Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Yazının falsosu, yaseminin kokusu

CUMARTESİ günü burada yayınlanan ve “Türk modeli, Tunus kopyası” başlığını taşıyan yazıyı her zamanki gibi cuma öğleden sonra nihayetlerinde göndermiştim.

Makalenin içeriğinde de bu ülkeyi yirmiüç yıldır diktatörlükle yöneten Zeynel Abidin bin Ali’nin geri adım attığını ve argo tabirle, hazretin “suyunun ısındığını” belirtmiştim.
Neyse, tuşa bastım yazı gitti ve içim rahat, hafta sonu rehavetine girdim.  
Ama mesleki deformasyon kanıma işlediğinden, yine adet-i veçhile, şu son birkaç saat zarfında dünya hangi ahvali yaşadı diye gece vakti internet haberlerine bir defa daha baktım.

AAA o ne, kuş kafesten kaçmış! Uçuvermiş.
Daha bu sabah “görevimdeyim” demiş olan o bin Ali tası tarağı topladığı gibi tüymüş
Vakıa hazretin Suudi Arabistan tarafından buyur edildiği henüz bilinmiyor.
Kimi ajans Sicilya’ya, kimisi de Paris’e gitti şeklinde şayia yayıyor ama şu kesin ki Tunus’un despotu kelle korkusundan ülkeyi apar topar terk etmiş ve şimdi ben ne yapacağım?

ÖYLE, çünkü birazdan mürekkebe dönüşecek olan yazımda Zeynel Abidin efendinin “yolcudur Abbas” durumunda olduğunu tabii ki bilhassa vurgulamıştım.
Ama şu andan itibaren en can alıcı noktayı oluşturan firar haberinden bahsetmiyorum.
Zaten Mağribi despotun kafasından geçenleri okuyan bir müneccimbaşı olmadığıma göre, o satırları kaleme aldığım sırada gerçekleşmemiş bir olaydan nasıl söz edebilirim ki? ***
İLKİN düşündüm ki, kurguyu farklı inşa ettiğim için epey bir meşakkat gerektirir ama yine de dişimi sıksam bir dizi cümleyi değiştirerek “vukuatı” hâlâ yakalayabilirim.
Meyhane baskısı çoktan kaçtı fakat falsoyu şehir içlerinde gidermek mümkün olabilir.
Sonra, hem üşendiğim, hem de bilhassa “değmez” dediğim için hiç dokunmadım.
Varsın okuyucu birinci sayfada bin Ali’nin Tunus’tan sırra kadem bastığı haberini görsün, benim yazımda ise buna hiç rastlamadan Abbas’ın yolculuğu çağrışımlarıyla yetinsin.
Doğrusu, mesleki etik ve disiplinim ne olursa olsun, ciğeri on para etmez ve gradosu ikinci sınıf bir despot için haftasonu başlangıcının tadını kaçırmaya değmez.
Cehenneme kadar yolu var, ister Arabi çadıra, ister Fransız saraya tüysün, ezelden beri nespotik aile diktatoryasını lânetlediğim bir seyyit uğruna tatlı canımı sıkıntıya sokamam.

OYSA şunu çok iyi hatırlıyorum: 1989 baharından itibaren komünist rejimlerin ve onların diktatörlerinin yıkılışını kâh bizzat olay mekânında, kâh da masa başında izlerken, iletişim teknolojisinin şimdikinden çok daha geri olmasına rağmen hop oturur, hop kalkardım.
Polonya’da General Jaruzelsky sabaha karşı “Solidarnosc” sendikasının da iktidara ortaklığını mı açıkladı veya Romanya televizyonu Çavuşesku protesto edilince yayını mı kesti, falsolu çıkmasın diye iki elim kanda olsa yazıma bu son an gelişmelerini de eklerdim.
Peki, Tunuslu bin Ali’nin firarını şimdi alargadan alışım acaba benim “gazetecilik aşkı”mın körleşmesinden yahut meslekte “kaşarlanmam”dan (!) mı kaynaklanıyor?

ASLA! Kabul, bu ülkenin dünya siyasetinde, Zeynel Abidin bin Ali’nin ise diktatör skalasında ikincil kalmaları burada tabii ki rol oynuyor. Fakat esas nedeni benim kötümserliğim oluşturuyor.
Zira domino etkisiyle “Duvar”ı yıkan 1989 Devriminin aksine, şimdi “yasemin” diye vaftiz edilen Tunus “devrim”inin öteki Arap devletlerine de sirayet edeceğini düşünmüyorum.
Sistemin bütünlüğü o vakit o sirayeti kaçınılmaz kılıyordu. Şimdiki ise şansa kalmıştır.
Dini veya laik ama illâ despot Arabî - İslami rejimlerin diğerinden yasemin koklayarak gideceğini ümit etmek hoş ve boş bir iyimserliktir ki, keşke esas bu tahminim falso çıksa!

X