"Ayşe Aral" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Aral" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Aral

Yetiş Ayşe

Yetiş Ayşe'de beşinci haftamıza girdik. Her geçen gün daha fazla e-posta geliyor. Harika paylaşımlar oluyor. En güzel yanlarından biri de bu sayfa aracılığıyla sizler birbirlerinizin dertlerine çare olmaya başladınız. Sanırım doğru bir iş yapmışım.

Not: İnsanın korktuğu başına gelirmiş, evet doğru. Hep sizlerden gelen e-postaları başlarına bir şey gelir diye diğer adresime de kopyalıyordum. Bir seferlik yapmadım ve olan oldu. Posta kutum dolmuş ve e-posta alamaz olmuştum. Bazılarını sileyim derken son bir haftanınkileri de bir hatayla silmişim. Ne olur Yetiş Ayşe'ye son yedi gün içinde e-posta yollayanlar tekrar yollasınlar. Kurtarabildiklerim aşağıda...

---------------

AMERİKAN KONSOLOSLUĞU ARTIK DUYUN SESİMİZİ

Sevgili Ayşe Hanım,

Bugünkü köşenizde neden Greencard başvurusunda bulunulmamış diye soruyorlar. Tabi ki Greencard başvurusu vardı. Ama belli bir süre USA'dan çıkmamak lazım onun için. Onlar çok sık Türkiye'ye geldikleri için uzamıştı. Artı boşanma davasını açınca da kocadan dolayı olduğu için otomatikman düşüyor.

İlgilenen arkadaşa çok teşekkürler. Biz FL-Miami-Bocaraton'dayız. Gene de davetlerine teşekkürler. Konsolosluktan bir ses çıkmadı değil mi?

Ya Ayşe Hanım neler yapabiliriz? Lütfen bana yardımcı olur musunuz?

Sevgiler,

Nilüfer S.

CEVAP: İlk mailinizi tekrar yayınlıyorum. Yine ses gelmezse, sizinle buluşup gidelim diyorum ve çok ciddiyim.

AMERİKAN KONSOLOSLUĞU'NUN DİKKATİNE! ACİL VE ÇOK ÖNEMLİ!

Ben önce bir anne, sonra anneanneyim. Ailece 2008 senesinin Nisan ayından beri çok büyük bir hukuk savaşı veriyoruz. Maalesef ki aile içinde yaşanan bir dram bu.  2006 senesinde  Amerika'da yaşayan kızım iki çoçuğu ve eşi ile birlikte Türkiye'ye geldi. Eşi işleri nedeniyle Amerika-Türkiye arasında gidip geliyordu. Kızım yolunda gitmeyen evliliklerini bitirmek isteyince olaylar başladı. Amerika'da bulunan eski eş, çoçuklarımı kaçırdı diye FBI'ya şikayet edip  3,5 ve 4,5 yaşlarındaki iki torunumun geçici velayetini alıyor. Çünkü çoçuklar Amerika doğumlu, dolayısıyla USA vatandaşı.  Kendisi de hasbel kader USA vatandaşlığını alıp onbeş seneden beri Amerika'da yaşayan bir Türk. Fakat nasıl olursa kızımı her şeyin düzeliceğine inandırıp kızımı Amerika'ya dönmeye ikna ediyor. Kızımın ve bizim yapılan bu planlardan tabi ki hiç haberimiz olmuyor. O sırada kızımın tek düşüncesi çoçuklarının babasından ayrı olmamaları.

Kızım Amerika'ya iner inmez kabus başlıyor. Hemen kızımın pasaportunu yırtıyor. Elinden her şeyini alıyor. Dayak, tehdit, ne gerekirse onu yapıp zorla kızımı boşayıp velayeti alıyor. Zaten evde en az 30 tane silahı var. Ayrıca da o bu planları yaparken 4,5 yaşındaki torunun ayağını büyüme ekleminden kırıp büyük bir ameliyata giriyor. Siz annenin durumunu düşünün. Her şeyi planladığı gibi yaptıktan sonra Amerika'da ekonomi de bozulunca parasız kalınca, Türkiye'ye dönme kararı alıyor. Çünkü burda bizlerden maddi manevi yardım alacağını biliyor.

Amerika'da yaşananlardan bizim hiç haberimiz olmuyor. 2007 senesinin Ağustos ayında Türkiye'ye geliyorlar. Çoçuklar okullarına başlıyor. Fakat huzursuzluklar bitmiyor. Bir kere kızım çok incinmiş ve yaralanmış orda yaşadıklarından dolayı. 2008 senesi 22 Nisan gecesi o korkunç olay yaşanıyor. Büyük torunum okuldaki 23 Nisan gösterisinden sonra bana gelmek istiyor, onu alıyorum. Küçük de gelmek istiyor ama ikisine bakamam düşüncesi ile onun o masum isteğini geri çeviriyorum. İşte onu son görüşüm o oluyor.

Akşam saat  01.00 gibi kızımın telefonu ile uyanıyoruz. Sadece "Yetişin, beni öldürüyor" diyip telefonu atıyor. Eşim oraya gidene kadar kızımı  öldüresiye dövüyor, hem de 3,5 yaşındaki torunumun gözü önünde. Eşim kapıyı çalıp, "Ne yapıyorsun?" diyince ona da saldırıp darpta bulunuyor. Gelen Jandarmayı "Ben Amerikan vatandaşıyım, bana hiçbir şey yapamazsınız!" diye tehdit ettikden sonra, küçük torunumu alıp Amerika'ya götürüyor. Kızımın ve bizim haberimiz olmuyor. Ve bizi Amerikan Konsolosluğu'na şikayet ediyor; "Çoçuğumu kaçırdılar" diye. Açmış olduğumuz geri velayet davasında 4,5 yaşındaki torunumun pasaportuna mahkeme tarafından tedbir konuyor. Konsolosluk büyük torunumu bizden alınca babanın gelmesi gerekiyor. Amerika'dan gelmesi zaman aldığı için de minik oğlumla annesi Üsküdar Çinili Karakol Çoçuk Şube'de kalmak zorunda kalıyorlar. Baba gelince mahkemeye çıkılıyor. Hakim küçük çocuğun da Türkiye'ye getirilmesine  karar veriyor. Tekrardan bir celse düzenlenip karara varılmasını uygun görüyor.

Bu arada velayet babada olduğu için çocuk babaya teslim ediliyor. Baba çocuğu alır almaz yasal olmayan yollardan  Bodrum - Rodos - Yunanistan -Amerika şeklinde kaçırıyor. Maalesef ki biz kendi ülkemizde kanunlarımız tarafından korunamıyoruz. 2008 senesi Haziran ayında AMERİKAN KONSOLOSLUĞU'NDAN gelen haberle şok oluyoruz. Senelerden beri pasaportumuzda olan vizelerimizin dondurulduğu, bizzat eşimin cep telefonundan aranarak, nerede olduğumuz sorularak iptal ediliyor. Hikaye basit... Bizi şikayet etmiş; "Gelip çoçukları kaçıracaklar, beni öldürecekler" diye. Uzun uğraşlar sonu avukatlar, davalar derken kızım yeniden vizesini alıyor.

Ben konsolosluğa gittiğim zaman, "Bizim için vatandaşımız önemli, sizin hiçbir değeriniz yok!" cevabı aldım. Yani  Amerikan vizem müflis yalancı bir şahıs tarafından iptal ettirilmiş durumda. Amerika'da davalarımız sürüyor. Türkiye'deki geri velayet davamızı Amerikan Mahkemeleri'nin talebi üzerine geri çektik. İki aynı dava, iki ayrı memlekette görülemez tezi talebi ile. Diğer davalar devam etmekte . Yakalama kararı çıktı. Ama ne yazık ki çal, çırp, darp et,  vergi kaçır, vatandaşlıktan çık, sana kimse bir şey yapamasın! Bekliyoruz... Kızım Amerika'ya gidince ancak süpervizor kanalı ile çocukları görebiliyor. Elinden aldığı imzalarla, çoçuklarınla beraber her şeyini aldı. Şimdi Amerika'da da duruşmamız var. Lütfen sesimizi duyurmamıza yardımcı olur musunuz?

---------------

BU GENÇ ADAMA BURS ARIYORUM LÜTFEN DİKKAT

Merhabalar Ayşe Abla,

Doğruyu söylemek gerekirse yaptığınız yardımlar ve gösterdiğiniz büyüklükten cesaret alarak size kendimi tanıtıp derdimi anlatmak istedim. Ben Anadolu Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği ve Arkeoloji bölümlerinde halen okumaktayım. Haziran ayında mezun olacağım ve Danimarka'da Gazetecilik, Medya ve Küreselleşme programına Avrupa'nın en büyük gazetecilik okulunda eğitim almak üzere 1 milyon 913 bin 512 başvuran arasından alınacak 10 kişide 3. sırada, %75 burslu, yüksek lisan öğrencisi olmak üzere hak kazandım. Doğruyu söylemek gerekirse bir çok insana göre büyük bir başarı olarak gözükmese de benim için istediğim hedefe ulaşmamda ki ilk adımlardan biri.

Programın birinci sınıfı Danimarka'da ikinci sınıfı ise Almanya'da yürütülüyor. Almanya'da Türk öğrenciler için başvurabileceğim bir çok burs var fakat Danimarka için aynı durum söz konusu değil. Bir çok yere mail attım ya da aradım. Açıkçası istediğim çok büyük rakamlar değil. Bunun ben de, ailem de farkındayız. Sizin çevrenizin benim ulaşabileceğim noktalardan daha fazla olduğunu düşünüyorum. İstediğim şey insanların alın terleriyle kazandığı paralara konmak değil. Açıkçası gittiğimde orada eğitimimin yanı sıra bulaşıkçı olarak çalışmayı da düşünüyorum. Şükür ki öğrenci vizesi buna izin veriyor. Fakat gittiğimde kalacak yerin parası ve günlük harcamalarım bir çok insan gibi benim ailemin de bir arada karşılayabileceği rakamlar değil. Destek burslarına başvurmak üzere mailler atıyorum ama ne olumlu ne de olumsuz yanıt alamıyorum.

Sizden istediğim şu ki, bildiğiniz burs veren tanıdıklarınız var mı? Ben başvuru için gereken tüm evrakları göndermeye razıyım. İnternet üzerinden ulaşabildiklerimden fazlasının olduğunu düşünüyorum ama kimsenin beni dinlemeyeceğinden eminim. Emekli bir baba ve ev hanımı bir annenin üç çocuğundan ikinci olmanın ne demek olduğunu tahmin edebilirsiniz sanırım. Bu eğitimi alabilmek için otellerde temizlik bile yapmam gerekse gittiğimde bunların hepsini deneyeceğim ve benim oradaki yaşamımı en düşük seviyede geçirmemi sağlayacak herhangi bir işte çalışacağım ama aradığım ufacık bir destek.

En azından okuduğunuz için teşekkür ederim.

Saygılarımla,

Sinan A.

CEVAP: Sinancım öncelikle fazla mütevazi olma, elde ettiğin başarı az bir başarı değil. Seni tebrik ediyorum. Buradan seslenelim, umarım bir cevap gelir.

---------------

BİR YURT ÇOCUĞUNDAN MEKTUP VAR... YURT ÇOCUKLARINA SAHİP ÇIKALIM!

Yurt çocukları hiç düşündünüz mü kimdir? Nedir? Ne şartlarda büyürler? Bu hayattaki bilgi birikimleri nelerdir? Amaçları nelerdir? Bu ülkeye zararlı mıdır yoksa faydalı mıdır? Ben çok düşündüm. Kimim ben? Hayattaki amacım ne? Neden varım? Hayatta kimim var? Hayat denilen bu cehennem kazanına karşı ne kadar savunma gücüm var?

Bazı çocuklar vardır okulda düşüp dizini kanatsa annesi koşarak gider. Birisi onu dövse, babası o dövenin feleğini şaşırtır. Babası ona hayatı öğretir, annesi ona konuşmayı, sevmeyi, sevilmeyi, şefkati, merhameti öğretir. Bazı çocukların ise o kadar şansı yoktur bu hayatta. Ya tinerci olurlar toplumun nefretini kazanırlar, ya yurtlu olurlar toplumun acımasını kazanırlar.

Bir çocuk varmış... Doğduğunda annesi olarak bildiği kadın, her gün ona işkence ediyormuş. Belli bir yaşa kadar hep bunun sebebini merak ederek büyümüş. ‘Neden?’ bu soru hep kafasını kemirmiş. Sonraları anlamış ki, annesi öz anne değilmiş. Bu yüzdenmiş bebekliğinden beri yapılan işkenceler. Demek ki bir insana bir kötülük yapmadan da o işkence denilen şeyi, hele ki o yaşta sırf üvey evlat olduğun için hak edebiliyormuşsun. Çocuk ergenliğe girmiş, üvey anne kanser olmuş ölmüş. Baba ipe sapa gelmez herifin teki zaten. Çocuk yurda düşmüş. İlk gün "hoşgeldin sopası", baya okkalı temiz bir linç. "Bu, ilerde bir şey söylerken iki kere düşünmen için" demişler. Okula başlamış, sınıf başkanı seçilmiş. "Annesiz babasız bir p.çe başkanlık verilirse, ben okulu bırakırım" demiş. Bir kız dövsen dövemezsin, sövsen sövemezsin. Düşe kalka, döve dövüle okul bitmiş.

Gelmiş çatmış ÖSS sınavı... Yurtta bir gün sınavdan aldığı iyi kötü puanla nereye, hangi bölüme girsem de geleceğime yön versem diye düşünürken, yurt görevlisinin kardeşine, hayattaki tek umuduna zarar verdiğini, hastanelik ettiğini öğrenmiş. E çocukta o yaşa kadar ya dayak atmayı öğrenmiş ya da dayak yemeyi... Bildiği yolla görevliden intikam almış. Sonra bunun sınav tercih formunu elinden alıp bir ketenpere yapıp üniversiteye girmesini engellemişler.

Sonra çocuk yurttan ayrılmış, sudan çıkmış balığa dönmüş. Ne yapsam ne etsem de hayatımı kazansam? Yaş 18, aklının bir karış havada olduğu yaş. Bir heves işte, en iyi bildiği işi yapmaya karar vermiş. Kaçak dövüş... 18 yaşında toy ve kaçak dövüşçü, ekmeğini sopa yiyerek sopa atarak kazanmaya başlamış. Bir gece ringde, bir hafta yatakta... Bakmış bu işin sonu kötü, bu iş pis iş, bırakmış girmiş bir fabrikaya. En ağır işlerde çalıştırmışlar. Bünye bu, ne kadar dayanır? Yılmamış beklemiş daha iyisini bulana kadar. En iyisi bu demiş. Sonra devlet demiş ki, benim yetiştirdiğim çocuk benim kadromda çalışır, hayatını kurar. Yurtlular arasında açtığı ufak sınavlarla en başarılıları kendi bünyesine almış. Bu çocuk da girmiş işe. İlk girdiği gün, çalıştığı kurumda bu gence demişler ki; "Siz bu eve gelin geldiniz. İster babası, ister oğlu..."  Ne anlama geliyorsa artık.

Sonra çalışmalar, iyi kötü para kazanmalar, durulmalar, düzenli hayata geçiş falan... Tabi başına kakarak iş vermeler yurt çocuklarına. Hep şunu demişler; "Siz bizim vergilerimizle büyüdünüz. Sizi biz adam ettik. Bize karşı gelirseniz, nankörsünüz!" Yediğin ekmeği hep boğazında bırakırlar. Hep bunu yapmışlar bu çocuğa da. Neyse bu çocuk yaş 20 olmuş, gitmiş annesini bulmuş. Hayatı boyunca eksikliğini yaşadığı şeye, anneye kavuşmak için çocuk çektiği bütün çileyi sineye çekmeye karar vermiş ve anneye koşmuş gitmiş. Her dediğini doğru kabul edip inanmış birden... Pembe bir yalanın içinde bulmuş kendini.

Neyse bu anne iyice güvenini kazandıktan sonra çocuğun elindeki tek güvencesi olan devlet memurluğunu kullanmış, kredi çektirmiş, yemiş içmiş. Diğer evliliğinden olan çocuklarının hayatını garantiye almış ve bu çocuk iyice borç batağına genç yaşta batıp da kendisinden ümidi kestiği bir gün, bir bayram günü, bu anne ufacık bir bahane bulup çocuğa açmış ağzını yummuş gözünü. Ne de olsa işi bitmiş çocukla. "Ben yeni bir hayat kurdum. Benim çocuklarım bunlar. Sen benim yuvamı yıkamazsın" falan filan... Çocuk sormuş, "Onlar çocuğun ise beni neden doğurdun?" ve o dakika annesini ölene kadar terk etmiş. Ve yemin etmiş "en büyük düşmanım annem" diye, ama yapamamış. Ne kadar vahşi büyürse büyüsün, o caniliği yapamamış annesine, kıyamamış. Tabi böylesine de anne deniyor ya, odur insanın canını yakan zaten.

Neyse çocuk birisini sevmiş. O kadar sevmiş ki, onu dünyası yapmış. Ama kız tarafı, "Annesi babası olmayana kız vermem" demiş. Yine de vazgeçmemiş, kapısında yatmış. Bu sefer kız bir yanlış yapmış, çocuğun dünyası yaptığı kız, dünyasını başına yıkıp gitmiş. Hayatını zehir etmiş çocuk. 20 yaşında bile olsa çocuk, o an aklına gelen ilk şeyi yapmış; kendini dar ağacına asmış. Tabi ölmemiş, çekilecek çile işte. Bu sefer buna demişler ki; "Sen delirdin, memurluk yapman riskli. A,kıl sağlığı raporu alamazsan işine elveda, ekmeğine elveda."  Çocuk zor zahmet inandırmış delirmediğini ama içi öyle dememiş hiçbir zaman. En sevdiği yakar ya hep canını... Aynı anne, ki bütün bunlarla yetinmemiş, bir ömür çile çekmesine sebep olduğu evladını ikinciye evlendiği adamdan olan evladına öldürtmek istemiş. İkisini birbirine düşürmüş. Çocuk ne yapsın? Ya hayatta en iyi bildiği işi yapacak ya da arkasına bakmadan gidecek sırf katil olmamak için. Gitmiş, en manevi duygularını kaybetmiş. Ve diyorlar ki; "Vatana millete hayırlı olacaksın"  Bu kadar şeyin üstüne kime ne faydası olabilir bu çocuğun ?

Bu hikaye binlerce yurtludan birinin hikayesi ve buna benzer binlerce dahası var. Kimisi bir maaşla bir ay nasıl getirilir? Yurt çocuğu bunu bilmez, öğretilmedi. Bir aile nasıl kurulur, nasıl idare edilir? Yurt çocuğu bunu bilmez, öğretilmedi. Evlenen yurtluların çoğu boşanmıştır. Devlet işine yerleştirilen yurtluların çoğu gırtlağa kadar borç içindedir. Çünkü hepsi en saf, en temiz, en toy zamanında kullanılmıştır. Bir tutam şefkat için her şeyini vermiştir çoğu. Ve derler; "Nasıl olur bu hayatta size sunulan bunca imkana rağmen tutunamazsın?" diye. Çocuğun önüne kitap defter verip "oku" demeyle, yemek koyup ye demeyle yetişmez çocuk. Bir anne severek, sevilerek, şefkatle hayatı öğretir. Bir baba düşe kalka, yanılarak yanıltarak, ama hep elinden tutarak hayatı öğretir.

Biliyorum toplum yurt çocuklarına acıma duygusuyla bakıyor ve hep işe yaramaz, gereksiz varlıklar, bu ülkeye varlıkları zarar gözüyle bakılıyor. Sevdiği kızı bile alma lüksü yok pek çoğunun. Ama unuttukları bir şey var. Bütün yurt çocuklarının askerliği doğuda komando olarak geçmiştir. Çünkü öldüğü zaman arkasından ağlayacak kimse yoktur, gözden çıkartması kolaydır. Benim pek çok arkadaşım doğudan dönmediler. Bir bayram sabahı can dostumun şehit oluşunu öğrendim ben. Bir yurtluya en fazla 18 sene bakan devlet 60 yaşına kadar bünyesinde çalıştırıyor. Sapasağlam genç giriyorsun devlet kapısından, bastonla çıkıyorsun. Tabi o yaşa kadar kendine bir şey yapmazsan, bunları düşündüğün zaman aslında bu çocukların devlete, millete borcunu ödediği gözüküyor.

Bazıları vardır, hayatta hep şanslıdırlar. Ayakları takıldığında annesi babası tutar kaldırır. Bazıları ise kaybedenlerdir, inadına kaybedenler, kaybetmekten bıkmayanlardır. Bütün dünyaya öfkeli de olsa bir karıncaya bile zarar veremezler. Ama bu çocuklarla ilgili en önemli şey ise şudur; kendilerine toplumun uru, tümörü olarak görenleri bile içinden severler, belli etmeden. Asla kin gütmezler. Asla ama asla yedikleri ekmeğe ihanet etmezler. Vatansa vatan, milletse millet, gerektiğinde üstüne düşeni yaparlar.

İsmimi yazmadan bu yazımı yayınlarsanız çok sevinirim Ayşe hanım. Herkes sizin gibi anne değil. Sizin gibi olmayan, ötekiler utansın diye yazdım. Yüzleri varsa tabi...

CEVAP: Ne diyeyim bilemedim. Çok şey var aslında denecek. Benim pek bir şey dememe de gerek yok zaten. Bu mektubu okumak yeter...

---------------

ASKER SEVGİLİ

Yaa Ayşe…

Yine bir bayram, yine burkuldu içim… Ama duyarlılığınla da gurur duydum. Unutmamamızı sağlıyorsun. Aslında en çok hatırlamamız gereken gün bugün…

Bütün milletin dualarında es geçmediği bir meslek askerlik.Her şeyden fedakarlık yapman gerekiyor, kendinden bile...

Birkaç yıl önce internette bir çocukla tanışmıştım. Adana’da üniversitede okuyordu, ailesi de İzmir’de yaşıyordu. Benden 1 yaş küçüktü, üniversitede okuyordu o dönem. Sohbetlerimizden koyu milliyetçi olduğunu anladım. Öğrenci başkanlığı falan yapmış, bu konuda çok sosyaldi. Zaten babası da emekli bir askerdi.

Çok iyi arkadaş olduk sonrasında. Ben ona önce bir müşterimizde çalışan, sonrasında da çalıştığım firmaya transfer olan bir çocukla ilgili yaşadığım karmaşık süreci anlattım. Bir erkek olarak anlattıkları yol göstericiydi. O da bana eski kız arkadaşını anlatırdı. Galiba en çok o benim kahrımı çekti. "Biliyor musun, bugün de bana böyle böyle dedi" diye sürekli telefon ederdim. Kırmazdı beni, sonuna kadar dinlerdi, anlatırdı bir şeyler, kendince yol göstermeye çalışırdı.

Annesi kanserden vefat etmişti. O dönemde benim de amcam kanserdi ve sona doğru gidiyordu. Umut kesildiğinde herkese haber vermemizi istedi doktor. Önce onu aramıştım, halimi en iyi o anlar diye. Telefonu kapattığımda uzaklaşmaya başladığını hissettim. O beni hiç aramadı sonraki süreçte. Toparlanınca ben aradım ama açmadı telefonlarımı. Ben de vazgeçmiştim aramaktan. Galiba bir kız arkadaşı vardı, sezmiştim. (Sonra Facebook'ta yazmıştı. Bir kız arkadaşı vardı yani ) Aradan 2.5 yıl geçti. Bu süre arada MSN'de selamlaşarak geçti. Zaten ben bütün telefon numaralarını silmiştim telefonumdan. Ama gönderdiği fotoğrafları silemedim bilgisayarımdan. MSN'de de pek karşılaşmıyorduk. Bir iki bayram o mesaj atmıştı, ben de cevap yazdım herhalde. Onu bile tam hatırlamıyorum.

Sonra bir gün Facebook'ta ilişki durumunu silmişti. İstanbul’da bir kursa başladığını yazmıştı. O dönem 1 kere MSN'de çok kısa konuşmuştuk. Aradan epey zaman geçti, askere gideceğini yazmıştı. Son akşam çok kısa MSN'de konuşmuştuk. Ertesi gün gitti sonra. Kısa dönem yapacaktı askerliğini ama Şırnak’taydı. Tedirgin oldum ama bir süre sonra onu unutmuştum. Aklıma bile gelmiyordu. Saldırıların çoğaldığı ilk günlerde aklıma geldi ama haber alabileceğim hiçbir yer yoktu. Dedim kötü haber tez yayılır Esra, çıkar aklından. Sonra 3 hafta önce telefon etti. Tanıyamadım bile. Ama çok şaşırdım, mutlu oldum, uçtum sevinçten. Az kalmıştı bitmesine, güvenlik açısından zamanını söyleyememişti telefonda. Askerlik dönüşü iş bulmasında yardımcı olup olmayacağımı falan sordu. Ama o da çok tedirgindi, belli ki o da korkuyordu. Onların ekip, bölük ne ise şehit olan varmış içlerinde. Onu söyleyince daha kötü oldum, içim daha çok pırpır etmeye başladı. Kafamda bir sürü soruyla sürekli aklımdaydı artık. 10 gün sonra tekrar aradı. Yine tedirgindi. Ama çok konuşamadık. Ben müsait değildim,  gece nöbeti varmış, telefonunu çok açık tutamıyordu. Daha çok aklıma girmişti. Sonra bir gece öylesine arayayım demiştim, açıktı telefonu. Nöbete kalkmış, o sessiz konuşuyordu, ben pek anlayamıyordum. Ama benim daha önce anlattığım birkaç detaydan bahsetti. Unutmamıştı galiba beni. Sonra telefonu kapatırken "Sen rahat uyu, ben buradayım" dedi. Uykum falan kaçmıştı artık. Daha çok sorular sordum kendime. Konuşamamıştık, ertesi gün o bir daha aradı. Normal geçmişti konuşmamız, sıkıntılıydı yine. Ben de tedirgin oluyordum. 2007’deki Dağlıca baskınında şehit olan çocuklardan biri Bursa’daydı, cenazesi çok kalabalıktı.Yanlış hatırlamıyorsam teröre karşı büyük bir miting yapılmıştı. Ben gitmemiştim, korkmuştum kalabalıktan. Gitmedim diye bana kızmıştı. "Ben orada olsam en önde giderdim" demişti. İçime işlemiş ki sonra bir kaç gün sonra amcamın mezarını ziyarete gittikten sonra şehitliğe de gittim. Çıkınca içimden haber vermek geçti ama olmazdı o. Onunla telefonda konuşurken sanki o heyecanlı adam gitmiş, yerine daha tedirgin biri gelmiş. Gazeteleri okuyordum, bir sürü teoriler konuşuluyor, bir de Taraf gazetesinden Yasemin Çongar baskına uğrayan bir karakolla ilgili röportajlar yapmıştı. Biri orada görev yapan bir askerleydi, diğeri de baskında şehit olan bir askerin eşiydi. Onları okuyunca daha da kötü olmuştum. Ama yanımda olmayan bir adam için de "Bu kadar üzülme Esra" dedim kendi kendime.

Pazartesi akşamı mesaj attım ama cevap gelmedi. Dün akşam aradım, açmadı. Döndük mü yine en başa... Yine numarasını sildim telefonumdan. "Aramayacağım artık" dedim. Sonra o beni aradı. Sesi o kadar iyi geliyordu ki... Pazar günü akşam çıkmış, ancak gelebilmiş eve, dinlenmiş falan. Sesini duyunca misyonunu tamamlamış gibi hissettim kendimi.

Yaaa noldu da aradan bu kadar zaman geçtikten sonra ortaya çıktı, beni aradı? Aklım karıştı, sorular, sorular... Uygun ortamını bulunca ilk fırsatta bu soruların cevabını almak istiyoru Artık bundan sonra da aramazsa o bilir.

Ayşe çok öptüm seni, sevgiler...

E. D.

CEVAP: Selam Esracım, bence bu genç adama biraz süre tanı. Senin de bildiğin gibi zor bir sürçten geçti. Askerlik yapmak hele bugünün şatlarında pek kolay değil. Oradayken psikolojileri kim bilir ne kadar bozuluyor. Sağsalim dönmüş, bırak bakalım biraz kafasını toplasın. Bence sen arama, bakalım ilerki günler neler gösterecek bekleyelim...

---------------

ALVEOLAR MİKROLİTİAZİS

Merhaba Ayşe Hanım,

Size yazıyor olmak bile inanın beni çok rahatlatıyor. Ailemden biri gibi oldunuz. Sizi çok seviyorum. İnanın sabah şirkete gelip masama oturduğumda ilk sizin sayfanızı açıyorum heyecanla. Bazen gülüyorum, bazen ağlıyorum sizinle. O kadar tanıdık geliyor ki bazen anlattıklarınız, kendimi buluyorum yazılarınızda. Geçen hafta yazmıştım size ALVEOLAR MİKROLİTİAZİS ile ilgili. Pof. Dr. Ahmet Küçükusta ile iletişime geçtim sayenizde. Çok teşekkür ediyorum size ve burdan Ahmet Bey'e... Bana 9 Eylül Tıp Fakültesi'nden Prof. Dr. Eyüp Sabri Uçan'a danışmamı söyledi. Onun bu konuda yoğun araştırmaları olduğunu bildirdi. Şimdi Prof. Dr. Eyüp Sabri Uçan'a ulaşmaya çalışacağım. İçimde küçücük de olsa bir umut var ve bu umudun peşinden gideceğim. Dualarınızı esirgemeyin lütfen. Gelişmeleri size hep yazacağım.

Sizden bir ricam daha olacak ama benim bir de kilo problemim var (ne problemliyim ben de yaa). Boyum 1.65 cm kilom 47. Ne yaptımsa kilo alamıyorum. Yemeklerle ilgili sorunum yok, düzenli olarak yemek yerim. Horman tahlili, kan tahlili, tiroid testi hepsini yaptırdım. Hiçbir sorun olmadığını söylüyor doktorlar. Bünyeselmiş ama ben çok rahatsız oluyorum bu durumdan, kilo almak istiyorum :(((( İnsanların acıyan gözle bakmasından, "Aaa ne kadar zayıfsınız" demelerinden bıktım. Lütfen bana acil kilo aldıracak bir yöntem söyleyin. Artık çocuk reyonundan giyinmek istemiyorum :((( Ablacım şimdiden teşekkür ediyorum, cevap bekleyeceğim. Kendinize çoook iyi bakın. Her şey gönlünüzce olsun inşallah.

Not: Gülay ARSLAN'a çok teşekkür ediyorum ilgisinden dolayı. İstanbul'a gelmeyi düşünüyorum, mutlaka görüşmek isterim.

Tuğba A.

CEVAP: İyi haberlerine çok sevindim. Kilo alamama problemine gelince, eczanelerde iştah açıcı olarak satılan bitkisel karışımlar var. Buradan marka adı veremiyorum ya da verdim gitti. Solgar markasının iştah açıcı, kilo aldırıcı bitkisel karışımını eczaneden temin edebilirsin. Ayrıca bir sor bakalım, başka bir şey daha tavsiye edebilirler. Öpüyorum...

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI