"Kanat Atkaya" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Kanat Atkaya" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Kanat Atkaya

Zirve tutanakları (1)

İNSANIN aklı bazen kafatasının içinden uçup gidiyor.

O kadar inanılmaz şeyler yapıyorum ki bazen, kendime salak dememek için bahaneler üretmem gerekiyor. Ama gelin görün ki, gerçekten kaçılmıyor... Yaptığınız şey salakça olunca, siz de otomatikman salak oluyorsunuz.

Geçen hafta cumartesi günü Riko'ya gideceğim. Hava soğuk ya lahana gibi giyindim yola koyuldum. Taksiye binsen taksiciye ayıp, çok kısa bir mesafe. Fakat yağmur altında yürüyünce de 10 dakikada denize girip çıkmış kadar oluyorsun.

Riko biraderimizin evine vardığımda sırılsıklamdım. Hatta yağmurluğu portmantoya asarken ‘‘Riko, dur da altına kova getireyim’’ gibi fena bir espri bile yaptı.

Amacımız dışarı çıkmak. Manyak değiliz, normalde böyle bir havada sokağa çıkılmaz ama sözüm var, Riko'yu Huysuz'a götüreceğim.

Zaten biz otururken Huysuz İhtiyar aradı ve ‘‘Ne zaman geliyorsunuz bakayım siz?’’ diye sordu.

‘‘20 dakikaya kadar oradayız ağbi’’ dedim ve Riko'yu dürtüp, ‘‘Fırlayalım’’ dedim.

*

Taksi geldi, gideceğimiz yeri söyledik, tam Taksim Meydanı'na çıktık, Riko ‘‘Telefonu unuttum usta’’ dedi. Atatürk Anıtı'nın etrafından turlayıp tekrar bunun evine döndük.

Neyse işte, aldı bu telefonunu yine yola çıktık, bu kez ‘‘Mide ilacımı unuttum usta’’ dedi. Ben tam ‘‘Ne mide ilacı lenn!’’ diye kopacakken, ‘‘Ama mühim değil, orada eczane var mıdır acaba?’’ dedi.

Hiç dokunmadım yola devam ettik. Pangaltı'ya geldiğimizde trafik bir daha asla açılmayacakmış gibi tıkandı. Ben, hemen inip Metro'ya binmeyi önerdim. Şoföre biraz ayıp oldu ama tanıdıktı.

*

Jetonu aldık, 'bidit' diye öten turnikelerden geçip aşağı indik. Ben gayet kendimden emin bir şekilde ‘‘Taksim’’ yazan yere döndüm. Riko da peşimden geldi ama hafiften kıllandığı belli. ‘‘Usta, biz doğru yerde mi duruyoruz allasen?’’ dedi.

Ben de gayet kendimden emin tavırlarla duvardaki Taksim yazısının yanına yürüdüm ve ‘‘Buraya ayı kadar Taksim yazmışlar görmüyor musun?’’ dedim.

Cevap yıkıcı oldu, ‘‘İyi de birader hasta mısın, biz Taksim'e gitmiyoruz ki!’’ Haklıydı. Ben şuursuzluğuma mı yanayım, Riko'nun koh koh koh diye benimle dalga geçmesine mi, bilemedim.

*

Metro beklerken bizimki gitti, kredi kartıyla kutu meşrubat veren aletin yanına, kurcalamaya başladı. İçilecek kolalı meşrubat konusunda iki rakip var biliyorsunuz. Ben fanatik değilimdir ama Riko, içtiği meşrubata bir Aydınlık Yol gerillası kadar bağlıdır.

Rastlaştığımız otomat, bunun kanlısına ait. Ama belli ki canı da soğuk bir şey içmek istiyor (Evet, bu havada isteyebiliyor böyle bir şey!)

Seçenekleri gözden geçirdi ve kolasız bir meşrubat seçti. Bu esnada elini cüzdanına atıp kredi kartını çıkardı. Sanırsın banka soyuyor, öyle bir dikkat ve disiplin içinde yapıyor bunları.

Sonra otomatın üstündeki çizimlerine bakarak antrenman yaptı bir süre. Kredi kartı tuttuğu elini havaya kaldırıyor, sonra hızla aşağı indiriyor vs.

*

Bu arada etrafta insanlar toplandı, bu adam ne yapıyor diye izliyorlar. Ben bütün bunlar olurken, hızla yaklaşan metro vagonunun altına atlamak filan istiyorum. Bu cesaretini toplayıp kredi kartını geçirdi, hiçbir şey olmadı. ‘‘Benim kredi kartı artık bir kola bile alamıyor usta, seninkini versene’’ dedi.

Homurdanarak gittim, kredi kartımı geçirdim, trınk diye düştü kutucuk. O sırada bunun etrafında toplanmış kalabalıktan biri, ‘‘Beyefendi yanlış yapıyordu, doğrusu sizinki gibi olacak’’ dedi. Adama mı kafa atayım Riko'ya mı kararsız kaldım. Bu aldı meşrubatını, bindik metroya, vardık Huysuz'un muhitine.

*

Huysuz'a gitmeden önce Riko'yu 24 saat boyunca uyardım. ‘‘Huysuz tatlı adamdır ama her an fırçalayabilir’’ gibi cümlelerle bunun beynini bayağı bir uyuşturdum.

Her neyse efendim, biz vardık Huysuz İhtiyar'ın kapısına. Ben yorulmasın diye ‘‘Bir şey hazırlama ağbi’’ demiştim ama o yine çok şık bir ambians yaratmış. Bir de sanki biz anlarmışız gibi şömine yakmış.

Ben bu arada bir salaklık daha yapıp ‘‘Ağbi bu eleman biraz ağır işitiyor’’ diye Huysuz'u uyarmadım. Oğuz Ağbi bir şey soruyor, bunun duyma menzilinin dışında bir volüm denediği için cevap alamıyor. Huysuz tam patlayacakken, ‘‘Ağbi, elemana bağırmak gerekiyor kimi durumlarda’’ dedim.

Önce biraz yüzünü ekşitti ama sonra bütün bir gece bağırabileceği birini bulduğu için de çok sevindi. O sırada Riko, Huysuz'un kitaplarını inceliyor. Oğuz Ağbi ilk bombayı bu noktada patlattı: ‘‘Ben sana kitaplarımı mıncıklama izni verdim mi!’’ diye bir kükredi, rüzgarından bizimkinin saçları arkaya yattı. Bu manzara karşısında benim de içimin yağları eridi tabii ki.

Gece uzundu, belki haftaya devam ederiz. Bu arada Piyanist'i seyredemedim. Ama kesin seyredip yazacağım, sözüm sözdür arkadaşlar.
X