"Yonca Tokbaş" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş

Allah belalarını versin

Şehitlerimize Allah’dan gani gani rahmet, ailelerine sonsuz sabır ve baş sağlığı diliyorum. Üzüntümü ifade edecek kelime bilmiyorum.

Ölüm ve şehit haberlerinin ardı arkası kesilmiyor.

En son sosyal medyaya baktığımda insanlar: “kıyamet gelsin” diyordu.

Ölsek ve bitse... biter mi sizce?

(*Yonca notu: Bu yazıyı yazmaya başladığımda şehitlerimizin sayısına ve orada olanlara dair sürekli çelişkili bilgiler geliyordu. Dolayısıyla bu yazıyı, kıyıya vuran çocuk fotoğrafına odaklı yazılmış olsa da, şu içinde bulunduğumuz tüm ikiyüzlü ortamı kapsayacak şekilde okunabilir.)

***

Bela okumak

Lanet olsun demek

Bunu yapan ölsün, beter olsun

Benden olmayan, bana karşı olan, benim gibi düşünmeyen ölse de olur, yansa da olur

Bana vuran bin kez vurulsun

Madem sen bana bunu yaptın ben de sana aynısını ve beterini yapacağım

Allah belanızı versin!

400 kere lanet olsun!

...

Türkiye’den duyduğum tek ses bu.

Nereye baksam hep bu cümleler var. Hep bu bela ve ölüm ünlemleri...

Bütün bu cümlelerin hepsi benim için aynı tanımlar ve duygular dahilinde;

Şiddet, terör, öfke, kıyım, yıkım, kayıp, zarar, savaş.

Bu duygularla ve bu söylemlere hayal edilen ve amaçlanan yere -o yer barışsa yani- varılabileceğine inanmıyorum.

İntikam duygusunun sadece intikamı körüklediğini,

Ölüm dilemenin daha çok ölüm getirdiğini,

Bela okumanın da sadece belayı başına sardığına inanıyorum.

Lanet desen, ta kendisiyiz, biziz zaten!

***

Kabul etmediğim, karşı olduğum ve direndiğim şey kıyıya vuran çocuğun fotoğrafını paylaşırken neyse, bu paylaşımlar için de o.

Yani: “Bütün Dünya verdi kıyıya vuran çocuğun fotoğrafını. Bu iş tüm Dünya’da böyle. Bugüne kadar yeterince canımız yanmadı, yeterince ne kadar korkunç şeyler olduğunu anlamadık, anlatamadık. Bu sefer iyice yüzümüze çarpsın ki savaşın felaketi, bir etkisi olsun da harekete geçilsin artık” cümleleriyle kendimizi kandırarak rahatlama halimize tepkim büyük.

Tıpkı 1 şehidin, 1 ölümün, 1 can kaybının savaşı sonlandırmaya yetmemesine tepki duyduğum gibi.

Tıpkı 1 maden işçisinin ölmesiyle yapılamayan düzenlemeler ve kanunlar yüzünden 300’ünün ölmesinin beklenmesi, 300’ü ölünce tutulan matemin bir sonraki daha beter ölümlere kadar sürüp sönmesine duyduğum tepki gibi.

Bu tür bela-lanet-intikam söylemlerinin, paylaşımlarının hepsi benim için bir çeşit algı yönetimi gibi.

Neden böyle hissettiğimin, düşündüğümün de iki nedeni var, tek tek anlatayım.

Birinci neden

Hala daha bir çocuğun ölü bedeninden bekliyoruz bizim yapmamız gereken şeyi.

Ölü bir çocuğun bedeninin bir aydınlanmaya, bir uyanmaya vesile olmasını istiyoruz.

O kadar güçlü işte o 1 tek Çocuk!

Milyarlarca büyük birleştik bir işe yaramadık da, 1 çocuğun ölüsünden güç alacağız da şaha kalkacağız yani.

Ne acı değil mi?

1 çocuk kadar cesur, masum ve ölü olamadık harekete geçirmek için birilerini. Öleydik de işe yarasaydık bari!

Bunu düşündüğüm için “büyüklük” buysa, ben büyük değilim diyorum.

Ya da, öleyim işe yarayacaksa. Yeter ki o çocuk ölmemiş olsun.

Ölüsüne muhtaç olduğum bir çocuksa ayaklanmak için, ben zaten ölmüşüm de ağlayanım yok aslında.

Lanet okumaktan başka bir şey gelmiyorsa elden; uyanış ve harekete geçmek için korkarım ölmek en işe yarayacak eylem.

Bu yazıyı ben yazarken, siz okurken, kaç can daha o botlarda ölmüştür veya dipte veya kıyıya vurdu vuracaktır bilmiyorum.

Bu yazıyı yazarken, dağ köylerinde, sesini duyamadığımız bir yerlerde kim bilir kaç can daha şehit düşüyordur...


İkinci neden

Bugüne kadar sadece bu ülkenin yakın tarihinde gözlerimizden silinmeyen 18 aylık bir bebeğe yapılan korkunç işkenceler ve tecavüzün fotoğrafları, videoları var.

Bıçaklanmış halde ölü yatan o kadının manşet olmuş fotoğrafı var.

Teröre can vermiş o bebeğin fotoğrafı ise ne bellekten ne ruhumuzdan on yıllardır silinmedi.

Özge Can var daha yeni.

Şehitlerimizin sıra sıra uzanmış tabutları var.

Bayraklara sarılmış şehit fotoğraflar bitmek bilmiyor ki!

Peki bu fotoğraflar bize ne kadar etki etmiş, bizleri ne kadar ve nasıl bir harekete geçirmiş ki bugün sahile vuran çocuk bedenine kadar geldik dayandık sormak isterim.

Dahası -malesef benim de içinde olduğum bu ikiyüzlü çark, sistem ve düzende- şunları da sormak isterim kendimi de dahil ederek hepimize:

Bu bitmek bilmeyen savaşları başlatan körükleyen, devam ettikçe koca ekonomileri ayakta tutan; turizminden, silah sanayiine, inşaattan gıda sektörüne, tıptan medyaya kadar savaştan nemalanmayan hangi sektör var?

Düşünsenize savaş ve ölüm olmasa iç içe geçmiş bu sektörler, ekonomiler, sanayiler nasıl hayatta kalacaklar?

Ne iğrenç bir soru değil mi?

Öyle. Haklısınız. Midem bulanıyor benim de.

Savaşlar sayesinde, (bakın sayesinde dedim), din dediğimiz -ve zerre inançla alakası olmadığını düşündüğüm ve ticari bir terim olarak gördüğüm olgu- ne güzel bir silaha dönüşmüştür değil mi yerine göre güçlü ve/ya güçsüzün elinde.

Savaş olmasa peki, din ne olacak? Yok yanlış sormadım.

Öyle bir soru yok diyorsanız şöyle sorayım: dinler olmasa savaşlar olacak mı(ydı) tarih boyunca?

Veya ne kadar sömürebileceksin vicdanları, hayatları, oyları?

Ne kadar vurabileceksin ötekini berikini din için iman için diye diye?

Ne kadar aşağı ve/ya üstün görebileceksin birilerini ve neye göre?

Petrol peki?

Petrol savaşların neresinde?

Yani para.

Kendini soyutlayabilecek misin paradan?

Arabandan inip bisiklete binebilecek misin hemen bugünden sonra? Elmayı armudu ağaç üretiyor. Süpermarketten vazgeçip dikip büyütüp toplamayı mı bekleyeceksin?

Peki sizce kaç para kazanmıştır tüm Dünya gazeteleri kıyıya vuran insanlığımızın fotoğrafıyla?

Tirajlar ne olmuştur?

Yazılarımızın tıklanmasıyla açılan reklamlarla, tüm Dünya basınında ana sayfada yer alan o fotoğrafla, kaç tane basın emekçisinin kaç aylık maaşı çıkmıştır acaba?

Eğer o fotoğraf, o tık, o tiraj, o reklam olmasa belki de gazete işten beni değil ama, çay getiren Abiyi işten çıkartmak zorunda kalacak.

Fikir ve ifade özgürlüğümüzün bedeli baksana çatır çatır hesabı kesiliyor belden aşağı kesilen vergi cezalarıyla.

Herkes hayatta kaldığı ve kimse ölmediği için ekonomi sarpa sardıkça savaş çıkmayacak da ne çıkacak bahtımıza acaba?

***

Ne fena değil mi yazdıklarım.

Ha şimdi gel de bunları ayır birbirinden harbi dürüst ol kendine.

Mümkün mü?

Ne kadarı mümkün ya da?

Savaş istemiyorsun. Bela okuyorsun.

Çocuğu sahilde ölü görmediğin, şehit sayısı yüzleri bulmadığı sürece harekete geçecek kadar iradeli, azimli, öz disiplinli değilsin.

E öl bence sen de. Ben de öleyim acele.

Şu anda bu yazıyı okuyan sen belki bi kafedesin. Sen de iş yerindesin.

Sen de evde.

E kapa iş yerini çık. Işıkları söndür.

Sen hele sen, evdeki; kapa perdeleri. Sustur çalan müziği.

Bırak elinde sana keyif veren kahveyi içmeyi. Zıkkım o zıkkım sana da bana da.

Hey sen çok üzülen Anne...

Emzirme çocuğunu sen de.

Baksana o çocuk sahile ölü bedeniyle vururken sen nasıl hayatına devam edersin değil mi? Bak analar çocuklarının bayrağa sarılmış tabutlarını bekliyor acı içinde.

Bırak emzirme. O çocuk kıyıya vururken, öbürü dağda vatan için şehit olurken, ben bu kadar imkan içinde çocuk yetiştiriyorum diye vicdan yapacağına, kurtul kendinden de vicdandan da!

Bunları diyebilir misin, yapabilir misin?

Diyemezsin. Yapamazsın.

Ben de yapamam. Yapamıyorum. Ya-pa-mı-yo-rum.

Bak işte bugün nefes alıyorum. Hayat devam ediyor bir şekilde evet. Çocuklarımı okula yolladım sabah gülümseyip öperek. “Mutlu bir gün geçirin çocuklar” dedim.

***

İşte tüm bu yazdıklarım yüzünden kıyıya vuran çocuk fotoğrafı da, şehitlerimizin kaç tane olduğunu sormak da bizim ikiyüzlülüğümüzün resmidir diyorum.

Bu ikiyüzlülük içinde kelebek etkisi yapacak bir şeyler için çabalamak, olası değişimlere yapabildiğim tek katkımdır diyorum.

Ölümü kullanabilecek, ölü sayısına göre dellenme katsayımızı arttıracak kadar barbarlaştığımızın, donduğumuzun kanıtıdır bu halimiz.

Yüzleşelim gerçeklerimizle. O yüzleşme büyük bir değişimdir işte.

Her ölümde sosyal medyatik ekran karartmalarımızı, ekran silahşörlüğümüzü gördüğümde kendime sorduğum gibi, sorarım yine?

Bak dün kıyıya vuran çocuk için kararmıştık, dünden bugüne sayısı bilinmeyen şehitler için kararıyoruz.

Ekranları kıyıya vuran yavrunun bedeniyle kapladık, bitti.

O geçen haftaydı çoktan geçti bitti, yerini şehitlere bıraktı matem şimdi.

Bugün de simsiyahız.

Tamam. Anlıyorum seni. Sen de beni.

Şimdi ne yapacağız peki?

Bak bu ülkede 105.000 dernek, 5.000’den fazla vakıf var.

Emin ol içinden bir tanesi kalbine dokunan, elinden tutmak istediğin bir konuda çalışıyordur. Dün bir arkadaşıma söyledim; İnci Kefalinin nesli tükenmesin diye çalışanlar bile var. Bu kadar hassas insanlarımız var. Umut var bu ülkede.

Bunca dernekten birine gidip gönüllü olabilirsin.

Oturduğun yerden 1TL olsun, bağış yapabilirsin.

Bunları az, küçük işe yaramaz görme. Kelebek etkisi denilen şeyin ta kendisidir bu dediklerim. Durdurulamaz değişimlere bir katkın olur.

Eğer STK’lara, dernek ve vakıflara karşı önyargın varsa, güvenmiyorsan, kazık yediysen bir zamanlar; o zaman da koy elini taşın altına ve hayallerinin birliğini yarat.

Yani yapabileceğin şey her neyse yap.

Oy ve Ötesi var.

Oy vermek hakkın var.

Haklarını öğren, kullan.

Durma öyle ölü gibi.

Sevdiğin her neyse onun için bir şey yap!

***

Ölü bedenleri beklemek ya da beklememek...

İşte bütün tercih ve mesele budur. O tercih de senindir.

Silahlarla savaşmadan da barış kazanılır.

Ölü çocukların yaşama şansı olsaydı eline silah mı alırdı, kitap mı?

Sen ne verirdin o çocuğa?

Bela mı okurdu, çiçek mi toplardı?

Ona ne derdin?

Canım mı?

Bela mı?

Bir çocuk gibi masum ve gönülden çıkarsan yola, varırsın cennet kapısına.

Yoksa dilediğin kadar bela oku, lanetle, kına.

Kıyıya vuran binlerce ölü çocuk topla, göm, paylaş sosyal medyada, çarşaf çarşaf manşet yap gazete sayfalarında... az gidip uz gidip dere tepe düz gidip vardığın yer burasıdır.

KıyıM.

Ayıl da hayat dağıt etrafına.

Yonca

“diriliş”

X