GeriOnur BAŞTÜRK Adını keşke ‘Ali ile Ramazan’ koymasalardı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Adını keşke ‘Ali ile Ramazan’ koymasalardı

Ellerinde değil. Başka türlüsü mümkün değil.

Yaşayamazlar Ali diye, Ramazan olarak. Bi başlarına olamazlar. Ancak Ali ile Ramazan olunca soluk alıp veriyorlar. Bir çeşit Siyamlı aşıklar. Bir çeşit lanet...
Bu satırlar Perihan Mağden’in Ali ile Ramazan kitabından.
Okuyan bilir, sarsıcı (ki bu kelime bile yetmeyebilir) bir aşk hikayesidir Ali ile Ramazan.
Daha sarsıcı olanı kahramanları gerçektir, yaşamıştır, hikayeleri bir üçüncü sayfa haberinden Mağden’in işçiliğiyle ete kemiğe bürünüp dile düşmüştür.
Şimdi de tiyatro oyunu oldu Ali ile Ramazan. Studio 4 İstanbul adlı tiyatro grubu sayesinde.
Baştan söyleyeyim, ben oyunu sevemedim.
Çünkü kitap aynen uyarlanmamış.
Günümüzden yeni karakterler eklenmiş ve romanın sert özünden/aşk dolu ruhundan fersah fersah uzağa doğru yelken açılmış. Mesaj kaygısı öne çıkmış.
Kitabı yorumlamak elbette hakları. İstediklerini yaparlar. Ama keşke oyunun adını “Ali ile Ramazan” değil, “Ali, Ramazan ve Rüzgar” koysalardı...
Oyundaki en hoş şey ileri-geri kurgusu ve Ali’yi oynayan Nadir Sönmez’in nefes kesen oyunculuğu oldu.
Katlanamadığım şey ise akademisyen karakteri!
Kitabı okumak hâlâ en iyisi. “Ben yine de oyunu görmek isterim, sen bi kenara çekil” diyenler için ise vakti/konumu belirtmek boynumuzun borcu tabii:
Her pazartesi 20.30, Garaj İstanbul.
-MAGAZİN NOTU:
Tiyatrodan hoşlanmayan ve yazılarında bunu sıkça dile getirmiş Perihan Mağden’in oyunu izleyip izlemeyeceği merak ediliyordu. Mağden galaya gelmedi, ama geçenlerde oyunu izlemeye gitmiş.

Marmaray’da git-gel yapanlar

An itibariyle Marmaray’ın isminden/cisminden, hakkında yapılan geyikten, göklere çıkarılmasından ve yerin dibine batırılmasından, kısaca şuyundan buyundan herkese gına gelmiştir diye düşünüyorum (öyleyse varım, diye berbat bir espri parantezi açmak geldi içimden. Mazurlayınız artık).
Yine de insan yazmadan duramıyor.
Çünkü mesele hâlâ seksi.
O zaman madde madde yazıp kurtulayım:
-Marmaray’ın biraz alelacele açıldığı ilk günkü arızalardan ortaya çıktı. Bu kesin bilgi. O halde parlak neonlu “Asrın projesi” tanımlamasının yanına aynı zamanda müstesna bir Ortaç hiti olan “Asrın Hatası”nı da iliştirebiliriz.

KAPTAN NEMO’NUN DENİZALTISI

-Peki sırf ücretsiz diye Marmaray’a Kaptan Nemo’nun denizaltısı muamelesi yapıp denizin dibinde sürekli git-gel yapan yolculara ne demeli?
Nasıl bir seyahat fantezisidir bu?

SAKİN OLMAK

-Projede çalışmış test mühendisinin elektrik kesintisi sonrası insanların yürümeye başlamasıyla ilgili, “Elektrik o anda gelmiş olsaydı herkes yüksek akıma kapılırdı” açıklamasındaki dehşeti fark etmek için illa hükümet muhalifi olmak gerekmiyor. Biraz sakin olup düşünebilmek yeterli.

BİZE BİR ŞEY OLMAZ

-Şunu da söylemeli: “Bize bir şey olmaz” adlı şuursuz duygu fırtınasıyla savrulup duran, en baştaki otoritenin bile nükleer santral kazasıyla uçak kazasını bir tutabildiği bu topraklarda kimse mühendis sözüne filan kulak asmaz. “Bize bir şey olmaz” der durur, “Bize bir şey olmaz bebeğim.”

Serdar Ortaç’ı kovalayan hayalet

Tabii ki Ahmet Kaya’dan başkası değil.
Manisa’daki son olaylı konserde yine Ahmet Kaya çıktı karşısına Serdar Ortaç’ın.
Birileri yıllar önceki Magazin Gazetecileri Derneği ödül töreni gecesinde yaşananlara atfen sahneye taş atmaya başladı.
Ellerinde Ahmet Kaya fotoğrafları eşliğinde...
Yapılan asla hoş değil.
Bu Kill Bill halet-i ruhiyesinden vazgeçilmesi gerekiyor.
Geçmişte yapılanın aynısını ve hatta daha fazlasını misliyle karşı tarafa çektirmek olmamalı mesele.
Bu noktada Serdar Ortaç’ın da onca özrün ve en son Twitter hesabından yaptığı “hepimiz insanız, hepimiz hata yapabiliyoruz” diye devam eden resmi açıklamasının samimiyetine karşı tarafı inandırması lazım.
O samimiyet karşı tarafa bir türlü geçmiyor olabilir mi?

X

Şehirden acı-tatlı notlar

Trafik, ama Beşiktaş meydanda olanından. HES kodu, ama metroda yüklenmeyeninden. Yeni menü, uzun süredir gitmediğim bir yerden. Ve yeni bir otelle yeni bir müze, “çok yakında” kategorisinden...

◊ ORASI KİLİT, LÜTFEN GİRMEYELİM
Beşiktaş Meydanı’nın son trafik düzenlemesinden sonraki hali aşk hayatımdan beter:
Kilit ötesi.
Tamam, orada hep bir trafik olurdu.
Ama bu kadar değil.
Beşiktaş trafiği en kaçınılması gerekenlerden biri haline geldi şehirde.
Taksicilerle uzlaştığım tek nokta bu:

Yazının Devamını Oku

Son program kovulduk!

TV dünyasıyla dijital dünyanın “Stranger Things” misali birbirine hiç benzemeyen apayrı iki alem olduğunu mikrofonu açık kalan Bülent Ersoy’un şu hazin cümlesi bir kez daha damgalamış oldu: “Son program, kovulduk.”



Öyle içine dert olmuş ki Ersoy’un, neredeyse küçük bir çocuğun ağzından dökülür gibiydi bu cümle.
Oysa aslında o malum ‘kitsch’ ötesi şov programında belki de ilk defa kendisi gibiydi Bülent Ersoy.
Minderi yere atıp “naşlattığını” söylerken de öyleydi, sosyal medya eleştirilerine yanıt verirken “madilik bana” derken de...
Herkesi sürekli yanına ve hatta Tilbe’yi kucağına oturtup bir saniye bile yalnız kalmak istememesi de öyle...
Hem aşırı hiddetli hem de fevkalade kibarlık geçişleri barındırabilen yüksek egolu bildik ‘persona’sından o gece pek eser yoktu Ersoy’un.

Yazının Devamını Oku

Lil Nas X kuşağı: Yalan söylemek değil yaşamak istiyorum

Tüm hafta sonu Lil Nas X’in ilk albümü “Montero”yu dinlemiş olabilirim.

Çünkü dinlememek imkansızdı.

Günler, haftalar, hatta aylar öncesinden albümün öyle bir tanıtımını yaptı ki fırlama Lil Nas, merak etmemek ayıptı neredeyse.

‘Baby Shower’ından tutun da hastanedeki doğum anına kadar bıkmadan sürdürdüğü “hamileliği” ise herhalde son zamanlardaki en iyi albüm tanıtım fikirlerinden biriydi.

Ne olursa olsun konuşuldu, fikir zekiceydi, hatta Lil Nas’ı hamile pozlarıyla göre göre neredeyse gözüm alıştı diyebilirim.

Ve nihayet “Montero” cuma günü dijital platformlara düştüğünde Lil Nas’ın YouTube kanalında klibi çıkmamış diğer tüm şarkıların da birer “official audio” videosu yayınlandı.

Hepsi özenle hazırlanmış animasyon kliplerdi.

İlginç olan, hepsi belli bir sahneden sonra tekrar ediyor, hipnotize etmek için galiba...

HER YERDEN O ÇIKIYOR

Yazının Devamını Oku

Riva Surf House: İstanbullu sörfçülerle tanışın

Sörf deyince akla gelen belli başlı yerler vardır.Mesela Avustralya, mesela Kaliforniya.

Peki İstanbul’da da sörf yapıldığını söylesem?
Bu hiç aklınıza gelir miydi?
Doğrusu düne kadar benim de gelmiyordu.
Ta ki Riva’daki Surf House’a gidip sörf yapanları kanlı canlı görene dek.
Ortam, hiç abartmıyorum, Sidney’deki Bondi Beach’in mikro bir versiyonu gibiydi.
Sabah 06.00’da, “Dalga bugün çok iyi” mesajını alıp gelmiş, 1 saat suda kaldıktan sonra duş alıp ofisine gidecek olan bir şirket sahibi bile vardı Riva sahilinde.
Sidney’le aramızdaki sosyo-ekonomik fark ise şuydu: Bir yanda denizde sörf yapanlar varken bir yandan da o güzelim sahile vurmuş çöpler arasından dedektörle yüzük, mücevher ve benzeri değerli eşya arayanların olması...


Yazının Devamını Oku

Gece hayatında Türk işi bir durum

Gece 24’ten sonra mekanlarda müzik yok.


Yaz başı karar böyleydi. Anlamsızdı, yeme-içme sektörü de bu kararı kendi içinde eleştirdi ama kısa sürede malum karara göre gecelerini şekillendirdi.
Canlı müzik performansları 21.30 gibi başladı, DJ performansları da öyle...
Bir süredir ise durum farklı.
İstanbul’un çoğu mekanında gece 24’ten sonra müzik var.
Sektörde tüm işletmeciler bunu konuşuyor, “kimine göz yumuluyor, kimine ise göz açtırılmıyor” deniliyor.
Tam Türk işi bir durum:

Yazının Devamını Oku

Bir trend olarak ‘sürdürülebilirlik’

Bir dönem “enerji” kelimesini sıkça kullandık.

Pozitif enerjiler, negatif enerjiler havada uçuştu.
Evrene enerji göndermeler, “İsteyince olur” enerjileri, “Senden iyi enerji almadım”lar; kısacası yok yoktu.
Gerçek anlamda hissedip uygulayan başarılı oldu ama bir noktada “enerji”nin de içi boşaltıldı. Şimdi aynı şey “sürdürülebilirlik” kavramı için uygulanıyor sanki.
Markalar, kurumlar bu kavramı çılgınca sahiplenmek istiyor.
Ama uygulamaya gelince gerçekten bir şey yapmıyorlarsa bu kavramı sahiplenmelerinin de bir anlamı yok aslında.
Sadece havalı bir şekilde “sürdürülebilir” sıfatını her yerde kullanmış oluyorlar, o kadar.
Peki gerçek sürdürülebilirlik ne?

Yazının Devamını Oku

‘Artweeks’ten geriye kalanlar

19 Eylül’e kadar sürecek Akaretler’deki Artweeks’ten parlayanlar, dedikodular, eser fiyat aralıkları ve daha bin türlü şey... İzlenim dünyasına buyurunuz.

EN GENÇ SANATÇI

Bana kalırsa bu tür etkinliklerde en önemli şey genç sanatçı keşfetmeye çalışmak.

O nedenle Artweeks’teki koleksiyoner sergisinden daha çok etkinliğin en genç sanatçısı, 1993 doğumlu Pelin Çağlar’ın işlerine dikkat kesildim. Mutlaka bakın derim.

ŞARJ KRİZİME TERCÜMAN OLAN TABLO

Pelin Çağlar’ın yanı başında Can İncekara’nın işleri de şahane bir şekilde parlıyor. İncekara’nın suluboya tekniğiyle yaptığı işlerden biri hepimize çuvaldız:

iPhone şarj aleti ve kulaklıklar!

Şarj aletli tabloyu gördüğümde şarjım yine çok azdı ve gün içinde girdiğim yüzüncü şarj krizi dolayısıyla

Yazının Devamını Oku

Matrix de dönüyor, ABBA da

Matrix’in ilk filmi 1999’da çıktı.



ABBA grubu ise 1972’de müzik kariyerine başladı.
Ve aradan onca yıl geçtikten sonra (saymadım, sayamadım) her ikisi de gündemde, geri dönüşlerde bugünlerde.
Matrix’teki gibi bir döngüdeyiz galiba. Aynı şeyleri yaşayıp duruyoruz.
Bir Matrix hayranı olarak serinin aralık ayında gösterime girecek “Resurrections” adlı dördüncü film fragmanını heyecanla açıp seyrettim.
Ama berbat bir heyecansızlıkla da fragmanı bitirdim.

Yazının Devamını Oku

Berfu haklı ama esprisi de erkeği yüceltmiyor mu?

Berfu ve Eser Yenenler çifti bir yarışmada sunuculuk yaparken kendi aralarında tatlı tatlı atışmış.


İşte o atışma esnasında Berfu, eşi Eser’e “Kendimi sana bırakmam konusunda emin misin? Kendimi ne zaman sana bıraksam çocuğumuz oluyor” diye espri yapmış.
Aslında bir yanıyla, belki de farkında olmadan, fena halde erkek tarafını yücelten, göklere çıkaran bir espri.
Ya da bana öyle geldi, tartışabiliriz de...
Nihayetinde bu espri vesilesiyle çılgınca eleştirilince Berfu açıklama yapmış:
“Eminim bu şakayı bir erkek yapsa bu kadar üzerinde durulmazdı. Kadın olarak bu şakayı yaptığım için hiç rahatsızlık hissetmiyorum.”
Orası doğru.

Yazının Devamını Oku

O kural uçuş öncesi nasıl uygulandı?

Önceki gün Dalaman Havalimanı’nda check-in sırası bekleyen herkesin aşı kartı ya da PCR testi göstermesini istediler.

Kuyrukta bekleyenler apar topar hazırlık yapmaya başladı.
Ben de HES’ten aşı bilgilerimin olduğu sayfayı açtım.
Bir aşı kartı henüz oluşturmamıştım, kontuardaki görevliye sadece HES’imdeki Covid-19 aşı bilgileri sayfasını gösterdim.
O sayfada da isim filan yok tabii. Sadece iki aşının da yapıldığı yazıyor.
Yani kötü niyetli biri olsan o anda herhangi birinin aşı bilgilerinin ‘screen shot’ını (ekran görüntüsü) alıp onu göstererek de gayet uçabilirsin.
Belki ilk gün diye böyle bir karmaşa vardı ama söyleyeyim, bu şekilde kimin gerçekten aşılı kimin gerçekten negatif PCR testli olduğu asla anlaşılmaz.
Suistimal edilmeye çok açık bir kural bu.

M mi yoksa U mu

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin en yanık tenli, enerjik ve neşeli topluluğu

Cumartesi öğleden sonra Akyaka’nın kite yapılan meşhur sahilinde ortamın şenlikli haline kapılıp gitmemek imkansızdı.

Gün batmaya yakın dalgalar üzerinde son turlarını yapan sörfçüler, kumlar üzerinde DJ’in çaldıklarıyla dans edenler, kite’larını toplayıp günün yorgunluğunu atanlar...

Her yaz daha da büyüyor Akyaka’nın kite sahili.

Yıllar önce geldiğimde sadece bir-iki tane kite okulu vardı.

Şimdi ise yan yana çok fazla kite okulu var. Ayrıca hayli büyük bir bar açılmış.

Kite dışında vakit geçirmek de mümkün artık sahilde.

En önemlisi buradaki topluluk tabii. Burayı büyüten, geliştiren onlar.

Akyaka’nın sembolü No22 Riders’Inn’in sahibi Doruk Tirman, 2012’de açtığı mekanı için bir sohbetimizde şöyle demişti bana:

“Tatlı, hareketli, yanık tenli, insan canlısı bir çocuk büyüttük Akyaka’da”.

Yazının Devamını Oku

Yeni nesil Bodrumlulardan Bodrum ‘gibi’ bir hikâye

İstanbullu yazlık mekanlar birer birer Bodrum’u terk ederken geride mekanın sahipleri, yani yaz-kış orada yaşayan gerçek Bodrumlular kaldı. Şimdi onlarla tanışma zamanı. İşte 6 genç Bodrumlunun kurduğu “Gibi” oluşumu ve kendi ağızlarından hikâyeleri...

Yeni nesil Bodrumlular diyorum ben onlara.
Birbirinden şahane altı genç Bodrumlu:
Mehmet Öksüz, Tarık Gül, Beyza Küngürlü, Gökhan Gökdemir ve Merve-İrem Çopuroğlu kardeşler.
Hepsi yaz kış Bodrum merkezde yaşıyor.
Aralarında doğma büyüme Bodrumlu olan da var, sonradan Bodrum’a yerleşmiş olan da...
Ortak noktaları ise şu: Beraber bir şeyler üretmeyi ve hayatı paylaşmayı sevmeleri.
Şimdi bir ortak noktaları daha var: Gibi Bodrum.

Yazının Devamını Oku

Aşısızlara ayrı bölüm olayı tutmaz

Eylül ortasından sonra uygulanmak üzere “aşısızlar” için yeni önlemler tartışılıyor.

Onlardan biri de kamu kurumları, lokanta ve kafelere aşısızlar için ayrı bir bölüm yapılması.

Öyle hayatın içinden olmayan bir öneri ki, “Nasıl uygulanacak?” diye tartışmak bile anlamsız geliyor.

Diyelim ki arkadaşımla kafede buluşacağım.

Ben aşılıyım, o aşısız.

Kafede aşısızlar için ayrı bölüm var. Garson aşısız arkadaşıma oraya oturmasını söyleyecek, peki bu durumda ben ne yapacağım? Ayrı mı oturacağım yoksa onun yanına mı ilişeceğim?

Eğer ayrı oturacaksam, arada bir aşısız arkadaşımın yanına gidip bir dakika kadar sohbet edip sonra tekrar yerime mi döneceğim?

Haliyle saçma olur böylesi.

Dolayısıyla bu “ayrı bölüm” olayı hayatta tutmaz.

Yazının Devamını Oku

Şehre dönüş notları

Eylül geldi, şehirde kıpırdanmalar başladı. Bünye bir “Oh” çekti. İşte şehrin en kuzeyinden başlayarak çeşitli şehre dönüş notları...

Tam da İstanbul’un berbat neminden bunalmaya başlamışken önceki gün bir tatlı rüzgâr, bir bulutlu hava geldi şöyle kuzeyden kuzeyden, bünye bir “Oh” çekti.

Üstelik o sırada şehrin en kuzey noktasındayım, Emirgan’daki La Boom’un terasında. 

Masada Kıvanç Tatlıtuğ, Burak Yamantürk, Armutlu’daki Steakroom’un sahibi Gökhan Uyanık ve tabii mekanın Assos ellerinden dönmüş patronu Umut Evirgen var.

Burak, yeni dizisi için “romantik, sert” bir imaja bürünmüş. Kıvanç’ın fit zayıflığı baki.

Umut, yeni filmi “Kimya”nın Varşova Film Festivali’nde gösterileceğinden bahsediyor.

Ayrıca 15 güne Chicki Boom ve La Boucherie’yi açıyormuş.

Mekanın bir başka ucunda ise Danla Bilic ve Mert Vidinli var.

Onlar da eylüldeki etkinlikleri konuşuyor.

Yazının Devamını Oku

Peki ya diğer otellerdeki bantlar?

Ekolojik Araştırmalar Derneği (EKAD), Antalya Belek’teki Port Nature Luxury otelinin bulunduğu sahilde caretta yuvalarıyla ilgili çalışma yaparken fark ediyor.

Sahildeki yuvalama alanlarının üzerine ahşap yürüme bandı konulmuş.
Yürüme bandı kaldırılınca, sıkışıp ölmüş 60 yavru kaplumbağa karşılarına çıkıyor.
Haberi okuyunca Antalya’daki birçok otelin plajında bu ahşap bantlardan olduğunu anımsadım.
Ve tatilcilerin o bantların üzerinden yürüyüp geçerken kaplumbağaları bilmeden nasıl ezdiğini...
Umarım bu korkunç olay diğer otellerin farkındalığını artırır.
Bu bantları yuvalama alanlarına koymaktan vazgeçerler.

Deniz Akkaya’nın

Yazının Devamını Oku

900 feet’teki en havadar uçuşum

Başımda bir kask. Göğsümün ön tarafı emniyet kemerleriyle kaplı.

Dudağımın ucunda bir mikrofon. Tüm bunlardan daha önemli olan şey ise 900 feet yükseklikteki mini bir uçakta olmam ve dört bir tarafımın penceresiz, yani açık oluşu.
Bu nedenle havayı, rüzgârı dibine kadar hissediyorum, tüyler diken!
Hatta şımarıklık yapıp iki elimi yana açarak havayı kucaklıyorum.
Bu nasıl bir uçak mı? Uzun ismiyle, MTOnautic Gyroplane.
Daha çok bilinen ismiyle “Beach Plane”.
Bu modelden dünya üzerinde 20 tane varmış.

Yazının Devamını Oku

Tarkan’ın geç aşısı

Tarkan da kafası karışıkgillerdenmiş.

Aşı konusunda yani.
Önceki gün Instagram’ında itiraflamış, “Ne yalan söyleyeyim, benim de kafam karışıktı” diye.
Sonunda direnmenin manası olmadığını görüp aşı olduğunu söylemiş Tarkan.
Kendisini çok iyi anlıyorum.
Benim de kafam karışıktı, hatta aşı tereddütü yaşayanlar diye bir yazı da yazmıştım.
Sonunda oldu da bitti maşallah ama aşı konusunda “Ya acaba olmasam mı?” diyenlere de çemkirmeyin. Bir işe yaramaz.
Çok ısrar edince daha da şüpheye düşüyor insan.

Yazının Devamını Oku

Alaçatı’nın sorunu

Alaçatı’daki son cinayet olayının en berbat tarafı, mekan sahiplerinin cinayeti işleyen valelerle ilgili “Valeler bizim değil, tanımıyoruz” demesi.

Böyle bir şey olabilir mi?

Alaçatı’nın son yıllardaki en büyük sorunu bu işte:

Kalitesiz mekanların çoğalması. Valesini tanımayan, sorumluluk almayan mekanlar yüzünden olan Alaçatı’ya oluyor.

Ve bir kez daha o nostaljik cümleyi kuruyor insan: “Nerede o eski Alaçatı?”

Sağlığın magazini olur mu

Bu da günümüz yaşam tarzının en kolay itirafı herhalde:

Gözüne kestirdiğin birine “testi pozitif çıkmış” diye sallamak.

En son bir magazin programında

Yazının Devamını Oku

En büyük proje arıları oraya geri çağırmak

Pazartesi günkü Özge Özpirinçci röportajında sayfaya sığmayan bir bölüm vardı. Orman yangınlarıyla ilgili o bölümde Özge’nin söylediği çözüm odaklı fikirlere buyurun şimdi...

Son orman yangınlarına hepimiz üzüldük. Sen yangınlar esnasında ne düşündün, neler yaptın?
- Doğa olayları benim en çok hırpalandığım, kendimi çaresiz hissettiğim bir durum.

Beni çok iyi tanıyan, özellikle Marmaris bölgesinde yaşayan arkadaşlarım yangınlar sırasında hemen aradılar. Bire bir haber aldım onlardan. Çünkü sosyal medyada biri bin yapma huyu var maalesef. Hangi kaynağı takip edeceğinizi bilemiyor, güvenemiyorsunuz.

Bu nedenle sosyal medya detoksu yaptım. Instagram hesabım duruyor ama ondan uzaklaştırdım kendimi. Çünkü sonu yok. Kendi yardımlarımı, kendi bildiğim yolla, oradaki insanlarla bire bir bağlantı kurarak yaptım.

Şu an yapmamız gereken, bir sonraki adımı bilmek. Zaten doğa kendi kendini iyileştirecek. Bunu nasıl yapacağını biliyor. Orada evi yanan insanlara, hayvanlara nasıl yardım edebiliriz diye düşünmek gerekiyor.

Akyaka’dan arkadaşım Özgür Ceylan, doğayı tekrar canlandırma adına bazı projelerden bahsetti bana. O projelerden biri arılarla ilgili. Tüm arılar terk etti orayı. Biliyorsun, arılar olmazsa yok oluruz. Şimdi, en büyük proje arıları tekrar oraya geri çağırmak.

Merak ettim, nasıl olacak bu? - Yer yer meyve ağacı ağaçlandırmasıyla, ayrıca köylülerle iletişime geçerek. Onlara bunu anlatarak. Doğru kovan yerleşimi yaparak... Kısacası bizim oradaki hayvan nüfusunu tekrar eski haline döndürmemiz lazım.

Bunun için köylülere yardım yapmamız lazım, ama doğru yardım çok önemli. Şuursuzca yardım yaptığın zaman orayı da zora sokuyorsun.

Yazının Devamını Oku

Özge Özpirinçci: Umut olmasaydı şu an karnımda beş buçuk aylık bir bebek taşıyamazdım

Özge Özpirinçci’nin Salih Bademci ile başrol paylaştığı “İlk ve Son” adlı dizisi bu hafta yayınlanmaya başlıyor. Dizide oynadığı Deniz karakteri için “Hayatımda oynadığım en öfkeli kadın” diyor Özge. Dizi için heyecanlı ama başka bir heyecanı daha var bugünlerde. O da önümüzdeki aylarda dünyaya gelecek olan kızı. Assos’taki Kozluyalı’da buluştuğum Özge’yle hem ilişkileri konuştuk hem de arada sevgilisi Burak Yamantürk’ü çekiştirdik...

“İlk ve Son” dizisi neyi anlatıyor?

- Bir ilişkinin ilk zamanlarındaki duygularıyla son zamanlarında duygusuzluk gibi görünen ama aslında çok yoğun şeylerin yaşandığı dönemini, yani bir ilişkinin anatomisini anlatıyor. İki yaralı ruh başlarda birbirine iyi geldiğini sanıyor. Ama ilişki içinde kendilerini tedavi etmeye hiç çalışmadıkları için bir süre sonra birbirlerine zarar vermeye başlıyor. Etrafımızda örneğini çok sık gördüğümüz bir ilişki modeli bu aslında.

Neden hep böyle olur? İki yaralı ruh bir araya gelir ve hep bir arıza çıkar...

- Çünkü dünyadaki en zor şey kendini tanımaya başlamak, kendinle ilgilenmek, iç yolculuğuna çıkmak. Ben bunları 33 yaşında yapmaya başlayabildim. Daha doğrusu 33’te kafam açıldı, 35’te yaptım. Bu çok zor bir yolculuk. Çünkü finalde neyle karşılaşacağını bilmiyorsun. Karşılaştığın şeyle yaşamaya devam etmek zorundasın. Kendinden uzaklaşamazsın. Kendini olduğun gibi sevmek en zor şeylerden biri. İki kişi bir arada yaşarken bir süre sonra şu olabiliyor: Kendi canını acıtmamak için karşındakine saldırmaya başlıyorsun. Kendi içimize yönelmenin korkusuyla karşımızdakinin negatifliklerini, arızalarını görmeye başlıyoruz. Mesela birisi bana gelip “Sende şöyle şöyle bir şey var” dediğinde, “Acaba bunu ona söyleten şey ne?” diye düşünmeye başlıyorum. Çünkü büyüdükçe dışardan gelen verilerin bizden bağımsız olduğunu unutuyoruz. Karşıdan gelen verinin benden bağımsız olduğunu düşündüğümde o kadar özgürleşiyorum ki! Yaşadığımız toplum zaten sürekli kendimizden şüpheye düşmemizi istiyor. Senin kendini sevmemeni istiyor.

Fotoğraflar: Muhsin AKGÜN

Evet, özgüvenimiz sürekli çalınıyor. Bir de yetiştiriliş tarzından dolayı geç yetişkin oluyoruz. İlişki arızaları bundan da kaynaklanıyor olabilir mi?

- Katılıyorum. Yetişkin olmanın getirdiği sorumlulukları farklı algılıyoruz. Bir yandan da “Ben böyleyim abi, yerse”ciliğe doğru evrildik. Dayanışmayı unuttuk. Her şeyin bize hizmet etmesini istiyoruz. İlişkilere baktığında mesela başta bir özellik hoşuna gidiyor. Adam diyor ki, “Bizim kız deli abi, o yapar”. Sonra bu laf, “Deli bu kadın, bitirecek beni”ye dönüşüyor. Sorun aslında şu: Kendini tanımadıkça karşındakine göre şekil alıyorsun. Ya da karşındaki biraz değişince “Sen çok değiştin” deniliyor.

Yazının Devamını Oku