Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Yükselen piyasalara rehavet çöktü

<B>EKONOMİDE</B> yapısal reformları savsaklayan dünyadaki tek ülke Türkiye değil. Yükselen ekonomilerde (<B>emerging markets</B>) genel bir rehavet havası var. İşler iyi gidiyor gibi görünmekle beraber gözlenen iyilikler çok çabuk kötülüklere dönüşebilecekmiş gibi görünüyor.

Dünyada faizlerin düşmesiyle birlikte yükselen piyasalara giden yabancı sermaye yeniden bir artışa geçti. Gelişmekte olan ülkelerin borçlanabilme olanakları yeniden 1990’lı yılların sonundaki düzeylere yaklaştı. Sermaye akımının hızlanması yükselen ekonomilerin yapısal reformları savsaklamasının da nedeni oldu.

Geçenlerde IMF Başkan Yardımcısı Anne Krueger da bu gelişmelerden rahatsızlığını dile getirdi. Krueger’a göre, yükselen ekonomilerde yapısal reform ihtiyacı en yüksek noktadaydı. Konu üzerinde biraz ilerleme kaydedildi. Ama, çoğu kez de büyük bir başarısızlık oldu. Birçok ülkede yapısal reformlar konusunda daha gidilecek çok yol var.

Yapısal reformların takvimi ile siyasi takvim arasında çok sıkı ilişki var. Seçimler yaklaştıkça yapısal reformlar gündemden düşürülüyor. Rusya’da seçimler oldu. Türkiye’de yerel seçimleri atlattık. Brezilya’da yeni Başkan piyasaların güvenini kazandı sayılır. Arjantin’de yeni hükümet bir türlü ne yapacağına karar veremiyor. Venezuella’da ekonomik kaos devam ediyor sayılır.

Genelde, yapısal reformları tekrar gündeme almak için yükselen ekonomilerdeki siyasi takvim uygun. Fakat, sermaye akımlarının bu ülkelere son yıllarda yeniden artmış olması genel bir makro ekonomik istikrarı getirdiğinden yapısal reformlara gereksinim yokmuş gibi bir hava yaratıyor. Halbuki, gerçekler tam aksi.

Yükselen ekonomilere sermaye akımlarının hızlanması yapısal reformların gerçekleştirilebilmesi için daha iyi ortam yaratıyor. Borçlanma olanaklarının kısıldığı dönemde, kısa vadede zaten acı verecek olan yapısal reformları gerçekleştirmek çok daha zor olmaktadır.

Dolayısıyla, borçlanılamadığı zaman zorunluluktan değil de, borçlanılabildiklerinde ülkelerin kendi arzularıyla gerçekleştirdikleri yapısal reformlar hem daha çabuk olumlu sonuçlar veriyorlar hem de daha kalıcı oluyorlar. Birçok ülke için yapısal reformları tamamlamak için siyasi ve iktisadi açıdan az bulunur bir ortam içindeyiz.

Yapı Kredi’de yanlış izlenim veriliyor

PAMUKBANK
’ın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devriyle hakim hissedarları banka sahibi olabilme lisansını kaybettiler. Aynı hakim hissedarların Yapı Kredi Bankası’ndaki hakları TMSF tarafından kullanılmaya başlandı.

Bu çerçevede Yapı Kredi’nin yönetimi değiştirildi. Bankacılıkta uzmanlığı kanıtlanmış saygın isimler yönetime getirildi. Yeni Yönetim Kurulu’nun amacı bankacılık ilkeleri içinde bilançonun yeniden yapılandırılması ve geçiş dönemi sorunların çözümüydü.

Her ne kadar ayrıldıkları söylense de, Yapı Kredi konusu TMSF ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) ortak konularından biridir. Belki de en önemlisidir. Dolayısıyla, Yapı Kredi üzerinde yapılan tasarrufları BDDK ve TMSF’nin ortak tasarrufları olarak değerlendirmek gerekir. Yapı Kredi’nın geçiş dönemi yönetimi geçen yıl BDDK ve TMSF tarafından atandığı halde, geçen haftaki Genel Kurul’da tümü değiştirildi. Yerlerine BDDK’nın elemanları atandı. Yapı Kredi, Yönetim Kurulu yapısı açısından, devletleştirildi.

Bağımsız bir kurum geçen yıl iki yıl için atadığı kişileri bu yıl neden görevden alır? Kişiler kendinden beklenen katkıyı yapamadılarsa, değişiklik gerekebilir. Ama, böyle bir durum yok. Aksine, içinde yaşanan şartlarda onlar başarılı olmuşlardır.

Geçen yılla bu yıl arasındaki tek değişiklik TMSF ve BDDK yönetimlerinin değişmesidir. Bağımsız kurumlarda yönetimin değişmesiyle kurumların tasarruflarının radikal bir biçimde değişmesi onların bağımsızlıklarına gölge düşürür. Aldıkları kararlar siyasi olarak algılanmaya başlar. BDDK ve TMSF maalesef bu hatayı yapmışlardır.

Yapılan hata tüm bankacılık sisteminin denetim ve gözetimine gölge düşürebilir. Daha vahimi, Yapı Kredi’nin geleceğine yönelik kaygı artmıştır. 20’den fazla bankanın çıktığı bir sistemde Yapı Kredi hakkındaki olumsuz yargılar tüm bankacılığın itibarını zedeleyebilir. Yani, olay münferit bir bankayı değil, tüm bankacılık sistemini ilgilendirmektedir.

Bankacılık sisteminin gözetim ve denetiminin bağımsız olduğu yönündeki izlenim kaybolduğunda, bu işin BDDK ya da Hazine tarafından yapılması arasında hiçbir fark kalmaz. Yani, yeniden işin başına dönmüş oluruz.

Her konuda olduğu gibi, bankacılığın düzenlenmesinde de bir vizyona ihtiyacımız olduğu çok açıktır.

Büyümeye dikkat!

İHRACATIN
ciddi biçimde arttığı bir dönemde ithalatın daha da hızlı artması dış ticaret açığını giderek büyütüyor. Dış ticaret açığının büyümesi bir çok iktisatçıyı haklı olarak kaygılandırıyor.

Dış borçlanma olanaklarının açık olduğu dönemlerde döviz açığını karşılamak bir sorun olmuyor. Ama, nedeni ne olursa olsun, dış borçlanma olanaklarının azaldığı ya da tıkandığı dönemlerde alışılan dış ticaret açığını verememek ekonomiyi sıkıntılara sokuyor. Dolayısıyla, artan dış ticaret açığı ekonominin önünde önemli risklerden birini oluşturuyor.

İhracat artıyor, ama Türk Lirası diğer paralara karşı değer kazandığı için ihracatçılar zorlanıyor. Türk Lirası değerlendikçe ithalat ucuzladığı için daha da hızlı artıyor. O halde, hem ihracatçıyı rahatlatmak hem de ithalat artışını frenlemek için, çeşitli çevreler açısından, Türk Lirası’nın değerlenmesini durdurmak akılcı bir çözümmüş gibi görünüyor.

Ekonomik istikrarın sağlanabildiği yolda ilerlerken yerli para değer kazanır. Bunun başka çözümü yoktur. Bu yolda, yerli paranın değer kazanmaması ekonomik istikrarı yakalamanın önündeki en büyük engel olacaktır. Çözüm ararken önceliğimizin ne olduğunu iyi tespit etmemiz gerekmektedir.

Önceliğimiz kalıcı ekonomik istikrar ise, paramızın çok değerlendiği için ithalat artışına dikkat çekmek yerine ekonomik büyümenin ithalatı artıran en büyük etken olduğunu göz ardı etmemeye çalışmalıyız.

Büyüme 2002’de yüzde 7.9, 2003’de yüzde 5.9 oldu. Veriler iç talep artışının sürdüğünü gösteriyor. İç talep artışı hem enflasyonu hem de ithalatı olumsuz etkiler. Dolayısıyla, bu yıl ve sonrasında, iç talebin idaresi giderek önem kazanıyor.

Allah ne verdiyse büyüyelim’ anlayışıyla yürütülen ekonomik politikalar bir gün mutlaka bugünlerde çok beklenen ‘kurların düzeltilmesi’ konusunu da gündeme getirir. Ama, kurlar düzeldiğinde, ithalatın azalmasıyla bugünkü büyümeyi de geri vermek zorunda kalırız. Geçmişteki büyün ekonomik krizlerde böyle olmadı mı?

Ekonomik istikrar için büyümeye dikkat!
X