Gündem Haberleri

    Yılmaz: AB üyeliği için gerekeni yapmalıyız

    Hürriyet Haber
    30.12.2001 - 00:00 | Son Güncelleme:

    ANAP Genel Başkanı, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, Meclis ve hükümetin 2001 yılında fevkalade iyi bir performans sergilediğini, 2002 yılına umutla bakmalarını bu performansa borçlu olduklarını belirtti. Yılmaz, "Süratle davranıp gereken karar ve tedbirleri almazsak, Helsinki ile açılan ve son Laeken zirvesi ile daha da belirgin hale gelen tam üyelik yolu, sonu belirsiz bir maceraya sürüklenebilir" dedi.Mesut Yılmaz Anadolu Ajansı'nın gündeme ilişkin çeşitli sorularını yanıtladı2001 yılının değerlendirmesini yapar mısınız? Yılmaz: 2001 yılı ülkemiz ve insanlarımız açısından fevkalade zor geçmiştir. 2000 yılı Kasım ayından itibaren ortaya çıkan ve giderek ağırlaşan kriz ortamı, geçtiğimiz yıl bahar ve yaz aylarında zirveye ulaşmıştır. Ekim ayından itibaren dengeler yerine oturmaya başlamışsa da krizin etkisinden henüz kurtulamadığımız açıktır. Bununla birlikte kriz dönemleri aynı zamanda en büyük atılımların gerçekleştirilebilmesi için en uygun dönemlerdir.Meclis ve hükümet 2001 yılında fevkalade iyi bir performans sergilemiştir. 2002 yılına umutla bakmamızı bu performansa borçluyuz.      KRİZ SÖZCÜĞÜNÜ LÜGATIMIZDAN ÇIKARMAK ZORUNDAYIZ     2002 yılından beklentileriniz nelerdir? Yılmaz: 2002 yılının ilk aylarında sonuçlandırmamız gereken en önemli konu, uyum yasaları başta olmak üzere AB ulusal programında yeralan kısa vadeli hedeflerin tamamının da yerine getirilmesidir. Hükümet olarak bu konuda bir takvim de belirledik. Önümüzdeki Mart ayının sonuna kadar Ulusal Program`ın kısa vadeli hedeflerinin tamamına da ulaşılmış olunacaktır. Bu çerçevede, uyum yasalarını en kısa sürede Meclis`e sevk etmeyi, ekonomik programın gerektirdiği yasal düzenlemeleri önümüzdeki iki hafta içinde sonuçlandırmayı hedefliyoruz. 2002 yılının ekonomi ile birlikte idarede ve siyasette yeniden yapılanma projelerinin hayata geçirileceği bir yıl olacağını ümit ediyorum. Önümüzdeki yıl, 2001 yılında sıkça telaffuz ettiğimiz kriz sözcüğünü lügatımızdan çıkarmak zorundayız. 2002 yılını iyi değerlendirebilir, hedeflediğimiz çalışmaları sonuçlandırabilirsek, 2003 yılı ülkemiz için gerçekten çok parlak bir yıl olacaktır.  Uluslararası finans ve değerlendirme kuruluşları, Türkiye`nin, ifade ettiğim atılımları gerçekleştirmek şartıyla, 2003 yılında dünyanın en yüksek büyüme hızını yakalamış ülkesi haline gelebileceğini belirtmekteler.      2003 TÜRKİYE İÇİN ÇOK PARLAK BİR YIL OLACAK'Çözüm İçin Yeniden Yapılanma' programı adıyla bir çalışma hazırlayıp kamuoyuna açıkladınız. Bu programın ülke problemlerine sağlayacağı katkılar nelerdir? Yılmaz:  Biz ANAP olarak, ülkede yaşanan sorunların birbirinden bağımsız olmadığına inanıyoruz. Sorunlar yapısal kaynaklıdır. 1992`densonra ANAP iktidarlarıyla başlayan özgürlükçü ve rekabete dayalı yapıyı devam ettirecek adımlar, maalesef atılmamıştır. Türkiye bugüne kadar o dönemde oluşturulan altyapı ve yapılan atılımlar sayesinde gelmiştir. Ama artık sistemin mevcudiyetini devam ettirecek takati kalmamıştır. Dünyada yaşanan ekonomik dalgalanma ve daralmalar belki daha ileriki bir tarihte ortaya çıkacak krizi erkene almıştır. Yaptığımız uyarılara rağmen kriz gelip kapıya dayanıncaya kadar gereken önlemler alınmamış, gerekli adımlar atılmamıştır.  Eldeki imkanları doğru olarak ve iyi bir şekilde kullanarak yanlışlarımızı düzelterek, ekonomideki, siyasetteki ve idaredeki tıkanıklıkları aşmak ve kısa sürede Türkiye`yi düzlüğe çıkarmak mümkündür. 2002 yılının iyi değerlendirilmesi halinde 2003 yılının Türkiye için çok parlak bir yılolacağına inanıyoruz.Avrupa Birliği`ne tam üyelik yolunda Laeken Zirvesi`nin Türkiye için anlamı nedir? Yılmaz: Aşağı yukarı 40 yıla yaklaşan inişli çıkışlı ilişkilerimizin kronolojisi içinde tam üyelik yolumuz hiçbir zaman bugünkü kadar belirgin olmamıştır. Laeken Zirvesi`nde ülkemizle ilişkiler açısından çok önemli sonuçlar elde edilmiştir. Bu sonuçların başında bizimle AB arasında tam üyelik müzakereleri açılmasına ilişkin vadenin yaklaşmakta olduğunun kabulü ve ilanı gelmektedir. Bir AB belgesinde, üstelik de bir zirve kararında ilk defa Türkiye ile üyelik müzakerelerine atıfta bulunulmaktadır. Bunun hem AB açısından hem de Türkiye açısından büyükönemi vardır. Bu gelişme, katılım müzakerelerine başlanılması konusunda varolan bazı tereddütlerin aşıldığını göstermektedir.  Elbette ki bu sonucun elde edilmesinde 19 Mart 2001`de hükümetimiz tarafından onaylanan Ulusal Program`ın ve bunun uygulanması yolunda bugüne kadar atmış olduğumuz adımların çok önemli bir payı vardır. Bazı güvenlik ve dış politika konularında yeni açılımların sağlanmış olması da ortamı olumlu şekilde etkilemiştir. Bütün bu gelişmelerin ortaya koyduğu en önemli gerçek ise Türkiye`nin politikalarını uluslararası ve AB normları içinde belirlediği zaman, netice alabildiği, bu normlara aykırı davrandığı zaman ise izolasyona uğradığıdır. Laeken Zirvesi`nin ülkemiz açısından bir başka önemi, AB`nin geleceğini tartışacak olan konvansiyona diğer adaylarla birlikte Türkiye`nin de davet edilmiş olmasıdır. Bu konvansiyona eşit düzeyde katılmamız, hem adaylık perspektifimizi güçlendirmekte, hem de üyelik perspektifimizi pekiştirmektedir.       ÖN ŞART KOPENHAG KRİTERLERİNİ YERİNE GETİRMEK     Bu gelişmelerin ülkemizdeki yansımaları neler olacak? Yılmaz: AB`ye tam üyelik hedefini en kısa zamanda gerçekleştirmek için bizlere çok önemli sorumluluk ve görevler düşmektedir. Bunun için çok kararlı bir politika izlenmesi ve bir dizi değişimin gerçekleşmesi gerekmektedir. Avrupa`daki gelişmeler ışığında bakıldığında, böyle bir değişim için fazla zamanımızın bulunmadığı açıktır. Şunu özellikle belirtmek gerekir ki, süratle davranıp gereken karar ve tedbirleri almazsak, Helsinki ile açılan ve son Laeken zirvesi ile daha da belirgin hale gelen tam üyelik yolu, sonu belirsiz bir maceraya sürüklenebilir. Hepimiz de bu gerçeği bilerek hareket etmeliyiz. Bilindiği gibi, AB`ye tam üye olabilmek için öncelikle müzakerelere başlamak gerekiyor. Bunu yapabilmemizin ön şartı da Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirmektir. Bu kriterler ise en basit ifadeyle, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygıdır. Sadece mevzuat olarak değil, fiili uygulama olarak da bu kriterleri yerine getirmemiz şarttır.  AB Ulusal Programı`nda yer alan kısa vadeli hedeflere hangi oranda ve zaman dilimi içinde ulaşmayı hedefliyorsunuz? Yılmaz: Ulusal Program`da yer alan kısa vadeli hedeflere en kısa zamanda ulaşmayı hedefliyor ve istiyoruz. Çünkü bu konuda zaman israfına, beklemeye, bir takım adımları sürüncemeye bırakmaya  ülkemizin ve üyesi olmayı hedeflediğimiz AB`nin tahammülü yoktur. Ulusal Program`daki kısa vadeli taahhütlerin hepsini de 2002 yılı Mart ayı sonuna kadar yerine getirmek zorundayız. Bu taahhütlerin zamanında tamamlanması iki açıdan önem taşıyor. Birincisi ülkemiz AB ile müzakere sürecini başlatma imkanını, ancak bu taahhütleri yerine getirmesinden sonra elde edecektir. İkincisinde ise içte ve dışta oluşacak olumlu atmosfer ile birlikte ülkemize yabancı sermaye girişinin artışı sağlanmış olacaktır. Hedefe ulaşmak için önce yola çıkmak lazımdır. Hedefimiz bellidir; AB`ye tam üye olarak Cumhuriyet tarihimizin en önemli projesini gerçekleştirmektir.  Hükümet olarak kısa vadeli taahhütlerimizin tamamını 2002 yılının Martayına kadar gerçekleştirme kararı aldık. Anayasa değişikliklerinin gerektirdiği uyum yasalarını en kısa süre içinde Meclis`e göndereceğiz. İnsan hakları konusundaki sorunların çözümü için ilgili bakanlardan bir komisyon oluşturduk. Bu komisyon ilk toplantısını da yapmıştır. AB`nin gençlik ve eğitim programlarından yararlanabilmemiz için gereken ulusal ajans faaliyete geçmek üzeredir. Hepsinden önemlisi, AB Ulusal Programı`nda yer alan kısa vadeli taahhütlerimizi önümüzdeki Mart ayına kadar tamamlama ve sürecin diğer unsurlarına işlerlik kazandırma yönünde önemli bir siyasi iradenin ortaya çıkmış olmasıdır.      TÜRKİYE GÜVEN DUYULAN ÜLKELER KATEGORİSİNDE     Türkiye Arjantin olur mu? Yılmaz: Türkiye`nin Arjantin olmayacağı, o ülkede olduğu gibi şiddet içerikli toplumsal olaylara maruz kalmayacağı bellidir. Çünkü her iki ülkenin siyasi, ekonomik ve özellikle sosyo-psikolojik yapısı birbirinden oldukça farklıdır. Her şeyden önce Türk halkı, Cumhuriyet tarihimiz süresince bir çok kez bunalımlı dönemler geçirmiş olmasına rağmen, asla bu bunalımı daha da derinleştirecek ve geri dönülmez vahim gelişmelere zemin hazırlayacak girişimlerde bulunmamıştır. Biziminsanımız bunun bilincinde ve sorumluluğundadır. Aynı şekilde insanımız, yaşanan krizin gerekli önlemler alındığında kısa sürede sona ereceğini, ortaya çıkan olumsuzlukların süratle telafi edilebileceğini de bilmektedir. İnsanımızın bu inancı ve güveninin somut temelleri de vardır. Örneğin, Türkiye, geçtiğimiz Eylül ayından beri Arjantin`den farklı olarak geleceğine güven duyulan ülkeler kategorisinde değerlendirilmektedir.  Bugün moratoryum ilan etmek zorunda kalan Arjantin`in aksine Türkiye, bizim değil, yabancı kuruluşların değerlendirilmeleriyle, kendisine güven duyulan bir ülke konumundadır. Bu güvenin gerisinde Türkiye`nin 2001 yılındaki bütçe uygulamaları ve gerçekleştirdiği yapısal reformlar ile 2002 yılındaki bütçe hedefleri ve reform hazırlıkları bulunmaktadır. Faiz dışı fazla olmak üzere, bütçe hedefleri konusunda kararlı davranılması ve reformların sürdürülmesi halinde Türkiye, yabancı yatırımcılar için cazip bir ülke haline gelecektir. Bu da Türkiye`nin Arjantin gibi derin bir kaosa düşmesininönüne tümüyle geçecek bir diğer faktördür.      TOPLUM SİYASETE ÖFKELİ     Hükümetin Meclis gücüyle, halkın hükümete güveni arasındaki çelişkiyi nasıl yorumluyorsunuz? Yılmaz: Vatandaşın hükümete güven duymaması gibi bir olgu varsa, bunu sadece hükümetle sınırlandırmamak gerekir. İnsanımız, genelde siyaset kurumuna karşı bir güvensizlik içindedir. Hatta, daha da gerçekçi konuşmak gerekirse, toplumun siyasete bir öfkesi vardır. Normal olarak da bu öfkeden en fazla payı, hükümeti oluşturan partiler almaktadır.  İnsanımızın artık siyaset kurumuna öfke duymasının, güvensizlik girdabına düşmesinin haklı nedenleri olduğunu da itiraf etmek zorundayız. Biz, bu olumsuz tabloyu inkar etmiyoruz. Aksine, bu tablonun varolduğunu görüyor ve bir an önce bu durumun tersine çevrilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bununla birlikte, öfkeyle gidilecek herhangi bir yer, alınacak olumlu hiçbir sonuç olmadığını da belirtmek durumundayım. Öfke, ülkemizin sorunlarını çözmez, daha da artırır. Bunun için, ülkede sağduyuyu hakim kılmak zorundayız. Ülkenin ve milletin geleceğini düşünen herkesin ve tabii ki en başta siyasetçilerin sergileyeceği sağduyulu tavır, vatandaşlarımıza da yansıyacaktır. ANAP olarak biz, karanlığa kızmaktansa, o karanlığa doğru bir ışıkyakmanın gerektiğine inanıyoruz. Kamuoyuna sunduğumuz Çözüm İçin Yeniden Yapılanma Programı da bu anlayışın ürünüdür.
    Etiketler:

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı