"Melis Alphan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Melis Alphan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Melis Alphan

Yazıklar olsun

EĞER son 5 günde bizzat sokakta olmasam...

Belki beni “Provokasyon var” diye kandırabilirlerdi.
Eğer o gazları yememiş, durduk yere polis tarafından darp edilmemiş olsam...
“Millet tahrik etti. Polis de n’apsın” dediklerinde inanabilirdim.
Eğer bizzat o insan selinin ortasında yer almış olmasam, her renkten, dinden, yaştan insanı omuz omuza görmemiş olsam...
“Bu CHP’nin işi, onun işi, bunun işi” saptırmalarına inanabilirdim.

*

Ama sosyal medya üzerinden bir takım gruplar tarafından sistematik olarak yapılan her türlü tehdite, provokatör ilan edilmeme, aşağılanmama rağmen...
Oradaydım.
İlk günden beri.
Ve polisin bütün şiddetine, hayatımda görmediğim zulmü birkaç günde tecrübe etmeme rağmen...
İlk kez...
Uygar bir ülkede değil ama...
Uygar insanlarla dolu bir ülkede yaşadığımı hissettim.
Çünkü doğduğumdan beri ilk kez Türk insanının bu kadar nazik, yardımsever, düşünceli olduğuna tanık oldum.
Biri fenalaşınca onu tanımayan bir dolusunun nasıl yardıma koştuğunu, herkesin birbirini nasıl şefkatle kolladığını, hayatında ilk kez karşılaşan insanların kardeş gibi davrandığını görünce mübalağa etmiyorum, gözlerim doldu.

*

Bu iş baştan beri ideolojik değildi.
Ağaçlar bir kıvılcım çaktı...
Ve ardından Türkiye’nin dört bir yanından binlerce insan sokağa aktı.
Taksim’de yürüyüş yapanlar arasında çoluk çocuğuyla gelmiş aileler, liseliler, üniversiteliler, yaşlılar, başörtülüler, ateistler, eşcinseller, Kürtler, Ermeniler, zenginler, fakirler, engelliler, STK’lar, yabancılar, Fenerliler, Galatasaraylılar, Beşiktaşlılar, din-dil-ırk ayırmadan her çeşit insan vardı.
Kimse kurumunu, ait olduğu grubu, partiyi vs temsil etmiyordu. Herkes birey olarak, kendi olarak oradaydı.

*

Doğrudur, ağaç bahaneydi...
Ama bu insanların derdi de hükümeti devirmek falan değildi.
Sadece Başbakan’ın son haftalarda nefes almadan art arda gelen söylemleri yüzünden insanlar patlama noktasına geldi.
Kaç çocuk yapacağından tutun da ne içip içemeyeceğine kadar hayatlarıyla ilgili kararlara dair psikolojik baskılar insanları şirazesinden çıkardı.
AKP baştan beri “bir kısım” bağımsız insanı darbecilerle, A partisiyle, B partisiyle, marjinallerle, onunla bununla aynı kefeye koyup yok saydı.
İşte bu yürüyüş biraz da, bu insanların “Ben varım” demesiydi.
İçki içtikleri, ağaçlar kesilmesin dedikleri, çocuk yapmak istemedikleri için Başbakan’ın kendilerinden nefret ettiğini düşünen insanların çığlığıydı.
Bir de o insanların hakkını, hukukunu korumak isteyenlerin.

*

“Devlet”i baba olarak görerek büyütülmüş insanların kırgınlığı her hallerinden belliydi.
Bu kırgınlığa “devlet baba” neyle cevap verdi?
Dayakla, biber gazıyla, küfürle, zulümle.
Hayatımda babam bana fiske vurmadı.
Ama Taksim Meydanı’nda devlet babanın polisi biber gazından kaçarken beni yumrukladı.
Baba “Vur” dedi, polisi “öldürmek üzere” harekete geçti.
Mesele Taksim Meydanı’ndan geriye püskürtmekse eğer...
O zaman neden geriye kaçarken polis ekipleri arkadan da harekete geçip bizi ortada sıkıştırdı?

*

Ağaç gölgesinde kitap okuyarak başladığımız direniş...
Kanla, gözyaşıyla, astım krizleriyle devam etti.
Sokağa çıkmak demokratik bir ülkede halkın en temel hakkıdır.
2013’te bu basit hakkı bile vatandaşına tanımayan bir devlet...
Hangi yüzle kendine 2023 hedefi koyabilir?
5 günde yaşadıklarım sonunda diyeceğim tek şey...
Yazıklar olsun.

X