"Yonca Tokbaş - Kelebek" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yonca Tokbaş - Kelebek" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yonca Tokbaş - Kelebek

Kuşkafesi’ndeki fondötenli adam

Val, evlenmek istediği kızla babasını tanıştırmak istediğini söylemek için eve gelir.

De işte her şey o kadar da kolay değildir.
Val’in kız arkadaşının babası muhafazakâr bir senatör,
Kendi babası Armand ise travesti, gay ve “drag”lerin şov yaptığı bir kulübün sahibi, dahası şovun “kadın” assolisti olan Albert’in de sevgilisidir.
Armand, bu “karmaşık” durumu kız arkadaşının muhafazakâr senatör babasına anlatamayacağı için kendisinden “normal” rolü yapmasını isteyen oğlu Val’e, şu cevabı verir:
“Evet, fondöten sürüyorum. Evet, bir erkekle yaşıyorum. Evet, orta yaşlı bir ibneyim. Kim olduğumu çok iyi biliyorum.
Buraya gelmek, bunları kabullenmek 20 yılımı aldı.
Saçma salak bir senatörün bunu mahvetmesine izin veremem. Canı cehenneme. Ne düşündüğü zerre umurumda değil!”
Bu anlattıklarım, adı “Birdcage” yani “Kuşkafesi” olan, 1978 Fransız-İtalyan yapımı “La Cage aux Folles”’den uyarlanan o muhteşem filmden bir alıntı.
Başrolde Robin Williams vardı. Kulüp sahibiydi, Albert’ın sevgilisi ve Val’in de babası Armand rolündeydi. Bu cümleyi söyleyendi.
Benim Robin Williams’a, hayata, başkaldırıya, kendini kabullenme ve kabul ettirmeye dair izlediğim en muhteşem filmlerden biriydi.
Daha yeni, nisan başında çocuklarıma izletmiştim. Beni bıraksanız bazı filmleri sürekli tekrar izlerim...
“Önyargı mı?” demiştim çocuklara, “alın size Birdcage, kırın şimdi kafalardaki kafesleri, uçun!”
Filme çocuklar da bayılmışlardı.
Gülerken ağladığım, ağlarken güldüğüm, her sahnesinde bin şey düşündüğüm bir filmdi.
İki erkek sevgilinin yetiştirdiği o çocuğun herkesin gerçeği anladığı gecenin o en “hassas” anında:
“Beni Armand ve Albert büyüttü. Albert benim annem ve ondan daha iyi bir anne düşünemiyorum” dediği an mesela...
Şa-ha-ne bir sahnedir! İnsanı tüm ayıplarına, önyargı ve ahlak saçmalıklarına dair sarsar.
Ve bizim 2014 yılında gelemediğimiz hoşgörü ve bağrına basma ve insanları olduğu gibi kabul edememe halleri filan var aklımda şu anda. Utanıyorum bizden çokça...
Robin Williams gibi müthiş aktörlerin “oynamayı” seçtikleri rolleri, karakterleri; o karakterin dilinden söyledikleri cümleleri beni çok düşündürür, çok etkiler.
Hiçbiri alelade seçimler değildir.
“Ölü Ozanlar Derneği”nde Robin Williams’dan başka hiç kimse “Carpe Diem”i bize bu kadar iyi anlatamazdı. Başka hiçbir aktör, gözlerinden ölüme dair akan hüzne ve isyana o kahkaha atan hayat dolu sesle “Güüüünaydın Vietnam” diye haykıramaz, hiçbir koca çocuk ta Peter Pan rolündeki kadar içindeki çocuğu ayağa kaldırıp Hook’a o en okkalı “bangarang” narasını attıramazdı.
Robin Williams benim için yüreğini insana dair her türlü özelliği ve karakteri kabullenip açabilmiş, kucaklayabilmiş; her duyguyu yaşadığı kadar yaşatabilmiş insandı.
Kendimizi tanımak, kendimizden kaçmadan, saklanmadan ve olduğumuz gibi kabullenmek için 20 yıl beklemeden acele “Carpe Diem” uyarısı yapabilmiş o müthiş babaydı.
Kafesleri kırıp özgürlüğe uçuran kanadım, Hayal Dünyası dersindeki sınıf arkadaşım, Neverland’den hemşehrim, cehennemden cennete çağıran müzik kutulu sirenimdi.
Belli ki yaşadığıyla yetindi. Kendi hayatına dair o kararı verecek en cesur yürekti. O kararı o vermeyecekti de kim verecekti?
Peter Pan’deki “Lost Boys” yani “Kayıp Çocuklar” için yazarın aslında zamansız ölen çocukların Neverland’de hiç büyümeden mutlu mutlu yaşadıklarını öykülediği düşünülür, anlatılır.
Robin Williams benim için zamansız giden o güzel çocuklardan biri şimdi.
Neverland’e uçtuuu gitti.
Yonca
“Tink”

X