"Doğan Hızlan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Doğan Hızlan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Doğan Hızlan

Zonguldak’ın ilk harfi ölüm

ZONGULDAK... Öyle bir kent ki adı hep ölümle birlikte anılıyor.

Gazete haberlerinde, televizyon ekranlarında, ‘ateş nefes’ (1) gene madencilerin soluklarını tüketmiş.
Ölüme bunca yakın hangi meslek vardır? Güneşi bir daha göremeyeceğinizi bile bile yerin dibine iniyorsunuz.
Haberler okunacak, acılara ağlanacak “Âlem gene ol âlem” denilip unutulacak.
Oysa acıların şehrini edebiyattan okumuş olsanız, bu acıların adeta onlara kader gibi yapıştırıldığını öğrenir, zihninizdeki, belleğinizdeki izini silemezsiniz, silmemelisiniz de.
Ahmet Naim’in (1904-1967) Kuduz Düğünü ile Mehmet Seyda’nın (1919-1986) Zonguldak Hikâyeleri’ndeki öyküler, madencinin her saat yaşamla ölüm arasında bir ateş dansı yaptığını gösteriyor bize.
İkisi de Zonguldak’ta yaşamışlar, ölümlerin, yıkımların tanığı olmuşlar.
Mehmet Seyda, Ahmet Naim’in Kuduz Düğünü kitabının başındaki Birkaç Söz’de bakın ne yazmış?
“Bizim Zonguldak’ta çalıştığımız yıllarda, Etibank’a giden bir aylık raporda şu tümce yer alıyordu.
‘Ağır endüstrinin bu tehlikeli çarkı, alınan bütün tedbirlere rağmen, sanki insan kanı içmeden dönememektedir.”
O ayın ölü sayısı 9’du.”
¡ ¡ ¡
AHMET NAİM’in Yoklama öyküsünde, madencilere nasıl bakıldığı iç burkan bir gerçeklikle anlatılır.
Madene inmek için sayı yeterli midir, değil midir? İşbaşı yoklama yapıp kimlerin öldüğünü kimlerin sağ kaldığını tespit ettikten sonra öykü şöyle biter?
“Büroya doğru yürüdü gayet düşünceli ki, bu zarar ziyanla Armutlu ocağı belini doğrultur mu bakalım.”
Gene aynı öyküde, ölümün çağrısını okuyoruz:
“Ocakta panik vardı. Yeraltı gündelikçileri ellerindeki kandillerle yanıp sönen noktalar halinde sağa sola kaçışıyorlardı. Gırtlaklarından yükselen çığlıkları su alıp götürüyordu:
- Göçük var, göçük!
- Su geliyor, suuu!”
Mehmet Seyda’nın Üçüncü Vardiya’dan Devrekli Hasan öyküsünde, bir ölümün öyküsünü okuyacaksınız:
“Yanı başından sürtünüp bir felâket geçti hem de Sülüman’ın, geçen ay, tam belinin orta yerine iri bir kaya parçası gümledi. Toprağa olduğu gibi çaktı ‘fakiri’, ‘Anacım...’ diyebildi. Bir ‘Anacım’ ki, dövüşte tabana kuvvet tüyenlerin çığlığına benzemez. Hemen oracıkta, dişlerinin arasından, kustu canını. Tükürdü.”
Acıyı edebiyatla duyarsanız unutamazsınız.
Yazımı Aldo Severini’nin Maden Ocağının Dibinde (2) şiiriyle noktalıyorum:

MADEN OCAĞININ DİBİNDE

Maden ocağının dibinde
ışık yok.
Hava yok
maden ocağının dibinde.
Maden ocağının dibinde
besin yok.
Karın yok
maden ocağının dibinde.
Oğlun bile yok
maden ocağının dibinde

Ayırdılar seni dünyadan,
aldılar elinden ışığını, havanı, besinini,
sevdiğin kadını,
taptığın oğlunu
aldılar elinden.

Bir sen varsın
maden ocağının dibinde,
direnen.

(1) Ateş nefes: Grizu
(2) Çev: A. Kadir-Asım Tanış, Dünya Halk ve Demokrasi Şiirleri, II. Cilt.
Alıntı yapılan kitap: Ellerimiz Günışığı, Emek Şiirleri, Hazırlayanlar: Eray Canberk-Gülsüm Cengiz, Evrensel Basım Yayın.
X