"Yonca Tokbaş" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş

Ben ne zaman mal oldum?

Önce Günaydın

Sonra hüngür hüngür…
Bugün böyle.
Bazen birileri soruyor bana: “Ya sen hep mutlu musun, yoksa çok mutsuz bir kadınsın da çaktırmıyor musun?” diye...
Ben de cevap veriyorum: “Yok. Mutluysam mutluyum, mutsuz olunca da zaten acayip belli ediyorum, ya sessizliğe bürünüyorum, ya da Allah ne verdiyse dökülüyorum ortaya” diye.
Şu an mutsuz değilim.
Sadece şaşkın, üzgün ve ne bileyim işte, kafam karışık gibiyim.
Sorularıma cevap ve çözüm arıyorum.
Yıl bitiyor. Temizlik vakti geldi gibi. İçimi döküyorum işte.
Acayip kırılıyorum bi dolu şeye.
Kıskançlık, hırs, üzüntü, sinir hepsi birer duygu. İyi veya kötü diye sınıflandırmayacağım. Bende bunlardan yok da demeyeceğim.
Bende de var.
Sürekli kendimle uğraşıyorum terbiye olmak için ya da hepsiyle yüzleşip icabında özür dilemek için, ders alıp bi şey öğrenmek için.
İsyan da ediyorum.
Ne asalak, ne terbiyesiz, ne usul adapsız insanlar sürüsü dolu bu ülkede.
Ne kadar uyduruk, ne kadar içten pazarlıklı, ne kadar kötü taklitçi, ne kadar nemalanıcı, ne kadar göstermelik, ne kadar 3 kuruşluk ve 3 günlük bi dolu şey.
Nasıl bunlar yok sayılıyor, nasıl bir kandırmaca içinde yaşanıyor?
İlişkiler ne kadar gerçek dışı, ne kadar suni, ne kadar yüzeysel.
Ne kadar çok ikiyüzlülük!
Her konuda bu kadar çok ikiyüzlü olabilen bir toplum var mı acaba? Belki bunu tek bu topluma yüklemek te yanlış. Dil din ırk coğrafya değildir olay.
Dünya’nın her yerinde böyle insanlar vardır.
Umarım yoktur!
Ne çocuklara, ne doğaya, ne insana, ne aşka hiçbir şeye saygı ve sevgi yok.
Herkes aslan parçası sanırsın, oysa ya ödleğin ya çıkarcının teki.
Sırf laf olsun diye sanal üzülmüşlükler, sanal ilgiler, sanal ah vahlar veya kükremeler; ama gel bi şey yap deyince tıssss herkes toz.
Sanal kafa tutmak, eylem yapmak, canım cicim seni çok “like” ediyorum diye takılmak çok kolay yahu. Şak şak şak!
Sıkıysa gel çık karşıma harbi ol.
Sıkıysa harbiden arkadaşım olma mesela. Olma benim arkadaşım sıkıyosa.
Mış gibi yapma bana. YAPMA BANA MIŞ GİBİ.
Sırf çıkarın olduğu için, veya beni onu şunu bunu bir iş gibi gördüğün için dolanma etrafımda.
Kullanma beni. Veya de ki: “Senle bir işim var”. Mert ol, açık ol, dürüst ol.
De bana neyse onu. Veya beni hem iş için kullanmayı isteyip hem de hakkımı yeme.
Hakkımı istediğimde bana “vay vay vay bak sen şuna” tavrı sergileme utanmadan.
Herkesi enayi yerine koyarak çalıştıracak zihniyette olup kalkıp ortalarda emekçiyim nutukları atma ya da.
Sevme beni icabında.
Bunda kötü bi şey yok ki.
Seviyorum diyorsan da, gerçek ol.
Hepimiz bi şeyleri idare ediyoruz arada, ama bokunu çıkartmak da başka bi beceri.
Ahlaksızlık ve ikiyüzlülük bitirdi beni.
Her zaman bilirdim bunlar var; ama bu kötü gerçeğin bu seneki kadar beni vurduğu olmadı. Belki ister istemez aynı ikiyüzlülüğe ben de düştüm ondandır.
Bir baktım aynı çukura çekilivermişim farkında bile olmadan. Utandım kendimden.
Şuna da çok fena oluyorum; ilham almak ayrı, kopyalamak ayrı.
İlham alıp referans vererek bir işi yapmak ayrı, çaktırmadan nemalanmak ve sanki hepsi senin fikrindi gibi yapmak ayrı.
Seni ezip geçip “özür dilerim” demeden devam etmek ayrı.
Özür dilemek, teşekkür etmek, hak teslim etmek ve vefalı olmak bu kadar zor mu?
Ben bana laf arasında öğüt diye bir şey söylemiş bilmem kimin cümlesini onun adını anmadan ortamda anlatamıyorum yahu!
Kimisi alıyor senin işini, gücünü, yazını, fikrini, cümleni, eylemini, paylaşımını, mesleğini, 40 yıllık hatrını şak diye ortaya koyuyor “ben yaptım oldu” diyor ve çok da rahat hani.
Ne çok var ortada bu hazıra kondumcuklardan ve nedense bunlar hep bu şark kültürü ortamında var sanki.
İnsan bu kadar gözüne sokarak kullanır mı sağını solunu? Bu kadar çok kalp kırmak nasıl bu kadar kolay oldu.
“Ulan” diyorum bi de şok içinde, “Bunları ne çok seven var. Anlamıyor demek ki insanlar kandırıldıklarını, uyutulduklarını. Umurlarında değil ya da. Ya da sen fesatsın Yonca, egomanyak oldun çıktın, kendine aşık oldun filan veya çok kıskançsın haberin yok.”
Sürekli kendimi dövüyorum, sürekli. Diyorum belli ki benim bir ders almam lazım, belki anlamam lazım. Belki kendimi daha çok geliştirmem, daha çok çalışmam lazım.
Ben de yargılıyorum birilerini bak gördün mü!
Birileri dönüp bana “Yamuk, çirkin fotoğraflarını koyma” diye akıl veriyor tam o sırada mesela...
Neden?
Neden kandıralım ki insanları? Birbirimize kandırma aklı verecek kadar neye muhtacız ki?
Üstelik bana kendim o halimle çirkin gelmiyorum. Kimseye de sürekli güzel veya çirkin diye de bakmıyorum. Ama ülkem bana insanları sürekli dış görünüm üzerinden sevme/yargılama becerisi kazandırıyor başka şeyler kazandıracağına!
“Sen de var bi anormallik Yonca” diyorum sürekli.
Sürekli bende hata.
Hep parmaklar bana dönüyor günün sonunda; “Eee sen alıştırdın, sen yaptın, sen böylesin”.
E ama bana öyle davranmayanlar da var. Demek ki o kadar da kek değilim.
Yani beni anlayanlar da olduğuna göre, direnmeliyim sanki.
Kalbim bekle diyor, sabret diyor bana.
Telkin ediyorum kendimi sonra; “Yoncacım, sen bak kendi işine, takılma bunlara. Zaman kaybı. Bugün seni anlamayan yarın elbet anlar.”
Sonra bu cümleyi de çok burnu havada bulup yakıştırmıyorum kendime.
Sonra bakıyorum bir başkası daha benim gibi içerlemiş. Göz kırpıyoruz birbirimize uzaktan da olsa.
Hmmm, çok şükür yalnız değilim. Sessiziz belki ama varız.
Ben de ona üzülme diyorum. Ama biliyorum o da çok üzülecek.
İnsanın elinde değil. Üzülüyorsun.
“Takmıyorum” diyorsun ama, bi bakmışsın hırsından ağlıyorsun hüngür hüngür.
Düzeltiyorum hırs değil, haksızlığa ağlıyorsun.
Haksızlık çünkü. Haksızlık çok üzüyor insanı.
Mesela sosyal medya.
Allah’ım nasıl tiksindirdi şu ara beni anlatamam.
Bugüne kadar paylaşımlarımın altına yazılan kötü sözleri silmek aklıma hiç gelmedi.
Hatta birkaç kere annem ve kardeşim bazı yorumlardan çok rahatsız olduklarını dile getirdiler. Onlarla bile kavga ettim, ne demekmiş adamın yorumunu silmek diye.
Bir kere Avukat kuzenim çıldırdı neredeyse benim adıma hakaret davası açacaktı, bense “insanlar deşarj oluyor, ben anlıyorum onları, ben veririm cevabımı. Dahası hadi oradan sildim diyelim, aklından geçeni silemem ki, düşüneceğini düşünür. Ne yazarlarsa yazsın öyle kalacak, karışmayın bana.” dedim.
Zaten böyle bi durum olduysa da 3-5 kere oldu. Sonunda ölüm yok ya.
Sabahtan akşama küfür bela taciz görmedim ne yalan söyleyeyim. Oysa arkadaşlarım arasında inanılmaz şeylere maruz kalanlar var.
Buna sevinmeli miyim, üzülmeli mi ona da emin değilim geldiğimiz noktada; çünkü küfür bela aldın mı da başka bi havan ve reytingin oluyor.
Olacak iş değil ama öyle.
Ne kadar nefret öfke o kadar tık.
Nefretle beslenmek dedikleri şey bu olsa gerek.
Oysa bunun tersi de mümkün. Yani nefretsiz eleştiri...
Buralar, duyguların satılık olabildiği bir coğrafya. Atasözlerimiz var bu konuda.
Ha ama paylaşımlarımızın altında yapılan reklamlara süper gıcığım bak. Onları inatla siliyorum. Çünkü benim üzerimden benden izinsiz reklam, düpedüz kanunsuzluk ve saygısızlık. Hakkın yok beni böyle kullanmaya.
Derken bir gün de tesadüfen fark ettim ki, kimileri kötü yorumları, eleştirileri siliyormuş. Ayol az önce bi eleştiri vardı orada, gördüm okudum, e nereye gitti şimdi?
Yok.
Silinmiş.
Sadece sen müthişsin, sen tanrısın mesajları bırakılmış.
Yani bu bir işmiş, ve yönetiliyormuş. Sosyal Medya yönetimi diye bir şey varmış. Takipçi satın alınabilen bir şeymiş. Trend olmak ucuzmuş Cengiz Semercioğlu yazdı ya hani. Dilim uçukladı okuduğumda.
Vay vay vay vay...
Bense o kişiyi mesela iş değil, kendisi sanıyormuşum.
Her şey iş ve her şey iş yönetimi olmuş öyle mi?
Bizler ne ara kendimizi de iş edinip allayıp pullayıp pazarlar yönetir olduk?
Ya da ben ve işim ne zaman birbirimize giriştik. İşim ben, ben işim ne ara olduk?
Nasıl olduk?
Ben ne zaman mal oldum bilen var mı?
Peki kendimi bir ürün olarak ne kadar allayabilir pullayabilirim ki?
Mal belli.
Ne kadar estetik yaparsam yapayım kendime, işime, özüme, yazdığıma, koştuğuma yaş gidiyor ileri.
Yer çekimine karşı koyamam. Hatalarıma bant takamam. Kusurlarımı saklayamam. Silemem. Ben silsem, tarih silmez.
Saklanamam çok fazla şu geldiğim noktada. İlla yakalanırım. Ortam malum.
Of bu yazı zor oldu.
Bugün 10 Aralık ve 1-2 senedir iyiyim derken, bu sene hassas yerime denk geldi demek ki, ve ben düştüm yere küt diye ondan dökülüyorum belki, bilmiyorum.
Belki hassasım bu ara ondan bunlar bana koyar hale geldi ve yarın kalkıp bu yazıdan pişman olacağım belki.
Ama şunu biliyorum;
Gerçek değişmez!
Dünya’nın sporunu yapayım, Dünya’nın en prensipli insanı olayım, yok ben yaşamayı da seviyorum rakımı da içiyorum, vazgeçemiyorum.
E şimdi bunlar benim “işime ve imajıma” ters diye, işime gelmez diye saklayacak mıyım yani?
Rakı paylaşımı yapınca benim adıma endişelenen okur var, “eyvah başına bela alma söyleme paylaşma” diye. Beni esas dehşete düşüren bu oysa.
Başıma belayı almadan alacağım diye korkan ve sakınmamı söyleyenlerin endişesi.
Yaranacak yararlanılacak politikalar için, kendimi korumak için ortama ayak uydurmuş olmak adına çaktırmadan mı yiyip içeceğim.
İkiyüzlülüğün ikiyüzlülüğü... Oyyyy....
Sakalım yok ki, çekip uzatayım hani bazıları döneme uygun top sakal uzatıyor ya, onun gibi.
Örnek anne, örnek kadın, örnek yazar, örnek sporcu... Yok abi böyle bi şey.
Ben kötü örnek oluyorum bu durumda, beni unutun yani.
Ne kadar mutlu olursam olayım, ağlamadan geçirdiğim bi hayat olabilir mi? Yok.
Hiç ağlamamış birisi varsa, hemen yanına gidip “koy ver ağla” demek isterim, hemen şu an.
Ağlasın kurtulsun içindeki taş kesmiş yaşlardan. Utanmasın kendinden. Bozukluklarından, yaralarından.
Kime göre bozuk hem?
Ağlamak üzülmek hastalık sayılır oldu. Ayol bunlar duygu!
Bu yazıyı yazmak utandırıyor bi yandan beni, ama yaz Yonca diyorum, yaz.
Belki tükürdüğümü yalayacağım 3 gün sonra.
Ama şu an durum bu. Tükürdüğümü yaladığım zaman onu da yazarım.
Özür dilerim.
Yaz gitsin içinden ve çırılçıplak kal kendinle, ne olacaksa olsun.
Hayat amacın kalbini açmaksa, aç.
Duygularını sustursan, saklasan beden dilin yüzün gözün veya sessizliğin ele verir seni. Ya da beni cart diye ele veriyor.
Neyi kimden neden nasıl saklarsın ki işin döke saça yazmak olunca?
Ha saklarsın elbet.
O da bir tercih.
Her bi şeyi paylaşmak zorunda değiliz ki.
O da benim hakkım. Mahremiyet hakkım.
De işte bu işin teşhir kısmının da dozu nerede ve nasıl kaçtı bilen var mı?
Ben onu bilemez oldum ve esas bu konunun ana teması o sanki.
Doğallıkla sanallık, sanallık ve yüceliş çizgileri nerede inceldi koptu?
Oruç tutayım diyorum. Sanal alem orucu yani.
Hatta yazılardan bile uzaklaşıp ruhumu, kalbimi dinlendireyim istiyorum.
Çekeyim elimi kolumu ortamdan, bi toz olayım.
BBG evi ortamında yaşamaktan, kendimi Truman Şov’da kimi zaman başrol, kimi zaman yardımcı oyuncu, kimi zaman teknik eleman olarak görmekten yoruldum diyorum.
Kendimle kalayım. Ailemle...
Kendime ait, kendime saklı olduğum, her adımımı kimsenin bilmediği ama benim çok iyi bildiğim o anlara döneyim diyorum.
Ortamdaki gösterişten, abartıdan, satıştan, paylaşım manyaklığından kurtarayım kendimi. Kendimden de, kendi paylaşımlarımın çokluğundan da kusmak geliyor hatta. Ne yapıyorum ben öyle?
Paylaşmanın cılkı çıktı, paylaşmanın değeri kalmadı gibi.
Ben de o ortamdayım, ben de oyum artık ve içindeyim ama işte.
Malım... Orta malı.
Like edin beni!
Yorum yazın bana... Sevin beni. Beğenin beni...
Gözüm sürekli gelen giden mesajlarda. Bırakılan yorumlarda, kaç like aldığımda.
Mesela istediğim birileri var, illa onlar like edince mutlu oluyorum. Onaylanmış hissediyorum. Of ne acayip ama öyle.
Utanıyorum kendimden.
Doyumsuzluk mu, arsızlık mı, sürekli onaylanma manyaklığı mı?
Bir de ben yazarlığa sanal ortamda, internette yazarak başladım. Kimilerine göre benim için sanki bir ömür geçti sanal alemde.
Doydum desem... o da değil.
Mümkün değil.
Neden mi?
E bu sefer yapmak istediğim güzel şeylerin günahı ne? Güzel insanların günahı ne?
Olan onlara olacak elimi kolumu çeksem sanki bi yerde. (cümledeki egoya gel hele!)
Çünkü bu kızdığım ortamda bir yandan mucizeler de oluyor. Ne çok şey anlatabildim, ne çok iyi işe imza atabildim bu sayede. (Dilemme Cornelien işte bu...)
Her şey girift, her şey karışmış bulanmış dolanmış birbirine.
Sarmaşık bazen hani begonvile dolanır ve boğar ya, çiçekleri göremezsin artık. Ama ikisi de canlıdır. Ayırmaya kalksan birinden biri ölür.
Yok mu acaba bunun hayatta bırakan çözümü?
Hem bu ortamın parçası olmak istemiyorum; hem yapmak istediklerimi ortama yedirmeden koruyarak devam etmek istiyorum.
İşin içinden de çıkamıyorum.
Bir yanım seviyor bu ortamı. Bir yanım çabuk kaç diyor.
Oysa aynı ortamda tanıştığım ve ne çok sevdiğim insan da var.
Onların suçu ne?
Benim suçum ne?
Tam bir yaman çelişki.
Bazen çok kirlenmiş hissediyorum. Bazense çok kutsanmış.
Bana çözüm önerisi arıyorum.
J. D. Salinger mesela, ta o zaman, o zamanlar ortam böyle değilken bile...
Nasıl basıp gitmiş ortamdan. Nasıl susmuş. Nasıl kestirip atmış.
Nasıl korumuş kendine verdiği sözü.
Nasıl kaypağa düşmemiş?
Yaşadığı yer Şark değilmiş ondan mı? Yetişme şekli bu değilmiş ondan mı?
Yapmak istediklerini yapmış bitirmiş ondan mı?
Bu anlattıklarım çok acayip bir yeni dönem Orta Doğu barbarlığı mı, yoksa her yer böyle mi?
Ben miyim hatalı?
Tüketici...
Şu an sadece sıkışık hissediyorum. Merak içindeyim. Korkuyorum da...
Arayış içindeyim.
Yapmak istediğin şeylerin üzerine istemediğin çirkin tozlar kondurulmadan da yapmaya devam edebildiğin,
Ruhuna fikrine emeğine tecavüz edilmeden yaşamaya devam edebildiğin,
Özü zaten anlamlı-değerli olan şeyleri de illa allamak pullamak gerekmediği bir çözüm ortamı arıyorum.
Her şeyin çözümü vardır elbet.
Vardır elbet herkesi mutlu edecek bir çözüm.
Bana icabında “Hadi size iyi günler” deyip basıp gidecek,
O cesur yürekten diliyorum.
İçimden geleni olduğu gibi açtım mı, rahatlarım ve o zaman esas çözümü bulurum, çok iyi biliyorum.
Ondan yazıyorum.
Yonca
“bulmaca”



X