Yazıların reklama dönüşmemesine dikkat

Hürriyet Haber
19.07.2010 - 09:40 | Son Güncelleme:

OKUR eleştirileri geldiğinde hep aynı yöntemi izliyorum. İlgilisine gönderip, yanıtını alıyorum. Yanıta göre de bazen okura göndermekle yetiniyorum, bazen de bu köşede yayınlıyorum.

Ayşe Arman’ın yazısıyla ilgili eleştiri mail’i geldiğinde daha öncekilerden farklı davranmadım. Okan Mısırcı adlı okur, 14 Temmuz’daki “Özsüt’ün şahane yarışması” başlıklı yazıda firmanın reklamının yapıldığı kanısındaydı.

Arman, bana mail ile yanıt vermekle yetinmedi, ertesi gün bu konuyu köşesinde yazdı. Bunu beklemiyordum. Çünkü daha önce de benzer bir konu olmuştu. Bir söyleşide “rahim ağzı aşısı”nın gerekliliğinin dile getirilmesini Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, “ilaç reklamı” olarak nitelendirmişti. Bu eleştiriyi Arman’a iletmiş, “Her konuda olduğu gibi, bu konuda da aleyhte ve lehte konuşacak pek çok doktor bulunur. Lehte olanların hepsi de ilaç firmalarının temsilcisi değil herhalde! O aşıyı, ben de oldum” yanıtı almıştım. Bu yanıtın haklılığına inandığım içindir ki, o konuya girmeye gerek görmedim. Pasta yarışmasıyla ilgili yazıda da aynı yöntemi izleyecektim. Yanıta göre değerlendirerek karar verecektim konuyu tüm okurların önüne serip sermemeye. Arman’ın eleştiriye karşı “Küstüm, rapor veriyorum” başlıklı yazısından sonra ayrıca bir değerlendirmeye gerek kalmadı.

Hatırlayalım, Arman o yazısında “yorum ile reklamın iç içe geçtiği” eleştirisine ne yanıt veriyordu? “Yarım Kalan Hayatlar diye bir şeye sardırdım. Bir iş yapıyorum, karşılığında 20 bin lira para kazanıyorum. O paranın da ihtiyacı olan birinin hesabına yatırılmasını sağlıyorum.” Ayrıca son gönderdiği mail’inde de “Neyin reklam, neyin yazı olduğunun ayrımının kolay yapılamayacağını” savunuyordu.

Amaç yöntemi haklı kılar mı?


Tabii ki, insanlara yardım amacıyla böyle bir işe kalkışmak son derece güzel bir çaba. Tebrik edilmesi gereken bir uğraş bu. Ancak amacın yüceliği, kullanılan yöntemi sorgulamamıza engel olmamalı. Zira amacın doğruluğu, yanlış yöntem kullanılmasını haklı kılmaz.

Bence bir gazeteci, panellere, imza günlerine, toplantılara, jürilere vb. katılıp, buradan aldığı parayı yardım amacıyla insanlara ya da başka kurumlara aktarabilir. O faaliyet yayın konusu değilse sorun da olmaz. Fakat o faaliyet, yayın konusu oluyorsa karşılığında para alınması ilkeler açısından tartışmalı bir durum yaratır. Nitekim DYH Yayın İlkeleri’nin dördüncü maddesi aynen şöyle: “Yayına konu edilen veya edilmesi düşünülen kişilerden veya kurumlardan meslek etik ve geleneklerine aykırı hiçbir hediye veya ayrıcalık kabul edilemez.”

Özetlemem gerekirse, karşılığında para alınan jüri üyeliği yayın konusu olmasaydı sorun olmazdı.

Yazıda reklamın sınırı


Gelelim konunun ikinci boyutuna. Arman’ın pasta yarışmasıyla ilgili yazısında reklam ile yorum iç içe geçiyor mu? Ben bu yazıda sınırın aşıldığı, reklam niteliğinin öne çıktığı kanısındayım. Yazı firmanın adıyla başlayıp, o firmanın ürettiği pastanın ne kadar şahane olduğunun anlatılmasıyla devam ediyor, o pastaların yenmesi önerisiyle bitiyor. Baştan sona o firmanın ürünlerine övgüler yapılıyor. Yarışmanın “Yarım kalan hayatlar” projesiyle ilgisi de bir cümleyle belirtiliyor. O yazıyı okuyanın belleğinde kalan da proje ya da yarışmanın kendisi değil, o firmanın ürünlerinin lezzetine yönelik meraktır olsa olsa. Elbette “reklamın sınırlarının belirsizleşmesi” sorunu Ayşe Arman’ın yazısıyla ve tabii Hürriyet ile de sınırlı değil. Medyanın ticarileşmesinin doğal bir sonucu bu. Medya, her alanda reklam verenlerin yoğun baskısı altında kalıyor. Bu baskı, kimi zaman ilginç fikirlerle reklam sayfaları dışında da kendine yeni hayat alanları bulabiliyor.

RTÜK’ün yeni terör ilkeleri

RTÜK ve Televizyon Yayıncıları Derneği, terörle ilgili haberlerde uyulacak ilkeleri belirlemiş. Bu düzenlemenin Başbakan Erdoğan’ın medyayı “teröre yandaşlık yapmak” ile suçlaması ve “mücadeleyi birlikte sürdürme” uyarısında bulunmasının ardından gelmesi dikkate değer. Zaten belirlenen ilkelerden biri de tam Erdoğan’ın şikayet ettiği “şehit evlerinden canlı yayın” konusunda: “Şehit olan görevliler, çok büyük istisnai özellik taşımadıkça şehit cenazelerinin törenlerinden ve şehit ailelerinin evinden canlı yayın yapılmamalı veya acılı insanları rahatsız edecek röportajlara yer verilmemelidir.”

Böylesine genel bir yasakçı çizgiyi benimsemek yerine, insanların acılarını, toplumdaki öfkeyi, ayrışmayı, nefreti derinleştirecek biçimde vermemek gerektiği yazılsaydı daha yararlı olurdu. Yasaklar listesi yerine doğrular demeti ortaya koymaktı gerekli olan.

Kaldı ki, ilkeleri inceleyince hayli aceleye geldiği, uluslararası tecrübelerden yararlanılmadığı izlenimi veriyor. Ayrıca ülkemizde yaşananların salt bir terör sorunu
olmadığı hükümet tarafından da kabul edilmesine rağmen ilkeler, sorunun tüm boyutlarına yönelik en ufak bir yaklaşım içermiyor. Terörün tanımı bile yapılmıyor. Umarım uygulama içinde geliştirilir bu ilkeler.

Banu Alkan’ın sözleri araştırmaya muhtaçtı

BANU Alkan, sevgilisi Gürbüz Hanif’ten kalan Fikret Mualla tablolarını satarak geçindiğini söylemiş, “Rahmetli Gürbüz ile Fikret Mualla’nın Paris’teki evini sık sık ziyaret ederdik. Gürbüzcüğüm, ünlü ressamdan küçük fiyatlara bu tabloları toplardı” demişti. Alkan’ın bu sözleri de birçok gazetede haber olmuştu. Sabah’ın cumartesi ekinde haklı bir eleştiri vardı. “Sami Tosun” köşesinde Alkan’ın bu sözlerinin ne denli gerçekdışı olduğu, Alkan’ın 1961 doğumlu olduğu, 1967’de Türkiye’ye geldiği, Fikret Mualla’nın ise 1967 yılında yaşamını yitirdiği hatırlatılıyordu. Sabah’taki yazıda, “Hadi Kanaltürk’te söyleşiyi yapan magazinci hanımların ‘Atmayınız Banu hanım, din kardeşiyiz’ diyecek bilgisi yoktu, peki Hürriyet gazetesi hadiseyi sonradan duyururken biraz araştırıp, ‘bu safsatayla vatandaşın başını ağrıtmayalım’ diyemez miydi?” deniyor; Hürriyet de diğer gazete ve internet siteleriyle birlikte eleştiriliyordu. Bir yanılgı söz konusu. Alkan’ın bu sözleri Hürriyet’te yayımlanmadı. Sadece internet sitesinde verildi...

Okurdan kısa kısa

* Kaan Özcan: Bugün (14 Temmuz) gazetenizde Kemal Kılıçdaroğlu’nun, “Başbakan, fail ile mağduru karıştırıyor derken Deniz Bey ile Nesrin Hanım’ın fotoğrafını kastediyor sanırım” sözleri vardı. Ama o fotoğraf gazetede yoktu. Sonra başka bir gazetedeki fotoğrafı görünce neden bahsedildiğini anladım. Ben düzenli bir Hürriyet okuruyum. Yanlış hatırlamıyorsam o fotoğraf daha önce de Hürriyet’te çıkmamıştı. Bir Hürriyet okuru olarak, neden ben bir haberi anlayabilmek için başka bir gazeteye bakmak zorunda kalıyorum?

* Levent Duru: 14 Temmuz’daki Kelebek’i okuyunca gülmekten bir hal oldum. Hadi yazarınızın aşkını haber yaptınız, bari kaynağından doğrulatsaydınız. Ama siz haberi “...Kiremitçi’nin ciddi olduğu gelen haberler arasında” diye bitirmişsiniz. Bu kadar zor muydu Tuna Kiremitçi’ye sorup da yazmak?

* Filiz İpek: 13 Temmuz Salı günü Ankara ekinizde yer alan “Fethi Amca’ya nikah ricası” başlıklı haberde “Düğünü kıyan isim”den söz ediliyor. Hem de tam 4 kez. Allah’tan yazı içinde bir kez de nikah kıymaktan söz edilmiş. “Acaba birileri bir şey yaptı da düğüne mi kıydılar” diye düşünmedim de değil. Düğün ile nikahın böyle karıştırılmasından inanın çok rahatsız oldum.

* Ahmet Elmalı: 2 Temmuz’daki Hürriyet’te “Dozere direnen arkeolog sürüldü” başlığı altında arkeolog Şeniz Atik Hanımefendi’nin geçici olarak Kilis’e tayin edildiği yazılmaktadır. Üzüntüyle belirtmek isterim ki, Kilis’in adı bir sürgün yeri olarak malzeme edilmiştir. Esefle karşılıyorum.

 

Etiketler:

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı