Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Yemek yapmak ruha çok iyi geliyor

Bu bayram sizlere yemek tarifi vermeyeceğim. Gurme yazısı dedikleri türden bir yazı da karalamayacağım. Bu hafta dünyanın en ünlü lokantalarından biri hakkında gözlemlerim de, gezi anılarım da yok.

Malzeme bilgisi de, pişirme teknikleri de anlatmayacağım bu hafta. Çocukluğumun bayramlarından söz etmeyecek, Türk mutfağının geleceğiyle ilgili değişmez fikirlerimi yinelemeyecek, kiminize göre Türk mutfağını ‘bozduğum’ yenilikçi tariflerimi de vermeyeceğim. Bu bayram gerek erkek ve gerekse yemekle ilgili olmayan kadın gazete okurlarımızla, mutfakta geçirilen zamana dair yumuşak tonda sohbet edeceğim. İnşallah hepiniz, yeni uyanmış bebek yanağı gibi yumuşacık bir bayram geçirirsiniz.

Yazımın başlığı çok genel bir başlık oldu, farkındayım. Şöyle desem belki daha iyi olacak: “Yemek yapmak benim ruhuma çok iyi geliyor.” Yaşça, erkeklerin yemek yapmasının kınandığı, yemek yapan ve bulaşık yıkayan erkeklere “kılıbık” denildiği bir dönemden geliyorum. Nasıl oldu da buna rağmen bu denli fazla yemeğe merak saldığımı merak ediyorsanız söyleyeyim: “Vallahi bilmiyorum”. Merak işte. Ama bir şeyi çok iyi biliyorum: İyi ki bu işlere bulaşmışım. Yemek yaparken o kadar dinleniyor, o kadar bu dünyadan uzaklaşıyor ve o kadar kendimi iyi hissediyorum ki , anlatamam.

Hayat zaten çok ciddi bir şey. O nedenle hayatı bir de fazladan ciddiye almak bana ters geliyor. Ayrıca zaten yeterince ciddi şeyler yaparak bir ömür geçirdim. Bundan sonra daha fazla ciddiye almanın ne faydası var ki. Yemek yapmak kimilerine göre  zaten hiç “ciddi” bir iş değil. Bu ciddi, asık suratlı ve takım elbiseli adamlar için hayatta yapılacak en ciddi iş ler para kazanmak, yönetmek  ve siyaset konularında konuşmak.

Bu inanılmaz ciddi, kasım kasım kasılan  bazı yöneticileri ve işadamlarını görünce içimden gülmek geliyor. “Abicim ciron kaç para ki kasılıyorsun” diye sormak geliyor. Wal-Mart şirketinin cirosu 500 milyar dolar civarında. Yani Türkiye Cumhuriyeti ekonomisinin üçte ikisi kadar  ve Türk şirketlerinin tümünün toplam cirosunu katlar. Ama orada hiçbir yönetici ve büyük ortağın ortalıkta kasıldığını göremezsiniz, duyamazsınız. Ofislerine gidin, devşirme mobilyalardan tefriş edildiklerini görürsünüz. Adamın derdi iş yapmak, kasılmak değil. Bizimkilerin sanki her biri Wal-Mart cüssesinde, kasılmalarından yanlarına  yaklaşamazsınız. Üstelik bunlar sadece size bana değil, kendi ruhlarına karşı da kasıntılı insanlar.

Ben yemek yaparken ruhumun dinlendiğini hissediyorum. Mesela maydanoz doğrarken aklımda sadece maydanozların düzgün doğranmaları konusu oluyor. Bir de bir sonraki iş aşaması, yani yemeğe koymak, karıştırmak, diğer malzemeleri eklemek gibi. Bu aşamaların her biri insanı farklı ve hiç de ciddi olmayan bir beyin meşguliyetine sokuyor ve inanın terapiden bile iyi geliyor.

Üstelik işin bir de yaratıcılık kısmı var. İkram etmenin getirdiği tatmin var. Bir eser üretmenin verdiği üretkenlik doyumu var. İnsanlar beğendiğinde gurur duyma boyutu var. Oysa yaptığınız şey ne? Sadece yemek. (Hiç bir tahsili olmayan yoksul ev kadınlarının bile yapabildiği şey.) Bu basit faaliyet sizi bir yandan tüm toplumların en ortak paydasına indirgerken, diğer yandan da yaratıcılık ve lezzet inşa etme becerinizle birlikte ayrıştırma fırsatı da doğuruyor. Yani hem en basit ve sıradan haliyle insanlığınızı yaşıyorsunuz, hem de sıra dışı olma arzunuzu tatmin ediyorsunuz.

Bizim memlekette son yıllarda yemekle ilgilenen erkeklerin sayısında artış gözlüyorum. Her ne kadar bu artış şimdilik dünyadaki iyi lokantaların ve iyi lokantacılığın farkına varmak şeklinde tezahür etse bile yine de bir farkındalık var. Ama evde yemek pişirme konusunda galiba aynı hızlı gelişme yok. Galiba bizde hâlâ “Yemek yapmak kadın işidir” maço görüşü hâkim. Oysa mutfağa girmeyenler gerçekten de neler kaçırdıklarını bilmiyorlar. Zihnin gevşemesi, ruhun dinlenmesi, kafanızı meşgul eden yorucu düşüncelerden arınma, yaratıcı üreticilik, konuk ağırlama ve eğlendirme keyfi ve tatmini, yemek pişerken sürekli olarak izleyip “Acaba tam olarak pişti mi” merakı gibi son derece basit ve bizleri ciddi düşüncelerden uzaklaştıracak  sıradan endişeler.

Mutfak gerçek bir ruh zenginliği mekânı. Hele bir de işin erbabı haline gelmişseniz. O zaman keyfinize diyecek olmuyor. İşin erbabı olmak içinse annenize ya da eşinize danışmaktan ziyade kitap okumak çok daha iyi bir yol. Okunması gereken kitaplar, yemek tekniklerini anlatan kitaplar. Eğer yemek tekniklerini öğrenirseniz, o zaman çok daha bilinçli bir şekilde yemek yapmaya başladığınızı görüyorsunuz. Böyle olunca da yemek pişirme işini daha da çok seviyorsunuz. Bu da çok normal, zira sevmek ancak bilmekle, tanımakla mümkün. Tanımadığınız, bilmediğiniz bir şeyi, bir kişiyi sevmeniz mümkün değil. Örneğin şarabı ele alın. Şarap konusunda ne denli fazla bilgi ve deneyim sahibi olursanız, şarap içme keyfini o kadar fazla seversiniz. Çünkü tanıyor, biliyorsunuzdur.

Bence bugünden tezi yok kitapçıya gidip kendinize yemek tekniklerini anlatan bir ya da birkaç
kitap alın ve okumaya başlayın. Eğer İngilizceniz iyiyse amazon.com sitesinden çok iyi
kitaplar bulabilirsiniz. Hatta eğer bu konuda ciddiyseniz, Culinary Institute of America’nın yayınladığı temel yemek teknikleri kitaplarını ısmarlayabilirsiniz. En kapsamlı kitapları “The Professional Chef”. Teknikler ve her teknikle ilgili tarifler konusunda bulabileceğiniz en iyi kitaplardan biri. Fransız mutfağının tekniklerini anlatıyor ki zaten size asıl gerekli olan da bence bu.
Zira Fransız mutfak tekniklerinin üstüne dünyada pek fazla ulusal bir mutfak yok. Ayrıca bizim damak zevkimize de çok yakın bir mutfak Fransız mutfağı.

Hiçbir ustalık bir günde oluşmuyor. Hiçbir konuda meraklı olmak o konunun iyi bileni olmaya tek başına yetmiyor. Mutfak ve özellikle de yemek pişirmek büyük bir keyif, bir ruh dinlencesi. Eğer bu keyiften yararlanmak istiyorsanız, her şeyden evvel kendinizle barışın. Mesela “kılıbık” lafı edildiğinde kocaman bir kahkaha atmayı öğrenin. Hatta göğsünde “Ben kılıbık  bir adamım” yazan önlük giymeyi bile kabullenin.

Sonra da merakınızı besleyecek adımları atmaya başlayın. Kitap alın ve okuyun. Okuduktan sonra tatbikatını yapın. Sonra tekrar okuyun ve tekrar uygulama yapın. Ve bir gün bir de bakın ki, yoğun iş tempolu ve kargaşalı bir günün sonunda eve gelmiş, mutfakta kesme tahtasının başına geçmiş, ailenizin ya da konuklarınızın merakla beklediği hoş yemeklerinizi yapabilir hale gelmişsiniz. Hatta işi öyle ilerletmişsiniz ki, size özgü kendi yaratıcı yemeklerinizi bile geliştirmişsiniz. Üstelik tüm bu uygulamaları yaparken ruhunuzu her gün yeni baştan yıkamış, arındırmış ve dinlendirmişsiniz.

Geçen yıl, New York Times Magazine’den Deborah Solomon, ABD’nin resmi baş şairi (Poet Laureate) Charles Simic’e “Mutlu olma arzusundaki insanlara nasıl bir yol gösterirsiniz?” diye sorduğunda şairin cevabı
şöyle olmuş: “Her şeyden önce, yemek yapmasını öğrensinler.”

Umarım sizler de bu yolculuğa özenirsiniz ve umarım çok daha mutlu insanlar olursunuz.  Hepinize hayırlı bayramlar dilerim.

X