Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Zirveden hiç inmedi

    Hürriyet Haber
    23 Eylül 1998 - 00:00Son Güncelleme : 23 Eylül 1998 - 00:01

    Zeki Müren öleli iki yıl oldu. Onun önce hayranı, sonra dostu olan Gazeteci Nalan Seçkin, Zeki Müren'i bilinen ve hiç bilinmeyen ya da açıkça konuşulmayan yönleriyle yazdı. Hayatındaki ilkler, mutlulukları, gözyaşları, gururu, dostları ve büyük aşklarıyla Zeki Müren'i kaleme aldı. Bu dizi, Seçkin'in Bilgi Yayınevi'nce yakında piyasaya çıkarılacak olan ‘‘Zeki Müren’’ adlı kitabından özetlendi.

    Zeki Müren, kereste tüccarı Kaya Bey'le Hayriye Hanım'ın ilk ve son çocukları olarak, 6 Aralık 1931'de Bursa'da doğdu. Adını, annesinin adaşı babaannesi koydu. Müziğe ilgisi ve kulağının duyarlılığı 3-4 yaşındayken, babaannesinin Sahibi'nin Sesi marka gramofonunun başından ayrılmamasıyla dikkat çekti. Aynı dönemde okuma-yazma öğrenmeye çalışırken gözünün bozukluğu fark edildi, yaşamı boyu simgesi sayılacak astigmat-hipermetrop gözlüğünü taktı.

    Annesi, ‘‘Aman taşlı topraklı yollarda oynama, arkadaşlarına çarpar düşersin, gözlüğün kırılır’’ deyince eve kapandı, sokak yerine ‘‘Tomris’’ adını verdiği bebeğiyle oynamaya başladı.

    ‘‘Evde Tek Başına’’yı oynayan çocuğun yaramazlıkları annesinin giysilerini giyip çıkarmak ve makyaj malzemesini kullanmaktan öteye gitmiyordu. Sıkıldığı zaman bunları yapıyorsa, rahatladığında okuma-yazmayı sökmeye çalışıyor, ancak her iki durumda da kulağını gramofon ve radyodan ayıramıyordu. Radyo dinlerken şarkıların güftelerini anlayamadığı için çok sıkılıyordu. Beş yaşındayken yaşamını yönlendirecek kararını verdi: ‘‘Günün birinde halk huzuruna çıkacak olursam (ki çıkacağım) spiker, şarkıcı, aktör ne olursam olayım, Türkçe'yi güzel konuşmaya gayret edeceğim.’’

    İLK (SANAL) PLAĞI

    Lodosun Bursa'yı kasıp kavurduğu günlerde feryat figân ağlayan çocuğa annesi, akşamları arkadaşlarıyla bahçelerinde oynaması için izin verdi. Sonraların aktörleri (ölümünden sonra tiyatroda yaşlılığını canlandıran) Toron Karacaoğlu ve Deniz Uyguner'le birlikte gösteriler düzenledi, Karagöz ve kukla oynattı, mahalleliyi eğlendirdi.

    Osmangazi İlkokulu'na başladığında okuma-yazması kusursuzdu. Sesinin güzelliğini öğretmenleri keşfetti, müsamerelerde hep başrol oynadı. Sesi kendisini İkinci Ortaokul, İstanbul'daki Boğaziçi Lisesi ve Güzel Sanatlar Akademisi'nde (Mimar Sinan Üniversitesi) de hep ayrıcalıklı kılacaktı.

    İlkokulda en yakın arkadaşı Emine Öğretmen'in kızı Nurtan oldu.

    Bir gün okuldan eve döndüğünde defterinin kapağını yırttı, daire şekline getirdi. Ortasına yapıştırdığı kırmızı elişi kâğıdının üstüne kocaman harflerle okuyan: ZEKİ MÜREN yazdı. Özel ürününü babaanneciğinin Sahibi'nin Sesi'ne yerleştirdi, boru biçimi verdiği dosya kâğıdıyla kartonun üstüne hoplaya zıplaya bağırdı: ‘‘Ol bir salon gelini / Koy kalbime elini / Sevdim tatlı dilini / Kalplere vur bir zımba / Rumba da rumba rumba...’’

    ‘‘Adam olacak çocuk...’’ denir ya, işte bu 78'lik de, gelecekte adı neredeyse dünya düzeyinde dalgalanacak ‘‘Sanat Güneşi Zeki Müren’’in ilk (sanal) plağıydı.

    İKİNCİ TUTKUSU TİYATRO

    Aklı fikri bir yandan okulundaysa, öte yandan da sanat olaylarını izlemek, öncelikle de şarkı dinlemekteydi. Babasını, Tophane'deki saz bahçesine gitmeye bu yüzden zorluyordu. Sıra kızları fasılı ‘‘Biz Çamlıca'nın Üç Gülüyüz’’le açıyorlar, ‘‘Pencerenin Perdesini Aç Bana Göster Yüzünü’’yle kapıyorlardı.

    Mesleğinden sonraki en büyük tutkusu tiyatroyla da bu bahçede tanıştı. Çok sevdiği Shakespeare'in Hamlet'ini Sadi Tek'ten izledi. Saz bahçesi minik Zeki'nin aklında izledikleri yanında, bir de kulisten gelen ve geniz yakan tuvalet kokusuyla kaldı.

    Ortaokul Zeki Müren'in yaşamına iki yenilik getirdi. Tanburi İzzet Gerçeker'den solfej ve usul dersleri alarak Türk Sanat Müziği'ne ilk adımını attı. İlk ‘‘Aşk kıvılcımı’’yla da gene bugünlerde tanıştı. Tam karşılarındaki evde oturan yeşil gözlü, kızıl kestane saçlı komşu kızı (sonraların gazetecisi, günümüzün diplomatı) Ayten, aklından bir an bile çıkmaz oldu. Her şey, pencereden bakan genç kızla delikanlının ilk göz göze geldikleri an başladı. Karşılıklı ilgi, Çekirge'de yapılan piknikler ve gizli buluşmalarda perçinlendi.

    Mutluluktan aldığı destekle ortaokulu da birincilikle bitiren delikanlıyla genç kız, şimdi ‘‘Evlilik hayalleri’’ kuruyorlardı. Ancak, sanat olaylarını kaçırmak istemeyen Zeki'nin düşlerini süsleyen İstanbul'daki Boğaziçi Lisesi'ne yatılı kaydolması, durumu değiştirdi. Kutsallığını mektuplarda sürdüren aşk, genç kızın bir üstteğmenle nişanlanması üzerine acıyla noktalandı.

    Benim mırmırlarım var

    Zeki Müren'in ölüm haberi Türkiye gündemine bomba gibi düştü. İlk aşamada kimse inanamadı fakat gerçekti. Her faniyi bekleyen son, onu da 24 Eylül 1996 Çarşamba günü saat 20.59'da TRT İzmir Televizyonu'nun makyaj odasında yakaladı, kalbi yıllar boyu çektiği hastalığa yenik düştü.

    TRT ekranı acı haberi birkaç dakika sonra altyazıyla duyurdu: ‘‘Sanat Güneşi Zeki Müren'i kaybettik.’’

    Bu Zeki Müren kimdi ki Türkiye o an dondu kaldı?

    Kim olacak, ‘‘nev'i şahsına münhasır bir insan’’ ve ‘‘kendine özgü bir sanatçı’’ydı, yani o ‘‘Zeki Müren’’di! Enis Berberoğlu'nun anlatımıyla ‘‘Medyanın değil, halkın seçip yücelttiği bir sanatçı’’ydı.

    Tanrı'dan sonra sevip saydığı ulusu onu tam 46 yıl kalenin burcunda oturttu. Bu başarıyı mesleğini ciddiye alması, alanında devrim yapması, yurtdışında kazandığını ülkesine transfer etmesi, malvarlığını vatanına yayması ve biraz da ‘‘Makyavelist’’liği sayesinde elde etti.

    Basında hakkında (eşcinselliği, despotluğu, ağzının bozukluğu ve cimriliği iddiaları başta olmak üzere) yazılmayan kalmadı, ‘‘Tekzip bana yakışmaz’’ kararını hiç değiştirmedi!

    Attığı her adım olay oldu. 50'yi aşkın taklidi çıktı, ‘‘kötü bir kopyam’’ deyip güldü, geçti. Yüzlerce çocuk büyüttü, üniversitede okuttu, yolundan okuluna, camisinden kütüphanesine bir köyü çağdaşlaştırdı, kimselere duyurmadı.

    30 yıl önce ‘‘Politikaya atılıyorum’’ dedi, İnönü-Demirel'in söz düellolarını

    ‘‘ateşkes’’e soktu. Cem Karaca'nın milyonlara ezberlettiği ‘‘Namus Belasına’’ şarkısını pesleştirdi, dağlarda yankılanan ‘‘Umudumuz Ecevit’’ sloganına ara verdirtti, başyazarlara makaleler yazdırttı ve tam bir ay süreyle deprem gibi Türkiye'yi salladı. Dönemin senatör ve milletvekillerinin aylarca uykularını kaçırdı. Türkiye'nin üç önemli tarihi, demokrasiye kilit vuran dönüm noktaları 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül'de başına iş açtı, adı TBMM kürsüsüne taşındı, korktu, üzüldü ve heyecanlandı.

    ‘‘Güzel olan her şeyi sevmek Tanrı'nın insana bir lütfu’’nu gerekçe gösterdi, erkeklerle de birlikte olduğunu saklamadı. Kimi zaman ‘‘Benim mırmırlarım var’’ dedi, bir başka gün ‘‘Prima sanatçıların eşcinsel olduklarını’’ vurguladı, ad sayarak örnekler verdi. Çok sevdiği kadının öldüğü günün gecesi bir şişe viski içip sabaha dek ağlayan da oydu!

    Zeki Müren'in galasındaki izdihamı önlemek için, patronu müşterilerinin üzerine itfaiyeye su sıktırmak zorunda kaldı.

    Yaylı tanbur üstadı, 36 yıllık arkadaşı Ercüment Batanay'a göre, ‘‘Değil Türkiye'ye, dünyaya bile 500 yıl daha bir Zeki Müren gelmez!’’

    Bir hizmetçi kendisinden hamile kaldığını söyleyip şantaja kalkışınca, dersini eline verecek ölçüde de akıllıydı.

    ‘‘MİLLETİNE VASİYETİ’’ vardı, yerine getirilmedi.

    Kendisini çocukluktan genç kızlığa adım attığım yıllarda ‘‘hayranı’’ olarak tanıdım, sonra ‘‘arkadaşı’’ ve ‘‘dostu’’ oldum. İşte ‘‘yaşayan’’ ve ‘‘Dostum’’ Zeki Müren huzurlarınızda...






    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı