"Yonca Tokbaş - Kelebek" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş - Kelebek" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş - Kelebek

Sakin bilge ve mert: Mert Derman

Mert Derman, benim eski takım arkadaşım.

Konu ne olursa olsun, tüm teknik bilgileri en sakin şekilde anlaşılır kılıp derman olan, tabii ki alçakgönüllü bir uzun mesafe koşucusudur. Adı ve soyadıdır tam.
Yazdıkları, paylaşımları, mühendisliğini konuşturduğu bilgi paylaşımları ufkumu açar. Özeni, titizliği, ihtimamı bir başkadır. Bir de hayvan sevgisi!
O da çoğumuz gibi, hiç sevmezken koşmaya başlayıp devam eden ve kesinlikle hakkı teslim edilmesi gerekenlerden.
Telefonumda “Mert Sakinbilge” olarak kayıtlı.
Kendi kaleminden kendini okuyunca, ona neden böyle diyorum, hak vereceksiniz.
Mert 246.8km ve 36 saat limiti olan Tarihi Spartathlon yarışına, Türkiye’den katılma hakkını elde edip davet edilen ikinci Türk.
Start 12 gün sonra!
Finişi de sağlıkla olsun.
Saygıyla...
Yonca
“koşan elçi”

33 yaş hediyesi bel çevresi yağlar canımı sıktı

Ortaokul ve lise yıllarımda okulda sadece 3 spor dalında takım gördüm: Tercih sırasıyla futbol, basketbol ve voleybol. Ben üçünün de bilindiği bir şehirde/okulda olmam dolayısıyla şanslıydım. Futbol veya basketbol takımına girecek kadar yetenekli değilseniz ve bir takıma girmekte ısrarcıysanız voleybol tam size göreydi o yıllarda, o yerlerde. Sanırım ben yeteri kadar yetenekli değildim. 4-5 yıl voleybol takımındaydım. Oyunu oynamak hoşuma gidiyordu ama antrenmanda oyun dışında yapılması gereken ısınma koşuları hep zor geliyordu.
Şimdilerde koştuğumu duyan o takımlardaki eski arkadaşlarım şaşırıyorlar.
Kısa spor yaşantım lise sonda bitti. Sonrası spor seyirciliği. Her türlü spor dalını izlemekten keyif alırdım, hâlâda öyleyim. Pek fazla seyircisi olmayan dallarda bile iddialı bir seyirciyimdir. Hele atletizm. Her dalını detaylarıyla izler, bilirdim. Ama aklıma hiç atletizm dâhilinde bir sporla ilgileneceğim gelmemişti.
Son ısınma koşumun üstünden 16 yıl geçtiği zamanlarda, yani ben 33 yaşındayken –ki 30’lu yaşların insanlara hediyesi olan can simitlerimi (bel çevresi yağlar) çoktan edinmiştim- eşim “Şuradaki parkurda biraz koşmayı denesene” diyerek uzun zamandır sürdürdüğü beni hareketlenmeye motive etme çabasında yeni bir adım attı. Ben de havanın o gün güzel olmasından mı, can simitlerimin canımı o aralar fazlasıyla sıkmasından mı bilinmez, gerçekten gazı alıp o parkura gittim. O gün ne kadar koşabildim anımsamıyorum ama şaşırtıcı biçimde birkaç gün sonra yeniden gittim. Bir daha, bir daha derken baktım koşmak artık o kadar da sıkıcı gelmiyor. İşte bunu fark ettiğim o günden beri de durmadan koşuyorum.

KOŞMAK KONUSUNDA TÜRKÇE KAYNAK YOKTU

Her ilgilendiği konunun detaylarını merak eden, araştırmak, okumak ve en doğru yöntemlerini belirlemek isteyen insanlardanım.
Sanal dünyada koşmak konusunda bulduğum her şeyi okumaya başladım. Türkçe kaynak yok denecek kadar azdı. Ben de öğrendiklerimi, deneyimlediklerimi yazmaya karar verdim. Zaten ülkedeki koşan topluluk içinde az da olsa tanınıyorsam sebebi bu paylaşımlardır. Yoksa ne çok hızlı, ne çok dayanıklı ne de çok başarılıyım.
Yabancıların middle-the-pack (koşan grubun ortaları) dedikleri bir koşucu olduğum söylenebilir. Ama ritimblog.com adresinde (ve Koşu Gazetesi’nde) yazıyla başlayıp, sonra Ilgaz Kuruyazıcı ile birlikte ürettiğimiz Koşturmaca Podcast’te ses ile devam eden paylaşma arzusu ve çabası sayesinde insanlar beni tanıdılar. 9 yıldır koşu, arada birkaç yıl da triatlon konusunda uğraştım, uğraştıklarımı yazdım, paylaştım. Bu uğraşı ister istemez büyüyor, ilerliyor. Önceleri sınırlarımı keşfettim, sonra onları genişlettim
Çünkü insan kendi sınırlarını arıyor, merak ediyor. Ve hepimiz biliyoruz ki sınırlar, onların ötesine adım atma cesareti gösterdiğinizde biraz daha uzağa gidiyor.
Aranan veya genişletilmek istenen sınır, hız da olabilir, mesafe de, belki farklı spor dalları da. 5-10km koşularım, yarı maratonlara ve maratonlara dönüştü. Maratonlarım daha hızlı maratonlara ve ultra maratonlara evrildi. Yüzmeyi ve bisiklete binmeyi yeniden öğrenip kısalı uzunlu triatlonlarla tanıştım. 50, 80 derken 100km ve 100 mil (161km) yarışları koştum. Triatlonda uzun mesafe (Ironman olarak bilinen) deneyimledim.
Hâlâ umduğumuzdan az da olsa, ne mutlu bize ki artık bu ülkede de yukarıda saydıklarımın tümünü, hatta daha fazlasını, iyisini yapan insanlar var. O nedenle middle-of-the-pack diyorum kendim için. Beni özel kılan bir spor başarım yok. İsveç’te bir 100 mil yarışını 19 saat 7 dakikada tamamlayarak (ve ardından yapılan çekilişte şanslı isimler arasında olarak) 1983’ten bu yana koşulan ve dünyanın en zorlu yarışlarından biri olan Spartathlon’da Türkiye’den koşmaya hak kazanan ikinci isim oldum. İlk isim 2014-2016 yılları arasında 3 defa bu yarışı koşan Aykut Çelikbaş olmuştu. Henüz yarışı bitirmedim ama o yarışın başlangıç listesinde olmak bile insana gurur veriyor. O yüzden başarı olarak görebileceğim yegane şey bu. Umarım bitirebilir ve bu başarıyı tam hale getirebilirim.
Daha da önemlisi, paylaşmaya, uzun mesafe koşu kültürünün doğru ve güzel şekilde yerleşmesi için çabalamaya, organizasyonlara ve koşanlara destek olmaya devam edebilir, şimdiye kadar yaptıklarımın çok daha fazlasını yapabilirsem, o zaman hakkımda uzun soluklu bir başarıdan söz edilebilir.

 

X