"Yonca Tokbaş - Kelebek" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş - Kelebek" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş - Kelebek

Tramvaya karşıyım

Amsterdam’dayız kızlarla. Maraton için.

Ben gittiğim şehrin insanı gibi olmayı seviyorum.
Nasıl mı?
O insanlar her yere bisikletle gidiyor ya, hah işte, ben de hemen bisikletli oluyorum.
Orası neyse ben öyleyim hemen.
Nitekim arkadaşlarıma da döndüm, “Bisikletimizi kiralayalım, burada bulunduğumuz sürece her yere bisikletle gidelim” dedim.
Kimseyi ikna edemedim.
Herkes bisiklet trafiğinden ürktü.
Anlıyorum da, ama anlayamıyorum işte. Gıcığım böyle şeylerde. Herkes benim kadar acayip doyarak yaşasın o hayatı gibi düşünüyorum; oysa onlar için yaşamak illa bisiklet demek olmayabilir.
Zorlamadım yani kimseyi. (Bayağı ısrar ettim bakmayın. :))
Ben kaç kere düştüm, çarpıştım. Bir şey olmuyor.
Düştüğün gibi kalkıyorsun. Herkes zaten anlıyor senin turistliğini ve seni kolluyor.
Üstelik Avrupa’dasın, cana değer verilen bir ortamda. Yani düşeceksen bisikletten Amsterdam’da düş.
Neyse.
Herkes tramvaya binmekten yana, benden cümle şu:
“Ben tramvaya karşıyım.”
Bunu dediğim an arkadaşım bana döndü, “Yonca sen ‘Mandıra Filozofu’nu izledin mi?” dedi.
“O ne yahu?” diye sordum.
“Mutlaka izlemen lazım, senin felsefen var o filmde” dedi.
Aradan aylar geçti.

Ankara’dayım.
Bir yerden bir şeyler aldım, tezgâhtar her bir aldığımı ayrı naylon torbaya yerleştiriyor. Sinir oldum. “Gerek yok, tek torba yeter” dedim, adam bana “Ablacım torba bolca var, ben ayrı ayrı vereyim” deyince, “Kardeşim ben torbaya karşıyım” dedim.
Sonra evde şeker atıyor herkes çayına, bana da uzatılıyor; “Ben şekere karşıyım” dedim.
Orada kalmadı tabii bu karşı olma durumum; “Tuza karşıyım, işlenmiş gıdaya karşıyım, suyun düşüncesizce harcanmasına karşıyım, şuradan şuraya taksiye binmeye karşıyım yürürüm, asansöre karşıyım merdiven çıkarım...” liste uzadıkça uzar.
Her yer öyle kalabalıktı ki, kuzenime döndüm, “Ne çok insan var, ne kadar kalabalık her yer, doğada hiç fazla yok, ben fazlalığa da karşıyım...” dedim.
Kuzenim bana “Yonca sen neye karşı değilsin?” dedi, güldük.
AVM’ye, süpermarkete, zincir restoran ve mağazalara da karşıyım.
Hatta ultramaratonlar doğada koşuluyor ya, paraya dokunmuyorsun ya onca süre ve ihtiyacın da olmuyor ya, o sadeliği yaşadın mı gereksiz işe güce, paraya da karşı oluyorsun günün sonunda. O yüzden yol maratonu filan boş gelir oluyor doğadan sonra...
Daha daha...
Sürekli “Bir tek insan haddinden fazla yiyor, doğada tuz ve şeker kullanıp hamur açan kedi, köpek, kaplan var mı?” deyip duruyordum ki, birisi daha döndü bana “Ya sen ‘Mandıra Filozofu’ filmini izledin mi?” dedi.
Dedim bu işte bir iş var. Ama unuttum yine tabii.
Derken cumartesi akşamı Kanal D filmi veriyormuş, tesadüfen yakaladım; çünkü bir süredir televizyona da karşıyım, tiksiniyorum, izleyemiyorum.
Oturduk ailece izledik ve sinirlerim bozuldu, ağladım.
Ağzımdan çıkan cümleleri duydum filmde. Olağanüstüydü.
Kaçıp ormana gitmek, hayvan olmak istediğimi söylerken aileme, ne demek istediğimi anlatıyordu film.
“Alın size ben buyum işte!” dedim, filmdeki “MustAAli” yani anasının “tepesi delik deli ooolum” dediği kişi!
Şu felsefeyi televizyon filmi olarak izlemek değil, yaşamak istiyorum ben!
Neden bunu yapacak cesaretim yok diye kendime kızıyorum!
Yettiği kadar üretir, yettiği kadar tüketir, soframı, bahçemi herkesle paylaşabilir benim yüreğim, becerim.
Sizlere 3 sene önce “sevdiğin işi yapmak” diye bir yazı yazmıştım. Kurumsal hayattan istifa edip kendimi açık havaya, doğaya, koşmaya, insanlara iyi gelecek bir şeyler yapmaya adıyorum demiştim.
Yaptım.
İkinci bir dalga çarpıyor şimdi ruhumda.
İçinde bulunduğumuz bu Truman Şov’a “Hadi size iyi günleeeer!” diyerek, hayatıma Mandıra Filozofu’nun dediği gibi “ömür katmaya”, doğaya kiracı olmaya basıp gideceğim.
Bahçemde yetiştirdiğimle beslenip, her yere en şahane taşıtım, bedenimle gideceğim.
Aldığım her nefese kekik, çam, akasya ve deniz kokusu karışacak.
Attığım her adımda ayağıma toprak bulaşacak.
Gözüm ufka kadar engel tanımayacak.
Kulağım kuşlar, rüzgâr ve dalga sesiyle coşacak. Müzik, tek kaçamağım olacak.
Damağım ağaçtan ve denizden gelenle tatlanacak.
Çocuklarıma ne miras bırakmak istediğimi onlara söyledim, yetmedi yazdım iyi.
Ama işte demekle olmuyor, yapmak lazım yiğidim.
Ne demiş Egeli Minik Serçe, hatırla...
Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk...
Yonca
“cesaret”

X