Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Yerli otomobil mi?

YERLİ otomobil illâ üretilmeli mi? Doğrusu kesin bir “evet” cevabı veremiyorum!

Hayır, yukarıdaki tereddüt çocukluğumda beynime zorla şırınga edilmiş olan “yerli malı yurdun malı / her Türk onu kullanmalı” şiarına duyduğum tepkiden kaynaklanmıyor.
Artık olgunlaştım ve bu şiarı dahi o günün şartlarında nispeten anlayışla karşılıyorum.
Üstelik milliyetçiliğe uzak dursam bile insani fıtrat benim de ruhumu belirliyor.
Yani bilinçaltımda “aidiyet iftiharı” yatıyor. Eh, günün birinde Batı kentlerini “made in Turkey” alamet-i farikalı taşıtların doldurduğunu görsem veya otomobil dergisi testlerinde söz konusu vasıtanın en iyi puanı aldığını okusam, tabii ki sevinçten uçarım.
Ancaaak...

EFENDİM ancağı şu ki, fi tarihindeki bir Pazar yazısında sizlere de duyurmuştum.
Yıllar önce elden düşme ve kelepir fiyatına bir “Rover” otomobil aldımdı.
Hani şu “Rolce Royce”, “Bentley” ve “Jaguar” kadar olmasa bile yine de kalburüstü sayılan ve deri koltukları dahi asalet kokan İngiliz markası vardı ya, işte onu kastediyorum.
Bilhassa “vardı” diye “di”li geçmiş zaman kullandım. Çünkü artık yok!
Banka kredisinin henüz ilk taksitlerini ödüyordum ki, zaten önce Alman “BMW”, sonra da Japon “Honda” tarafından zar zor ayakta tutulan marka sizlere ömür! Topu tam attı. Şimdi parçasını bulabilirsen bul! Ez kaza buldun, dandik bir cıvata için servet dök!
Belki bir gün antika olur umuduyla ve mostralık niyetine hanidir garajda duruyor.

VE malûm, yukarıdaki kötü macera sırf “Rover”le de sınırlı kalmıyor.
Hadi bir vakitler yollarda hüküm sürmüş olan ve iflas ederek ya çoktan tarihe karışan, ya da büyük balıklar tarafından yutulan Hollanda “DAF”ını; Belçika “Minerva”sını; Fransız “Simca” veya “Delahaye”sini; Alman “DKW”sini; Çek “Tatra“sını; sonra Atlantik ötesinin efsanevi “Rambler”lerini, “Packard”larını, “Hudson”larını, “Studebaker”lerini geçelim.
Fakat daha geçen ay İsveç’in “Saab”ı da havlu atarak fabrikaya kilit vurmadı mı?
Çünkü otomobil teknolojisi öylesine gelişti ki, Frenk tabiriyle “güneşin altında yer edinmek” için geçmişle asla kıyaslanmayacak ölçüde muazzam yatırımlar yapmak gerekiyor.
Her babayiğit bunun altından kalkmadığı için de pek çok köklü marka silinip gidiyor.

BİLİYORUM, şimdi diyeceksiniz ki peki ya Kore, Çin, Hindistan yahut Malezya?
Bu sonuncusu hakkında bir fikrim yok ama Kore oto imalâtına başlayalı çok oldu.
Çin ve Hindistan ise devasa bir iç pazara sahipler ki Türkiye’yle karşılaştırılamazlar.
Oysa o Türkiye eğer binek otomobili için kolları sıvarsa mutlaka ihracata yönelecek.
Peki de tasarım, tanıtım, alışım falan derken astar yüzünden pahalıya gelmeyecek mi?
Üstelik bana göre esas olarak yüksek getirili branşlara, yani son tahlilde eski sanayi devriminin uzantısı olan motorlu taşıt üretimi yerine yeni bilişim devriminin mikro-biyoloji dallarına, nano teknolojilerine, ekoloji alanlarına mali ve insani yatırım yapması gerekiyor.
Böylelikle hem kaynak en rasyonel biçimde harcanmış olsun, hem de insanlığın yaşadığı her devrimi biz yine bir arkadan izliyor duruma düşmeyelim!

İMDİİ, bütün bunlar bir yana esas şuna seviniyorum: Yerli otomobil tartışması dahi aslında en başta ifade ettiğim ve insani boyut içeren “aidiyet iftiharı”mı okşamaya yetiyor.
Zira topu topu kırk yıl önce “solcu”(!) alıklar olarak “montaj sanayine hayır” diye yeri göğü inletiyorduk. Bu yöntemle Türkiye’nin kalkınamayacağına dair nutuklar atıyorduk.
Halbuki bugün o otomobilin yerli imalatını zaten çok doğal karşılıyoruz.
Teknik yapılabilirliği falan değil de üretimin rantabl olup olmayacağını tartışıyoruz.
Demek direksiyonda az buz kilometre kat etmedik ki gerisi artık detayı oluşturuyor.

X