Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Yazık, henüz barışa hazır değiliz…

Artık yeterince acı çektiğimizi sanıyordum. Artık yeterince kan aktığını ve hem Kürt hem de Türk kökenli vatandaşların bu savaştan bıktığını sanıyordum. Artık herşeyden yeterince ders aldığımızı sanıyordum. Meğer yanılmışım, henüz bıkılmamış. Hala savaştan medet umuluyormuş. Hala silahla bir yerlere varılacağına inanılıyormuş.

Haftasonunu  Hasan Cemal’ in son kitabını okuyarak  geçirdim.
 
“Barışa Emanet Olun” (Everest yayınları), yakın tarihimizin en kanlı dönemini kapsıyor. Bizim kuşağımızın önceleri anlamak istemediği, sonra döverek yok edeceğini sandığı, ancak bir türlü ne yapacağını saptayamadığı  Kürt - PKK sorununu anlatıyor.
 
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ nin bu sorunu çözebilmek için nereden başlayıp, bugün nereye geldiğini çok canlı şekilde ortaya koyuyor.
 
Benim de Kürt sorunuyla ilk tanışmam, 1966 yılında, dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in kaymakamlık döneminde yaşadığı bir anısını anlatmasıyla olmuştu.
 
Dersim İsyanı’nın liderlerinden olduğu iddiasıyla yakalanan Alevi-Kürt aşiret lideri Seyid Rıza’nın suçunu dahi öğrenemeden apar topar getirilen bir yargıç tarafından nasıl idama mahkum edildiğini, son defa oğlunu görmesine dahi müsaade edilmeden gece yarısı asılmaya götürülüşünü ve o dev gibi adamın idam sehpasında “Kerbela evladıyız. Hatasız, günahsısız. Bu ayıptır, bu zulümdür, bu cinayettir” diye haykırışını anlatmıştı.
 
Tüylerim diken diken olmuştu.
 
Hasan Cemal’in kitabında aynı anıyı okuyunca, tüylerim yine diken diken oldu.

BIÇAK KEMİĞE DAYANDI ANCAK NE YAPACAĞIMIZA KARAR VEREMİYORUZ.
 
Açıkça konuşalım.
 
Bizler Kürt kökenli vatandaşlarımıza yakın tarihte çok acı çektirdik. Baş kaldırmalarından korktuk. Dillerini konuşmalarından korktuk. Bir arada yaşamalarından korktuk.
 
Sürek avı gibi hep kovaladık.
 
1925’lerden başlayarak 1984’lere kadarki dönemde kaçtılar, kovaladık. Mağaralara sığındılar, gazlayıp öldürdük. Özel kuvvetler gönderip yok etmeye çalıştık.
 
1984’ ten itibaren de onlar bizim canımızı acıtmaya başladılar.
 
Hala da acıtıyorlar.
 
İşin garip yanı, bizler hala bu sorunu silahla çözebileceğimize inanıyoruz. Hem de silahla bir yere varamayacağımızı görmemize, bilmemize rağmen  hala silahtan vaz geçemiyoruz.
 
Tek ortak söylemimiz “Artık bıçak kemiğe dayandı” cümlesi.
 
30 yıldır PKK’yı yok edeceğimizi söylüyoruz. Can çekiştiğini, bitmek üzere olduğunu ilan ediyoruz. Ancak nafile. PKK bitmediği gibi, aksine Güneydoğu’da desteğini arttırıyor.
 
Ne yazık ki en büyük talihsizliğimizi şu sıralarda yaşıyoruz. Bu sorunları çözme konusunda en cesur adımları atmış olan bir iktidarın şimdi nasıl çark ettiğine tanıklık ediyoruz.
 
Erdoğan 2005’ten itibaren attığı adımlarla tarihe geçecekken, ne yazık ki o da iç politikaya yenildi ve tekrar eski söyleme döndü. Silaha sarıldı. Askeri güce sırtını dayadı. Siyasetin kapısını kapatıyor. PKK’ya diz çöktürürse, kazanacağının hesabını yapıyor.
 
Son genel seçimler öncesinde  muhalefetten korkup sesini yükseltmeye başladı. “Ben iktidarda olsaydım Öcalan’ı idam ederdim” diye devam etti. Bugün bakıyoruz, daha da sertleşiyor. Oysa aynı Erdoğan kısa bir süre öncesine kadar sadece kendinin değil, Türkiye’nin de kaderini değiştirebilecek bir kararlılık ve gerçekçilik içindeydi.
 
Artık eski Erdoğan yok.
 
2014 Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar da devam edeceği anlaşılan bir döneme giriyoruz.
 
İşin kötü yanı ne iktidarı ne muhalefeti ne de kamuoyu henüz barışa hazır.
 
Yine acı dolu ve kanlı aylar geçireceğiz. 
 
Yine şehit cenazelerine ağlayacağız.
 
Parmaklar tetikten çekilmeyecek.
 
Yazık olacak.

*   *   *

PKK İLE KÜRT SORUNU BİRBİRİNDEN AYRILAMAZ

Hasan Cemal kanlı bir başkaldırıyı adeta bir gezi romanı gibi yazmış. Anektodlarıyla, alıntıları ve Kandil anılarıyla son derece renkli bir anlatımı var. Daha da önemlisi, dünden bu yana yaşananlar çok çarpıcı şekilde sergilenmiş. Özellikle PKK‘nın hissiyatı, mantık yapısı gayet net şekilde anlatılmış. Karşınızdakini iyi anlamadığınız, onun yerine kendinizi koyamadığınız sürece doğru dürüst sonuç alamayacağınızın altı çizilmiş.
Ben de Hasan Cemal gibi, ilk başlarda Kürt sorunu ile PKK terörünü  birbirinden ayırırdım. Resmi söylemin de bunda çok etkisi vardı tabii. Ancak artık böyle bir ayırım yapılamaz noktada. Bugün topyekün (sivil- asker) bir Kürt muhalefetiyle karşı karşıyayız .
 
Bu mücadelede T.C Devleti’nin tutumundaki çarpıklıklara  ve iniş çıkışlara değindik . Peki, madalyonun öbür yanı nasıl görünüyor?
 
PKK  genel stratejisini bir türlü uygulayamıyor.
 
Öcalan’ı baş müzakereci olarak ön plana çıkarıyor, ancak hapiste …
 
BDP’yi  meclise sokup siyasi sözcü olarak kullanıyor, ancak etkili olamıyor…
 
KCK’yı kurdu ve Güneydoğu’nun siyasi yapısını oluşturmak istedi, ancak devlet bu örgütlenmeyi de çökertti…
 
PKK  da bu şekilde siyasete kaymaya çalışıyor, ancak devletten beklediği yanıtı alamayınca,  bu defa teröre kayıyor. Terör olayları yaygınlaştıkça Türk toplumu geriliyor ve çözüm bü defa silahlı mücadeleye kayıyor.
 
Tam bir kısır döngü yaşanıyor.
 
T.C Devleti’nin  en büyük yanlışı Kürt sorununu silahla çözebileceğini sanmasıysa,  PKK’nın en büyük yanlışı da  terörle Türk toplumunu bıktırabileceği ve siyasi otoritenin sonunda pes edeceğini sanmasıdır.
 
Karşılıklı bu yanlışların faturasını ise bizler ödüyoruz.
 
Türkiye ödüyor ve daha uzunca bir süre ödeyecek gibi görülüyor.

X