Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Yeni “Güç Merkezi”nde özgüven ve iyimserlik...

Bizim Kurban Bayramı –yani dünyanın her yanındaki yüzmilyonlarca Müslümanın- Amerika ve Kanada’da kutlanan “Şükran Günü” (Thankgiving) ile çakıştı. “Şükran Günü” kaynağı dini olan ama giderek “seküler” bir bayram günü olarak kutlanıyor.

Hasat zamanının sonunda bereketi için“Yaradan”a “şükran” olarak hindi yenerek kutlanan bir bayram günü “Şükran Günü”. Malum, hindinin İngilizcesi Türkiye sözcüğü ile eş anlamda. “Şükran Günü”nde Kuzey Amerikalıların sofralarında “turkey” eksik olmuyor. Aynı şekilde Batılı yayın organlarında da şu günlerde “Turkey”siz yazı bulabilmek neredeyse imkansız.

Batı dünyasında Türkiye’deki bazı felaket tellalarının “Batı’dan kopuyoruz” gibisinden kaygıları ve bunların atıf yaptığı azılı İsrail yandaşlarının özellikle Amerikan medyasında “Türkiye nereye gidiyor?” diye sorup, “Batı’dan kopup Batı karşıtı Doğu’ya yol aldığını” ileri süren yazılarından gayrı aklı başında yazılara da artan sıklıkla rastlanıyor.

Bayram arifesinde nüfuzlu Financial Times’ın “Turks’ Eastern Turn” (Türklerin Doğuya Dönüşü) başlıklı yazı dikkat çekiciydi. Yazının Perşembe günü İstanbul’da yapılan AB troikası toplantısına denk getirilmiş olması daha da dikkat çekiciydi.

Yazıdan alıntılar:

“İstanbul’da Perşembe günü Avrupa Birliği dışişleri bakanlarının Türk mevkidaşları ile yapacaklaro toplantıda konuşacak çok şey olacak; sadece Türkiye’nin tıkanmış müzakereleri değil, Ankara’nın dış politikasında görünürdeki doğuya doğru dönüş de.

Bazıları AB aday üyesi ve NATO üyesi Türkiye’nin yüzünü aynı anda hem doğuya hem de batıya çevirmesini bir çelişki olarak algılıyorlar. Recep Tayyip Erdoğan’ın neo-İslamcı hükümeti böyle düşünenler arasında yer almıyor ve haklı olduğu bir nokta olabilir.

Birincisi, Türkiye’nin yakın doğusu ile güneydoğusunda istikrarın sağlanmasında açık bir çıkarı söz konusu. Dolayısıyla aynı nedenden ötürü AB’nin de.

Açık olmak gerekirse, Türk nüfuzunun Suriye ve İran dahil olmak üzere yayılması sadece istikrarla ilgili değil. Türkiye, kendisini bir bölgesel güç olarak yeniden ortaya koyarken, yüzüne kapıyı kapatmak niyetinde görünen Fransa, Almanya ve Avusturya’ya, AB’ye ilişkin seçenekleri olduğunu göstermeye de çalışıyor.

Eğer bu gösteri, AB’nin çalkantılı arka bahçesi olan bölgede bunun zıddına zaafiyetiyle birlikte Türkiye’nin Birlik içinde bulunmasının stratejik değerini pratikte yumuşak gücün yaratıcı bir şekilde kullanılmasıyla günyüzüne çıkarıyorsa, o takdirde selamlanmalıdır ve değerlidir...

Bununla birlikte –bazılarınca neo-Osmanlıcı olarak görülen- doğuya dönüş ideolojiden ziyade çıkarlar tarafından yönlendiriliyor. Ortadoğu ile ticaret hızla genişleyerek AB’deki tepe aşağı gidişin yerini dolduruyor. Bu arada Türkiye Hazar ve Mısır’dan gelecek enerji buluşma noktası olmak istiyor.

Bütünüyle bakıldığında AB’nin buna olumlu yaklaşması gerekir. Türkiye Avrupa’da kocaman bir ayağı olan bölgenin en başarılı ülkesidir. Laik cumhuriyetinin İslami kökleri olan bir iktidar partisiyle uyuşabilme yeteneği (şimdiye kadar olduğunca) ve aynı zamanda anayasal devrimini sürdürebilmesi Arap toplumunun en dinamik bölümlerinin gözlerini kamaştırıyor. Bu, hiç kuşkusuz ki, Avrupa ve geniş çerçevedeki Ortadoğu için bir kozdur.”

***         ***        ***

Türkiye’nin uluslararası ve bölgesel plandaki “yeni hareket marjı”nı uluslararası güç dengelerindeki stratejik dengelerdeki değişiklikler de görmek gerek. Bunu, FT ile aynı gün yayımlanan Amerikan Christian Science Monitor gazetesindeki “Ortadoğu’da Güç Türkiye ve İran’a Kayıyor” başlıklı Alastair Crooke’un yazısında bulmak mümkün.

Yazının sahibi yayımlandığı gazeteden daha önemli, zira Beyrut’ta yıllardır yaşayan, bölge politikasına ilişkin deneyimli bir İngiliz. Alastair Crooke, “Amerika ve Avrupa İsrail-Filistin ihtilafına, Afganistan ve İran’a bir çözüm yolu bulmak için mücadele ederlerken, bölgeye ilişkin varsayımlarının üzerine oturduğu stratejik zemin dramatik biçimde kayıyor” diye başlıyor yazısına.

Türkiye bu gözlem noktasında devreye giriyor:

“En önemlisi, Türkiye en sonunda sırtından sıkı Amerikan ittifakının kendisine dar gelen ceketini çıkarttı, Avrupa Birliği’ne (AB) üyeliğin çekiciğiline kayıtsız kalacak şekilde gelişti ve dikkatini Osmanlı dönemindeki Asya ve Ortadoğu’daki komşularına çevirdi.

Bu esas olarak Batı’nın burnunu sürtmek amacıyla yapılmadıysa da, hiç kuşkusuz, İsrail’in Gazze’deki harekatından İran’a yönelik desteğe ve Avrupa katılım sürecindeki can sıkıcı çıkmaza karşı duyulan artan rahatsızlık ve sıkıntıyı yansıtıyor. Bu aynı zamanda Türkiye’nin içinde gerçekleşmekte olan İslami Rönesans ile de yakından ilgili.

Eğer Türkiye bu yolda başarılı biçimde ilerlerse, bu, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve daha sonra ABD işgali sonucunda Sünni hakimiyetinin İran’da tahrip edilmesi sayesinde İran’ın ön plandaki bir güç olarak ortaya çıkması kadar bölgedeki güçler dengesi açısından stratejik önem taşıyacaktır.”

Alastair Crooke, S.Arabistan ve Mısır gibi bölgesel aktörlerin içinde bulunduğumuz dönemdeki gelişmelerden ötürü güç yitirdiklerine, Ortadoğu’nun “stratejik ekseni”nin “kuzey kuşağı”nda yer alan ülkelere kaydığına dikkat çekiyor. Ve ABD ile AB’ye şu uyarıyı yapıyor:

“ABD ve Avrupa, Ortadoğu’nun güney kuşağındaki müttefiklerinin yerini kuzey kuşağındaki ülkelerin yükselen etkisine bırakması ile yüzyüze gelmek zorundadır. Bu duruma uyum sağlamayı ne kadar önce yapabilirlerse o kadar iyi olur. Batı için önemli olan meselelerin hiçbiri –İran’ın nükleerleşmesi, İsrail’in güvenliği, enerji arzının geleceği- yeni Ortadoğu’nun ortaya çıkan gerçeğini göz ardı ederek çözülemez.”

***            ***           ***

Tüm “stratejik göstergeler” ve Türkiye’nin “mahallesi”ndeki yeni dinamikler, tarihin yeni oluşumu çok önemli bir gerçeği ortaya koyuyor: Günümüz dünyasında ABD ve AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı, en az –evet en az- Türkiye’nin onlara ihtiyacı kadardır.

Bunu algılama zorluğu çekerlerse, Türkiye elbette zarar görür. Ancak Türkiye’nin göreceği zarar kadar onlar da zarar görür.

Konu, buradan yola çıkarak “anti-Batı” bir çizgi ve güzergah geliştirmek değil. Ancak, olan-biteni doğru görmek ve Türkiye’nin ABD ve AB tarafından güdüldüğü gibi iddiaların sonucu olan “ulusalcılığa”, “içe kapanmacılığa” yol açan “aşağılık kompleksleri”nden de arınmak gerekiyor.

Türkiye’nin önünü tıkayan malum “iç sorunlar”ın üstesinden gelindiği oranda, Türkiye’nin yolu açık.

Bu Bayram’da “özgüven” ve “iyimserlik” gerekçelerimiz “karamsarlık”tan ve tarihin gerisine düşenlerin“iç karartıcı” söylemlerinden daha ağır basıyor...

 

X