"Yonca Tokbaş" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş

Fransız Okullu Yonca ve Charlie Hebdo

Liseyi Ankara’da Ziya Gökalp Caddesi’nde bulunan Fransız Kültür Merkezi’nin içinde, bir kaç kata yayılmış küçücük okulda okudum, bitirdim.

Bizim zamanımızda adı “Lycée Français d’Ankara” idi.
Sonradan adı “Lycée Charles de Gaulle” oldu.
Adı “Fransız Okulu” ya, nedense okulumuzla ilgili herkesin tek aklına gelen “kızları rahat” yakıştırması olurdu.
Çok şükür o “rahatlık” bizleri rahatsız kılmadı da, etmedi de.
Alınmamayı, gülüp geçmeyi ve hicvi -yani taşlanmayı- yılmamayı bu sayede erken yaşta öğrendik.
Hepimiz çok şükür, gelişimimizi hiç kimseyi damgalamamayı öğrenerek tamamladık.
Bu “lekeleme ve damgalama” bir Türkiye ve hatta bölgesel gerçeğimizdi ve bu yüzden annem ve babam ben mezun olana kadar büyük sıkıntı çekti.
Bunu şimdi, bu yaşımda, iki çocuk annesi olarak anca anlıyorum.
Etraf bize espriyle karışık sürekli taş atıyordu.
(Hicvi kabullenemediklerini söyleyenlerin diyarındaki hicve gel demek istiyorum, bilmem açık mı?)
Annem Babam ise olgunluk göstermeye, gülüp geçmeye çalışıyordu.
En ağır eleştirilere, en hadsiz cümlelere bile anlayışla yaklaşabilmem bu yüzdendir.
Çevremiz sürekli, bizim okuldan çıkanların başarılı olamayacağını, Türkiye’deki üniversite sınavını kazanamayacağını, ülkemize ve ülkemizin örf ve adetlerine ayak uyduramayacağını, erkeklerin bizi almayacağını filan söyleyip duruyordu.
Ne ağır ithamlar bakar mısınız!
Üniversite’yi kazandım, Boğaziçi’nde okudum, evliyim, iki çocuğum var.
Kimisi bunları yüzümüze söylerken, kimisi de arkamızdan konuşuyordu.
Gözler, bakışlar yetmezmiş gibi; havada bu hayalet sesler sürekli çınlıyordu.
İnsanlar yargılayarak bakıyordu.
Bir gencin bunları duyarak büyümeye ve okumaya çalışması nasıl güven ve kalp kırıcı anlatamam size.
Bunun adı haksızlık.
Haksızlığı yaşadın mı, haksızlık yapmamayı da ilke ediniyorsun.
Fransız Okullu biz Müslüman Türk öğrenciler de iyi çocuklardık ve tüm diğer okullardaki arkadaşlarımız kadar afacan ve çalışkandık.
Çocuktuk, gençtik, insandık!
O “yabancı” okul bize kucak açıp sarıp sarmalarken, bizi en çok kendi “yuvamız” dışlıyor ve taşlıyordu.
29 Ekim, 23 Nisan, 19 Mayıs, 10 Kasım gibi resmi Bayramlarda, FRANSIZ öğretmenlerimiz bizi mutlaka Tevfik Fikret Lisesi’ne törenleri izlemeye ve katılmaya gönderirlerdi. Törenlere katılmamız, o havanın içinde olmamız, yaşamamız için teşvik ederlerdi.
Dini Bayramlarımızda da aynı saygıyı, hoşgörüyü gördük.
Ramazan veya Şeker Bayramı’nı - siz her nasıl anıyorsanız öyle olsun- Kurban Bayramı’nı, bugüne kadar hiçbir kimseden duymadığım netlikte ve dürüstlükle, anlatırlardı. Kuran’ı okumamızı söylerlerdi. Dahası tüm kutsal din kitaplarını okumamızı, bilmemizi, dinimizi bilerek yaşamamızı söylerlerdi.
Dinlerin ve ibadet şekillerinin nasıl doğduğunu, hangi bayramın neden kutlandığını sevgi ve saygı ile anlatırlardı.
Bizi ülkemizin bayramlarına, örf ve adetlerine, farklılıklarına saygı göstermeye ve katılmaya teşvik eden öğretmenlerimiz Fransız’dı.
Kimisi Fransız Yahudi, kimisi Fransız Hristiyan, kimisi de Fransız Müslümandı.
(bilerek dinleri ikinci sırada yazdım.)
Farklı dinlere mensup aynı ülkenin vatandaşları öğretmenlerimiz arasındaki ilişki de bize güzel bir örnekti.
Tartışırlar ve el sıkışırlardı.
Kimsenin kimseyi nefretle yönetmeye çalıştığını, kendinden başka olmaya, başka şekilde inanmaya ve aynı olmaya zorladığını görmedik.
Aralarında yeni mezun genç öğretmenler olduğu gibi, oldukça yaşlı olanlar ve Rahip olanlar da vardı. Kilise’den çıkıp Felsefe dersimize gelirlerdi. Hayatımın en muhteşem felsefe saatlerini Père Jacob’la geçirdim.
Bana inancın Allah’la kul arasında olduğunu anlattığı günü hiç unutmuyorum.
Ayrıca bir rahip olarak kendisiyle ve kiliseye dair müthiş eleştiriler yapabildiğini, dalga geçebildiğini de şaşkınlıkla izlerdim.
Kilise çatısı içinde bir rahibin bile özgür ifadesi, iradesi olması etkilerdi beni.
Demek ki, ne olursan ol, nereye ait olursan ol, düşünmek ve dile getirmek büyük bir güçtü, cesaret işiydi. Bir yandan da bunu yapamayanlar için kendini ezik hissettirecek kadar ciddi bir tehditti.
FRANSIZ Okulumdaki hiçbir öğretmenim, bir gün bile, bizi kendi değerlerimizden uzaklaştırmaya yönelik baskıda, telkinde bulunmadı.
Her daim eleştirel düşünceye açık oldular. Düşünmeye, soru sormaya teşvik ettiler.
Onlara sorduğumuz sorularda yargılayıcı ve önyargılı, sinirli, saygısız, bilgisiz davrandığımızda ise serinkanlılık hoşgörü ve iyi niyetle açıklayıp espriye vurup çocukluğumuza verip yüzümüzü kızarttılar.
O zaman anladım ki, cazgır bir kavgayla değil, bilgiyle düşünerek tartışarak bir yere varılabilir. Yoksa derdini dahi anlatamadan ilk kaybeden sen olursun. Onlar uzun vadeli ve sonsuz olurken; sen geçici olur ve son bulursun.
Fransız Okulu’ndaki FRANSIZ öğretmenlerimiz, bizlere kendimize saygı duyabilmemiz için ülkemize, özümüze, köklerimize saygı duymamız gerektiğini anlattılar.
Eleştiriye ve hicve açık olmanın insanlara hakaret etmek olmadığını, her şeyi kişisel alarak dövüşmeye kalkmanın zayıflık olduğunu;
Hiciv ‘in bir edebiyat, bir sanat türü olduğunu ve insanları düşünmeye yönlendirdiğini, düşünmenin ise daha doğduğumuz gün edindiğimiz bir hak, bir özgürlük olduğunu öğrenerek büyüdük.
Hiciv silah değil, özgürlüktü.
Hiciv silah değil, düşünmekti.
Hiciv silah değil, komikti.
Hiciv silah değil, ilginçti.
Hiciv silah değil, haktı.
Hiciv silah değil, yetenekti.
Hiciv silah değil, barıştı.
Hiciv silah değil, duygular arası gelgit ve rahatlama idi.
Hiciv silah değil, sessizliğin sesi, körlüğün gözü, karanlığın ışığıydı.
(Hiciv yerine kalem/düşünce/fikir/sanat/edebiyat/müzik kelimelerini de koyarak okuyabilirsiniz)
Farklı dinlerden, farklı milliyetlerden, farklı renklerden, farklı siyasi görüşlerden olsak da, beraber olabileceğimizi gördük, anladık Fransız Okulu’nda.
Biz farklılıkları öğrenip anlamaya, üzerinde tartışmaya çalıştık. Farklı değerlerin olmasını saygıyla karşıladık.
Özgürlüklerin ne kadar kıymetli ve gerekli olduklarını öğrenerek büyüdük.
Fransız Devrimi’ni, Rönesans’ı, Reformları öğrenirken insanoğlunun nereden nereye ne kadar zor geldiğini, medeniyet uğruna, özgür birey olmak adına ne vahim sancılar çektiğini, ne çok bedel ödediğini okuyarak, tartışarak, felsefesini yaparak öğrendik.
Yazarları, düşünürleri, şairleri, ressamları hatmettik.
Kimini anlamak imkansızdı, kimi çok can yakıcı, kimi çok zalim, kimi çok ürkütücü, kimi asla kabul edemem dediğim fikirlere sahipti. Kimi sapıktı, kimi sadist, kimi mazoşist, kimi de mide bulandırıcı. Kimine aşık oldum, kimini benimsedim, kimini örmek aldım, rol model seçtim.
Tercihler benim tercihlerim oldu.
Anladım ki sıfatlar da herkese göre göreceli. Benim sevdiğimi, sen sevmezsin...gibi gibi.
Eğer fikirleri kabul edilemez dediğim yazarı okumasam, neyi kabul ettiğimi bilemeyeceğimi anladım.
Neyi savunmak istediğimi bilmek için, neyi asla savunmayacağımı okumam iyi oldu.
Neye inanmak istiyorsam, onun hakkında her şeyi bilmem, ve hakkında her türlü -hicve de- aynı ince zekayla, aynı bilgi ve donanımla; silahla değil, kalemle cevap verebilecek kadar donanımlı ve özgür olmam gerektiğini kavradım.
Fikir nedir, düşünce nedir, onları ifade etmenin özgürlüğü uğrunda neler yapılır nasıl yapılır, nelerden ödün verilmez, bunların örneklerini okuyarak öğrendim.
Okulda
“Özgür insan, özgür birey ve vatandaş” olmayı öğrendik.
Kardeşlik öğrendik.
Eşitlik öğrendik.

FRANSIZ Okulu’nda biz, yabancı bir dilde, ülke tarihimizi, kültürümüzü, Atatürk’ü ve ilkelerini, dinimizi ve başka dinleri, ve kültürleri, ve tarihleri öğrendik.
Karşımızda kendiyle dalga geçebilen, kendine gülebilen, yanlışlarını kabul eden, özür dileyen, affeden, kendini kıyasıya eleştirebilen, hicvedebilen insanlar gördük.
Kendisine hicivle, eleştiriyle, hakaretle yaklaşan birileri olduğunda, asıp kesmek vurup kırmak yerine oturup konuşarak anlaşmaya çalışan insanları görerek büyüdük.

Şimdi geleyim Charlie Hebdo’ya yapılan korkunç saldırıya.
Çok üzgünüm.
Allak bullak oldum.
Fransız Okulu’nda beraber okuduğum arkadaşlarıma, tüm Fransa’ya, ve bu korkunç olayda kendini evinden vurulmuşçasına hisseden tüm Dünya insanlarına güç, metanet, sabır ve başsağlığı diliyorum.
Saldırıyı yürekten kınıyorum.
Ben de yürekten Charlie’yim. Ben de sonsuza kadar özgürlüğüm.

JE SUIS CHARLIE DE TOUT MON COEUR!
JE “SUIS” LA LIBERTE jusqu'à L’ETERNITE!

Şu yazıyı yüzüm kızarık, utanç içinde yazıyorum.
Utanıyorum...
Arkadaşlarımın ne hissettiklerini düşünmek içimi buruyor. Onları anlıyorum.
Özgürlüklere, özgür kaleme yapılan saldırıların hala daha yer bulduğu bir Dünya’da yaşıyor olmak, yüzümü kızartıyor.
Hem öldürmeyi -bahanesi, nedeni ne olursa olsun- marifet bilen insanlarla, hem de bu terörü “ama” diyerek açıklamaya, haklı kılmaya, hafifletmeye çalışan insanlarla aynı Dünya’nın insanı olmaktır utancım.
Çocuklarıma olan biteni anlatmaya çalışırken, anlamakta güçlük çektikleri için sordukları sorulara cevap verirken sesim titriyor.
O masum ve inanan yüreklere böylesi anlaşılmaz, kabul edilemez vahim bir olayı anlatmak durumunda kalmak beni utandırıyor.
Onlara Allah sevgisini, affediciliğini, sevapları anlatmaya çalışırken; böylesi günah, sevgisizlik, nefret ve kin dolu eylemlerin hala daha var olabildiğini açıklamak, çocuklarımızın hayata olan güvenine haksızlık!
Bana, özgürlükler adına kalemin ve düşüncenin gücünden vazgeçmemeyi öğreten,
ve şu yaşadıkları dayanılması güç günlerde bile serinkanlılıklarını, birliklerini, söylemlerini, eylemlerini düşünce yapılarına, özgürlük, demokrasi, eşitlik, birlik ve haklar adına denk bir şekilde yaşayarak gösteren,
Dünya’ya EŞİTLİK-KARDEŞLİK-ÖZGÜRLÜK tanımlarını doğurup armağan eden,
dahası özlem duyduğumuz, hasret kaldığımız duruşu en tepeden en aşağıya hep birlikte gösterdikleri için,
Fransa’ya teşekkür ederim.
Paris’te olmak, kardeşlerimle omuz omuza yürümek, kalemimi havaya kaldırmak isterdim...
Özetle,
Son sözüm her şeyi anlatan Türkçe’mizin en güzel kelimesidir...
Yonca
“KURŞUN KALEM”

X