

KİMİLERİNE göre, sadece bir formalite maçıydı. Kimileri için her an patlamaya hazır bir bomba.

Rakip Ermenistan’dı...Ve oyunun bir yönü politikaya bulaşmıştı. Nereye adım atsam, bir polis kalabalığına tosluyordum. Sorular ve barikatlar yolumu kesiyordu.

Hele, aklıma Şenes Erzik’in sözleri geldikçe, oturduğum koltuk sanki beni havalara fırlatıyordu...

Türk seyircisi bu maçta Türk futbol tarihinin en büyük sınavını verecek!

Sonuçta, iş dönüp dolaşıp seyirci de kilitleniyordu. Onların davranışları ile bu maç fair-play adına farklı bir boyut kazanacaktı.

Belki, futbolun büyüsü ile iki toplum arasında bir dostluk köprüsünün ilk harcı atılacaktı.

Ve bu gece Fatih Terim veda maçına çıkıyordu. Nasıl uğurlanacağı işin bir de duygusal yönünü gıdıklıyordu.

***

Bunları düşünerek gözlerimi ve kulaklarımı tribünlere kilitledim. Maçtan önce Teksas tribünlerinden uçurulan onlarca güvercinlerin kanat sesleri bizim tribüne kadar geldi.

Yazının Devamını Oku

Çekin ipini!

BU maçı daha değişik ve daha çoşkulu duygularla yazmak isterdim. Belçika maçının sonucunu hiç umursamadan ve Ermenistan karşılaşmasını beklemeden Milli Takımımı Afrika’ya uğurlayabilirdim. Oysa dün geceyi, Belçika maçını bir köşeye iterek ,öncelikle Estonya’nın Bosna’dan alacağı tek puanın rüyaları ile geçirdim.
Kuralar çekildikten sonra milli takımımın bu grupta böylesine hırpalanacağını hiç düşünmemiştim.
Ve Bosna’nın sırtımıza basarak İspanya’nın arkasına kadar tırmanacağını aklıma bile getirmemiştim.
Şimdi gerilere dönüp yaşadığımız yanlışlarla hesaplaşmak istiyorum. Neye yarar...
Klasik bir iki laf. Biraz sızlanma ve döğünme. Sonra bir teknik direktörün üzerine çullanıp kaybolan umutların öfkesi ile vur abalıya...
Hadi dövelim. Ama elime bir sopa almadan önce Terim’in milli takımlar karnesine bakıyorum...
25’i özel 30’u resmi toplam 55 maçın 26’sını kazanmış.16 beraberlik ve 13 yenilgi.
Bu rakamlar, bir yerli hocanın milli takımlarda en fazla maç kazandığı ve en az yenildiği bir dönemin göstergesidir.
Bu karneye bir de Avrupa üçüncülüğünü ekliyorum. Ve döverken, insafı da elden bırakmak istemiyorum. 
Öyleyse, nedir bu kara tablo!
* * *
GERİYE dönüp grupta oynadığımız bazı maçları gözden geçiriyorum. Bosna Hersek’i evimizde yenip, deplasmanda berabere kalmışız. Rakamlara dökersek, toplam 6 puanın 4’ünü almışız.Onlara sadece tek puan bırakmışız.
Ve bu takım bizi solluyor!
Dahası var. Bosna’nın iki maçta 9 gol attığı Estonya ile kalkıp bir beraberlik yapıp, bir çuval inciri berbat ediyoruz. 
Grupta hiç bir iddia taşımayan Belçika’nın , neredeyse yarısını Ümit takımından oluşturduğu kadrosu ile Kadıköy’de barebere kalıp, iki puanı daha cömertçe harcıyoruz.
İşte, çizdiğimiz berbat grafik bize bu hazin tabloyu hazırlıyor. Düşünüyorum... Bu tablonun suçlusu kim. Sadece Terim mi?
Eğer Terim ise, hemen ipini çekip, yerine yeni bir idamlık mı arıyalım!
* * *
DÜN gece Belçika ile oynarken, kafamda söylediğim gibi grupta oynadığımız diğer maçların görüntüleri vardı.
Bosna Hersek maçının hemen başında attığımız gol. Yediğimiz beraberlik golünden sonra özellikle ikinci yarıda yakaladığımız fırsatlar...
Arda’nın direkten dönen topu. Sercan’ın kaleciye çarptırdığı top. Gökhan Gönül’ün son dakikadaki kafa şutu...
Biri kaleye yuvarlansaydı, dün gece Estonya-Bosna maçını dualar okuyarak mı izlerdik. Estonya’nın alacağı tek puana el açar mıydık. Ve Belçika maçını böyle mi oynardık?
Her neyse, bu tabloyu nasıl değiştirebiliriz. Eğer bir kelle milli takımımı yeni ufuklara götürecekse, isim ve adres belli...
Çekin ipini, kurtulalım!                     
Yazının Devamını Oku

Bu cesaret nereden

BERBAT bir hafta sonuydu. Cumartesi gecesi İnönü Stadı’ndaki ailesi kavgası ve pazar günü Ankara 19 Mayıs Stadı’nda koltuk savaşı. Önce İnönü’deki aile kavgası. Sevgili dostum ve meslektaşım Yemen Ekşioğlu anlatıyor... 150 kişilik bir grup kapalı tribüne dağılıp terör yarattılar.  
Üstelik, grubun amacı sanki bir bilmece. Demirören istifa diyene de girişiyorlar... Beşiktaş diye bağırana da.
İşin bir garip yönü, Ekşioğlu kadar beni de şaşırttı... Diyor ki...
150 kişilik gruptan birinin boynunda siyah beyaz bir atkı olmaz mı. Biri kafasında siyah beyaz bir şapka taşımaz mı. Biri siyah beyaz bileklik takmaz mı. İçlerinden biri Beşiktaş forması giymez mi?
Kim bunlar. Beşiktaş’a nasıl sızdılar. Çoluğu- çocuğu, aileleri tekmeleyip tokatlayacak cesareti nereden alıyorlar!
Sahi, kim bunlar. Bir aile meselesini alevlendirip yangına ateşle giden bir terör grubu mu. Yoksa, birileri için çalışan hizmetkarlar mı?
Serseri mi, it- kopuk mu. Kim bunlar?
Beşiktaşlı olmadıkları kesin de niçin kesip biçiyorlar. Tokatlayıp, tekmeliyorlar kestiremiyorum. Sorduklarım da net bir yanıt vermiyor.
Bazıları kıvranıp, lafı bir yerlere getirmeye çalışıyor. Yine de inandırıcı bir şey söyleyemiyorlar.
Ne berbat bir geceydi. Beşiktaş Divan Kurulu Başkanı Yalçın Karadeniz’in sözlerine aynen katılıyorum...
Basın tribününün dışında her yerde kavga vardı. Patagonya’da bile böyle şey görülmemiştir!
Evet görülmemiştir.
Bir başkanın stadına, pardon evine 40 kişilik bir koruma ordusu ile girip-çıkması nerede görülmüştür!
Bu berbat geceyi hiç unutmayacağım.
* * *
YAZDIKÇA sanki inadına azıyorlar. Süper Lig’in her haftasında bir olay maçların üzerine çıkıyor. Daha doğrusu haftanın maçları olayların altında eziliyor.
A.Gücü-G.Saray maçından sonra çıkan koltuk savaşında 36 kişi gözaltına alındı. 3’ü polis 8 kişi yaralandı. Ve bir de kalp krizi geçiren bir taraftar var.
Bunlara alıştık. Diğer haftalarda yazdıklarımdan farklı bir şey değil. Ancak, bir iddia kafama takıldı...
Ankaraspor’un onursal başkanı ve Ankara Belediye Başkanı Sayın Melih Gökçek, maç sonrası Ankaragücü’nün soyunma odasına iniyor.
Ve kazanmanın sevinci ile Ankaragücü futbolcularına coşkulu bir konuşma yapıyor. Ve sözlerinin sonunu şöyle noktalıyor...
Attığımız tüm goller federasyona!
Bu bir iddia. Dilerim, iddianın ötesine geçmez... Eğer doğru ise, yorumu okurlara bırakıyorum. Ve yazıyı burada kesiyorum.
* * *
İKİ hafta öncesine kadar tartışılan bir konu artık şekil değiştirdi. Neydi soru...
İki ezeli rakip F.Bahçe ve G.Saray 10’uncu haftada oynanacak derbiye kadar hiç puan kaybetmeden gelebilir mi?
G.Saray böyle bir şansı Eskişehir maçında yitirdi. F.Bahçe, 8’de 8 ile 10’uncu haftaya koşuyor. Şimdi bir başka soru gündemde...
F.Bahçe, bu hafta Gaziantep deplasmanından da galibiyetle dönerse... Ve 10’uncu haftada Kadıköy’de G.Saray’ı devirirse...
Evet, böyle bir tablo için bakın neler düşünüyorlar?
Kimse dereyi görmeden paçayı sıvamasın diyenler de var...
Ligin 10’uncu haftasında böyle bir soruya yanıt aramak çok erken diyenler de...
Ama farklı düşünenler diyor ki...
F.Bahçe, Gaziantep’den üç puanla dönüp, bir de G.Saray’ı yenerse, aradaki 8 puanın ciddiyeti kulak ardı edilemez!  
Hadi ben, bu kişilerin dilinin altındaki, yani söylemek isteyip de söyleyemedikleri gerçeği haykırayım...
Böyle bir durumda, G.Saray bir daha Fener’i yakalayamaz!
Onlar böyle düşünüyor. Bir de siz kendinizi yoklayın. Ne dersiniz...
Şimdiden coşkusunu- heyecanını yitirmiş bir lig izlemek ne çekilmez bir iş. Değil mi?
* * *
RİJKAARD, maç sonrası gidip Hikmet Karaman’ı tebrik etmiş. Doğrusunu yapmış. Oyunun her bölümünde Hikmet Karaman’ın izleri vardı.
Bilemiyorum, eğer Keita oynasaydı, Hikmet Hoca’nın planı böylesine cuk diye oturur muydu?
Laf aramızda, Keita’sız G.Saray hiç tat vermedi. Keita’nın coşkulu oyunu, çizgi üzerindeki akrobatik çalımları, içe kaçarak yarattığı verkaçlar G.Saray’ın oyun temposuna hız ve çabukluk getiriyordu.
Onun yokluğunda G.Saray’ın rengi soldu. Değil mi?  
* * *
DİYORLAR ki... Alex bir başka takımda oynasaydı, ligin sıralaması nasıl olurdu.
Bana göre, değişirdi.
Yalnız ekleyeceğim bir şey var. G.Birliği maçını gözlerinizde bir canlandırın.  
Emre’nin varlığı ile artık F.Bahçe’de bazı şeyler değişiyor. G.Birliği maçını gözlerinizde canlandırın. Alex de Souza, Emre ile daha rahat ve daha etkili. Bazı bölgeleri ona emanet etti. Gerektiği anda ortaya çıkarak işi bitirdi.
Lütfen, Alex’i konuşurken Emre Belözoğlu’nu atlamayalım!
Yazının Devamını Oku

Çirkin gece

HEP koşarak gittiğim İnönü Stadı’na, adımlarım bu kez beni zorlukla taşıdı. Maç hiç aklımda değildi. Beşiktaş’ın oynayacağı oyunu da hiç umursamıyordum. Yüreğim korku ile doluydu. Düşündükçe bir ürperti rüzgarının içinde yuvarlanıyordum. Huzursuz ve keyifsiz bir bekleyiş içindeydim... Tribünlerin Beşiktaş’a takınacağı tavır aklıma bir bıçak gibi saplanıyordu. Başkan Demirören’e atılacak bir sloganın ateşi henüz sönmeyen yangını daha da körükleyeceğini düşünüyordum.
Bu şiddet, protokol tribününde başkanın çevresinde bir fedai çemberi! oluşturan yönetim üyelerini de ayağa fırlatabilirdi.  Hatta, ufak bir kıvılcım, Mustafa Denizli’yi de bir yerlerinden yakalayabilirdi. Yalanım yok... Daha da kötüsünü düşünüyordum.
Dumanlar arasında seçmekte zorluklar çektiğim yarım asırlık dostum İnönü Stadı’nın cayır cayır yandığını gözlerimde canlandırıyordum.
Sanki, biraz sonra patlayacak bir savaşın ürpertici manzaraları şimdiden kafamı ve benliğimi sarmıştı. Gülemsedim ve kendi kendime söylendim...
Burası İnönü. Buradan çıkış yok!
* * *
KORKULARIM belki şiddete dönüşmedi. Ancak, tribünlerin attığı sloganlar bir tokat veya bir yumruktan daha yıkıcıydı.
Yeter artık Demirören yeter!
Ve hemen ardından birilerini ipe çağıran bir başka slogan...
Yönetim istifa, yönetim istifa!
Kulaklarım tribünlerin sesindeydi. Gözlerim ise zaman zaman sahaya kayıyordu. İlk 5 dakikada Nobre ve Serdar Özkan’ın kaçırdığı iki fırsata akıl erdiremedim. Birini atsalar, tribünler şöyle bir havalansa... Belki, öfkenin hızı kesilecek. Kesilse ne yazar. Gördüğüm manzaraya inanamıyorum. Tribünler ikiye ayrılmış... Bir grup Beşiktaş’ı alkışlamaya çabalıyor. Bir başka grup ıslıklarla boğuyor alkışları.
Sanki, iki başlı bir Beşiktaş. Hani, birlik-beraberlik. Nerede sevgi-saygı.
Ve nerelerde Beşiktaşlı duruşu!
Tüm değerler paramparça. Tribünler paramparça. Hangi Beşiktaşlı bu manzaraya dayanır?
* * *
YAHU, Rüştü’yü eline veya ayağına gelen her topta niye ıslıklarsın. Koca takımın attığı gol sayısı bir elin beş parmağını geçmiyor. Sen, yiyeni dövmeye kalkıyorsun. Moskova’daki iki golün faturasını başkalarını ıskalayıp ona kesiyorsun.   Acaba, üç yıldır Beşiktaş forması giyen bu adamın yüreğinden hala şüphe mi duyuyorsun. Her neyse, sadece sormak istiyorum. Tabata’nın golünden sonra Rüştü’nün kurtardığı bir pozisyon var...
Alkışlamak için ellerini havaya kaldırdığın zaman hiç utanmadın mı! Ve golün atıldığı dakika... O ana kadar iki başlı tribünler nasıl havalara sıçrayıp, birbirini kucakladı. Eller, alkışlar nasıl Beşiktaş için kenetlendi. Sonra yine aynı terane ve aynı sloganlar...
Yönetim, Beşiktaş’ı rezil ettin! Ve daha sonra yine Rüştü’ye sataşmalar ve tribünde birbirini kovalayan gruplar.
Ben, hiçbir gece İnönü’de Beşiktaş’ı bu kadar çirkin görmedim.
Beşiktaş kongrede halledeceği aile meselesini, İnönü’de tartışmaya kalktı...
Yüzüne gözüne bulaştırdı!
Yazının Devamını Oku

Gücüme gitti!

MUSTAFA Denizli‘nin Moskova’nın soğuğunda CSKA’nın önüne attığı onbirin amacını uzun uzadıya düşündüm. Kağıt üzerinde korkulara kafa tutacak, rakibe evinde diklenecek ve tek puanın ötesinde farklı hedeflere kanat açacak bir kadro izlenimi veriyordu.
Yine de gözüm pek tutmadı bu kadroyu. Sanki bir yerleri sırıtıyor ve takım bütünlüğünü bozuyordu. Üstelik bu kadroda bilmem kaç milyon liraya alınan Tabata oynamıyordu. Fink’in adı bile geçmiyordu.
Yahu, bu adamların transferindeki amaç, Avrupa semalarında kanat açacak Kartal’a yakışır bir kadro oluşturmak değil miydi?
Lütfen, birileri kalkıp da, yokları bir sistem veya taktiğin gereği gibi gösterip, akıl hocalığına soyunmasın.
Oynayanları da gereğinden fazla abartıp, Beşiktaş’ı kadro zengini gibi sunmasın. Oyunun ilk 12 dakikasında rakibin 6 şut ve bir golüne karşın, sadece tek şut atabiliyorsa...
Ve ilk yarıda bu rakamlar 11’e karşı 5 gibi cılız bir düzeyde kalıyorsa... Bu kadronun öyle ahım-şahım bir özelliği olmayan CSKA karşısında nasıl oynadığını bir düşünün...
İlk yarı biterken, oyunun geri kalan bölümleri için hiç bir umudum kalmamıştı. Topu sahiplenmekte zorlanan. İki pası biraraya getirmeyi beceremeyen. Ve Holosko ile yakaladığı tek pozisyonu da yüzüne gözüne bulaştıran bu takımı ancak bir mucize maç öncesi düşlerine götürebilirdi...
* * *
HEMEN Rüştü‘nün oyunun başında yediği gole döneceğim. O anda sanki, oyunun dışında ve oyunla hiç ilgisi olmayan herhangi biriydi Rüştü... 
Kale çizgisinin üç-dört metre önünde oyunu umursamaz gözlerle izliyordu. Şutun ayaktan çıktığı anda pozisyona hazır değildi.
Bu gol de kötü oyuna tuz-biber oldu!    
Seyrettikçe, herkes gibi kahroldum. Kötü de oynasa, Beşiktaş bu takımdan puan almalıydı. Hatalı gol de yese, bu golün karşılığını vermeliydi. Ancak, gördüklerim hemen umudumu kırıyordu. Nihat Kahveci, kalitesinden bir-kaç örnek sunmalıydı. Tello, oyunu çekip çevirmeliydi. Aynı şeyleri Yusuf Şimşek için söylüyorum. Ben bunları düşünürken, Nihat Kahveci’nin kaçırdığı pozisyona ne diyeyim...
Koca bir ayıp. Evet ayıp!  
Hadi, bunları geçiyorum. Beşiktaş’ın yediği ikinci goldeki ayıba ne diyeyim. Krasic ayağına aldığı topu en azından 30-35 metre sürdü. Ceza sahasına girdi. Kaleye yaklaştı...
O ana kadar tek müdahale görmedi. Hatta, bir vücut teması bile olmadı. Ve attı şutunu. Top, Rüştü’nün koltuk altından ağlara gitti.
Bu golleri yiyen bir takım nasıl kazanabilir!
* * *
BU yenilgiden sonra Beşiktaş için kim iyimser düşünebilir. Kim, Şampiyonlar Ligi’ndeki varlığını sürdüreceğini söyleyebilir.
Hepsi bir kenara, kim UEFA Kupası umudundan sözedebilir. Yenilmek, her takım için geçerlidir. Ancak, CSKA gibi vasatı aşmayan bir takıma teslim bayrağı açmak, gerçekten gücüme gidiyor.
Dikkat edin, yenilmek demiyorum, teslim bayrağı açmak gücüme gidiyor.
Yazının Devamını Oku

Ligin başı dertte

YER: Antalya Atatürk Stadı. <br><br>Kırmızı bir koltuk havada bir tur atıp, kulübedeki Cemil’in kafasına indi. F.Bahçe’nin genç malzemecisi yere kapaklandı ve kıvranmaya başladı. Suçu mu?
Suçu yoktu, sadece öfkeden payına düşeni aldı.
Daha sonra Başkan Aziz Yıldırım’ı yerinden hoplatan küfürler dizisi. Ve yöneticiler arasında karşılıklı suçlamalar...
Küfür önce sizlerden geldi!
YER: Bursa Atatürk Stadı. Bursaspor-Diyarbakırspor maçında iki takım taraftarları arasında çıkan kavganın faturası tüyler ürpertici...
İkisi çocuk, 10 yaralı ve 10 gözaltı!
Sonra yine aynı terane. Karşılıklı suçlamalar, tehditler, hır-gür...
Ve Diyarbakırspor Başkanı Çetin Sümer’in olayları farklı bir boyuta taşıyan demeci...
Nereye gitsek, nerede oynasak PKK’lı gibi gösteriliyoruz. Ligden çekileceğiz.
Daha sonra Bursaspor Başkanı İbrahim Yazıcı’nın yoruma açık bir beyanatı...
Olayları onaylamıyoruz. Ancak, Diyarbakır-F.Bahçe maçında daha büyük olaylar meydana geldi. Ve unutulup gitti.
YER: Gayrettepe.
G.Saraylı bir grup taraftar, Eskişehirspor’u Sürmeli Otel’den Ali Sami Yen’e taşıyacak 4 otobüsün camlarını yerle bir etti.
Allah’tan içeride kimse yok!
YER: Ali Sami Yen Stadı.
Maçtan sonra Eskişehirsporlu Serdar’ın üçlü çektirmesi G.Saray taraftarını kızdırdı. Ve iki takım tribünleri arasında yükselen tansiyon emniyet güçlerinin çabası ile düştü.
Süper Lig’in henüz 7.haftası oynanırken bu öfke ve şiddetin anlamı nedir?
Kaybedilen bir-iki puanın öfkesi mi. Yoksa kültürel bir zaafiyet mi. Ya da ekonomik sıkıntıların deşarjı mı...
Fanatizmin koyuluğu mu. Maçlara bedava girenlerin yönetimlere bedel ödeme şekli mi...
Nedir bu şiddetin anlamı?
Her şeyi birbirine karıştırıyorum. Yine de gördüklerim ve yaşadıklarım beni başka bir yerlere götürüyor, çekiyor. Diyorum ki...
Terör, süratle Süper Lig’e yerleşiyor. Ve tribünlerin duygularını azdırıp amaçladığı ortamı yaratıyor.
Üstelik, kimlerin damarına basacağını, kimlere sataşacağını öyle iyi biliyor ki...   
Bazıları buna hala sevimli bir mazeret üretebiliyor. İstatistiklerin tırmanan rakamlarına karşın buna hala renk aşkı diyebiliyor.
Renk aşkı mı?
Eskidendi o. Eskidendi o pırıl pırıl aşklar.
Lütfen romantizmi bırakın. Bu işe hep birlikte bir çare arayalım...
Süper Lig’in başı dertte!
* * *
HAFTANIN maçı G.Saray-Eskişehirspor arasında oynandı. Gözler ve heyecan dalgası ister istemez Ali Sami Yen’e kaydı.
Ve sonuç, ilk kez Rijkaard’ı hafif yollu eleştri çukuruna yuvarladı. Genelde eleştiriler, klasik taktiğin bu kez işe yaramadığı görüşünde birleşiyordu.
Yani, sıkıştığın zaman hücum adamlarını değiştir. Ve skoru zorla!
Peki, Nonda’yı alıp Baros’u oyuna sokmadı mı?
Soktu ama 74.dakikaya kadar Baros kenarda bekliyordu.
Ve yine eleştirilere göre...
G.Saray, Ali Sami Yen’de oynuyorsa. Hele hele gole gereksinim duyuyorsa...
Mutlaka çift santrforla oynamalı.
Yani, Rijkaard bir yolunu bulup, Baros ile Nonda’yı yan yana getirmeliydi.
Başka?
G.Saray’ın pas trafiğinde sıkıntılar çektiği dakikalarda Ayhan’ı oyuna almalıydı. Mustafa Sarp veya Mehmet Topal’dan biri ile değiştirmeliydi.
Ve hafif yollu birkaç dokundurma daha....
Rıza Çalımbay’a gelince, o eleştirileri baştan aldı. Eleştirenler daha sonra Rıza Hoca’yı kutlamak için sıraya girdi. Ne dediler?
Ali Sami Yen’e 3 santrfor artı bir forvetle çıkılır mı?
Bu bir fantazi mi, yoksa bir sistemin gereği miydi, bilemem. Ancak, beraberlik golünden sonra hücum adamlarını 1’e indirip, oyuna 3 orta saha adamı alması, planının bir parçasıydı.
Bu da tuttu.
Yani, planını oyunun gidişatına göre ayarladı ve Ali Sami Yen’den puan çıkardı. Her babayiğidin harcı değil!
* * *
SERİYİ kimin bozacağı tartışılırken, Christoph Daum’un F.Bahçe’ye iyi futbol oynatmadığı her fırsatta gündeme geliyordu.
Ne oldu?
Rijkaard kazaya uğradı, Daum yeni bir seri peşinde.
Peki F.Bahçe, Antalya’da iyi mi oynadı?
Şöyle söyleyeyim.
İki gol atan. 3 topu direkten dönen. Güiza’nın ayağından iki net pozisyonu harcayan. Bir penaltısı tartışılan. Ve deplasmanda kazanan bir takım sizlerde nasıl bir görünüm yaratır.
Eh, iyi bir görünüm bırakır.
Hayır, iyi oynamadığı söyleniyor.
Peki nasıl kazandı?
Alex’in varlığı ve yaratıcılığı işi bitirdi.
Alex bir yerde stop ederse?
Göreceksiniz. O zaman da Daum devreye girecek. Hesaplarını hep puan üzerine yaparak işi götürecek. O, Türkiye liglerini en iyi okuyan yabancı adam!
Yazının Devamını Oku

Alnını karışlarım

BİR bayram böyle zehir olur. Kayseri yenilgisi, tribünlerin isyanı... Başkana istifa çağrısı. Mustafa Denizli’nin resti. Ve Levent Erdoğan’ın tuz-biber eken sözleri...

Oysa, bugünleri coşku ile kutlamalıydı Beşiktaş. Eline tutuşturulan fikstür, onu 6. haftaya lider getirebilirdi.

Beşiktaş, bunun değerini bilemedi!

Şimdi kurtulmanın yollarını arıyor. Kurtulur mu, daha da beter mi olur, bir şey söyleyemem. Bilenin de alnını karışlarım.

Şu anda Beşiktaş’ın geleceğini kimse kestiremez. Sadece önümüzdeki 3 haftanın fikstür kolaylığı Beşiktaş’a yapmacık bir huzur getirebilir.

Ligden düşen Ankaraspor ve ardından iç sahada oynayacağı Denizli ve Kasımpaşa maçlarından toplayacağı 9 puan...

Biraz olsun tribünlerden yükselen sesin volümünü düşürür. Ve sevgili Levent Erdoğan’ın diline bir parmak bal gibi gelir.

Gerisi Allah kerim...

Haa... Bir de araya giren CSKA Moskova Şampiyonlar Ligi maçından alınacak üç puanın yaratacağı ortamı düşünün. İşte o zaman belki yırtar.

Yazının Devamını Oku

İnönü'ye gömdü!

BEŞİKTAŞ 11’ini baştan aşağı bir nefeste okudum. Sonra bir daha... Neresinden okursan ve bakarsan bak tek mesaj veriyordu. <br><br>Hücum ve kayıtsız şartsız galibiyet! Sağıma soluma kulak kabarttım, ilk 11’de herkes hemfikirdi. Bobo ile Nobre’yi forvette görenler... Tello’yu ilk 11’de okuyanlar Denizli’nin 11’ine bastılar okeyi.
Sadece bir ismin tartışıldığını duydum. Savunmanın sağındaki İbrahim Kaş polemiğe açıktı.
Tribünlerin okeyini alan bu kadro sahada neler yaptı bir bakalım...
Oynadığı oyun inandırıcı değildi. Ceza sahasına kadar taşıdıkları topları pozisyon ile tamamlama becerisini gösteremediler.
İlk 45 dakikada Kayserispor kalecisi Souleymanou’nun bir kez yere yattığını gördüm. Diğer şutların hepsi karavana...
Bobo ile Nobre’nin isimlerini okurken, onları çift santrfor gibi düşündüm. Oyun başladıktan sonra Bobo’nun, Nobre’den uzaklaşmasına ve sol çizgiye kaçmasına bir anlam veremedim.
Bu bir sistem gereği miydi... Zannetmiyorum, solda Tello oynuyordu. Bobo’nunki belki de işgüzarlıktı!
Beşiktaş, genelde ayağa ve çok pasla oynamayı denedi. Ancak, gereğinden fazlası bir farklılık getirmedi Beşiktaş’a.
Bunu daha çabuk yapsalar ve rakip ceza alanına daha çabuk gelselerdi yararını görürlerdi.
* * *
TABATA’yı bir kez daha dikkatle izledim. Kesinlikle 10 numaranın özelliklerini taşımıyor.
Kaç numara diye sorarsanız, bir numara da söyleyemem. Çıkarken ıslıklandığını hatırlatayım, numarayı siz verin.
Beşiktaş’ın yediği gol, ağır çekim bir film gibiydi. Makukula golü attı, Beşiktaş savunması topluca seyretti. Sanki, Makukula bir aktör savunma ailesi de sinemadaki seyirciydi.
Golden sonra oyuna Nihat Kahveci ve Fink girdi. Bu değişikliğin neler getireceğini merakla bekledim. Gol sancıları ile kıvranan ve ceza sahasına girmekte zorlanan Beşiktaş’ın takınacağı tavır kaderini belirleyecekti. Belki de kepenk indirecek, zirve ile bağlarını koparacaktı.
Bu dakikalarda seyircinin takımına sarılışını... Şarkılarla ve coşkuyla Beşiktaş’ı nasıl ateşlediğini gördüm. Ve tribünlerden yükselen bu sesin bir süre sonra nasıl umutsuzluğa kapılıp kısıldığına tanık oldum.
* * *
BŞİKTAŞ, sezonun en kötü oyunlarından birini oynadı. Yapmak istediğini hiç anlamadım. Uyuşuk temposunu, farklı ve etkili çizgiye taşıyamadı.
Hadi, Beşiktaş uyur-gezer gibiydi... Bünyamin Gezer, bu tempoya neden uydu. Bunu da çözemedim. O da Kayserispor’un zaman geçirmek için oynadığı oyunu uykulu gözlerle seyretti!
Lafı boşuna uzatıyorum Beşiktaş dün geceki yenilgisi ile zirveyle bağlarını koparttı. Daha da acısını söyleyeceğim... Şampiyonluk umutlarını ve hevesini dün gece İnönü’ye gömdü.      
 
Yazının Devamını Oku

Kızamadım!

AYNI heves ve umutla koştular İnönü Stadı’na. Sayıları 30 bine ulaşıyordu. Ve unutmak istiyorlardı... Belediye maçını, Gaziantep ve Gençler’e kaptırılan puanları... Hele hele derbide yaşadıkları şoku...

Ve geride kalan enkaza bir daha dönüp bakmayacakları mucize bir sonuç bekliyorlardı Manchester maçında.    

Rakip, oyunu ağırdan aldı. Beşiktaş’ı ürkütmeden açığını kolladı. Bu da Beşitaş’ın işine geldi. Rakibin gücü ve şöhretinden üzerine çöken ve ayaklarına vuran stresten kurtuldu.   

İlk 45 dakikada iki adamları Beşiktaş’ı uğraştırdı. Sağ kulvarda Antonio Valencia... Ve solda 17 numaralı Nani. Ben Wayne Rooney’e kilitlenmiştim. Bir süre sonra herkes gibi gözlerim Valencia’ya kaydı. Adam kara bir bela. Deli İbo yinede iyi boğuştu. Rooney, Sivok ile Ferrari’nin arasında kayboldu.
İlk 45 dakikada Beşiktaş’ın hücum hevesi, rakibin daralttığı alanda etkinliğini yitirdi. Ardı ardına attığı üç korner... Ve Serdar Özkan’ın rakibe çarpıp yön değiştiren şutu, tribünlere sunulan kısa bir heyecan dalgasıydı.

Beşiktaş, ikinci yarıda oyuna ısında. Stres kayboldu, ayaklar işlemeye başladı ve korkularından kurtuldu. Mustafa Denizli’nin bu bölümde oyuna Yusuf Şimşek’i alması da özgüven patlamasının sahaya yansımasıydı.

Yazının Devamını Oku

Fiyasko

MUSTAFA Denizli derbiye beklenmedik bir onbirle çıktı. Holosko, Bobo ve Nobre kulübede... Yol yorgunu Tello kadroda bile yok. Klasik ikiliden Fink de kızakta. Ernst’in yanında Ekrem Dağ oynuyor ve sürekli Arda Turan’ı kovalıyordu.
Birara düşündüm. Denizli’nin sahaya sürdüğü onbir bir sistemin gereği miydi... Yoksa, hocanın güvendiği ve inandığı isimlerden oluşan bir topluluk mu?
Her şeyi zamana bıraktım. Böyle bir sorunun yanıtını oyunun ilerleyen dakikalarında bulabilirdim. Oyun başladıktan sonra Yusuf Şimşek’in sol kanatta nasıl sırıttığını... Sağ kanatta Serdar Özkan’ın çırpınışlarını... Ve santrforda Nihat Kahveci’nin kayboluşunu kolayca gördüm.
Beşiktaş, hücuma çıkarken zorlanıyordu. Oyunu yönlendirecek, Beşiktaş’ı rakip kaleye koşturacak bir ağır abinin yokluğunu hissediyordu.
Tabata mı? Yok, ilk 45 dakikada 10 numara gibi görünmedi. Çalıştı-çabaladı. Ama görebildiğim kadar 10 numara biraz bol geldi.
Galatasaraylı Keita’nın iki hareketini ve Kewell’a yarattığı iki pozisyonu gördükten sonra, aklıma yine Holosko geldi.
Oynasaydı, Keita’nın Galatasaray tribünlerine taşıdığı heyecanın benzerini, o da bir avuç Beşiktaş taraftarına tattırırdı.
* * *
DENİZLİ, ikinci yarıda Tabata ve Nihat Kahveci’yi kenara çekti. Bobo ile Fink’i aldı. Bu değişiklik Ekrem Dağ’ı boşta ve özgür bıraktı. Fink, Arda’nın üzerinde oynamaya başladı. Ekrem Dağ da Ernst ile hücuma koştu.
Serdar Özkan’ın yakaladığı üç pozisyon oyundaki skor ve dengeleri değiştirmek için bulunmaz birer fırsattı.
İlk iki pozisyondaki ağır ve hantal davranışları gençliğine hiç yakışmadı Serdar Özkan’ın. Diğer pozisyonda ise her hareketi akıllıca ve çabuktu.
Biraz da şansı yaver gitseydi!
Beşiktaş, ikinci yarıda oyunu Galatasaray yarı alanına yıktı. Ancak, yediği beklenmedik gol umutları bir anda kırdı.
Holosko’nun oyuna girdiği anda dakikalar 69’u gösteriyordu… Biraz geç değil mi Hocam?
Düşündüğümü söyleyeceğim. Mustafa Hoca bu derbide oynattığı iki adamı gerektiği gibi kullanamadı.
Daha doğrusu, derbiye sürdüğü onbirde iki adama eziyet çektirdi. Biri sol kulvara hapsettiği Yusuf Şimşek.
Diğeri de orta sahada Arda Turan’ın peşinden koşturduğu Ekrem Dağ.
* * *
Derbiyi izledikten sonra yazımın başında aradığım sorunun yanıtını kolayca yakaladım.
Bu kadro bir sistemi uygulayacak özellikte değildi. Ve derbinin yükünü ve ağırlığını kaldıramazdı.
Yine de şunu söyleyebilirim. Yediği üç golde de hatalıydı. Böylesine kolay goller yiyen bir Beşiktaş’ın da derbi kazanması beklenemezdi.
Yazının Devamını Oku

Yediremedim!

SANKİ sihirli bir el Milli Takımımı oyundan koparıp aldı. O, bir-kaç dakikalık çoşku ve hemen ardından gelen nefis bir gol ağızımıza çalınan bir parmak baldı. Sonra oyundan düştük. Ve korku dolu dakikalar yüreğimizi sardı. Her an hata yapabilecek bir savunma seti. Birbirinden kopuk ve yardımlaşmadan yoksun bir orta saha.
Hücum mu, hak getire... İleride Semih Şentürk gerisi kayıplarda. Bosna yarı alanına ziyaretimiz sanki senede bir gün... O da ağır ve ritimsiz adımlarla.
* * *
İlk 45 dakikaya bunca hatalı pası nasıl sığdırdık anlayamadım. Ve her hatalı pas kalemizde bir tehlike bombası gibi patladı. 
Bu dakikalarda bazı isimlerin devreye girmesini bekledim. Sarı karttan sonra Emre Belözoğlu’nun kafası bozuldu, temposu düştü.
Tuncay Şanlı, ilk golden sonra kayboldu. Arda, yeteneklerini kullanacak bölgelerin hep dışında kaldı. Hakan Balta’ya yardıma koşmaktan, hücuma katılacak dermanı kalmadı.
Çok kötü bir ilk yarı oynadık. Üstelik erken bir golle öne geçtiğimiz oyunda moral gibi önemli bir değeri hiç kullanamadık.
* * *
BİR ara düşündüm. Bu Milli Takım’ın iyi oynayacağı dakikalar da gelecekti. En azından kimliğinde saklı bazı özellikleri ile varlığını hissettirecekti.
İkinci yarıya başlarken iki değişiklik geldi. Sol kanatta İsmail Köybaşı ve hücumda Sercan Yıldırım.
Çabuk ve hareketli bir temponun Bosna savunmasını nasıl bozduğunu ikinci yarının hemen başında gördüm.
Yanarım, Sercan Yıldırım’ın kaçırdığı fırsata!
Birden hareketlendi, çalımlarla pozisyona girdi. Ancak, gerektiği gibi vuramadı. Bu pozisyonun bir kaç benzerini tekrarlıyabilsek, neler olmazdı ki...
* * *
Yine de oyunun final bölümünde ilk yarıya oranla daha farklıydık. En azından ayağa fırladığımız bir-kaç pozisyon vardı.
Hele, son dakikalarda bomboş pozisyonda Gökhan Gönül’ün kafasına gelen top, sanki kazanmamız için milli takımımıza sunulmuş bir armağandı.
Beceremedi Gökhan Gönül!
Ve biraz sonra Arda Turan’ın direkten dönen vuruşu...
Bu da yüreğimize saplanan şansız bir şuttu!
Sonuç mu... 1-1’lik skorla tüm hayallerimiz uçup gitti. Benim üzüntüm başka. Milli Takımım nasıl Bosna Hersek gibi bir takımın 4 puan gerisinde kalır.
Bunu yediremiyorum!                  
Yazının Devamını Oku

Zeki çocuklar

FATİH Terim’in maç öncesi söylemlerini aklımdan hiç çıkarmadım. Basın toplantısındaki her kelimesinin karşılığını sahadaki Milli Takımım’da aradım. Futbolcuları için, “Duygulu, zeki ve coşkulu” diyordu Terim... Erken yediğimiz gol sonrası oyunu Estonya yarı alanına yıkarken, kazanma duygularının nasıl köpürdüğünü dakika dakika izledim.
Ve zaman zaman doruğa ulaşan duygu selinde akıl ve zeka dolu iki golün atılışına tanık oldum...
İkisi de zeka ürünüydü. Ve ender görülen güzelliklerle donatılmıştı. Beraberlik golümüzde Hakan Balta-Emre-Arda-Tuncay dörtlüsünün yarattığı nefis bir kanat kombinasyonu...
Ve ikinci golümüzde Arda’nın yoktan yarattığı bir pozisyonda Sercan’ın, boşta kalan topu bir tilki kurnazlığı ile kovalaması...
Her biri zeki çocukların becereceği işlerdi. Aferin sizlere!
Yine dönüyorum Terim’in basın toplantısındaki sözlerine...
“Presle başlayacağız. Baskılı oynayacağız. Rakibe şans tanımıyacağız...” diyordu. Erken yediğimiz golün dışında, söylenenin herbirini gerçekleştirdi milliler.
Gol sonrası prese başladık. Baskı yaparak oyunu rakip kaleye yıktık ve ilk yarı sonuna dek hiç pozisyon şansı vermedik Estonya’ya...
Soyunma odasına doğru yönelen millilere şöyle bir baktım... Emre akıllı ve etkili bir oyun sergilemişti. Arda şahaneydi, Tuncay hırs küpüydü.
* * *
ŞU kolay ve beklenmedik anlarda yediğimiz goller hesaplarımızı hep alt üst ediyor. Yediğimiz ilk gol tamamen bir savunma hatasıydı.
İkinci yarının hemen başında gelen beraberlik golü ise, şansın Estonya’ya göz kırptığı bir andı. O  topun Servet’e çarpıp kaleye yuvarlanacağı kimin aklına gelirdi?
Benim aklım ise, yine Terim’in sözlerine takılmıştı... Ne diyordu..?
“Sırtımız yere gelmeden pes etmek yok!”
Ve golden sonra geçen dakikalar ilk yarıdaki görüntülerin bir benzeriydi. Hatta bir kopyası...
Yine oyunu rakip yarı alana yıktık. Arda’nın müthiş performansı hep sürüp gitti. Emre yine iyiydi. Tuncay’ın hırsı gittikçe arttı. Ve devreye Hamit de girince, pozisyon sayımız ikiye katladı.
Ben, dönüp dolaşıp lafı Arda’ya getireceğim... Ve hiç çekinmeden bu performansı ile dünyanın en sayılı futbolcuları arasında göstereceğim Arda’yı...  
Hatta bırakın biraz şımarayım; onun ismini listenin ilk 10’u arasına sokacağım.
*  * *
ŞİMDİ gelin işi toparlayıp, bir soruya birlikte yanıt arayalım. Bu takım Bosna’da ne yapar?
Ben yine Terim’in bir sözünden yola çıkacağım. Diyor ki; “Türk insanı uçurumun kenarında yürümeye alışkındır. Biz ne uçurumların kenarından döndük!”
Doğru, ne uçurumların kenarından döndük. Son dakika golleriyle ne maçlar aldık... Ve ne sevinçler yaşadık. Aynı sevinci Bosna’da da yaşamak için ne yapmamız gerekiyorsa hepsini yapacağız. Orta sahadaki bazı arızaları gidererek ve orta saha-savunma bütünleşmesindeki yardımlaşma noksanlığını düzelterek bu işin üstesinden geleceğiz.  
Yani, inadımızdan hiç vazgeçmiyeceğiz. Kafaya koyduk, Afrika’ya kadar koşacağız!
Yazının Devamını Oku

Vefasızlığın daniskası

HOMURDANMALARIN bu denli erken başlayacağını hiç beklemiyordum. Süper Lig’in henüz 4.haftası oynanırken bir istifa çağrısının yeri-göğü inleteceğini hiç düşünmüyordum. İsterlerse kızsınlar. Sivas seyircisinin Bülent Uygun için başlattığı istifa yaygarası biraz zamansız, biraz da gereksiz değil miydi?

İki sezon Sivasspor’u zirvede tutan... Ve şampiyonluğa en yakın takım kimliğine ulaştıran bir teknik adama alınacak tavır mıydı bu!

Beşiktaş’ın ardı ardına yitirdiği puanlardan sonra G.Antep maçında Ernst’in oyundan alınmasını bahane ederek tribünlerin Denizli’ye takındığı tavır, erken ve duygusal bir tepki değil miydi!

Futbol sadece skora-sonuca kilitlenmiş bir oyun. Vefa-hoşgörü gibi tinsel değerlere hiç aldırmıyor. Ve tribünleri de bu katılığın içine çekiyor.

Kazananı alkışlıyor. Kaybedeni hırpalıyor.

Geriye dönüş yok. Bir bakış hiç yok. Geçen sezonu övgülerle bitiren ve Sivasspor’u yaratan adam, yeni sezonun 4.haftasında ıslıklanıyor.

Geçen sezonun iki şampiyonluğunu hala çılgınlar gibi kutlayan Beşiktaş’ın teknik direktörü yeni sezonun 4. haftasında fırça yiyor.

Vefasızlığın daniskası!

* * *

GÖRECEKSİNİZ... Bu kervana daha nice isimler eklenecek. Bir tren yolu gibi uzayıp gidecek.

Trabzonspor’da yitirilen her puandan sonra yükselen Fatih Tekke tezahüratı, daha sonra yeni bir hedefe yönelecek.

Ve bu salgın hastalık, Broos’u da yatağa düşürecek.

Sonra sırası ile diğerleri de bu öfkeden nasibini alacak. Açıkçası, her sezon sahnelenen oyun yine tekrarlanacak.

Doğrusu, 4.haftada istifa sözcüğünün bu denli dillere düşeceğini hiç düşünmüyordum.

Gerçekçi konuşalım...

Semih Şentürk’ün Manisa maçında attığı son saniye golü gelmeseydi, bugün tüm spor sayfalarının manşetleri bir eleştri ortaklığı ile yayına girecekti.

Ve eleştriler teknik direktör Christoph Daum’a yönelecekti.

F.Bahçe’yi iki kez üst üste şampiyon yapmış ve üçüncüyü kılpayı kaçırmış bir teknik adam önce tribünlerin sonra da medyanın sitemli tavrına yakalanacaktı. 

Bekir İrtegün’ü sağbekte oynatmanın hesabı sorulacaktı. 

Bilica’nın neden kenarda beklediği gündeme gelecekti. 

Hatta, bir sakatlık geçiren Alex’in bile tam hazır değilken ne diye oynatıldığı, tribünlerin diline, medyanın da manşetlerine düşecekti.

Yalan mı!

* * *

GEÇEN haftanın sonuçlarına göre 3 teknik adam ön plana çıktı. 

Sivasspor galibiyeti ile Diyarbakırspor Teknik Direktörü Ziya Doğan. 

Trabzon deplasmanından puanla dönen Bursaspor Teknik Direktörü Ertuğrul Sağlam.

Kasımpaşa deplasmanında 4 gol atan G.Birliği’nin teknik direktörü Thomas Doll.

Aldıkları sonuçları hiç abartmadan onları sadece kutlayacağım. Daha ligin 4.haftasını yeni tamamladık.

Teknik adamları erken ıslıklayan veya istifaya davet edenleri nasıl yadırgıyorsam, haftalık başarılara da övgüler yağdıracak halim yok.

Dilerim bu başarıları sürekli olur. Ve onlara diğerleri de katılır. Sadece biraz sabır, biraz da hoşgörü...

Lütfen bunu esirgemeyelim!

* * *
VE geçen haftaya damgasını vuran bir transfer. Tabata’nın ani transferi Gaziantep beraberliği ile  Beşiktaş’ı saran karamsarlığı biraz olsun dağıttı. 

Beşiktaş, bu futbolcunun transferinde değişik duygular yaşadı. Kimileri sevindi, kimileri ödenen ücreti eleştirdi. Ama kimileri de bir soruyu gündeme taşıdı...

Tabata, Beşiktaş’ın aradığı kan mı. Aranan 10 numara mı?

Hatta, işi şöyle bir çizgiye kadar taşıdılar...

Bir Alex’in, yahut eskilerden Sergen Yalçın’ın özellikleri var mı. Yani tam bir 10 numara mı?

Hayır tam bir 10 numara değil. Ama farklı özellikleri var. Bu özelliklerini Beşiktaş’ta ne ölçüde kullanır...

Bunu da merak edenler biraz beklesinler.

G.Saray derbisine şurada kaç gün kaldı?

* * *

DAHA da meraklananlara Tabata’nın takım arkadaşı ve Beşiktaş’ın eski kalecisi Murat Şahin’in söylediklerini aynen aktarıyorum...

Takımın çıkarları onun için ön plandadır. En iyisini yapmak için zaman zaman bireysel yeteneklerini kullanır.

Hırsı ile arkadaşlarını ateşler ve oyuna konsantrasyonu sağlar.

Ve anlattıklarının sonuna da şunu ekledi Şahin...

Delgado’dan daha iyi.
Yazının Devamını Oku

Peynir gemisi

TRİBÜNLER, bir gol için kıvranırken bakışlarımı adeta Beşiktaş’a yapıştırdım. İlk yarının röntgeni flu görüntülerle doluydu.

Beşiktaş’ın 30. dakikaya kadar rakip kalenin uzağında kalışını hiç yadırgamadım.

O dakikalarda Beşiktaş’ı rakip ceza alanına taşıyacak ayaklar oyuna ısınmakta zorlanıyorlardı.

Tello, henüz havasında değildi. Birkaç pasın dışında oyuna kopuk kopuk katılıyordu.

Nihat’ın, hırsına yüklediği aşırı heyecan bütünlüğünü bozuyordu.

Serdar Özkan ve Holosko kanatları kullanırken, taşıdıkları toplar karambolde kayboluyordu.

Pas hataları ve kaptırılan toplar her an Beşiktaş’ın başına bir iş açabilirdi.

Beşiktaş’ın, hiçbir pozisyon yaratmadığı bu bölümde rakip iki fırsat yakaladı. Savunmanın her iki pozisyona da sağuk kalışı ve rakibe sunduğu rahatlık ürkütücüydü.

İki pozisyonda da Hakan Arıkan devreye girdi. Ve skoru dengede tuttu.

Yazının Devamını Oku

Bu ne hal

BEŞİKTAŞ, topu ve oyunu kanatlara taşımakta duyarsız davrandığı sürece, hücum yollarında benzer sıkıntıları hep yaşayacak. Allah aşkına, savunmadan çıkacak Erhan Güven ile kanat bindirmeleri denemek... Ve bundan da sonuç beklemek hiç akla-mantığa uyuyor mu!
Erhan’ın oyun hevesine hayranım. Ancak, ilk 45 dakikada yaklaşık 10 kez ayağındaki topu ve yaptığı ortayı rakibe gönderen birine böylesine ağır bir görev yüklemek... Ve de ısrar etmek sadece bir zaman kaybı değil mi... Bu bölgenin özelliklerinden hiç nasibini almamış bir genci değiştirmek için ilk 45 dakikanın sonunu beklemenin anlamı neydi. Hiç anlayamadım.
Sol kanada bakıyorum. Bomboş, kimseler yok... Bazen o boşluğa Tello giriyor. Zaman zaman Ernst gidiyor. Fırsat buldukça İbrahim Üzülmez savunmadan çıkıp, hücum denemelerine  girişiyor.
Hepsi de o bölgenin gölge adamları. Sol kanattan topu alacak, Beşiktaş’ı rakip yarı alana taşıyacak ve de kanat organizasyonları oluşturmak gibi direkt bir sorumluluk taşımıyorlar.
Sanki orası ihtiyari bir durak. Gitsen de olur gitmesen de!
Oyunun genelindeki Beşiktaş’a bakıyorum. Bir parkta çılgınca koşuşan çocuklara benziyorlar. Sahada onları yönlendirecek, arada sırada kulak çekip onları doğru yola koşturacak bir ağabey yok.
Herhalde buna da 10.5 numara diyorlar. İşte öyle birini israrla bekliyor Beşiktaş.
* * *
TELLO’dan bu işi bekleyenler fazla heveslenmesin. Tello bir maç oynuyor, bir maç kenara çekiliyor. Onun özellikleri başka. 10.5 numara oynayacak kimsenin hiç ara vermeden 90 dakikanın her anında varlığını hissettirmesi gerekir.  Başkan, böyle birini ısrarla alacağını söylüyor, Beşiktaş da özlemle bekliyor!
Fink ile Ernst’i birlikte yorumlamak istiyorum. Birbirini tamamlayacak aynı ekolün iki adamı. Dün, sanki birbirlerini tanımıyan iki yabancıydı.
Onların sorumlu olduğu bölgeden G.Birliği’nin yarattığı pozisyon sayısı, tribünlerin yüreğini oynattı. Orta saha yol geçen hanıydı. Gençler bu bölgede sanki gönül eğlendirdi.
Israrla söylüyorum ve sürekli hatırlatacağım. Nihat Kahveci henüz oynayacak fizik ve moral güçten uzaklarda. Bir takım düşünün, ilk yarıda sadece tek pozisyon yakalıyor karşı kalede. O fırsat da Nihat’ın ayağına geliyor. ..
Arayıp da bulamadığı bir pozisyon Nihat’ın...
Ama nerede o Nihat. Bildiğimiz Nihat nerelerde! 
* * *
DÜN gece izlediğim Beşiktaş oyunun hiçbir bölümünde ağırlığını ve varlığını hissettiremedi. Holosko, zaman zaman savunmaya, bazen de Nihat’ın yanına giderek oynaması gereken bölgeleri terketti.
Oysa, kanatları kullanarak rakip savunmayı yıpratacak ve Beşiktaş’a hücum kulvarları açacak tek adamdı. Yanlış yerlerde iş aradı.
Uğur İnceman oyunun hiçbir anında görünmedi. Sivok’un fırsat buldukça oyuna ve hücuma katılma isteği iyiydi. Ancak, kaptırdığı ve attığı hatalı paslar  korkuttu.
Beşiktaş’ın en iyisi kimdi diye sorarsanız... Ferrari’yi işaret ederim.
Gençlerbirliği’nin böyle bir dirençle oynayacağını düşünmüyordum. Beşiktaş’ı yordu, düşündüğünü uygulamasına hiç fırsat vermedi.
Doğrusu, oynadıkları oyun, hücuma çıkışları ve pozisyon oluşturmakta Beşiktaş’tan daha farklıydı.
Beşiktaş için fazla bir şey söyleyemeyeceğim...
Oynadıkları oyuna şöyle bir baksınlar. Ve perişan hallerini gözleri ile görsünler. 
Yazının Devamını Oku

Geç oldu Hocam!

BEŞİKTAŞ 3 forvetle oynadı. Nobre ortada, sağında Nihat, solunda Bobo... Nihat ve Bobo, çizgide oynamanın sıkıntılarını yaşadılar. Passız ve topsuz kaldıkları dakikalarda hemen Nobre’nin yanına kaçtılar.
Çözemedim, bu kaçışların ve kanat değiştirmelerin nedenini. Bir sistem gereği miydi... Yoksa, keyfi bir davranışın isyanı mı?
Anladığım kadar ikisi de oynadığı yerden hoşnut değildi. İlk 45 dakikada yaşanan pozisyon sıkıntısı da bu kargaşanın da ürünüydü.
Rodrigo Tello, Beşiktaş’a hayat verecek lider pozisyonunda oynadı. Ayağından çıkacak her pas Beşiktaş’ı rakip kaleye koşturacaktı. Hücum organizasyonları yine Tello’nun düşünce zenginliği ile gelişecekti. 
İlk 45 dakikada bunların hiç birisi gerçekleşmedi. Tello, gerçek kimliğine ancak ikinci yarıda kavuştu. Beşiktaş’ın rakip kaledeki etkinliği de Nihat’ın aşırtma bir şutu ve Erhan Güven’in ortasına Nobre’nin attığı kafa ile sınırlı kaldı.
Yine ilk 45 dakikada Fink ve Ernst’in özellikle oyunun ofansif yönüne soğuk bakmalarını yadırgadım. Beşiktaş’ın daha canlı ve coşkulu bir ilk yarı oynayacağını düşünüyordum. Düşük temposu ve pas hataları herkes gibi beni de sıktı.
* * *
SIKILDIĞIM dakikalarda sürekli listedeki yedek isimlere baktım. Gözüme Holosko çarptı... Daha sonra bakışlarımı Denizli’ye çevirdi. Hiç bir hareket yoktu...
Ve Beşiktaş’ın hücumda zorlandığı dakikalarda Holosko hala kulübede oturuyordu.
Nihat Kahveci’nin pas hataları ile oynadığı bir oyunda Serdar Özkan hala kenardaydı...
Ve ben de merakla Mustafa Hoca’dan gelecek değişikliği bekliyordum.
Denizli, 65. dakikada Nobre ile Fink’i kenara aldı. Uğur İnceman ile Holosko oyundaydı.
Mustafa Hoca’nın Nobre tercihine bir yorum getirmeyeceğim... Uğur İnceman’ı, özellikle de Holosko’yu oyuna almakta bu denli nazlanmasına ufak bir sitem ve itirazım olacak.
Bu satırları yazarken oyundaki golsüzlük sürüp gidiyordu. Ve bir dakika sonra da Holosko’nun golü geldi.
Holosko’nun iş ahlakına bayılıyorum. Kenarda beklemeyi hiç dert etmiyor. Oyuna girdiği dakikaya da hiç aldırmıyor. Ve göreve soyunduğu an hemen oyuna ısınıyor.
Dün gece olduğu gibi... Oyuna girdi, golü atıp maçın kaderini değiştirdi.
Beşiktaş’a gelince, oynadığı oyundan çok yarattığı skoru beğendim. Ve daha sağlıklı bir yorum için gelecek haftaları beklemeye karar verdim.
Yazının Devamını Oku

Nereden çıktı Fatih Tekke!

SÜPER Lig’in ikinci haftasında tribünler iki isim için ayaklandı. Biri G.Saray’ın yeni transferi Keita. Diğeri Süper Lig’in çok uzaklarında bir isim... Fatih Tekke! Haftaya damgasını vuran başka isimler de vardı. Birkaçını hiç düşünmeden sıralayabilirim... Bir sihirbaz gibi topu Sivasspor savunmasının bacakları arasından geçirip, sol vole ile haftanın golünü atan F.Bahçeli Santos. Üstün bir performansla oynayan Emre Belözoğlu ve Gökhan Gönül. Aynı maçta iki gollük şuta inanılmaz bir refleks şov sunan Volkan Demirel...
Tribünler her birini alkışlarla ödüllendirdi. Yine de hiçbirinin gürültüsü ve coşkusu Keita ile Fatih Tekke’yi sarıp sarmalayan sevgi çılgınlığına ulaşamadı.
Keita iyi oynadı. Özellikle oyunun final bölümünde nefis bir tempo yakaladı. Çalımları ve sürati ile G.Saray taraftarını hep ayakta tuttu. Ve alkışlarla uğurlandı Ali Sami Yen’den..
Fatih Tekke’ye gelince... Başka bir ülkede top koşturan ve başka bir takımın forması ile oynayan hiçbir yıldız, kilometrelerce uzakta bir başka takımın taraftarınca böylesine alkış almamıştır.
Diyarbakır yenilgisinden sonra tribünlerden yükselen bu ses, galiba Trabzonspor’un alacağı her kötü sonuç sonrası tekrarlanacak.
Trabzonspor taraftarı ısrarla Fatih Tekke’yi istiyor. Bugün alkışlarla ve adını anarak istiyor. Yarın nasıl ister bilemem!
Bu isteğin en çarpıcı anlatımını Trabzon’daki yerel bir gazetenin başlığında buldum...   
Bu diyarı fethedecek bir FATİH aranıyor!
* * *
HAFTANIN sürprizini Diyarbakırspor gerçekleştirdi. Teknik direktör Ziya Doğan’ın maç sonrası söylediklerini hatırlıyorum ve sonuca hala inanamıyorum...
“Tüm takımların hazırlık dönemini bitirdiği gün bizim sadece 13 kişilik bir kadromuz vardı!”
Ve yine herkesi şaşırtan bir itiraf...
“İnanır mısınız, hiç hazırlık maçı oynamadık.”
Bu sözlere ben de bir kaç satır ekleyeceğim...
Diyarbakırspor’un iki golünü atan Tazemeta’nın transferi Trabzon maçından 48 saat önce gerçekleşiyor.
Dahası var...
Takımda kimseyi tanımıyor Tazemeta. Yanında oynadığı takım arkadaşının adını bile bilmiyor!  
İşte böyle bir takımı toparlıyor Ziya Doğan. Ve Trabzon seferinden bir galibiyetle dönüyor.
Öyleyse, bir alkış da Ziya Doğan ve ayağının tozu ile haftaya damgasını vuran Tazemeta’ya!
Yeri geldi hatırlatmak istiyorum. Kim bu Tazemeta? Nereden çıktı?
Tazemeta, G.Saray’ın UEFA Avrupa Ligi ön elemesinde eşleştiği ve iki maçta 10 gol attığı İsrail’in Netanya takımından geldi. Kamerun asıllı bir futbolcu.
Yeri geldi hatırlatayım dedim.                                     
* * *
GEÇEN sezon hep tartışıldı. Ve bir soruya yanıt arandı...
Şampiyonluğa en kestirme hangi yoldan gidilir?
“Derbileri kazanarak” diyenler yanıldılar.
F.Bahçe geçen sezon derbilerin kralıydı. Hiçbir derbiyi kaybetmedi. Beşiktaş’ı iki maçta da yendi. G.Saray’ı bir yendi bir berabere kaldı. Trabzonspor’a da aynı tarifeyi uyguladı. 
Sonuç: Ligi dördüncü sırada tamamladı.
Nasıl oldu bu iş?
Derbilerde topladığı puanları Anadolu takımlarına kaptırdı!
Yani, derbiler değerini yitirdi mi?
Geçen sezon öyleydi.
Bu sezon daha da değer kazanacak.
Nasıl?
Anketlere göre, özellikle 3 büyüklerin oluşturduğu güçlü kadrolar, bu sezon Anadolu’ya nefes aldırmaz. Puan kaybını asgariye indirirler.
Öyleyse, derbilerin sonucu şampiyonun adını belirleyecek.
Şimdilik öyle görünüyor. Ancak, kar-kış görmeden böylesine iddialı bir tahmine yönelmek, Süper Lig’in karakterine hiç uymuyor.
Ne güçlü kadrolar bu Süper Lig’in tokadını yedi. Ve ne güçlü kadrolar çirkin bir oyunun azizliğine uğrayıp, sezonu hüsranla kapadı.        
Süper Lig dediler mi, durup biraz düşüneceksin!
* * *
G.SARAY’ın bu sezon oluşturduğu güçlü kadro bir soruyu da beraberinde getirdi.
Hangi kadro daha güçlü? 4 yıl üstüste şampiyon olan Hagi, Popescu, Hakan Şükür, Tugay, Hasan Şaş, Emre Belezoğlu ve Tafarel’li kadrosu mu? Yoksa, Keita, Kewell, Baros, Elano, Arda Turan gibi yıldızlarla donatılmış yeni G.Saray mı?
Sizlere göre hangisi?
Bana göre mi...
Sağlıklı bir yanıt için Tanrı ömür verirse, 4 yıl beklemem gerekiyor.
Pardon, unuttum, o kadronun bir de UEFA ve Süper Kupa’sı var!
Bu kadro önce Süper Lig’i kazansın...
Yazının Devamını Oku

Eylülü iple çekiyorum

FATİH TERİM’in yol haritasındaki son durak Ukrayna ile bir hazırlık maçı oynadık. 2010 Dünya kupası için inançlıyız, ısrarcıyız ve inatçıyız diyor Terim. Ve dörtte dört yapacağımızı her fırsatta tekrarlıyor.

Bu sözlere inanarak Güney Afrika düşlerimi hep diri tuttum. Ukrayna maçının her dakikasını da dikkatle izledim. Terim’in inadı millilerin duygularını ne ölçüde etkilemişti, Ukrayna maçında hep bunu kovaladım.

Yoksa, işin teknik-taktik yönü beni pek ilgilendirmiyordu. Biliyorum, Terim geride kalan 4 maçın her biri için kafasında 40 tilki dolaştırıyor. Her birine değişik tuzaklar hazırlıyor.

Söylediğim gibi, benim için millilerin duyguları önemliydi. Bunu yakalamaya çalıştım.

Oyununa tempolu başladık. Ve bunu ilk 45 dakikanın bazı bölümlerine taşıdık. Temponun ağırlaştığı anlarda da yine oyun hırsımızı diri tuttuk.

İlk yarıyı rakibe pozisyon vermeden oynamamız önemliydi. Bunu başardık. Savunmada sadece iki basit ve bireysel hata yaptık. Birinde Gökhan Zan’ın riskli bir davranışı... Ve Servet’in kafasından seken top... Hepsi bu. Oyunun genelinde kusursuz oynadılar.

Üstelik yan toplarda dikkatliydi savunmamız. Adam paylaşımı ve pozisyon alışları kusursuzdu. Sadece oyuna katılımları sınırlıydı.

Maçın ilk yarısı oynanırken ısrarla Shevchenko’yu düşündüm. Ve bir soruya takıldım...

Shevchenko oyuna girerse, çabuk ve ritimli temposu savunma bütünlüğümüzü bozar mı?

Beklendiği gibi ünlü golcü ikinci yarıda sahadaydı. Yine de bu bölgede hatasız oynadık. Özellikle orta saha- savunma bütünleşmesi ve yardımlaşma isteği sevindiriciydi.

* * *

ORTA SAHADA beklenenin üzerinde bir tempo ve performansla oynadık. Baskı yaparak rakibi hataya zorladık. Hamit Altıntop ile Gökhan Gönül’ün sağ kulvardan taşıdığı toplar hücum etkinliğimizi artırdı.

Ayhan’ın dengeli oyunu, ikinci yarıda Sercan ve Ceyhun’un bu bölgeye getirdiği diri ve canlı tempo da, orta saha egemenliğimizi geniş alanlara yaydı.

Kötü oynayan yoktu. Ama ben bir başka şeyin peşindeydim... Terim’in 2010 için inadı ve söylemleri millilerin duygularını ne ölçüde etkilemişti.

Gördüm ve umutlandım. Daha doğrusu hep diri tuttuğum 2010 düşlerimi dün gece bir kez daha tazeledim.

Milliler bir-kaç gün sonra oynayacakları Süper Lig’i bir kenara iterek yüreklerini milli maça koydular.

Ve bir özel maçta sakatlanmak gibi bir korkunun dışına taşarak sadece kazanmak için didindiler.

Şimdi eylül ayını iple çekiyorum.Ve inanıyorum, nefis bir sonbahar yaşayacağız!
Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI