"Ahmet Hakan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Hakan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ahmet Hakan

Yeni başlayanlar için padişahlar

- BİR: Padişahlar gökten inmiş melaike değillerdi. Öyle bir iddiaları da yoktu.

- İKİ: Padişahların iyisi de vardı, kötüsü de... Hatta şunu da söylemeliyim: İyisinin kötü tarafları vardı, kötüsünün iyi tarafları...
- ÜÇ: Padişahlık ile İslamlık arasında doğrudan bir bağ yoktur. Yani kardeş katlini ya da saltanatı din adına meşrulaştırma girişimleri nafile bir çabadır.
- DÖRT: Bunu bilhassa dindarlar için söylüyorum: “Ecdatla övünmek”, bir cahiliye geleneğidir.
- BEŞ: Padişahlar hep muhteşem zaferlere imza atmamışlardır. Bazen de muhteşem yenilgilere imza atmışlardır.
- ALTI: 2011 yılında “Dünyayı titreten cihan padişahı” rüyası görmek, bugünün acı gerçekliğinden acıklı bir kaçıştan başka bir şey değildir.
- YEDİ: Ekranlarda Atatürk’ün bile gayet sarih bir şekilde eleştirilebildiği bir dönemde, “Ecdadımıza sövdürmeyiz” denilerek “padişah tabusu” yaratılmasına göz yumulamaz.
- SEKİZ: Bir televizyon dizisinde ya da sinema filminde padişahlar arzu edildiği gibi yansıtılır. Mühim olan padişahın nasıl yansıtıldığı değil, televizyon dizisinin ya da sinema filminin kalitesidir.
- DOKUZ: Bir padişah, sadece “ulu hakan” ya da sadece “kızıl sultan” değildir. Belki biraz “ulu hakan”, biraz “kızıl sultan”dır.

Hem korktum hem yazdım

EŞTEN dosttan uyarı üstüne uyarı geliyor:
“Yazma şu Hizbullah’ı... Başına bela alırsın... Bu adamların ne yapacağı belli olmaz...”
İtiraf ediyorum:
Ben öyle “korkusuz cengâver” tipi köşe yazarlarından değilim. Hatta hafiften ödlek bile sayılabilirim.
Yani “Kim korkar Hizbullah’tan...” falan diyerek hava basacak halim yok.
Ayıp değil ya kardeşim, korkuyorum.
Ama korkmama rağmen kendimi de dizginleyemiyorum.
Tırsarak da olsa yazıyorum... Nereden peyda olduğu belirsiz bir deli cesaretiyle...
Neyse...
Dediğim gibi Hizbullah’tan korkmak ayıp değil...
Asıl ayıp, benim gibileri Hizbullah’tan korkarak yazı yazmak zorunda bırakanlarındır.

Mutluluk veren küçük şeyler

- Bağırmadan konuşan Başbakan...
- Bir yandaşta aniden kabaran vicdan...
- Boş da olsa, dolu da olsa, iddiasını kaybetmeyen CHP...
- Yanlarında bütün formalitelerden sıyrılarak geyik yapılabilecek dostlar...
- Tazyikli suyun karşısında “direniş pozu” veren öğrenci...
- Beyaz çikolatalı Tadelle... Üstelik yerli malı...
- Bir randevunun iptaliyle kazanılan tadına doyulmaz boş zaman...
- Postadan çıkan Metis Yayınları’nın ırkçılığa, ayrımcılığa ve nefret suçlarına karşı hazırladığı 2011 Ajanda’sı...

Yalakalıkta el yükseltme

- Öğrenciler dövülürken “zavallı polis” yazılarının yazıldığı...
- Başbakan’a sorulacak soruların bile önceden ayarlandığı...
- Milletvekillerinin Başbakan’ın konuşmasının en münasebetsiz yerinde alkışı bastığı...
- En janti kıyafetlerini giyen uslu öğrencilerin Köşk’te ağırlandığı...
- Sanki memlekette olup bitenin tüm sorumlusu CHP imiş gibi yazıların kaleme alındığı...
- Kendilerini “Başbakanlık sözcüsü” gibi gören gazetecilerin sayısının hızla arttığı...
- Başbakan’a yayın yasağı yetkisinin verildiği...
Bir ortamda...
Bizim “jöleli” ne yapsın?
Mecburen el yükseltecek.
O da öyle yapmış, yalakalık bayrağını yükseğe, en yükseğe dikmiş.
Dünkü yazısının başlığı şuydu:
“Recep Tayyip Erdoğan bir kez daha tek başına iktidar olmalıdır.”
Altına da maddeleri saymış.
Türkiye’yi uçurdu, dik durdu, “one minute” dedi, medyayı adam etti, yerleşik düzeni sarstı falan diyor.
* * *
Bu yazıdan sonra iktidar destekçilerinin işi acayip zorlaşmıştır.
Şundan dolayı:
Çıta buraya kadar yükseltilince...
“Jöleli”yi sollamak için bayağı bir efor sarf etmek gerekecektir de ondan...
Ama ben yine de umutsuz değilim.
Emre Aköz kardeşimizden “Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarı bin yıl sürmelidir” başlıklı bir yazı bekliyorum.

Sanırım böyle

- Sanırım Yavuz Turgul çektiği son filmden pek memnun kalmadı.
- Sanırım “onlar içeride / bunlar dışarıda” meselesi bir süre daha gündemde kalacak.
- Sanırım “Hür Adam” filmi, reklamın iyisini de gördü, kötüsünü de...
- Sanırım Radikal yazarları, yazılarını bir tür “yazı ödevi” gibi hazırlamaktan vazgeçmeyecekler.
- Sanırım bazı insanlarımız “Burberry” deseninin nasıl da demodeleştiğini bir türlü fark edemeyecekler.
- Sanırım halkımız daha düne kadar zengin işadamı rolünde gördüğü oyuncunun, birden karşısına Kanuni Sultan Süleyman olarak çıkmasını asla yadırgamayacak.
- Sanırım bu topraklarda lehte ya da aleyhte pornodan söz etmekten duyulan gizli haz hiç bitmeyecek.

Tasfiye masfiye

 “ATEŞLE korkutan vaizler” gibi...
Her daim tasfiyeyle korkutmaya çalışıyorlar bizi. Neymiş efendim...
Seçimden sonra bazılarımızın izi, tozu bile kalmayacakmış.
Silinecekmişiz, çizilecekmişiz, çekip gitmek zorunda kalacakmışız.
Köşeler elimizden alınacakmış.
* * *
İşte buraya yazıyorum:
Ölümden korkarım ama tasfiyeden hiç korkmam.
Neden mi?
Çünkü ben, uzun bir süredir “tasfiye korkusu” hastalığına acayip iyi gelen en süperinden “sihirli bir formül” geliştirmeyi başardım.
Formülüm şudur:
- BİR: Kendini fazla ciddiye alma...
- İKİ: Yaptığın işi abartma... - ÜÇ: Kendini yaptığın işle anlamlandırıp var etme...
- DÖRT: Elinin altında sürekli bir balıkçı kasabasına yerleşmek gibi bir B planın olsun... - BEŞ: Köşe yazarlığı yapmadan da mutlu olabileceğini önce kendine ispatla...
* * *
Hadi veznini ve formunu Divan Edebiyatı’nın o güzelim beytinden aldığım iki dizeyle sözü bitireyim:
“Tasfiyeyle korkutma bizi ey vaiz / Biz ki tasfiye edilmeye mutat eylemişiz.”

X