"Yonca Tokbaş" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş

Çocuklara neyi nasıl öğretmek isterdiniz? (aile-çocuk-spor / bölüm 2)

Dün başladım bugün de aynen devam ediyorum.

Konumuz spor-çocuk-aile. Çocuğa spor yaptırarak nasıl uzun vadeli bir yatırım yapılmış olur hayatı adına, bunları anlatmayı amaçlıyorum bu soru cevap ve deneyim aktarımlarıyla.

Bu arada, sakın sporu imkan meselesi olarak değerlendirmeyelim olur mu.

O konuda da yazacağım. Keza daha önce bu konuda konuşurken yorum yapan bir gazeteci arkadaşıma kaldığımız otelin spor salonuna sabah kalkıp gidip gitmediğini sorduğumda aldığım cevap “tabi ki hayır” dı.

İmkan varken yapmayan olduğu gibi, imkansızlık içinde hayatını adayan var.

Koşarak tanıştığım köy çocukları, en imkansızlık içinde olanlar aslında o imkansızlık içinde en çok çabalayanlarken; milyar imkanı olan aileler spor konusunda çok fakir davranabiliyor.

Bir çocuğa bisiklete binmeyi öğretmek emek ve zaman istiyor. Bir çocuğu parka, doğaya, ormana götürmek gelişimi için ona özgürlük vermek imkan değil, özveri ve bu işe gönül veren aile yapısı, spor kültürü gerektiriyor.

İmkansızlık içindeki bir çocuk ve aile çoğu zaman hayat derslerini alarak aşılanmış bir büyük olurken; biz şehirlilerin steril ortamı, yorgunluğu, bahaneleri hem kendimizi hem çocuklarımızı ciddi anlamda “sorunlu ve patlamaya hazır bombalar” olarak büyütüyor.

Ben, her türlü düşmanlık, nefret, öfke, sinir gibi şeylerin küçük yaştan doğayla baş başa kalabilmekle, spor yapabilmekle şifa bulabildiğine inanıyorum. Dahası bunu kendi ailemde, yakın çevremde de görüyor, deneyimliyor ve bu konuda dersler almış ülkelerin (2. Dünya Savaşı sonrası Amerika-Japonya-Avrupa mesela) spora nasıl yaklaştığı konusunda hepimizi düşünmeye davet etmek istiyorum.

Şimdi sözü bir diğer Anne-Kıza bırakıyorum.

Enhar ve Zeynep Koç.

Önümüzdeki günlerde kızı yer jimnastiği yapan bir babanın anlattıkları var.

Onların deneyimleri de nefis bir ilham kaynağı hepimize.

Sağlam kafa sağlam bedende.

Yonca

“iletken”

Anne Enhar Koç ve kızı Zeynep Koç (11 yaş Özel Alev Okulları) - Okçuluk

Sporla ilişkiniz nasıl başladı Enhar?

Zeynep Merida ve Açlık Oyunları filmlerini izleyince okçuluktan çok etkilenmişti.

Sonra benim spor kulübümde yaz okulu afişinde gördük. Bana sorular sordu, ben de bildiğim kadarıyla anlattım. Ben de duruşunu düzeltir, kambur durmaz diye düşündüm. Konsantrasyonuna da faydası olur diyerek internetten kulüp araştırmaya başladım. Anadolu yakasında 2 kulüp vardı. Bazen her şey kısmet gerçekten.

İlk aradığım kulüp cevap vermedi. Ben de ikinciyi aradım.

Serdar Şatır Antalya’da Dünya Kupasındaymış. (Bu arada her yıl Antalya'da Dünya Kupasının bir ayağı yapılıyor ve Serdar Şatır tüm organizasyonu yönetiyor). Dönünce konuşalım dedi. Tatil bayram derken biz ancak Ekim sonu başlayabildik.

Kulübümüz Marmara Okçuluk. Baş Antrenörümüz Serdar Şatır, kendisi hem olimpiyatlarda hem uluslararası yarışmalarda Milli olarak yarışmış, aynı zamanda bir süre milli takım antrenörlüğü de yapmış bir sporcu ve beden eğitimi öğretmeni.

Kulübe başlayınca neler oldu?

İlk 2 hafta her başlayan çocuk lastik çekme, yay çekme gibi sıkıcı işler yapıyor. Sonra ok atmaya başlıyor. Serdar Şatır 1,5 ay sonunda: "Zeynep çok iyi nişan alıyor, fiziği de çok uygun, 1 ay sonra İstanbul yarışlarına katılsın" deyince, ben “çok erken değil mi, yenilgiyle nasıl baş eder?” dedim.

Serdar Şatır: “Mental hazırlık benim işim. Siz izin veriyorsanız malzeme almamız lazım.” dedi. Bir antrenörün profesyonelliği olayın gidişatını da belirliyor yani.

Malzemeleri aldık ve hazırlanmaya başladı Zeynep.

Okçuluk pahalı bir spor aslında. Ama kulüpte büyükten küçüğe geçiyor her şey. Bu da önemli. Başlamadan bilemezdik.

Zeynep fiziksel olarak büyüdükçe malzeme değişikliği ihtiyacı oluyor ve tabi ki kulüpte tek büyüyen o değil. Başkasından kalan malzeme kimin ihtiyacı varsa bedelsiz olarak ona gidiyor.

Yarışmalara gidince ne oldu?

Bizim kız 2,5 ay sonunda İstanbul 3.sü oldu, biz şok!

1 ay sonra Türkiye 3.sü, ikinci şok.

6 ay sonra da, Bolu'da Türkiye 1.si oldu. Halimizi anlatamam.

9-10 yaş kategorisi böyle geçti.

İlk senenin sonunda da yaş kategorisi değişti 11-12 yaşa geçti. Eylül 2014'den beri 11-12 yaş kategorisinde yarışıyor. Yaş grubunun küçüğü ve en az tecrübelisi yani.

Bu yıl, Gelibolu yarışmasına kadar kürsüden uzak bir sezon geçirdi, en iyi derecesi kışın Bursa'da bireyselde Türkiye 5.liği oldu. Ama şu var, takım olarak 1. oldular.

Yonca bunu şunun için anlatıyorum.

“Zorluklarını da anlat, sen bir anne olarak nasıl değiştin ve geliştin bu yolda?” demiştin.

Ben de anne olarak özeleştirimi yapmak istiyorum.

Nedir kendini eleştirdiğin konu?

Bir çocuk düşün ki 2,5 aylık antrenmanla başlamış yarışmaya. Her yarışta kürsü görmüş. Sanıyorsun ki, e artık 1 yıl oldu, daha tecrübeli, işimiz daha kolay olmalı yani gelsin başarılar, madalyalar. Havaya giriyor insan ister istemez. Annesi olarak hırs yapıyorsun.

Sonra güm!

İşler senin hayal ettiğin gibi gitmeyebiliyor.

Çocuk kaybetmeyle başa çıkabiliyor; ama sen başa çıkamıyorsun! İşte burada devreye "antrenör" giriyor.

Ben mesela patladım.

“Yoruldum” dedim. “Haftada 3 gün en az 40-45 dakika yol yapıp antrenmana getiriyorum. 2 saat bekleyip aynı yolu 40-45 dakika geri dönüyorum. Küçük kızım Defne var. 3 gün de onun antrenmanları, dersi, işim gücüm, yetişecek siparişler ve bütün bunların karşılığında da bir başarı yok, madalya yok, kürsü yok. Yazın antrenmana getiremeyeceğim Zeynep’i, dinleneceğim!” dedim iyi mi!

Antrenörümüz: “Olmaz. Ben geleyim sizin bahçeye düzenek kurayım. Teknik çalışsın. 1 gün gelsin antrenmana. Ama 3 ay ara olmaz. Kaslar gider, kafa gider, emekler gider. Size uyan saatte getirin; yeter ki bırakmasın Zeynep, bırakmayın.” dedi.

Bu konuşmanın üzerimde etkisi inanılmaz oldu. Uyandım resmen. Dahası antrenörümüz her yarış öncesi çocuklarla yaptığı mental hazırlığı; yani kaybetmekle nasıl baş etmek gerektiğini bana da anlattı. Bu sporu, sistemin nasıl işlediğini, bunun bir performans sporu olmadığını, dünyanın 1 numaralarının bile sürekli bir başarı gösteremediklerini sabırla anlattı. İkna etti beni. İkna da değil, resmen bana hayat dersi verdi. Kaybetmekle baş etme becerisi kazandırdı bana.

Sonuçta antrenmanlara yazın da devam ettik.

Ne oldu dersin?

Ağustos'ta kamp sonrası hem bireyselde Türkiye 1.liği, hem de takım birinciliği geldi.

Bütün bu süreçte, çocuğum sayesinde, benim için de yenilgi ve başarıyı olgun karşılayabilmek büyük kazanımımdır.

Zeynep açısından zorluklar?

O küçücük çocuklar nasıl kaldırıyor o yayları bilmiyorum. Ciddi ağır bir ekipman. Evde denedim o ağırlığı tek el sabit tutmak çok zor, ben beceremedim. Tekniğini oturturken kiriş koluna çarptıkça kanar, ağlar çocuklar. Ama yüzünü yıkayıp bandajlayıp devam eder.

Hava şartlarına rağmen yarışmalar ertelenmez, iptal edilmez. Yağmur bastırdı, Maltepe'yi sel aldı, kanalizasyonlar taştı. Çocuklar resmen donlarına kadar ıslandı ama, sıralama atışları bitene kadar attılar. Onların şikayeti yoktu. Biz daha çok zorlandık.

Geçen yaz Bolu'da 40 derece sıcakta, üzülerek gördüğüm organizasyon sorunları da dahil olmak üzere yine de hiçbir çocuk yarışını bırakmadı. Müthiş bir azim ve kararlılık. Hava o bu şu teferruatına takılmıyor çocuklar.

Hava koşullarını da yönetmeyi öğrendiler. Hem rüzgarı kontrol etmelisin, hem de süreni 3 ok atabilecek kadar iyi kullanmalısın. Konsantrasyonun bozulmamalı.

Yarışların bir de duygusal yönü var tabi. Çocuklar elemelerde birbirlerine denk gelince üzülüyorlar; çünkü takım arkadaşı, kampta oda arkadaşı ama kendi takım arkadaşı tarafından elenmek zorunda.

Biri ağlar, öteki onu teselli eder. Arkadaşlıkla rekabet yönetimi. Hayranlıkla izliyorum.

Bazı çocuk süre baskısı ile kilitlenir kalır, atışını yapamaz, bazısı kötü atınca ağlar dağılır, kopar yarıştan. Bütün bu süreçte tüm bunları yönetmeyi öğreniyorlar. Müthiş bir hayat dersi hepsi. İleride başlarına gelebilecek her şeyin provasını sporla, spor sayesinde yaşayarak öğreniyorlar.

Kazançları dersen; yarışma stresi, başarısız olma stresi, süre baskısı, hem bireysel hem takımla yarışma, bireysel de yendiğin/yenildiğin arkadaşınla ertesi gün aynı takım aynı amaç için beraber yarışabilme, duygularını kontrol edebilme, kendini hırpalamadan hırs yapma. Sadece kendi hedefine kilitlenme. Antrenörünün taktiklerini dinlerken, dış etkenleri, koşulları, şartları kontrol edebilme (mesela karşıdan gözüne giren güneş vs..)

Zeynep nasıl yorumluyor kendi gelişimini?

Zeynep bana “Artık daha azimliyim” diyor. 11 yaşındaki çocuğundan bunu duymak inanılmaz!

Zorluklara çözüm bulmayı, üretmeyi de öğreniyor edindiği tecrübelerle.

İlk Türkiye şampiyonasında yarı final maçında kaçırınca ağlamaya başladı. Durduramıyor kimse, öyle içli içli omuzları sarsıla sarsıla ağlıyordu ki!

İkinci Türkiye şampiyonasında öndeyken kötü attı. Yine başladı ağlamaya; ama bu sefer hızlıca toparladı.

Şimdiyse artık ağlamıyor. Sadece morali düşüyor.

Seneye o da olmayacak biliyorum. Takılmamayı, önüne bakmayı, tökezlese de hemen kalkıp devam etmeyi öğrenecek. Kendi de farkında.

Çocuğumun bunları öğrenerek büyüyor olması demek, benim için hayatını kurtardı demek.

Okçuluk için belki çok fiziksel performans gerektirmediğini düşünür insanlar; ama ciddi bir kuvvet ve dayanıklılık gerekiyor. Bir de mental bir spor -Uzak Doğu kökenli, meditatif yanı da var- kafanın da sağlam olması lazım, hedefe odaklısın, sadece kendinsin, iyi konsantre olmak lazım, sabır lazım.

Peki kaç çocuk ve aile var okçulukla ilgilenen mesela?

İlk Türkiye yarışmamız kışın kapalı salondaydı. Öncesinde kota vardı, 450 çocuktu. Sonra açık hava Bolu 600 çocuk, 1 sene sonra en son Gelibolu açık hava 700 çocuk! Zeynep'in 11-12 yaş Olimpik Yay kategorisinde 97 kız vardı. Sayı sürekli artıyor. Biz de çok bilinmedik bir dal sanıyorduk başlarken, oysa hayli biliniyormuş ve bilinirliği artmaya da devam ediyor.

Zeynep’in hayali?

Olimpiyatlara katılıp derece elde etmek.

Başka söylemek istediğin?

Bir de bahsetmeden geçemeyeceğim kampımız var, müthiş bir tecrübe çocuklar için! 2 senedir Bolu'da yazın 1 hafta kamp yapıyorlar. Yoğun antrenman programı ve daha fazlası.

Her sabah 7:00’de trekking, yat saati, kalk saati var. Ipad, Iphone yok. Gece belirli saat aile ile görüşmek için telefon izni var, kitap okuma saati var, yoga var. Geçen sene Abant, bu sene 7 Göller. Önce doğa gezisi, sonra mangal var. Sinema gecesi var, son gece parti var.

Forması kirlenen formasını yıkayıp kurutuyor.

Sorumluluk almak var.

Müthiş dostlukları oluyor, evde çamaşırını katlamayan çocuk kampta bambaşka biri olup çıkıyor.

Özeti aslında spor deyince hep bir fiziksel aktivite gelir ya aklımıza, aslında spor yapmak, spor yapan çocuk kavramı bambaşka, biz 2 senede onu anladık.

Ana-baba olarak biz de çok ders alıp, çok şey öğreniyoruz onlarla.

Çok doğru insanlarla çalışma şansımız da oldu. Antrenörümüz kulübümüz olabilecek en büyük şansımız!

Yonca notu: Evet bu bakış açısıdır en büyük şansımız ve umut kapımız... Kendi adıma bu spor dalında bunca çocuk ve ailenin emek verdiğini öğrenmek; bir kulübün ve antrenörün profesyonelliğini ve hassaslığını yaşayabilen o çocuklar adına bunca çocuğun hayatına değmek ve gelecek adına inanılmaz mutlu etti... Bu yazıları yazmak... sorularıma bu cevapları alabilmek... şu yaşanılan ortamda içime umut ekti.. Aynen devam edeceğim..

X