Kitap Sanat Haberleri

KİTAP SANAT

    Yazma arzusu bir gün ulaşacağım yeni kıtaydı

    ECE BAKTIAYA ecebaktiaya@gmail.com
    05.06.2017 - 14:56 | Son Güncelleme: 05.06.2017 - 14:58

    Uzun yıllar iş dünyasının ve o dünyanın bireylerinin türlü hallerine tanıklık eden, hayatını seyahatler ve projelerle geçiren bir isimden, Nuray Atacık’tan bir ilk polisiye roman: ‘Fener Balığı’. Çocukluğundan bu yana kitaplarla hep iç içe olan Atacık bir gün mutlaka yazacağını bilerek gelmiş bugünlere. Sürükleyici bir polisiye olan ‘Fener Balığı’nı Atacık’tan dinledik.

    Nuray Atacık

    Bu bir ilk roman, yıllarca iş hayatının içindeydiniz. Yazmaya nasıl karar verdiniz?
    Cesaretimi toplayarak. Beş yaşımdan beri kitap okuyordum ve bir gün benim de yazabileceğime safça bir özgüvenle inanıyordum. Yazma arzusu ruhumda, bir saklanma yeri, bir gün ulaşacağım yeni kıta, tek kişilik macera fırsatıydı ve tüm benliğimle yazmaya yöneleceğim ana kadar dokunulmamış kalmalıydı.
    Başlama konusunda bir türlü ilk adımı atamadım, başka hevesler, tutkular, işlerle kendimi oyaladım. Ancak farkında olmadan içimdeki yazma isteği gün be gün o kadar büyüdü ki artık ofisteki projeler birbirine benzemeye, sonuçlar eski coşkusunu yitirmeye, heyecan ve tutku tükenmeye başladı. Gün içinde aklım artık başka yerdeydi. Sonunda işi bırakıp yazmak için klavyenin tuşlarına parmaklarımı uzatınca, başlamayı neden kırklı yaşlarımın ikinci yarısına kadar geciktirdiğimi anladım. Zordu ve hem de yaşamım boyunca denediğim her şeyden daha zor. Cesaret gerekiyordu ve benim için artık kaçacak yer y

    Nasıl bir yazma süreciniz oldu? Bir ön araştırma döneminiz de oldu mu?
    Yazarken kalabalıklar içinde izole olmayı seviyorum. Genellikle öğrenci kafelerinde, arka planda radyolardan yayılan şarkılarla, herkesin yüksek sesle muhabbet ettiği ortamlarda çalışıyorum. Dış sesleri uzaklaştırmak için beynimin verdiği mücadeleyle kurguya odaklanmayı daha çok seviyorum. Dört saat kesintisiz yazdıktan sonra başımı kaldırdığımda ortamın curcunasını fark ediyorum. Tüm o patırtı yorucu ama bir o kadar da yaratıcılığı tetikliyor benim için. Araştırma bu sürecin zevkli bölümlerinden biri. Romandaki olay örgüsünün beni yepyeni konulara sürüklemesini seviyorum, öğreniyorum, ufkum açılıyor. Tabii polisiye yazınca Adli Tıp ders notları okumak, denizden çıkan cesetlerin fotoğraflarına bakmak, ölümden sonra bedendeki değişimlerin detaylarını incelemek de gerekiyor ki, bu da rüyalarımı kâbusa dönüştüren kısmı.

    Tür olarak polisiyeyi tercih etmenizin nedeni nedir?
    Yazmaya cesaretimi topladığımda, yaşımı da dikkate alarak yaratıcı yazarlık kursuna gitmeye karar verdim. Gümüşlük Akademisi’nde Mario Levi’nin sınıfına kaydoldum. İlk birkaç haftada ortaya çıktı ki, ne konu verilirse verilsin benim yazdığım bir tür polisiye oluyor. Diğer katılımcılarla aynı cümleden yola çıkıyoruz, onlar duygusal ve romantik öykülerle geliyorlar sınıfa; bense karakterlerimi mutlaka bir aksiyona dahil ediyor, şiddetli olaylar içine sokuyorum. Sonra Murat Gülsoy’un yazarlık atölyesine devam etmeye başladım. Orada da aynı şekilde insanı suç çerçevesinde analiz etmekten, sert olaylarla karakterlerin iç yüzünü göstermekten çok haz aldığımı anladım. Ortalama bir polisiye okuru olmama rağmen neden bu türde yazdığımı ben de açıkçası bilmiyorum.

    Uzun yıllar iş dünyasının içindeydiniz. İş hayatınızda karşılaştığınız, çalıştığınız profiller etkili oldu mu yaratma sürecinizde?
    Yirmi dört yıl boyunca enerji projelerinde mühendislik, proje yöneticiliği, koordinatörlük, direktörlük, ticari operasyonlar başkanlığı yaptım. İş için başta Güney Afrika, Pakistan, Irak, İran, Lübnan olmak üzere kırktan fazla ülkede bulundum, bir buçuk milyon milden çok uçtum, neredeyse iki bin gün evimden uzakta kaldım. Yüzlerce politikacı, bürokrat, iş insanı, emekçiyle tanıştım; kimisi müşteri, bir kısmı iş ortağı, pek çoğu çalışma arkadaşı, bazıları rakip, birkaçı hepsi birdendi. Sadece iş için tanıştıklarım değil, hayatım boyunca karşılaştığım tüm insanların, hatta film veya roman kahramanlarının yazımda etkisi olmuştur mutlaka. Diğer yandan yazdığım hiçbir karakter olduğu gibi gerçek hayattan alıntı değil. Ben de onlarla romanı yazarken tanıştım. ‘Fener Balığı’nın hikâyesi uzun zamandır zihnimde kurgulanıyordu, üzerinde çalıştıkça karakterler kendi sesleriyle konuşmaya başladılar.

    AŞIRI HIRSLI VE SAVAŞÇI BİR KARAKTER
    Başarma hırsı, öfke, tutku ve entrika… Kitaptaki baş karakter Barlas, sanki deneyimlerinizin bir yansıması gibi…
    Evet, Barlas bu romanın baş rolünde. Çocukluğundan beri iktidar ve zenginliğin peşinde ve hiçbir etik değer ona engel değil. Aşırı hırslı, savaşçı hatta tehlikeli bir karakter. Romanı sürükleyen de o. Barlas’a benzeyen kimseyle yolumun kesişmemesi benim şansım. Arkadaşlarım aracılığıyla hayat hikâyesini bildiğim birkaç kişinin toplamı, hatta birkaç katı Barlas. Var olabilecek birisi ama yoldaşlık yapmak isteyeceğimiz türden değil.

    Yazarken karakterlerle çatıştığınız oldu mu?
    Karakterlere eşit mesafede durmaya, olaya kendi duygu, düşünce ve hayat görüşümü katmamaya çalışıyorum. Bakış açımı bir kamera mesafesine koyup öyle yazarsam hepsine adil davranacağımı, her birinin kendini gerçekleştirmek için yeterli alanı bulacağını umuyorum. Dünya doğru ve yanlışın tanımladığı bir yer değil. En vahşi katilin bile sorulduğunda kendini haklı bulduğunu görebiliyoruz. Hikâyeyi anlatırken ben de iyi-kötü, haklı-haksız, temiz-kirli gibi kavramlarla karakterleri etiketlemedim. Birini fazla kayırdığımı fark ettiğim her an onun karanlık bir tarafını paylaşmaktan da çekinmedim.

    Kitabınızda rutini bozan ufak bir değişikliğin büyük sonuçlara neden olduğuna tanıklık ediyoruz...
    Hepimiz, sevsek de sevmesek de, kendini tekrar eden günler yaşıyoruz. Rutinin bizi rahatlatan, yaşamımızı kontrol ettiğimizi zannettiren bir yapısı var, aynı zamanda sıkılmamıza da yol açıyor. Başbakan ya da simitçi olmanız durumu değiştirmiyor. ‘Fener Balığı’nın ana karakteri Barlas da bir rutin tutturmuş hayatında. Ancak bir gün yolsuzlukla ele geçirdiği parayla kendine lüks bir spor araba alıyor; başarısını kutlamak için tedbiri elden bıraktığı, kendi planlı yolunu terk ettiği anda, attığı sıra dışı küçük adım kumdan kalesini paramparça ediyor. Önemli konularda karar verirken hepimiz etraflıca düşünüyoruz, ama hayatımıza yön veren genellikle sıradan ve günlük kararlarımız oluyor.

    Okuyucuyu farklı karakterler de bekliyor…
    Romanda değişik çevrelerden katılımcılar var. Cinayet Büro Amiri Murat Karasu ve çalışma arkadaşları, sadece meslekleriyle değil, özel hayatları, hedefleri, tutkuları, kaygıları, hayalleri ve kaçamadıkları gerçekleriyle rol alıyor. Ayrıca üniversite öğrencisi bir uyuşturucu satıcısı, bir iş adamı ve ailesi, dergâhta yaşayanlar, doktorlar ve bir balıkçı olay örgüsü içinde yolları kesişenler. Her biri kendi yaşam pratikleriyle yaklaşıyor olaylara, kendi dünyalarını taşıyorlar ‘Fener Balığı’na.

    HİKÂYE, KATİL YAKALANDIKTAN SONRA DA SÜRÜYOR...
    ‘Fener Balığı’nı nasıl özetlersiniz?
    ‘Fener Balığı’ bir yönüyle klasik polisiye kalıplarını taşıyor. Başta işlenen bir cinayet, katilin peşine düşen polisler, soruşturma, takip, iz sürme... Diğer yandan bir başka olayın gelişimini de izliyoruz. Hatta ilk cinayeti işleyen katili yakaladıktan, cinayet sebebini bulduktan sonra bile roman devam ediyor.
    İlk editörüm romanı okurken, “Katili yakaladık, hâlâ 150 sayfa var, daha ne kaldı?” diye sormuştu. Kalan romanın ilk bölümünden beri izlediğimiz asıl olayın neye everileceğiydi. Giderek hızlanan tempo ve artan gerilimle bir âna doğru sürükleniyoruz. Tabii polisiye asıl gücünü meraktan aldığı için sonunu söylemeyeceğim. ‘Fener Balığı’nın yolunu kendi ışığıyla aydınlatmasını diliyorum.

    Sizin sevdiğiniz yazarlar kimler?
    Hem günümüzde hem de uzun zaman önce yazılmış romanlardan karışık bir seçki okuyorum. Türlere göre veya dönemlere göre ayrım yapmam. Ara verdiğimde beni kendine çağıran, bitirdiğimde içimde daha fazla okuma arzusu uyandıran her kitabı severim. Başlıca yazarlarım Dostoyevski, Kafka, George Orwell, Orhan Pamuk, Murakami, Murathan Mungan, Patricia Highsmith, Sabahattin Ali, Stieg Larsson, Ayfer Tunç, Irvin Yalom, Kurt Vonnegut, Birhan Keskin, Emrah Serbes...

    İkinci kitabınızı yazmaya başladığınızdan bahsettiniz… Onun türü de polisiye mi olacak?
    ‘Fener Balığı’nı üç kitaplık bir seri olarak düşündüm. İlk romanım 2014 haziranında geçiyor. Şu anda yazdığım roman ise 2016 sonbaharında. Polisiye ama bu kez polislerin daha az yer aldığı bir hikâye. Tabii Murat Karasu yine olaylarda etkin. Hemen hemen bütün kurgusu hazır. Üç romanlık seriyi tamamladıktan sonra belki bambaşka bir türde yazarım. Şu anda bildiğim tek şey yazmaya, fiziki bir engel çıkmadığı sürece devam edeceğim. Çok sevdim, bu kadar geç başladığıma pişmanım.

    FENER BALIĞI Yazma arzusu bir gün ulaşacağım yeni kıtaydı
    Nuray Atacık
    Maceraperest Kitaplar, 2017
    504 sayfa, 32 TL.

     

    Etiketler: Kitapsanat , Roman , polisiye
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı