Gündem Haberleri

GÜNDEM

    Yeni Anayasa'da basın özgürlüğü

    Emre KIZILKAYA / DIŞ AÇI
    05.01.2013 - 00:00 | Son Güncelleme:

    TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda çalışmalar sürüyor. Mevcut taslakta yer alan basın özgürlüğüyle ilgili maddeleri, İstanbul Üniversitesi’nin insan hakları uzmanı hukukçusu Doç. Dr. Burak Gemalmaz’a sordum. Kendisi detaylı bir yanıt yolladı.

    Yeni anayasada yer alacak ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü ile ilgili bölümler, yazım komisyonlarında partilerin verdiği önerilerin tümü geçen ağustosta parantezler içinde yazılarak taslaklaştırılmıştı.*

    Şimdi her partinin, üzerinde uzlaşma sağlanamayan bu maddelerle ilgili görüşlerini gözden geçirerek ortak bir taslak için zemin yoklaması kararlaştırıldı.

    Ancak ne iktidarın, ne de muhalefet partilerinin önerileri, gelişmiş demokrasilerdeki anayasalarda bulunan basın özgürlüğü garantilerini sağlamaya yetecek gibi görünüyor.

    Detaylar için bugün bu sütunu bir uzmana bırakıyorum. Doç. Dr. Burak Gemalmaz'ın, anayasa yazım komisyonundaki mevcut metin konusunda Avrupa hukukuyla karşılaştırmalı değerlendirmesi şöyle:

    İFADE VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ NEDEN AYRILDI?

    "Genel olarak insan hakları hukuku, özel olarak da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) açısından bakıldığında, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü hakkında yeni anayasada yer alması muhtemel düzenlemelerin insan hakları standartlarını karşılayan yönleri olduğu gibi, karşılamayan yönleri de bulunmaktadır. Öncelikle hem AKP hem de CHP’nin taslaklarının sistematiğinin yerinde olmadığını belirtmek gerekir. Taslaklarda ifade özgürlüğünü eğitim hakkı takip etmekte, basın özgürlüğü bunlardan sonra gelmektedir. Aslında ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğünü iki ayrı maddede düzenlemeye zaten gerek yoktur, ancak 1961 Anayasası ile mevcut 1982 Anayasasından kalan alışkanlıkla bu durum hoş görülebilir. Her halükarda, ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğünün ayrılmazlığını vurgulamak üzere bunların birbirini takip eden maddelerde düzenlenmesi gerekmektedir.

    OTO SANSÜRE KARŞI GÜVENCE OLMALI

    İkinci olarak, oto sansürü engellemek veya azaltmak amacıyla yapıldığı söylenen düzenleme bu haliyle anlamsızdır. Oto sansürü denetlemek mümkün değildir ve oto sansüre yol açan çoğu halde ilgili basın kurumuna yönelik mali baskılardır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) bu tip baskıları da ifade/basın özgürlüğünün ihlali olarak değerlendirmektedir. Eğer oto sansür azaltılmak isteniyorsa taslağa bu güvenceyi sağlayacak bir hüküm eklenmesi yerinde olur.

    ‘TERCİH EDİLEN DİLDE YAYIN’ MESELESİ

    Elimdeki haberlere ve partilerce verilen taslaklara göre radyo televizyon konusunda yapılan öneriler büyük ölçüde mevcut anayasa hükmünün tekrarı niteliğindedir ve insan haklarına ilke olarak uygundur (1)**.  BDP’nin önerdiği ve kabul görmediği ifade edilen “tercih ettiği dilde yayın yapmak” ibaresinin eklenmemesi bir problem yaratmaz. Önemli olan, tercih edilen dilde yayın yapılmasının yasaklanmamasıdır. Zaten Devlet eliyle başka dillerde yayın yapıldığı için özel sektörün yayın yapmasını engelleyecek bir hükmün kanunlara koyulması pek mümkün görünmemektedir.

    İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN SOSYAL BOYUTU

    Radyo televizyon bağlamında “Devlet basın ve haber alma hürriyetinin kullanılmasını, kamuoyunun serbestçe oluşmasını ve medyada çoğulculuğu sağlayacak tedbirleri alır” mealinde bir hüküm eklenmesi de insan hakları standartlarına uygundur. Zira ifade ve basın özgürlüğü, sadece, bireylerin ifade özgürlüğüne Devletin olası müdahalesine karşı bireyleri koruyan boyuta sahip değildir. Bunun bir sosyal boyutu da vardır. Demokratik devletler, bireylerin bu özgürlüğünü uygun şekilde korumayı güvence altına almakla da yükümlüdürler.

    GENEL AHLAK PROBLEM DEĞİL AMA…

    İfade ve basın özgürlüklerinin sınırlanmasında ölçüt olarak genel ahlaka yer verilmesi ilke olarak bir problem teşkil etmemektedir. AİHS sisteminde, özellikle Madde 10 bakımından geçerli olan sınırlama ölçütleri arasında kamu güvenliği, ulusal güvenlik, ülke bütünlüğü, sağlığın korunması, ahlakın korunması, yargının tarafsızlığının yetkesinin korunması, başkalarının hak ve şöhretinin korunması, suçun önlenmesi, düzensizliğin önlenmesi, gizli bilginin açığa çıkmasının engellenmesi yer almaktadır. Ancak şu hususun altını önemle çizmek gerekir ki AİHM pratiğine bakıldığında, ifade ve basın özgürlüklerini genel ahlaka dayanarak sınırlandırılmasının pek tercih edilmediği gözlemlenmektedir (2).  Kaldı ki ulusal mevzuattaki kayıtlama ölçütlerinin kayda değer bölümünde, terimlerin anlam açısından her yöne çekilebilir nitelikte belirsiz/muğlak olduğu tespit edilmektedir. Bu tür ölçütler, bunların kötüye kullanılması olasılığına kapı aralamakta ya da en azından  isabetsiz şekilde kullanılmasını mümkün kılmaktadır.

    IRKÇILIK VE NEFRET SÖYLEMİ

    Sınırlama bahsinde üzerinde durulması gereken asıl mesele, ırkçı ve nefret içeren söylemler ile savaş propagandası niteliğinde olan ve şiddeti özendiren ifadelerin ifade ve basın özgürlüğü karşısındaki durumudur. Mevcut taslakta özellikle CHP’nin önerisiyle bu tip söylemlerin sınırlanabileceği kabul edilmiştir. Ancak bu düzenleme biçimi yerinde değildir. Zira insan hakları hukukunda ırkçı, nefret içeren ve şiddeti öven açıklamalar, ifade özgürlüğü kapsamına girmemektedir. Bu durum hem Türkiye’nin de tarafı olduğu Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi Madde 20’de hüküm altına alınmış, hem de AİHM kararlarıyla evrensel bir ilke olduğu teyit edilmiştir. Buna göre, ırkçı, nefret içeren ve şiddeti öven açıklamalar, ifade-basın özgürlüğü güvencesinden hiç yararlanamamaktadır (3).  Dolayısıyla, ortada teknik anlamda ifade-basın özgürlüğünün sınırlanmasından bahsedilemeyeceği gibi, sınırlama rejimi özünde haklar için getirilen bir güvence sistemi olduğundan, aslında koruma görmeyecek bu tip ifadelerin farklı bir statüde yer almasına yol açabilir. Bir ifadenin sınırlanması için, bunun öncelikle korunmaya değer bir ifade olması gerekmektedir.

    ÖZEL HAYAT İLE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ ÇELİŞİNCE

    Basın özgürlüğü ekseninde özellikle habere konu olan bireylerin haklarının korunmasına yönelik olarak atılan adımların yerinde olduğu söylenebilir. İnsan hakları hukuku açısından bakıldığında bireyin özel yaşam hakkı ile basın özgürlüğünün bazı hallerde çelişebileceği görülmektedir. AİHM bu tip çelişkiler ortaya çıktığında basın özgürlüğü ile çelişen özel yaşam hakkı arasında bir denge kurmaya çalışmaktadır. Habere konu olan birey kamusal görev ifa ettiği/kamuya mal olduğu ölçüde basının haber verme hakkı ağır basmaktadır. Özetlersek, özel yaşam alanının neye göre belirleneceği hususunda AİHM, ünlü Prenses Caroline kararında, birbiriyle bağlantılı iki ölçüt getirmiştir. Birinci ölçüt, ilgili kişinin toplumdaki “görevi/işlevi” iken, ikinci ölçüt, birinci ölçüte uyan kişi hakkında yapılan haberin “toplumdaki bir tartışmaya katkı sağlamasıdır”. Bu iki ölçüte uymayan bir yayın, özel yaşam hakkına aykırı olacaktır. Oysa Türk ve Alman hukukunun klasik yaklaşımında özel yaşam alanı, kişinin kendini başkalarından tecrit edebildiği yerlerde geçerli idi; yani uzamsal/mekansal idi. Eğer kişi kamuya mal olmuş ünlü bir figürse, kamusal alandaki özel yaşam alanı darlaşıyordu (4).  AİHM’in bu kararından sonra Alman mahkemeleri yaklaşımlarını değiştirmişlerdir ve yeni yaklaşımları bu sefer AİHM tarafından özel yaşam-basın özgürlüğü dengesi sağlamakta yeterli bulunmuştur (5).  AİHM’in içtihatları ışığında, anayasa taslağında özel yaşam hakkının ön plana çıkartılması yerinde olmuştur.

    DAVALARDAN BASINA SIZANLAR

    Buna ek olarak, yürütülmekte olan soruşturma veya sürmekte olan davalarla ilgili olarak basın sızdırmalarına ilişkin açık bir hüküm konulması da yerinde olabilir. Türkiye açısından güncel bir soruna tekabül ettiği gibi AİHM’in içtihatları da bu yöndedir (6).  Yine bu çerçevede, cevap ve düzeltme hakkının kullanılmasına yönelik davalarda, hâkimlerin karar verme sürelerinin 48 saat olarak belirlenmesi yerindedir. Hatta, insan hakları hukukunda yeni bir hak olup olmadığı tartışılmaya başlanan “kayıt dışı kalma hakkı” çerçevesinde hukuka aykırı yayınların, basın organlarının internet sitelerinden ve bağlı sitelerden de silinmesini sağlamaya yönelik bir düzenleme üzerinde tartışılması düşünülebilir.

    HABER KAYNAĞINI AÇIKLAMAMA İLKESİ

    Haber kaynağının açıklanmama ilkesi de mutlaka anayasada yer almalıdır. Haber kaynağını açıklamama ilkesi, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 08/03/2000 tarihinde kabul ettiği No. R(2000)7 sayılı “Gazetecilerin Bilgi Kaynaklarını Açıklamama Hakkına İlişkin Tavsiye Kararı”nda düzenlendiği gibi, AİHM’in Goodwin kararına konu olmuştur (7).

    YAYIN DURDURMAYA KARŞI GARANTİ

    Anayasa taslağında ihmal edilen bir başka önemli nokta, mülga Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile yeni Hukuk Muhakemesi Kanunu çerçevesinde mahkemelerce verilen ve geçici hukuki himaye tedbiri niteliğinde olan yayın durdurma kararlarıdır. Normalde bir anayasa sorunu olmayan ve yargılamanın sonuna kadar kişilik haklarının basın yoluyla ihlal edilmesini engelleme amacına yönelik olan yayın durdurma kararları, genellikle aleyhine dava açılan basın kuruluşunun yokluğunda, bu kuruluşun savunması alınmaksızın verilmektedir. Geçici tedbir mahiyetindeki yayın durdurma kararlarında basın kuruluşunun usuli haklarına saygı gösterilmemesi AİHS Madde 10’da düzenlenen ifade özgürlüğünün ayrı bir ihlalidir (8).  Bu sebeple anayasaya bu güvenceleri sağlayacak türde bir hüküm eklenmesi yerinde olacaktır.

    İNTERNET ANAYASA’YA GİRMELİ

    Son olarak, ifade özgürlüğünü düzenleyen maddeye mutlaka internet vurgusunun yapılması gerekmektedir. Her ne kadar madde hükmü, her türlü ifade mecrasını kapsayacak nitelikte kaleme alınmışsa da, internetin vurgulanması sosyal medyaya yöneltilebilecek müdahalelerin azaltılması bakımından faydalı olacaktır.

    SONUÇ: BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN YETERLİ DEĞİL

    Sonuç olarak, anayasa taslağının ifade-basın özgürlüğüne ilişkin düzenlemelerinde olumlu sayılabilecek hükümler olduğu kadar, olumsuz sayılabilecek hükümler de bulunmaktadır. Türk hukuk pratiğiyle birlikte ele alındığında (9) , basın özgürlüğünün güvenceye almak amacıyla atılan adımların yeterli olmadığı, insan hakları standartlarını karşılamaktan uzak olduğu sonucuna varılabilir. Eğer bu haliyle yürürlüğe girerse, yeni anayasanın ifade-basın özgürlüğü alanında kapsamlı gelişmeler yaratma ihtimali pek gözükmemektedir."


    * Bugün itibariyle anayasa yazım komisyonunda bulunan ve hâlâ ortak bir metin haline dönüştürülmeyen taslak için lütfen burayı tıklayın.

    ** Dipnotlar için lütfen burayı tıklayın.

     

     

    - Hürriyet Gazetesi Dış Haberler Şefi Emre KIZILKAYA'nın iletişim bilgilerine ve bloguna http://about.me/emrekizilkaya adresinden ulaşılabilir. Ayrıca: http://www.twitter.com/ekizilkaya

    Etiketler: son dakika
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı