"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Zina üzerine aşık atmak

TOMBALA ve Milli Piyango’yu "masum günahlar" arasında sayarsanız, hayatımda kumarla ilk tanışmam "aşık" sayesinde oldu.<br><br>1950’li yılların sonuydu ve İzmir’in Kahramanlar Semti’ndeki Melez Çayı’nın kenarı, mahalle haytalarının zulasıydı.

Mal haline getirdikleri gövdelerini ve ruhlarını, köprüaltındaki bu kuytu yerlerde saklarlardı.

Bizler ise top oynama ve macera açlığımızı buralarda doyururduk.

* * *

"Aşık",
bugünkü zarın atasıdır.

Koyunların bilek kemiğinden alınan bir parçadır.

Esrar, aşık ve sustalı bıçak, bu köprüaltı haytalarının demirbaşıdır.

Hatırladığım ilk kumar fotoğrafı şudur:

Yere çömelmiş sıska, hastalıklı bedenler, feri kaçmış gözler.

Alacakaranlıkta silik birer siluet haline gelen bedenlerini, kabaca sarılmış esrar zıvanalarının, sigaraya göre daha ihtirasla parlayan korlarından fark ederdiniz.

Öyle maymun gibi çömelmiş vaziyette durmadan aşık atarlardı.

Önlerinde birkaç madeni para ve buruşmuş üç beş banknottan başka bir şey göremezdiniz.

Bu solgun bedenler, ancak bıçaklar çekildiğinde ataletten kurtulurlardı.

Sıska bedenlerinin onlara bıraktığı tek mecal, bıçağa sarılabilmekti.

O da sadece bir defa...

Ortaya atılan o koyun kemiklerinin, dört-beş bin yıllık geçmişlerinin bulunduğu aklımın ucundan bile geçmiyordu.

Kumarın en eski biçiminin "Astrolagus" denilen, bu aşık atma olduğunu yıllar sonra öğrenecektim.

Üç büyük Yunan tanrısının, káinatı paylaşmak için aşık attığını, Zeus’un gökleri bu kumarda kazandığını da çok sonraları okuyacaktım.

Bu ilahi kumarda kazanan ikinci tanrı olan Poseidon’un denizleri alıp gideceğini, kaybeden Hades’in ise kumar borcunu, yeraltında ölüler álemine giderek ödeyeceğini de...

Hayatım boyunca kumara hiç ilgi duymadım.

Şimdi düşünüyorum, bu ilgisizlikte acaba, Melez Çayı’nın köprüaltlarındaki bu cılız bedenlerin, ihtirasla parlayan bıçakların ve zıvana korlarının etkisi olmuş mudur?

Yoksa kumar, insana musallat olan bir kader midir?

Risk alma korkusu, bir fobi midir?..

Ama 21’inci yüzyılda risk almayı fobi haline getirme imkánımız var mı?

Çünkü hayatın her alanında risk, hızlı gitmenin uçan halısı.

Artık ondan kaçış yok.

* * *

Bazıları kadın ile erkek arasındaki her beraberliğin bir aşık atma, bir tür kumar, ağır bir risk olduğunu düşünür.

Eski Talmud’un Yahudi filozofları, risk ölçmeyi ilginç noktalara götürmüşlerdi.

Talmud’un "Evlilik" bölümünün 9’uncu paragrafında, bir erkeğin zina yapan karısını, hiçbir ceza vermeden boşayabileceği belirtilir. Ama kadın zinayı evlenmeden önce yapmışsa, bu mümkün değildir.

Benim gibi bekárete önem vermeyen bazılarımız için bunların hiçbir anlamı yoktur.

* * *

Ama eminim bazıları şu soruyu mutlaka soracaktır:

"Neden?"

Talmud bunun cevabını şöyle veriyor:

"Çünkü bu çifte şüphedir."

Beni ilgilendirmediği için gerisini Peter L. Bernstein"in "Tanrılara Karşı" adlı kitabından aynen aktarıyorum:

"Eğer zifaf yatağına gelen gelinin bakire olmadığı belirlenirse, çifte şüphenin ilk yönü, bundan sorumlu erkeğin bizzat damat adayı olup olmadığıdır. Olay onunla birlikteyken mi yoksa değilken mi meydana gelmiştir?"

Şüphenin ikinci yönüyle ilgili olarak şöyle devam eder:

"Ve onunlayken olduğu söyleniyorsa, bunun şiddet kullanarak mı yoksa kadının özgür iradesiyle mi gerçekleştiğinden şüphelenilir."

Şüphenin her iki yönüne de 50-50 olasılık verildiğini düşünerek asıl soruya gelelim:

Bütün bu olasılıklar dikkate alındığında kadının zina suçunu evlilik öncesi işlemiş olma ihtimali nedir?

Dörtte bir. Yani yüzde 25.

Dolayısıyla bir koca bunu gerekçe göstererek eşini boşayamaz.

Gözünü bekáret bürümüş erkekler için kötü bir hesaplama.

Ama dedim ya, her erkek-kadın beraberliği bir aşık atmadır.

Kimi kazanır, gökleri ve denizleri alır.

Kimi kaybeder, ceplerini boşaltır, ruhunda yaşayan her şeyi masaya bırakıp gider.

* * *

Zaman zaman yine o aynı alacakaranlıklarda Kahramanlar Mahallesi’nden sessizce geçerim.

Demiryolu köprüsünün altı hálá orada aynen durur.

Ama yorulmuş gözlerim artık orada ne ışıldayan sustalı bıçakları, ne de bir zıvananın ucunda kuyrukluyıldız gibi yanıp geçen o korları görür.

Kim bilir belki de attıkları son aşık hepsine ters gelmiş, hepsi birer Hades olup ölümler álemine göç etmişlerdir.

İşte öyle anlarda hep Locke’un cümlesini düşünürüm:

"Tanrı bize sadece, ihtimalin alacakaranlığını lütfetmiştir."

<ı>Not:
Bu yazıyı, Peter L. Bernstein’in "Tanrılara Karşı: Riskin Olağanüstü Tarihi" adlı kitaptan aldığım notlarla yazdım. Skala Yayıncılık çıkarmış, Canan Feyyat çevirmiş. Bu olağanüstü kitabı yazana, çevirene, yayınlayana ve sponsorluk yapan AkPortföy’e içten teşekkürlerimi sunuyorum.
X