"Yonca Tokbaş" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş

Zatürre, Kazım Kanat, hayat ve erkek köşe yazarlarımız

“Öhhö öhhö<br><br>Öhhö öhhö öhhö!”

Hayatımda, kendime dair, hatırladığım ilk ses bu herhalde…

 

Öksürük sesi!

 

İlk zatürremi bir aylık bir bebekken geçirmişim.

 

İkincisini, 14 yaşımda, okul turuyla Kapadokya gezisi sırasında gittiğimiz bir yerde, dağdan akan kar sularına girdikten sonra geçirmiştim.

 

Geçirdiğim her iki zatürre de, Atipik zatürre idi…

 

Sağ akciğerimin sağ alt köşesinden çıkan ağrı, beni haftalarca inletmiş, ateşim resmen bir ara halüsinasyon görmeme bilen neden olmuştu. Anca 4 haftada ayağa kalkmıştım.

 

Sonra, üçüncü atipik zatürremi İzmir’ de yaşadığımız sene geçirdim.

 

Kızımız o zaman 2 yaşındaydı…

 

Hastalığın seyri bakımından daha kolay; ama psikolojik açıdan berbat geçirmiştim.

 

Dördüncü Atipik zatürremi ise bundan 2 yıl evvel geçirdim.

 

Onu da kendim farkettim.

 

Artık öyle iyi tanıyorum ki bu şeyi, hemen doktora gittim: “Bende atipik zatürre başlıyor. Ne olur bana acilen kan tahlili yapın ve hemen en uygun antibiyotiği verin lütfen.” dedim.

 

Doktor, önce beni –haklı olarak- “kendi kendime” teşhiş koymamla ilgili “ufak” bir aşağılama-azarlamaya tabi tuttuktan sonra, çıkan test sonuçlarını görünce şaşkınlıkla bana “sinirbozucu” haberi verdi: “Evet, bu atipik zatürre!”.

 

Sonra, dördüncü atipik zatürremden iki yıl sonra, yani geçtiğimiz cumartesiden beri de, malesef, yine, beşinci atipik zatürremi geçirmekle meşgulüm.

 

Nefes darlığı, yan ağrısı, ilk başta hafif hafif çıkan ateş, halsizlik, eklem ağrısı, kilo kaybı, kansızlık, kafamı duvarlara vurarak parçalama hissi yaratan baş ağrısı... Bunların hiç biri önemli değil.

 

İnanın önemli değil.

 

İlacı alıyorsun, yatıyorsun ve geçmesini bekliyorsun.

 

Amaaa,

 

Moral var ya bu moral dediğimiz şey, esas onun bozukluğu en kötüsü.

 

İlacı yok ki içip “moral acını” geçiresin.

 

Bir hesaplaşma, sorgulama, “yine ne yaptım da hastalandım?” diye kendini binbir tane suçtan “suçlu” ilan etme, çocuklarının karşısında güçsüz görünmekten nefret etme, hayatta savaşçı görünen ve olan insanlardan olduğunu düşünürken, bu saçma hastalık yüzünden kendi korkaklığınla yüzleşip hayal kırıklığı altında ezilme...

 

Ve saire, ve saire...

 

Sakın sakın beni yanlış anlamayın, biliyorum, çok şükür, tedavisi olan hastalık.

 

Sonunda ölüm yok.

 

Derken...

 

Kazım Kanat gidiverdi

 

Dün

 

Zatürreden hem de...

 

Kanseri yenen adam, o güzel gözlü oğlunun dediği gibi, kanserden değil, zatürreden gidiverdi işte.

 

Hani insan onca acıya dayanır da, parmağını kağıt keser inanılmaz canı acır da anlam veremez ya...

 

Onun gibi işte.

 

Çok üzüldüm Kazım Kanat’ın gidişine.

 

“Tek bir akciğerim kaldı.” demişti bundan bir sene önce, Ayşe’ ye (Arman) verdiği o çok anlamlı röportajın bir yerinde.

 

O da kaldırmadı bu hastalığı demek ki işte...

 

Ben Kazım Kanat’ı hiç tanımadım.

 

Hayatın kıymetini ortada fol ve yumurta yokken anlamış bir kadın olarak;

 

Teknesinden, o hayata gülümseyen, huzura ermiş suratıyla, hayatın kıymetini bilmeyenlere anlatma çabasından, başkaları adına bir dolu ders çıkarmıştım.

 

Neyse...

 

Uzatmalardayım yine.

 

Moral bozukluğu demiştim ya size...

 

Stres, üzüntü, kafaya kendine ait olmayan dertleri haddinden fazla takmak, belki de hiç ait olmadığın sularda kendi köşende dünyayı kurtarmaya soyunmak...

 

Ne boş şeyler bunlar değil mi?

 

Hayatı uzatmayı bilmek lazım aslında.

 

Kazım Kanat gibi.

 

Ailesi, teknesi, köpeği, balık ve rakısı kaldı gözümü kapatıp onu düşününce aklıma ilk gelenler arasında.

 

Bir de kulağındaki korsan küpesi!

 

“Kulağıma küpe takacağım dediğimde, sevdiklerimle birlikte, özgür bir yaşamı seçtiğimi anlatmaktı amacım...” demişti ya...

 

Hayata sevgiyle ve özgürce bağlanmanın, insanın ömrünü uzattığının en güzel örneğidir Kazım Kanat.

 

Kendisini hiç tanımamış olsamda... Üzüldüm...

 

Sabır diliyorum eşi ve çocuklarına...

 

Yonca

“Ağlamaklı”

 

Sizlere özel ve “erkek yazarlarımız”’ ı da ilgilendiren dip not:

 

Sizler, yani beni okuyanlar, sanal olarak tanışıklığım olan insanlar, sizler nasıl insanlarsınız bilmiyorum. Beni şu köşecikten nasıl bu kadar iyi tanıyabildiniz, inanamıyorum!

 

Gelen geçmiş olsun dileklerine, benim için endişelenen (“okur” kelimesi çok sığ kaldığı için kullanamadım) siz güzel insanlara, çok teşekkür ediyorum.

 

Durumum vahim filan değil, merak etmeyin. Sadece dinlenmem, vücudumun bana verdiği uyarı sinyalini ciddiye almam gerektiğini biliyorum.

 

Kafamı dinlendirmem lazım benim. Kafamı. Beynimi terbiye etmem lazım. Önceliklerimi belirlemem lazım.

 

Bir işi yarım yapamıyorum ki ben, iki işi yarım yapayım.

 

Deliler gibi kendimi paralıyorum ya, hem ruhumla alakasız ama bana maddiyat sağlayan işime, hem de maneviyat ve sizi kazandıran yazılarıma yetişeceğim diye... Uykusuz kalıp her memleket meselesinden kendimi sorumlu tutup yürekten üzülüyorum ya... Benim vücut direncimi esas kıran, beni hasta eden bakteri de bu galiba; “Her cephede can hıraş savaş verme sevdası”.

 

Sizlerden gelen mailleri görünce “Değiyor!” diyorum.

 

Boşa kürek sallamadığıma inanıyorum.

 

Bu, aslında hiç de bana göre olmayan, bilmediğim, tanımadığım, barınması ve ayakta kalması çok zor olan, “basın” dünyasında, kendi kendime takılıyorum.

 

“Flaş flaş flaş” olacak cinsten ona buna sataşmalarla göze girmeye mesela, hiç çalışmıyorum.

 

Bunca “kadın destekçisi”, “kadınlara özgürlük çığlıkçısı”, “demokrasi ve eşitlik hayranı” “kadınlara hakettikleri önemi verelimcisi” erkek köşe yazarı arasında sesimi duyan, çabamı gören, buna bir anlam veren, değer biçen, bir tane erkek yazar var mı diye kendime sorduğumda, cevabım şu:

 

Hiç sanmıyorum!

 

Bu dünya erkeklerin dünyası olmuş. Kadınlar da ilk bulduklarında kendi hemcinslerini ezerek kendini tatmin etmenin yolunu tutmuş.

 

Hayatımda ilk defa nefret ettiğim şeyi, bana yapılmasını hiç hazetmediğim şeyi yaparak, nezdinizde, en büyüğünden en küçüğüne bütün erkek köşe yazarlarına sitem ediyorum.

 

“Sevgili okurlarım, ben gücümü sizlerden alıyorum” gibi klişe olmuş bir cümle kullanacağım ömrü hayatımda aklıma gelmezdi amaaa...

 

Anasını satayım, AAA-LIII-YOOO-RUM!

 

Bütün dengelerimi, inançlarımı bozdu bu “kadın taraftarı” erkek yazarlar.

 

Maşallah laf çok, icraat yok...

 

“Kadınları destekleyen” söylemlerinin hepsi, kulağımdaki içi boş seslerden ibaret benim için. Ondan, sağdan girdikleri gibi soldan uğurluyorum.

 

Arkalarından da bir damla su dökmüyorum.

 

Onlar beni duymasınlar, umursamasınlar... Hiç önemli değil.

 

Ben de, tıpkı bu üzerime yapışmış peşimi yıllardır bırakmayan atipik zatürrem gibi, inceden ve hissettirmeden, bu köşede kendi kendime büyüyorum.

 

Ve hepsiyle, tek başıma aslanlar gibi savaşıyorum.

 

Yonca

“Asi”!

 

 

X