Eğitim Haberleri

EĞİTİM

    Yeni geçiş ve ortaöğretim sistemine ilişkin izlenimler

    Alper DİNÇER - Eğitim Reformu Girişimi Politika Analisti
    23.09.2013 - 09:37 | Son Güncelleme:

    Eğitim Reformu Girişimi’nde (ERG) eğitim politikalarının tasarım ve uygulama süreçlerini yakından izlemeye çaba gösteriyoruz. Türkiye’nin dört bir yanında öğretmenler, öğrenciler, okul yöneticileri ve veliler ile görüşmeler yaparak hem faydalanıcılar, hem de uygulayıcılardan eğitim politikalarına ilişkin geribildirim alıyoruz.

    2003 yılından itibaren gelişen bu birikim, Türkiye’de eğitim politikalarının zaman içerisinde ve ayrıntılı bir biçimde değerlendirilmesine olanak sağlıyor. Bugünlerde de ana gündem maddesi ortaöğretime geçiş sistemi olan eğitim politikası tartışmalarına bu pencereden bakıyor olmak, kısır tartışmalar içinde boğulmadan büyük resme odaklanmamıza yardımcı oluyor.
    Yakın geçmişe baktığımızda, ortaöğretimin yeniden düzenlemesine yönelik çabaların Ömer Dinçer’in Milli Eğitim Bakanı olduğu döneme dayandığını görüyoruz. Bu süreçte Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), ulusal konferanslar ve sivil toplum kuruluşları ile düzenli toplantılar organize etti ve yeni ortaöğretim modellerinin geliştirilmesi ve tartışılmasına önayak oldu.

    Bu konferans ve toplantılarda, ortaöğretime yerleştirme sisteminin ötesinde, meslek eğitiminin yeniden yapılandırılması, ortaöğretimde program türlerinin sadeleştirilmesi ve kalite çerçevesi geliştirilmesi gibi birbiriyle yakından ilişkili pek çok konu ele alınabildi. Bakan değişikliği sonrasında ise benzer bir yolda ilerleneceği izlenimi, özellikle MEB ve Dünya Bankası ortaklığında İstanbul’da Temmuz 2013’te düzenlenen Uluslararası Eğitim Kademelerine Geçiş Konferansı sonrası kuvvetlendi. Nitekim bu süreçte sivil toplum kuruluşlarının bu konuya ilişkin yayımladıkları öneriler, bu bakış açısını, yani ortaöğretimdeki dönüşümü bir bütün olarak ele alma gerekliliğini yansıtıyordu.

    Ortaöğretimin yeniden düzenlemesi için 2011 yılının başından itibaren süregelen çeşitli girişimler ortaöğretime ilişkin MEB politikalarında önemli bir değişikliğe işaret ediyordu. 2000’ler boyunca, tüm sorunlarına rağmen, meslek eğitiminin ortaöğretim içindeki payı yüzde 36’dan, yüzde 48’e yükseldi. Aralık 2009’da yayımlanan MEB 2010-2014 Stratejik Planı’nda ise mesleki ve teknik eğitime devam eden öğrencilerin tüm ortaöğretim öğrencilerine oranı yüzde 50 olarak hedeflendi.

    Oysa, ortaöğretimin yeniden düzenlenmesine ilişkin, 2011 sonrası tartışmaların önemli bir bölümünü, meslek eğitiminin pragmatik bir biçimde konsolide edilmesi ve mesleki eğitime yönlendirmenin daha geç yaşlara ertelenmesi konuları oluşturuyordu. Benzer biçimde 2000’lerde, okullarda eğitimi güçlendirmek ve okul-dışı kaynaklara ihtiyacı azaltmak amacıyla, ortaöğretime yerleştirme sistemleri (Liselere Giriş Sınavı, 1999-2004; Ortaöğretim Kurumları Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı, 2005-2008; Seviye Belirleme Sınavı, 2009-2013) sürekli revize edildi.

    Niteliğin yükseltilmesi için bir adım atılmadı

    Ancak, bunun ötesinde, öğretim programlarının yenilenmesi dışında, eğitimin niteliğinin yükseltilmesi için herhangi başka kapsamlı bir adım atılmadı. 2011 sonrası dönemdeyse, ortaöğretim sisteminin yeniden düzenlenmesine ilişkin çalışmaların önemli bir bölümü, genel bir kalite çerçevesi oluşturulması, okul karnesi uygulamasının yaşama geçirilmesi ve okul-veli işbirliğinin güçlendirilmesi yoluyla niteliğin yükseltilmesi gibi alanlara odaklanıyordu. Ayrıca okullara kaynak aktarımının daha eşitlikçi kılınması için, kamu eğitim sistemi mali yönetiminin yeniden yapılandırılması, eğitimde dönüşümün bir parçası olarak ele alınıyordu.

    ERG’de politika analisti olarak bu gelişmeleri takip ediyorken, Almanya’nın 2001’de yaşadığı PISA şokunu Türkiye’nin 2011 yılında yaşamaya başladığını düşünüyordum. PISA çalışması ile OECD, 70’e yakın ülkede, 2000’den bu yana her üç senede bir, 15 yaşındaki öğrencilerin akademik becerilerini ölçüyor ve bu çalışma zaman içinde ve ülkeler arasında karşılaştırmalar yapılmasına olanak sağlıyor. Bu çalışmaya Almanya 2000’den, Türkiye ise 2003’ten beri katılıyor. PISA 2000 sonuçları, 2001 yılında yayımlandığında Almanya’da tam bir şok etkisi yaratmıştı; çünkü PISA 2000, Almanya’da öğrencilerin dörtte birinin en temel okuma becerilerine bile sahip olmadığını ve Almanya’nın ortalamada OECD’nin gerisinde kaldığını ortaya koymuştu.

    Bunun sonucunda Almanya’da kamuoyunun ve siyasetçilerin ilgisi eğitim politikalarına yöneldi ve PISA şoku, temelini yeterlilik standartlarının ve hesapverebilirlik mekanizmalarının oluşturduğu, yapısal eğitim reformunun yaşama geçirilmesini tetikledi. Böylece PISA 2009’da Almanya OECD ortalamasının üstüne tırmanmayı başardı.

    Türkiye’de ise 2011 yılında ortaöğretimin yeniden düzenlenmesine ilişkin girişimler, hem yeterlilik standartlarının oluşturulması (kalite çerçevesi hazırlanması) hem de hesapverebilirlik süreçlerinin tasarlanması (okul karnesi uygulaması gibi) ile Almanya’daki girişimlerle paralellik göstermeye başladı. Ayrıca, Ocak 2011’de PISA 2009 sonuçları açıklandı ve Türkiye üçüncü kez (2003, 2006 ve 2009) OECD ülkeleri arasında sondan ikinci sırayı aldı. Özetle, hem PISA karnemiz hem de 2011 sonrası eğitim politikası girişimleri, siyasetçilerin eğitimdeki kalite sorununa artık kayıtsız kalmayacaklarına ilişkin inancımı artırıyordu.

    Ya güzel bir sürpriz, ya tatsız PISA şoku bekliyor

    Ancak, yeni ortaöğretime geçiş sisteminin açıklanması ile yanılmış olduğum ortaya çıktı. Yeni sınav uygulaması ile MEB; LGS, OKS ve SBS trenine bir vagon daha eklemiş oldu. Bununla beraber, tüm genel liselerin Anadolu liselerine veya mesleki ve teknik liselere dönüştürülmesi tamamlandı. Yerleştirme sınavı sonucunda tercih ettiği herhangi bir Anadolu lisesine yerleşemeyen öğrencilerin meslek liseleri, çok programlı liseler, imam hatip liseleri, açık lise ve özel liselere devam edebileceği duyuruldu. Dolayısıyla, meslek eğitiminin konsolide edilmesi bir yana, seçici liselere yerleşemeyen öğrencilerin ortaöğretim seviyesinde genel akademik eğitim alma olanakları, çok programlı liselerin içindeki genel lise programları ile sınırlandırıldı. Kısacası, son iki yılda gerçekleştirilen çalışmalar politika değişikliği doğurmadığı gibi, MEB önemli ölçüde, 2000’lerde uyguladığı politikalara geri dönmüş oldu.

    Politika yapma sürecinde neden böyle bir değişikliğin gerçekleştiğini büyük bir ihtimalle ancak birkaç sene sonra anlamlandırabileceğiz. Ancak bazı ipuçlarını bugünden görebiliyoruz: MEB Müsteşarı Yusuf Tekin, yeni uygulamayı “doğruların yanlışları götürdüğü yeni sistem” olarak tanımlıyor ve temel yaklaşımı “kuşkusuz her çocuk özeldir” olarak özetliyor. Çocuklar başlıca hak sahipleri oldukları için özeller ve bu nedenle her birinin nitelikli eğitime erişmesinin sağlanması çok büyük önem taşıyor.

    Ancak, bunun başarılabilmesi için Türkiye’de eğitimin niteliğinin okullar, iller, ilçeler arasında ve program türleri temelinde çarpıcı farklılıklar gösterdiğini kabullenmek ve politika tasarımını, Türkiye’de yüksek nitelikli ve düşük nitelikli devlet okullarının birarada bulunduğunu dikkate alarak yapmak gerekiyor.

    Oysa, yeni sistem her çocuğun nitelikli eğitime zaten eriştiği; Türkiye’deki her sınıfta çocukların “ortak” sınava hazırlanmak için denk koşullarda bulunduğu ve Anadolu liseleri, meslek liseleri ve açık liselerde sunulan eğitimin niteliğinin farklılaşmadığı varsayımlarına dayanıyor.

    Bu varsayımlar temelinde kurgulanan politikalar gerçeken yanlışları götürecek mi? Bu sorunun yanıtını önümüzdeki yıllarda yapılacak PISA çalışmalarında belirli bir ölçüde bulabileceğiz. Bizi ya güzel bir sürpriz ya da tatsız bir PISA şoku bekliyor olacak.

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNANLAR

      Sayfa Başı