Dünya Haberleri

DÜNYA

    Yrd. Doç. Canan Dağdeviren’e artık 'bilimin Mevlana’sı diyorlar

    06 Mart 2016 - 20:20Son Güncelleme : 06 Mart 2016 - 23:21

    Canan Dağdeviren Türkiye’nin bilim dünyasındaki genç yeteneklerinden. Dünyanın en iyi üniversitelerinden ikisinde birden aynı anda proje yürütme ayrıcalığına sahip. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) Koch Laboratuvarı’nda çalışmalarını sürdürüyor. Harvard Üniversitesi’nde ise genç akademi üyeliği var. Farklı disiplinleri buluşturan icatlarıyla daha 30 yaşına gelmeden medikal teknoloji alanında dünyada önemli bir isim olarak gösterilmeye başlandı. Kanser ve kalp hastalarının hayatını kolaylaştıracak buluşlarının esin kaynağı aile fertlerinin geçirdiği hastalıklar. Çocukluk kahramanı Pierre Curie’nin keşfi piezo elektrik tasarladığı aletlerin belkemiği. Amerikalılar ona ‘bilimin Mevlana’sı’ ismini takmış. Her gün uzun saatlerini geçirdiği Koch Laboratuvarı’nda buluştuk.

    KAHRAMANIM PIERRE CURIE

     

    - Henüz 30 yaşında bütün bilim dünyasının tanıdığı birisi oldunuz bile. Sizi bu noktaya taşıdığını düşündüğünüz dönüm noktaları neler oldu?

     

    Hayatımı derinden etkileyen dönüm noktalarından bir tanesi. Ben 5 yaşındayken babam bana Madam Curie ile ilgili bir kitap hediye etti. Biliyorsunuz Madam Curie iki ödülle Nobel’i kazanan dünyadaki tek kadın araştırmacı ve bilim insanı. Herhalde babam ondan etkileneceğimi düşündü. Fakat ben kitabı okuduğumda onun yerine kocasına aşık oldum; Pierre Curie. Kendisi bir laboratuvarda, hiçbir eğitim almadan, kardeşiyle birlikte piezo elektriği keşfediyor. Bu çok harika bir olgu çünkü piezo elektrik malzemeleri aktif elemanlar olarak kullanabiliyoruz ve enerji üretiyoruz bu aletler sayesinde. Pierre Curie’nin bu buluşundan ilhamla ben fizik okumaya karar verdim. Annem hariç hiç kimse beni desteklemedi. Herkes fiziğin beni mutsuz edeceğini, başarılı olamayacağımı, iş bulamayacağımı söyledi. Ama öyle olmadı, her şey çok güzel ilerledi. Ben hep hayallerimin peşinden koştum.

     

    - Piezo elektriğe merak saldığınız küçük yaşlardan itibaren ne icat etmek istediğinizle ilgili bir fikriniz var mıydı yani?

     

    Ben küçükken dedemin kalp yetmezliği sonucu 28 yaşında hayata veda ettiğini öğrendim. Kendim 28 yaşına gelene kadar kalp hastaları için bir şey yapmaya kendime söz verdim. Piezo elektrik aletleri kullanarak kalbin üzerine yapıştırılabilen ve kalbin atış enerjisini elektrik enerjisine dönüştürebilen giyilebilir bir kalp pili icat ettim.

    Kendi yaptığım ince piezo elektrik entegre devre sayesinde çocukluk hayalimi gerçekleştirmiş oldum.

     

    KALP İÇİN HİÇ BİTMEYEN GİYİLEBİLİR PİL

     

    - Giyilebilir kalp pili nasıl çalışıyor?

     

    Giyilebilir kalp pili tamamen esnek bir yüzeye tutturulan bir piizo elektrik devre. Yanında da küçük bir pil var. Kalbin atış enerjisiyle üretilen elektrik enerjisi bu pil içinde saklanabiliyor. Bunu yapmaktaki amaç şu; günümüzde kullanılan kalp pillerini eğer kalbinizin ritmi iyi değilse her 6-7 yılda bir değiştirilmek durumundasınız. Bu çok maliyetli ve ameliyat sırasında bir çok problem yaşayabilirsiniz. Fakat biz vücuda uyumlu esnek bir aleti kalbin üstüne yapıştırarak kalbin atış enerjisini elektrik enerjisine dönüştürüyoruz. Yani hiç bitmeyen bir enerji haline dönüştürebiliyoruz.

     

    - Bu alet için de hastanın klasik kalp pilinde olduğu gibi açık bir ameliyat geçirmesi gerekiyor mu?

     

    Bunu da göğüs kafesini açıp direk kalbin üstüne yapıştırıyoruz ama sadece bir kere. Bir daha değiştirmek zorunda kalmıyorsunuz çünkü kalbiniz enerjisini hep kendisi üretiyor ve bu enerjiyi depolayabiliyor. Depolanan enerji daha sonra kullanılabiliyor.

     

    - Giyilebilir kalp pilini canlı üzerinde test edebildiniz mi?

     

    Hayvanlar üzerinde test ettik. Henüz insan aşamasında değiliz. İnsan aşaması Amerika’da epey zor. Gerekli izinleri almak epey zor. Benim zaten bundan sonra yapmak istediğim biraz daha farklı bir proje. Eğer bu pil kalbin üzerinde çalışabiliyorsa her yerde çalışabilir diye bir fikrim var. Giyilebilir enerji üreticiler yapıyorum. Dirseğinize, dizinize yapıştırılabilen ya da ayakkabınızın içine yerleştirilebilen ve siz hareket ettikçe enerji üretebilen aletler bunlar.

     

    ESİN KAYNAĞIM AİLEMİN HASTALIKLARI

     

    - Yeniden sevdiklerinizi kaybetme korkusu mu sizi bu buluş istikametinde yüreklendiren?

     

    Ben bu soruyu kendime sordum ve cevabım şu. Genelde bilim insanları hep doğadan esinlenirler, benim esin kaynağım ise ailemin hastalıkları. Ailemin hastalıklarına cevap verebilmek veya onların hayatlarını biraz daha iyi hale getirebilmek için aletler üretiyorum. Mesela son yaptığım aletlerden bir tanesi beyin tümörlerinin dedekte edilmesi ve iyileştirilmesi için. Geçen yaz teyzemi kaybettim. Ondan önce bir başka teyzemi daha kaybettim, o da kolon kanseriydi. Hatta bir sonraki çalışmam da kolon kanseri üzerine olacak. Kaybettiğim aile fertleriyle geçirdiğim zamanlar çok mutluydu. Benim yaşadığım üzüntülü dönemleri başka insanların yaşamasını istemiyorum. Kabiliyetim olduğu bir alanda elimden geleni yaparak ilerlemeye çalışıyorum. Ben sadece fizikçi ya da malzeme bilimci değilim. Aynı zamanda aletlerimi problemlere cevap verecek bir şekilde dizayn eden bir tasarımcıyım. Kabiliyetli olduğum konuları çok iyi biliyorum, kendimi iyi tanıyorum. Bundan sonra aile fertlerimin geçirdiği hastalıkları geçirme ihtimali olan insanları kurtarmaya, rahatlatmaya yönelik aletler yapıyorum.

     

    Hayalime tam anlamıyla ulaştığımı söyleyemem. Benimkisi süregelen bir hayal. Ben insan kalmayı hayal eden bir bilim emekçisiyim.

     

    - Ne anlama geliyor bu; insan kalmayı hayal etmek?

     

    Herkes aslında doğduğu anda eşit. Doğduğumuzdan itibaren biyolojik olarak hepimiz eşitiz. Geçirdiğimiz olaylar, yaşadığımız mekanlar bizi farklı kılıyor. İnsan kalmak demek özümüze dönmek demek. İnsan olmayı başarabilen biri adaletli emeği her zaman sağlar. Adil emek herkesin işine yarar. Ben adil emeğimi insanlığa sunmak niyetindeyim. Bu 30 yaşından önce ya da sonra diye kategorize edilebilecek bir şey değil. Bu bir ömür sürecek bir çalışma. Benim hayalim yaşadığım süre boyunca bu çizgide devam etmek ve emeğimi insanlığa sunabilmek.

     

    - Türkiye size hayallerinizi gerçekleştirme noktasında olumlu neler sağladı?

     

    Türkiye’de mükemmel bir eğitim aldım. Karma bir eğitim sisteminde olmak bana çok şey kazandırdı. Kendimden farklı insanlarla birlikte çalışmak benim vizyonumu son derece açtı.

     

    KADINA KARŞI AYRIMCILIK AMERİKAN BİLİM DÜNYASINDA DA VAR

     

    - Akademik hayatta ve bilim ortamında sizi en çok zorlayan şeyler neler oldu?

     

    Kadın olmak büyük bir zorluktu. Amerika’da da Türkiye’de de. Aslında Amerika’da da bu tür olaylarla karşılaşınca biraz şaşırdım. Sanırım kadın olmak dünyanın her yerinde zor. Bir deney yaptığımda ya da çalışan bir alet tasarladığımda ‘Bunu gerçekten sen mi yaptın, kim sana yardım etti?’ gibi sorularla karşılaştım. Doktora boyunca erkek bir danışmanım vardı. Ne zaman toplantılarım iyi geçse ‘Tabii ki de iyi geçer sen kadınsın, hocan sana iyi davranıyor’ diye yorumlar yapardı.

     

    - Nerede oldu bu?

     

    Illinois Üniversitesi’nde başıma gelmişti. 2010 yılında 10 bin dolarlık bir ödül kazandım. Tamamen kişisel bir ödüldü. Hep bu tür yorumlarla gelen erkek bir arkadaşım vardı. ‘Hocan sana iyi davranıyor çünkü kadınsın. Yoksa ağlarsınız, moraliniz bozulur’ gibi yorumlar. Ben de ona şöyle demiştim; ’10 bin dolarım var sana vereyim gidip cinsiyetini değiştirebilirsin ve kadın olabilirsin’. O günden sonra bir daha bana asla bu tür bir yorumla gelmedi. Sanırım hatasının farkına vardı.

     

    - Bilim dünyasında kadın erkek oranları nedir?

     

    Yüzde 40 kadın, yüzde 60 erkek.

     

    ERKEK PROFESÖRDEN 1 DOLAR EKSİK MAAŞ KABUL ETMEM

     

    - İş yerinde kadına karşı ayrımcılığın hala sadece Türkiye’de değil dünyada yaygın olduğunu anlatan bir örnek verdiniz. Bu ortam nasıl değişecek?

     

    Kadınların bir olaya odaklanma yetenekleri çok yüksek. Aynı zamanda çok fonksiyonlular. Evde anne oluyorlar, işte çalışıyorlar. Bir çok şeyi aynı anda yapmanın yükünü taşıyorlar. Bu belki kadınları bilim alanında biraz geride tutmuş olabilir. Amerika’da bile böyle. İstatistiklere bakın erkek hocalara ödenen parayla kadın hocalara ödenen paralar arasında en az yüzde 10 fark var.

     

    - Sizin için de durum böyle mi?

     

    Aslında ben MIT’den yeni teklif aldım, asistan profesör olacağım. Benim koyduğum tek şart şuydu ve bunu ilk toplantıda direk yüzlerine karşı söyledim; ‘Bir dolar dahi fark olmasını kabul etmiyorum. Bana erkek profesörlere ödediğiniz maaşın aynısını ödemenizi istiyorum.’ Kabul ettiler.

     

    - Kadınlar normalde biraz geri mi duruyorlar bu tür pazarlıklarda?

     

    Evet sanırım biraz öyle. Ben bunu biraz değiştirmeye çalışıyorum kendimce. Mesela kendi grubumdaki öğrenciler için bir denge oluşturmaya çalışıyorum. Beş tane erkek öğrencim varsa beş tane de kadın öğrencim olmasını tercih ediyorum. Onları eşleştirerek çalıştırıyorum çünkü iki karşı cinsin birlikte çalışması muazzam projeler ortaya çıkartıyor. Erkekler ve kadınlar olaylara farklı açılardan yaklaşıyor. Bir erkeğin bir kadınla çalışmanın ne kadar eğlenceli olabileceğini görmesini istiyorum. Bir kadının da bir erkekle çalıştığında ne kadar harika bir deneyim olabileceğini tecrübe etmesini istiyorum. Kendime düşen görevi en azından bu şekilde yapmaya çalışıyorum.

     

    KADINSIZLIK DENGESİZDİR TÜRKİYE DENGESİZ

     

    - Kadın-erkek eşitliği meselesinde Türkiye sanki politik atmosferin etkisiyle biraz geriye mi gidiyor? Kadınlarla erkeklerin toplum içindeki yerinin farklı olduğunu savunan görüşler var. Bu tür bir yaklaşım Türkiye’deki bilim ortamını nasıl etkiliyor sizce?

     

    İleri gitmediğimiz aşikar. Hala bu konuları tartışıyor olmamız bile biraz komik aslında. Çok derin bir konu ama aynı zamanda çok da basit bir konu. Türkiye’nin nüfusunun yarısından fazlası kadın. Kadınları toplumdan çıkartın, bu bizim ülkemizin potansiyelinin yarı yarıya düşmesi anlamına geliyor. Kadınsızlık dengesiz bir hayattır. Şu an maalesef Türkiye’de dengesiz bir hayatımız var.

     

    İnsan olarak hepimiz eşitiz ve farkımız yok. Bir tek kromozomlarımız farklı. Hepimiz dünyaya doğarak geliyoruz. İnsanları gruplamak yanlış bir şey. Aslında farklı biyolojik yapılara ve farklı düşünce yapılarına sahip insanları bir araya getirmek en akıllıca yöntem. Bir alet tasarlarken de böyle. Eğer sadece bir fizikçiyle çalışıyorsanız onun bilgisi farklı. Eğer sadece bir mimarla çalışıyorsanız onun bilgisi farklı. Ama ikisini bir araya getirmek ortaya daha kullanılabilir bir alet çıkartıyor. Bir şirkette sadece erkeklerin çalıştığını düşünün. Sıkıcı! Sadece kadınların çalıştığını düşünün. Yine sıkıcı! Farklı biyolojik yapılara sahip ve farklı vizyonlara sahip insanları bir araya getirmek sadece bilim için değil, devletler için de çok önemli. Özellikle de kadınları eğitmek çok önemli. Kadın ilk öğretmen. Benim ilk öğretmenim annem. Annemden öğrendim her şeyi. Eğitimli bir annenin çocuğu olmak sizin hayata 3 adım önce başlamanızı sağlıyor.

     

    Obama çok güzel bir konuşma yapmıştı bir keresinde. ‘Bir anneyi kurtarmak sadece bir ülkeyi kurtarmak değil, onun etrafındaki komşu ülkeleri de kurtarmak’ demişti. Derinlemesine düşünülürse ne istediğimiz çok rahat anlaşılabilir. Gelecek kadınların elinde. Kadınları eğitmek, çocukları eğitmek anlamına geliyor. Kadınları eğitmek yapılabilecek en iyi iş.

     

    SENDEN FİZİKÇİ OLMAZ!

     

    - Bir bilim insanı için Türkiye’nin dezavantajı nedir?

     

    Yapmak istediğim şeyleri insanlara anlatmakta zorlanıyordum. Özelikle deney yapmanın inceliklerini Hacettepe Üniversitesi’nde aldığımı söyleyebilirim. Hacettepe’ndeyken üst sınıflardan ders alıp dönem içindeki ders yükümü azaltıp uluslararası konferanslara katılıyordum. Kimya, fizik, biyoloji, mühendislik bütün alanları kapsayan konferanslardı. Bir keresinde bir Türk hocam şöyle demişti; ‘Canan sen daha ne yapacağına karar verememişsin. Farklı farklı şeylerle ilgileniyorsun, odaklanamıyorsun’. Ben de şöyle cevap vermiştim; ‘Tam da yapmak istediğim bu; bütün alanları içeren bir şey ve olmayan bir şey. Ben olmayan bir şeyi farklı alanlardaki bilgileri toplayarak yapmaya çalışıyorum.’ Tabii bu cevap hocamı tatmin etmemişti. Hatta bana demişti ki ‘Senden fizikçi olmaz!’ Gerçekten de öyle aslında, tam da fizikçi değilim. Bir çok alanı entegre edip ortaya bir şeyler çıkartmaya çalışıyorum. Mekanik mühendisleriyle çalışıyorum, tıp doktorlarıyla çalışıyorum, mimarlarla çalışıyorum. Türkiye’deyken biraz kendimi anlatmam problem olmuştu. Çok önyargıyla yaklaşılmıştı. 

     

    - ‘Senden fizikçi olmaz’....pek çok sıra dışı bilim insanının ya da sanatçının öğrencilik yıllarında duyduğuna benzer bir cümle. Hayal kırıklığı yaratıp şevkinizi kırabilirdi ama sizde tam tersi etki yapmış.

     

    Beni koşulsuz seven ve her anlamda destekleyen çok sevgili bir ailem var. Ama annem gerçekten de benim ben olmamı sağlayan kişidir. Ben ilk deneylerimi hep annemle yaptım. Düştüğümde hiç beni kaldırmadı. Çok basit ama çok etkili bir cümlesi vardır, her kötü zamanda o aklımdadır; herkes kendi hayatını kendisi yaşar. Ben de kendi hayatımı kendim yaşıyorum. Kendime inanıyorum ve yapmak istediğim işlerin bir çok kişiye yarayacağını düşünüyorum. Aslında bunu hepimiz biliyoruz, çok kısıtlı bir süre için dünyadayız. Bu kısıtlı zamanda çok iş yapmaya çalışıyorum.

     

    İÇİNDE AZINLIKLARIN OLMADIĞI MATERYAL İŞLEVSİZ AYNI DEVLETLER GİBİ

     

    - Türkiye’de geçtiğimiz aylarda bazı akademisyenler politik bir bildiriye imza attıkları için iktidarın hedefi oldu. Bazıları sorgulandı, kimileri işlerini kaybetti. Amerika’da akademisyenlerin ifade özgürlüğünü düşünürsek bizim ülkemizle nasıl farklar var? İktidar-akademi ilişkisi burada nasıl?

     

    Kendinden farklı düşünen insanları dinleme olayı yok bizim ülkemizde. Amerika bu işi iyi yapabiliyor. Fakat benim bildiğim kadarıyla 11 Eylül’de Amerika’nın politikasının yanlış olduğunu savunan akademisyenler için devlet tarafından bazı kısıtlamalar getirilmişti. Ben öğrencilerime hep şu örneği anlatıyorum. Bilim dünyasında ‘yarı iletken’ denilen bir olgu var. Yarı iletken malzemeler bilgisayardan kameraya her şeyin ana taşı. Ama onların çalışmasını sağlayan tek şey içlerindeki azınlıklar. Azınlıkların içinde olmadığı bir materyalin aynı işlevi görmesi mümkün değil. Bütün atomların aynı olduğunu düşünün. Çalışması mümkün değil. O kristal yapının içinde farklı atomların bulunması gerekiyor ve bu farklı atomlar olaya işlevsellik katıyor. Bu örnek devletler ve hükümetler için de geçerli bence. Bizim işlevsel olmamız gerekiyor. Farklı insanları, farklı vizyonları ve düşünceleri bir araya getirmemiz lazım.

     

    - Bu söylediğinizin içinde şöyle bir mesaj mı gizli; Türkiye giderek yeniden azınlıkların dikkate alınmadığı, farklı görüşlere saygı duyulmayan, herkesin tek görüşte olmasının beklendiği bir ülke haline mi geliyor?

     

    Kısmen. Dengesiz bir toplum oluyoruz evet. Dengeyi sağlamak lazım. Bu denge de farklı insanların bir arada daha sağlıklı bir şekilde yaşamasını sağlamakla gelir.

     

    TÜRKİYE’DEKİ KENDİMİ ANLATMA DERDİ BURADA YOK

     

    - Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musunuz?

     

    Tabii neden olmasın.

     

    - Bu karar nasıl bir koşula bağlı?

     

    Burada yapabileceğim her şeyi ben aslında Türkiye’de de yapabilirim. Burada kullandığım malzemeler de aletler de Türkiye’de var. Türkiye’de olmayan tek şey kafa yapısı. Ben burada kendimi anlatmak zorunda değilim. Ama Türkiye’de yapmak istediğim şeyi insanlara kabul ettirmek zorundayım. Onları ikna etmek zorundayım. Ama bunun için vaktimiz yok. Her şey çok hızlı ilerliyor. Bizim bilimsek farkındalığı arttırmamız lazım. Bilimle uğraşmak var olan bürokrasinin daha hızlı ilerlemesini sağlamayı gerektiriyor.

     

    İDEOLOJİ LABORATUVARIN KAPISININ DIŞINDA KALMALI

     

    - Bu söylediğinizi biraz somutlaştıralım.

     

    Türkiye’de bir bilim eko sistemini oluşturmak gerekiyor. Farklı bölümlerdeki hocaların birbiriyle çalışmasını sağlayabilmek için esnek bir ortam oluşturmak gerekiyor. Kişisel görüşleri bir kenara bırakıp bilimde ortak bir noktaya gelmek gerekiyor. Mesela Amerika’da siyah-beyaz, sağcı-solcu hiçbir hoca bu tür bu fikirlerini öne çıkarmadan yapmaları gereken şeyi yapıyorlar kavgasız ve gürültüsüz şekilde. Çünkü bilimin önemine inanıyorlar. Arkalarında onları izleyen yeni bir jenerasyon var; örnek olmaya çalışıyorlar. Türkiye’de de bu gerekiyor.

     

    - Şunu söylüyorsunuz; Amerika’da beraber çalıştığınız akademisyenler laboratuvardan içeri adım attıklarında değerlerini ve ideolojilerini kapıda bırakıyorlar.

     

    Aynen öyle.

     

    - Türkiye’de ise benzer çalışmaları yapmak farklı değerler ve ideolojiler nedeniyle zor. Bunu mu söylüyorsunuz?

     

    Beraber çalışabileceğiniz bir konu varsa bir hocaya gidip ‘beraber çalışalım’ demekten çekiniyorsunuz.  O hocayla aynı fikirleri taşımadığınız için sorun olabileceğini düşünüyorsunuz. Biraz korku var diyebiliriz.

     

    ***

     

    Basınç sensörünü damarınızın olduğu noktaya yerleştirip kan basıncınızı sürekli biçimde ölçebiliyorsunuz. Özellikle de yüksek tansiyonunuz varsa durmadan hastaneye gitmeniz gerekmiyor. Evinizde bunu kendiniz takip edebiliyorsunuz.

     

    Bir diğeri alet de dövme şeklinde. Vücuttaki kalınlık ve sertlik durumunu gösteriyor ve renkli bir harita şeklinde çıkartıyor. Eğip büküp üzerine bastırabiliyorsunuz. Üzerinde polimer kaplama olduğu için yüzebiliyorsunuz, banyo yapabiliyorsunuz.

    Sayfa Başı
    HaberlerizmirFETÖ / PDY soruşturmasıÖdemişÇinUzayuzayda yaşamEmre Çolak